şeyhülislam mustafa sabri efendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şeyhülislam mustafa sabri efendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SELANİKLİ DEFOLU DÂHİNİN BERBAT HAFIZASI

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 77

 

Selanikli’nin Anadolu’ya sözde müfettiş özde Anadolu genel valisi (padişah vekili) olarak gönderilme hikâyesini (kendi ağzından) anlatıyorduk, araya Karlsbad girdi.

Evet, Selanikli, gönderiliş hikayesini Falih Rıfkı’ya anlatmaya şöyle devam etmiş:

Dairede ikinci Reis (Genelkurmay İkinci Başkanı) Diyarbekirli Kâzım (İnanç) Paşa ile karşılaştım.

Kendisine Nazır (Savunma Bakanı) Paşa'nm bana verdiği vazifeden bahsettim.

"- Malumatınız var mı?" "

- Hayır!" dedi. 

"- İşte ben sana haber veriyorum!" dedikten sonra, "Kapıları kapattırır mısın?" dedim. Kâzım Paşa gülerek yüzüme baktı:

"- Ne oluyoruz?" Kâzım Paşa ile açık konuşarak bütün düşündüklerimi anlattım:

"- Her ne sebep veya maksatla, beni İstanbul'dan uzaklaştırmak için bir vesile aramışlar ve bu memuriyeti bulmuşlar. Hemen kabul ettim. Ben zaten şu veya bu suretle Anadolu'ya geçmek fırsatı arıyordum. Madem ki onlar teklif ettiler, fırsattan mümkün olduğu kadar istifade etmeliyiz!" Kâzım Paşa:

"-Nasıl?" dedi. Cevabımı beklemeksizin ilave etti:

"- Ha... zaten ordu müfettişlikleri meselesi var. Sen o taraflara ordu müfettişi unvanı ile gidebilirsin!

"- Unvanın ehemmiyeti yok, dedim, yalnız şimdi Harbiye Nazın (Savunma Bakanı) ile konuş, benden ne istiyorlar, tespit et, üst tarafını kendimiz yaparız."

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 144.)

*

Görüldüğü gibi, bütün yazdıkları palavra.. Yalan.. Tıpkı Anadolu’ya geçince millete söyleyeceği yalanlar, yapacağı yalan vaatler ve edeceği yalan yeminler gibi.

Karlsbad günlüklerinde itiraf etmiş olduğu huyu burada kendisini tekrar gösteriyor. “Manevi” kızı Prof. Afet İnan’ın hazırladığı “M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları” adlı kitaptan (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983), Selanikli'nin, günlüğüne 10-11 Temmuz 1918 günleri için şunları yazmış olduğunu öğreniyoruz:

"Bu iki günü yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne zarar var. Yalnız şu kadar diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."

Evet, Selanikli, yukarıya aldığımız sözleriyle gerçeği gizlemek için laf canbazlığı yapıyor.

Söz konusu günlüklerine “her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur'' diye yazmış olduğuna göre, Falih Rıfkı’ya bunları söylerken de “her düşündüğünü, her yaptığını, yani bütün fikirlerini ve hayatıyla ilgili sırları” ona emanet etmediğini, “algı operasyonu” yaptığını kabul etmemiz gerekiyor.

Çünkü adamın huyu bu.. Karakteri böyle.. O yüzden de yazdıkları çelişkili ve tutarsız.. Kendisini ele veriyor. 

Mesela yukarıya aldığımız sözlerinde bir taraftan “Kendisine Nazır (Savunma Bakan) Paşa'nm bana verdiği vazifeden bahsettim” diyor, diğer taraftan da. “Şimdi Harbiye Nazın (Savunma Bakanı) ile konuş, benden ne istiyorlar, tespit etdiye konuşuyor.

Bir taraftan “Beni İstanbul'dan uzaklaştırmak için bir vesile aramışlar ve bu memuriyeti bulmuşlar” diyor, diğer taraftan da memuriyetinin belirsizliğinden dem vuruyor. Memuriyetinden o kadar habersiz ki, Kâzım Paşa buna “Sen o taraflara ordu müfettişi unvanı ile gidebilirsin!” diyor.

Şu laubaliliğe, ciddiyetsizliğe bakın!.. Devlet işleri böyle mi yürür?! 

Millete masal anlatınca böyle oluyor.

*

Sözde, unvanın önemi yokmuş.. Öyle diyor.. Oysa, zamanında Enver Paşa’ya terfi ettirilmesi için mektup yazan kendisi.. Kendisinden bir ay önce Anadolu’ya geçmiş olan Karabekir onu evinde ziyaret edip Anadolu’ya geçmesi teklifinde bulunduğunda (asıl düşüncesini saklayıp) buna pek hevesli olmadığını söyleyen de yine kendisi.. 

Daha önce Falih Rıfkı’ya, zamanında İsmet İnönü’ye Anadolu’ya geçiş planından bahsettiğini söylemiş olan da, aynı şekilde, kendisi.

Fakat Anadolu’ya gitmiyor, bekliyor.. Sebebi, Padişah’tan ve Hükümet’ten olağanüstü yetkiler ve maddî kaynak almak istemesi.. Biliyor ki “olağanüstü yetkilerle donatılmış devlet görevlendirmesi” olmadan gitmesi durumunda (kafasında gizlediği, söylemediği) planları hayata geçiremeyecek.

Lafa bak, Kâzım Paşa'ya “Kapıları kapattırır mısın?" demişmiş. Sözde ona asıl niyetlerini anlatmış, vatanı kurtarmak için çalışacağını söylemiş. Onu ima ediyor. Sanki orası Osmanlı Genelkurmayı değil.

Sen kapalı kapılar ardında "farklı" konuşmayı biliyordun da, Padişah, Sadrazam ve Savunma Bakanı bilmiyor muydu?!

Onlar, o gün için İstanbul’a çöreklenmiş olan İngilizler’e karşı açık konuşamıyorlar, fakat sana kapalı kapılar ardında farklı talimatlar veriyorlardı.

Ve sen, herşey olup bittikten sonra, onların o günkü çaresizliklerinden kaynaklanan sessizliklerini istismar ediyor, gerçeği 180 derece bükerek palavra savuruyorsun.

Selanikli öyle böyle değil, büyük sahtekârdı.

*

Ama bütün bunların gerisinde (İngiliz gizil servisinin Türkiye şefi Robert Frew vasıtasıyla) İngilizler’le yapmış olduğu anlaşma var. Buna göre, İngiltere Dışişleri Bakanı (eski Hindistan valisi) Lord Curzon’un “yeni Türkiye” idealini gerçekleştirmekle görevli.. 

Bunun karşısında kendisine Osmanlı hanedanının tahtı vaat edilmiş bulunuyor.

İngilizler vaatlerinin gereğini de yerine getirmiş durumdalar. İngilizler’le olan (ajanlık boyutundaki) işbirlikçilik dalaveresini (gerçeği gizleme huyu gereği) kendisi asla açıklamadı. Kemalistler dışında herkesin anladığı ve bildiği bu kirli sırrını açığa vurma görevi, ölümünden 35 yıl sonra, 1973 yılında (Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı, Lozan baş murahhası) Orgeneral İsmet İnönü’ye düşmüştür:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Söz buraya gelmişken Selanikli’nin has adamlarından Ahmet Akif Ağaoğlu’nun (Agayef) oğlu Samet Ağaoğlu’nun ifadelerini de aktaralım:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

“Her ne sebep veya maksatla, beni İstanbul'dan uzaklaştırmak için bir vesile aramışlar” şeklindeki sözü de bir palavra..

İşin doğrusu, Sultan Vahideddin’in onu Anadolu’ya göndermesine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi engel olmaya çalışmıştı.

Merhum Ali Ulvi Kurucu, o günlerin canlı şahidi Şeyhülislam rh. a.’ten Mısır’da dinlediklerini şu şekilde aktarmış bulunuyor:

“Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Mustafa Kemal’in padişah tarafından Anadolu'ya gönderilmesi hadisesine dair hatıralarını da şöyle anlatmıştı:

“Padişah’ın Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya göndereceğini kestirince, bir din borcu olarak, kendisiyle görüşmek ve buna mani olmak istedim. Çünkü endişelerim vardı. O ana kadar elde ettiğim bilgiler de bu endişelerimi kuvvetlendiriyordu. Miralay Sadık Sabri Bey'in ve arkadaşlarının tahkikatı da bu yöndeydi. Beni ikaz etmişlerdi. "Padişahım, eğer bu iş için muhakkak bir paşa gönderilecekse, karar verdiyseniz, başka bir paşa bulalım" demek istedim.

“O sırada Ferid Paşa yoktu (sadrazam değildi). Sadaret mührü, sadrazam vekili olarak bende idi. Padişahtan müsaade alarak, ziyaretlerine gittim. Sultanın yanına girince, baktım, Veled Çelebi yanındaydı. Beni görünce hemen sözünü kestirdi. Bir daha konuşmadı. Demek benim geleceğimi bilmiyormuş, Padişah da söylememiş. Sözleri yarıda kaldı.

“Veled Çelebi'yi birkaç defa görmüştüm, ancak bu kadar yakından temasım olmamıştı. Konyalıdır. Mollaoğlu derler. Dergâhın şeyhidir.

“Padişahı bir selâmladı! Ben ömrümde ne öyle selâm gördüm, ne de verebilirim. Yerlere kadar eğilerek, öyle bir temenna... Ne büyük temrin görmüş!

“Bizleri uyandıran, mücadele bayrağının altına alan Konya mebusu Zeynelabidin Efendi, Veled Çelebi'den şikâyet ederdi: "Aman dikkatli olun. Allah şerrinden emin eylesin. Rengini belli etmez. Her renge giren bir bukalemundur. Sâlihle sålih, tâlihle tâlih olur. Belâlı bir insandır" derdi.

“Veled Çelebi, İttihatçılarla çalışır, görüşürdü. Şimdi de Mustafa Kemal adına padişaha geldiği anlaşılıyordu.

Veled Çelebi beni görünce bozuldu. Fazla kalmadı. İzin istedi. Padişahı öyle acayip bir şekilde selâmladı, gitti. Onun arkasından Padişah:

"Çok kibar bir insan; çok nazik, değil mi efendim?" dedi. Ben işi anlasın, mevzu açılsın diye: "Büyük aktör efendim, büyük aktör" dedim.

“Sonra meseleyi padişaha açtım. Bahse (konuya) girdik. Söz uzadı. Yemek vakti geldi. Saray âdeti üzere yemek yedik. Çay geldi, içtik. Yatsı oldu. Namazı kıldık.

“Padişah, devamlı şöyle diyordu:

"Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum; ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz..." Bunun üzerine:

"Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse, yerine bir din daha gelemez. Веnim korktuğum budur.

"Eğer mutlaka, bir zat, bir asker gönderilecekse, başka birini araştıralım. Bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de şeyhülislâmıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mes'ulüm.." filân dedim.

“Baktım, padişahın Mustafa Kemale tam itimadı var.

“Bana: "Yanlış anlıyorsunuz, suizan ediyorsunuz, benim onunla teşrik-i mesaim (beraber çalışmışlığım) oldu. Fikrine, zihnine, zekâsına güveniyorum.

“Efendim, orduda bizi anlayan, memleketin dertlerini bilen insan... Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ..."

Baktım, Padişah durmadan böyle diyor, "âteşîn bir zekâ..." Anladım ki artık son sözü söyleyip konuşmayı bitirmek lâzım.

"Efendim, dedim; malůmunuz, Resul-i Ekrem, sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin..."

“Ben söze böyle başlayınca, Nebiyy-i Zişân'ın adı geçer geçmez, adamcağızın gözlerine yaşlar doldu... Devam ettim:

"...Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin Veda Hutbesi'ndeki son sözleri malumunuzdur . [Elçilik görevini yaptığına insanları şahit tutması ve sonra üç defa “Şahit ol ya Rab!” demesi] Ben de onun: Allah'ım tebliğ ediyorum, ruhumun feryadını, imanımın sesini, insanlığa tebliğ ediyorum, dediği gibi, vazifemi yapıyorum.

"Padişahım, son söyleyeceğim söz budur: İslâmiyet'i müdafaa ve himaye edemeyecek bir iktidar, bir saltanat gitse; yerine yeni bir saltanat, bir iktidar konur. Fakat din giderse, yerine yeni bir din gelmez, padişahım! Benim korktuğum dindir..."

“Padişah, bu sözlerim üzerine, müteessir oldu:

"Evet gayemiz bir ama görüş ayrılıklarımız var." dedi ve Ziya Paşa'nın: "Herkesin maksudu bir amma rivayet muhtelif" mısraını okudu...

“O sırada baktım horozlar ötüyordu (sabah yaklaşmıştı).

“Vakit çok geç olmuştu, ayrıldık...”

(Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar – 2, haz. M. Ertuğrul Düzdağ, 6. b., İstanbul: Kaynak Y., 2009, s. 57-9.)

Evet, “düşündüklerini, yaptıklarını, fikirlerini, hayatıyla ilgili sırları” saklama konusunda bir dâhi olan Selanikli zampara, Padişah’ı fena halde kafalamış, dolmuşa bindirmişti.

Ayrıca, Veled Çelebi örneğinde olduğu gibi dönme dolap fırıldaklar da onun hesabına kulis yapıyorlardı.

Selanikli, sıradan biri değil büyük bir yalancı olduğu için gerçeği böyle utanmadan sıkılmadan rahatça  “bükebiliyor”.

*

Sultan Vahideddin'in, Selanikli için niye "Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ..." demiş olduğunu tahmin edebiliyoruz. İngilizler'in Samsun havalisine "yetkili" adam gönderilmesi talebini fırsata çevirerek Selanikli'yi Anadolu'ya (bir direniş hareketi örgütlemek üzere "örtülü" görevle) göndermek isteyen Padişah'a kurnaz yaverinin şöyle birşey demiş olduğu anlaşılıyor:

"İleriki günlerde aramızdaki İngiliz işbirlikçileri, ordudaki zat-ı şahanelerini anlamayan ahmak subaylar ve de onlardan etkilenen bazı siyaset bilmez saf hoca taifesi, bendenizle/kulunuzla zat-ı şahanelerinin arasını bozmak için, aleyhimde iftira ve tezvirata başvurabilirler ve böylece bilerek veya bilmeyerek İngiliz emellerine hizmet edebilirler. Şayet onların tesiri altında kalıp da bana olan itimadınız sarsılacaksa daha baştan beni bu görevden af buyurmanızı huzurlarınıza arz ederim."

Selanikli bu şekilde yolu yapmış olduğu için, Şeyhülislam'ın anlattıklarını Padişah, öyle anlaşılıyor ki, içinden şu düşünceleri geçirerek dinliyordu:

"Bizim bu Şeyhülislam büyük alim, temiz adam, dürüst adam, fakat siyasetten anlamıyor. Çok saf.. Mustafa Kemal gibi sadık bir adamıma suizanda bulunuyor. Saf adam, oyuna geliyor. Ben oyuna gelmemeliyim. Zaten yaverim Kemal böyle olacağını bana daha baştan haber vermişti, âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ..."

âteşîn siyasal dolandırıcılık, daha Erzurum Kongresi sırasında hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit'e, günü gelince Padişah'ı resmen "oyacağını", milletin dinine imanına da savaş açacağını söyleyecek, fakat bunu söyledikten sekiz ay sonra bile, TBMM açılırken, Padişah'a sadakat yemini edecek, Padişah'a isyan niyeti taşıdığı iddiasının "yalan" olduğunu utanmadan söyleyecekti.

Selanikli takiyye virtüözü, serapa yalan dolan ve sahtekârlıktı.

*

Selanikli büyük yalancı sözlerini şöyle sürdürüyor:

Kâzım Paşa Harbiye Nazırı’nı (Savunma Bakanı’nı) gördü, kendisinden aldığı direktif şu idi:

"- Maksat Samsun havalisinde Rumlara tecavüz eden Türkleri tedib etmek (yola getirmek), sonra Anadolu'da birtakım milli teşekküller beliriyormuş, onları da ortadan kaldırmak! Mustafa Kemal’i bunun için yolluyoruz. Kendisine Sadrazam (Damat Ferit) Paşa ile beraber bir salahiyetname vereceğiz!"

Kâzım Paşa bürosuna dönerek bana bunları izah etti:

"- Çok güzel", dedim ve kapıların eyi kapalı olup olmadığına baktım:

"- Yalnızız!" dedi.

"- Onlar ne istiyorlarsa azamisini ilave ederek bir talimatname kaleme alınız, yalnız bir iki noktayı ben not ettireyim!"

"- Peki!" dedi.

Benim ehemmiyet verdiğim, salahiyet meselesi idi. Mümkün olduğu kadar Anadolu'nun her tarafına emir verebilmekliğimdi. İstediğim bir madde, Samsun'dan başlayarak bütün şark vilayetlerinde (doğu illerinde) bulunan kuvvetlerin kumandanı olmaklığım ve bu kuvvetlerin bulunduğu vilayetler valilerine doğrudan doğruya emir verebilmekliğimdi.

Bir başka madde, bu mıntıka ile herhangi bir temasta bulunan askeri ve idari makamlara işarlarda (bildirimlerde) bulunabilmekliğimdi. Kâzım Paşa'ya dedim ki:

"- Onlann arzularını bir araya topla, fakat sonuna bu iki maddeyi ilave et!" Kâzrm Paşa yüzüme baktı:

"- Bir şey mi yapacaksınız?"

"- Kulağmı bana doğru uzat, dedim... Evet. Bir şey yapacağım. Bu maddeler olsa da olmasa da yapacağım."

(Atay,  s. 144-5.)

Defolu dahi daha önce söylediklerini unutmuş, anlattığı masalın içine etmiş.

Bir yalancının (açık vermemek için) iyi bir hafızasının olması gerekir derler. Fakat bir yalancıyla muhatap olan insanların da iyi hafızaya ihtiyaçları vardır. Yalancının önce söyledikleri ile sonra söylediklerini karşılaştırabilmeli, tartabilmelidirler. Görüldüğü kadarıyla böylesi bir hafıza Falih Rıfkı’da yoktu. Fakat daha kötüsü, okumuş yazmışı ve okur yazar olmayanıyla bizim milletin de çoğunda yok.

Hafızası iyi olanlar var elbette, fakat onlar, başlarına bela almamak için susuyorlar.

Evet, Selanikli defolu dahi, ilk görüşmesi için “Kâzım Paşa ile açık konuşarak bütün düşündüklerimi anlattım” demiş olduğunu unutmuş, ikinci görüşmesinden bahsederken, onun kendisine "Bir şey mi yapacaksınız?" sorusunu yöneltmiş olduğunu söylüyor. Hani sen ilk görüşmede “bütün düşündüklerini”, hem de kapıyı kapattırarak anlatmıştın, üstelik bir de  Fırsattan mümkün olduğu kadar istifade etmeliyiz!” demiştin ya, n’oldu?

Karşımızdaki, kötü hafızalı bir yalancı.. Siyasal dolandırıcı.. Kâzım Paşa buna, "Bir şey mi yapacaksınız?" demişmiş.. At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

Seni yalancı seni!


İNGİLİZ’İN “KARAR”I, TAKİYYE TARİKATI PÎRİ SELANİKLİ’NİN “ÂTEŞÎN ZEK”SI, PADİŞAH VAHİDEDDİN’İN ÇARESİZ SAFLIĞI




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 55

 

Selanikli Mustafa Atatürk, dahilde “irtica” diye adlandırdığı hareketlere ve Osmanlı hanedanına karşı son derece acımasız idiyse de, dış düşmanlara karşı son derece anlayışlı ve kibardı:

“Mustafa Kemal İzmir’in kurtarılmasından sonra, İzmir’e gelerek burada yaşayan Rum halkına güvence vermiş ve bunun bir göstergesi olarak da, ilk gün bir Rum meyhanesine giderek Rumlarla sohbet etmişti. Hatta, Venizelos’un burada hiç rakı içip içmediğini sormuş, içmediğini öğrenince, ‘Acaba niçin İzmir’i almaya kalkıştı ki’ diye espri yaparak aradaki gerginliği yumuşatmıştı!

“Yunan işgal kuvvetlerinin çoğu geldikleri gibi, İngiliz gemilerine binip geri gitmişlerdi. Türk askerleri ise Yunanlıların geri çekilmesinin ardından Adaları işgal etmemişler, hatta Meis bile Yunanistan’ın işgalinde kalmıştı. Türkiye savaş sonrası Yunanistan’dan savaş tazminatı da istemiyerek büyük bir dostluk göstermişti.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 109.)

Dostluğu gösteren Türk milleti değildi, Selanikli Mustafa Atatürk’tü..

Ayrıca, savaş tazminatı Selanikli’nin değil milletin cebinden çıkmış oluyordu.. Sonraki süreçte Selanikli yüklü bir maaşla cumhurbaşkanlığı koltuğuna kurulacaktı.. Onun kişisel bir kaybı yoktu, hatta sonraki yıllarda Venizelos tarafından Nobel barış ödülü için aday gösterilmeyi garantilemişti.

Adalar meselesine gelince.. Selanikli neden Ege kıyılarından bakıldığında çıplak gözle görülebilen, burnumuzun dibindeki, Yunanistan’a yüzlerce mil uzaklıkta yer alan Adaları Yunanistan’a bırakmıştı?

Acaba İngilizler’in bir Milne Hattı da Selanikli için mi vardı?..

Yoksa Selanikli, “Vatanın bir karış toprağı bile kan dökülmeden terk olunamaz.. Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır.. Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır” şeklindeki nutuklarını unutmuş, vatan topraklarını (İngilizler’in dahli olmaksızın) Yunanistan’a kendiliğinden mi bağışlamıştı?

Bunu bilmiyoruz.

Normalde, “Kavgada yumruk sayılmaz” hesabı gidebildiği yere kadar gitmesi gerekiyordu, fakat anlaşıldığı kadarıyla kanaatkâr adammış.

*

Venizeloslara karşı kibarlıktan kırılan Selanikli, aynı centilmenliği bahtsız padişah Vahideddin’e göstermeyecekti.

Oysa Anadolu’ya “Vahideddin’in yaveri” unvanıyla geçmiş bulunuyordu:

“17 Kasım 1922, Vahideddin İstanbul’dan ayrıldı. Malta üzerinden Roma’ya gitti [İngiltere’ye değil, İtalya’ya]. Yahudiler tabutuna haciz koydular ve yoksulluk içinde öldü. Giderken hazineden hemen hemen zatî eşyaları dışında hiçbir şey almadı. Son anda yolda okumak için istediği Kur’an-ı Kerim’in altın bir mahfaza içinde olduğunu öğrenince Roma’dan, altın mahfazayı beytülmale (devlet hazinesine) ait olduğu için İstanbul’a geri iade etti.” (A.g.e., s. 117.)

Sonraki süreçte Selanikli, Vahideddin’in vatanı satmış bir hain olduğunu iddia edecek, yağdanlıkları da aynı teraneyi coşkuyla tekrarlayacaklardı.

Bu masala göre Vahideddin, vatanı satmış, karşılığında ise zatî (kişisel) eşyalarını kurtarmayı başarmıştı.

Pek kârlı bir alışveriş!

Selanikli ise, “Savaş tazminatı istemiyoruz, Yunan kardeşlerimize helal ü hoş olsun” babından cömertlik yapar ve Adalar’ı vatandan saymazken vatanı satmış olmuyordu.

*

Aslında, biraz etraflıca düşünülürse, Selanikli’nin Yunan’a karşı sergilediği incelik ve nezaketi onun açısından anlayışla karşılamak mümkün olabilir.

Çünkü, Selanikli’nin Anadolu denizinde büyük bir maharetle sörf yapmasını sağlayan dalga, Yunan’ın İzmir’i işgali sayesinde oluşmuştu.

Şayet bu işgal yaşanmasaydı, İngilizler ve müttefikleri ile Mondros Mütarekesi uyarınca bir antlaşma yapılması söz konusu olacak, Anadolu’da (örtülü bir devlet operasyonu mahiyetinde) bir direniş hareketi oluşturma düşüncesi Vahideddin’de ve Osmanlı Hükümeti’nde oluşmayacaktı.

Dolayısıyla, Selanikli’nin müfettişlik maskesi altında Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkilerle ve “örtülü görev ve gizli gündem”le Anadolu’ya gönderilmesi söz konusu olmayacaktı.

Bir bakıma Selanikli herşeyini Yunan’ın Anadolu’yu işgal girişimine borçluydu.

Dolayısıyla savaş tazminatından vazgeçmiş ve sonraki yıllarda Venizelos ile can ciğer kuzu sarması formatta dostluk tesis etmiş olması yadırganamaz.

Onun asıl düşmanı Osmanlı Devleti ile Padişah Vahideddin’di:

“14 Ocak’ta (1923) Mustafa Kemal’in annesi İzmir’de vefat etti. … Mustafa Kemal ancak 27 Ocak’ta İzmir’e gelerek annesinin kabrini ziyaret edebildi. Annesinin mezarı başında Mustafa Kemal şöyle diyordu: ‘Burada yatan annem, zulmün, cebrin, bütün milleti felakete götüren bir keyfi idarenin kurbanıdır.’ Bu en acılı gününde annesinin ölümünden bile Osmanlı yönetimini sorumlu tutması, içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi ifade etmesi bakımından oldukça ilginçtir. Ancak, aynı günlerde Mustafa Kemal itilaf devletleri (İngiltere, Fransa ve İtalya) hakkında daha ılımlı düşünüyordu.” (A.g.e., s. 120.)

Bu ılımlılıktan Yunan da payını eksiksiz biçimde alıyordu.

*

İngilizler, adamları Selanikli vasıtasıyla Padişah Vahideddin’e (ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne) fena oyun oynadılar.

Selanikli’nin mütareke döneminde İstanbul’da geçen altı ayının (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 arası) ilk iki buçuk ayı, onun İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla İngilizler’le temas kurup anlaşmasına sahne oldu.

Nutuk’ta adı Fro diye geçen Frew, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi görüntüsü altında kendisini kamufle ediyordu.

Ve İngilizler, Selanikli hakkında bir “karar” aldılar.. Onun, başkenti Anadolu’daki bir şehir olan yeni bir devlet kurmasını ve Osmanlı Devleti’ni tasfiye etmesini sağlayacaklardı.

Söz konusu karar hakkında, Selanikli’nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü uzun yıllar sonra şunları söyleyecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yunan’ın İzmir’i işgali de bu “karar”ın bir parçasıydı.

İngiliz’in oyunu büyüktü.. Büyük düşünüyor ve büyük oynuyordu.

Önce, Vahideddin’in, Selanikli ile İngilizler’e oyun oynayabileceğini düşünmesini sağladılar.

Doğu Karadeniz’deki istenmeyen gelişmeler yüzünden oraya bir görevli gönderilmesini Osmanlı Hükümeti’nden isteyenler de İngilizler’di.. Gönderilecek kişinin Selanikli olacağını biliyorlardı.

Selanikli, Vahideddin’i ürkütmemek için tok alıcı numarası yaptı, alabildiğine nazlandı:

Merhum Necip Fazıl, son padişah Vahdeddin’in yaverlerinden ve son sadrazamlardan Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey’le yaptığı bir konuşmayı bir kitabında anlatmaktadır. Paşa’nın [Selanikli’nin] Anadolu’ya geçmekte tereddüt ettiğini gösteren konuşma şöyledir [Necip Fazıl’ın anlatımıyla]:

“Eski yaver (Ali Nuri Bey) birdenbire şu sözleri söyledi: ‘Bahsettiğim cuma selamlığından sonra Mustafa Kemal Paşa huzura [Vahideddin’in huzuruna] davet ve kabul edildi.’

“Telaşla doğruldum: ‘İkna mı etti? Mustafa Kemal Paşa’nın bu hususta ikna edilmeye ihtiyacı mı vardı?’

“Söz, bu naziklerin naziği can noktasına gelince, muhatabım toparlanarak tane tane devam etti: ‘İzah edeyim: Mustafa Kemal Paşa’nın huzura kabul edilişinden bir iki saat sonra Başyaver Naci Bey (Millî Mücadele’ye katılan, birçok kumandanlıklarda bulunan, uzun zaman meb’usluk eden, Nazik Naci Paşa lakabıyla maruf General Naci Eldeniz) yaverler odasına geldi ve haykırdı: “Hünkâr, Mustafa Kemal Paşa’yı ikna edebildi!” Bu haykırış, kelimesi kelimesine kulaklarımdadır. ...’ (Necip Fazıl, Vahidüddin, s. 154.)

(Dilipak, a.g.e., s. 143.)

Selanikli’nin bu şekilde nazlanmasının iki nedeni var gibi görünüyor: Birincisi, Anadolu’ya giderken daha fazla yetki ve imkân koparmak.

İkincisi ise, gelecekte Vahideddin’e ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne karşı çevireceği dümen ve dolaplara kılıf uydurmak.

O gün için Padişah Vahideddin’in Mustafa Kemal’in numara yapmakta olduğunu anlayamamış olması doğal, fakat sonradan yaşanan olaylar gözönüne alındığında, Selanikli’nin Padişah’ı “kafaya almak” için şöyle şeyler söylemiş olduğunu düşünebiliriz:

“Haşmetmeab, endişem odur ki, benim böyle bir vazifeyi üstlenmem durumunda İngiliz ajanları sizi bana karşı kışkırtmaya ve aramızı bozmaya, çalışmalarımı engellemeye ve baltalamaya çalışacaklardır. Boş durmayacaklardır. Benim kendi şahsî ikbalim için çalıştığım, zat-ı şahanelerine ihanet içinde olduğum iftirasını bile atabilirler. İnsanlık hali, şayet bu tür asılsız dedikodulardan etkilenecek olursanız bendeniz vazifemde başarılı olma şansını yitirir, çok zor duruma düşerim.. Bu çok ağır bir sorumluluk ve üstesinden gelmek hiç de kolay değil.” 

*

Selanikli’nin bu tür laflarına karşı saf Padişah Vahideddin onu teskin ve teselli etmiş, güvence vermiş, “Hiç endişe etme, daima senin arkanda olacağım, aleyhindeki tezvirata asla iltifat etmeyeceğim, bana güven!” demiş olmalıdır.

Nitekim, merhum Ali Ulvi Kurucu’nın Hatıralar’ının ikinci cildinde, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Vahideddin’le Selanikli hakkında yaptığı uzun bir görüşme aktarılıyor.

Şeyhülislam, bir gece neredeyse sabaha kadar Padişah’ı kararından döndürmeye çalışmış, Selanikli’ye güvenilemeyeceğini söylemiş, Vahideddin’in cevabı ise “Paşa hakkında suizanda bulunuyorsunuz.. O, güvenilir biri” olmuştur.

Selanikli hakkında Şeyhülislam’a “Âteşîn bir zekâ!.. Âteşîn bir zekâ!..” deyip durmuştur.

Muhtemelen içinden de şunu diyordu: “Mustafa Kemal haklıymış.. İngiliz ajanları bizim saf Şeyhülislam’ı bile kafaya alıp aldatmışlar.. Adam büyük âlim ama siyaset nedir bilmiyor ki.. Oyuna gelmemeliyim.”


LAİK BİR DEVLETE/HÜKÜMETE “RAZI” OLMANIN İTİKADÎ HÜKMÜ

 



 

Rıza” (razı olma) kavramını siyaset bilime ve siyasal analizlere taşıyan kişi, önde gelen Marksist düşünürlerden Antonio Gramsci.

Özgünlüğüyle dikkat çeken Gramsci’nin “rıza” vurgusunu bir adım daha ileriye taşıyan Noam Chomsky ise “rıza mühendisliği” (the engineering of consent) ve “rıza imalatı” (manufacturing consent) gibi kavramları siyasal analizlerinde kullanmış durumda.

Nitekim Chomsky’nin Türkçe’ye çevrilen bir kitabı Rızanın İmalatı ismini taşıyor.

*

Egemenlik/hakimiyet yerine aynı anlamda hegemonya kavramını kullanan Gramsci, hegemonyanın salt “zor”a (baskı ve şiddete, “kuvvet”e) dayanmadığını, onun asıl önemli ayağını “rıza”nın oluşturduğunu ileri sürdü.

Kapitalist devlet; eğitim-öğretim kurumları, üniversiteler, dinî müessese ve yapılar, siyasal partiler ve sendikalar gibi “rızanın kaynağını” teşkil eden oluşumlar (ve bu oluşumlarla ilişkili medya) vasıtasıyla kendi “değerler”ini herkesin “ortak düşüncesi” haline getiriyordu. 

Böylcce insanlarda, kapitalist devletin “değerler”inin toplum için “doğal” ya da “normal” değerleri temsil ettiği düşüncesi oluşuyordu.

Buna bağlı olarak bir “uzlaşma kültürü” gelişiyor ve insanlar (toplumun sömürülen kesimleri de dahil olmak üzere) kendi iyiliklerinin kapitalist devletin iyiliğiyle özdeş olduğu kanaatine varıyorlardı.

Bunun sonucunda kapitalist devletin hegemonyasını (egemenliğini) tahkim eden “rıza” teşekkül etmiş oluyor, toplumu gütmek için “zor”a başvurmaya gerek kalmıyordu.

Bu, kapitalist devletin “sivil toplum”u içinden fethetmesi ve hegemonyasının devamına hizmet eder hale getirmesi anlamına geliyordu.

*

Rıza” kavramı, İslam itikadı açısından da büyük önem taşımaktadır.

Mesela, küfre rızanın küfür olduğu konusunda ulema arasında görüş birliği vardır.

Bir insan fiilen ölüm tehdidi (kuru tehdit değil, bunu yapmaya o anda fiilen kadir olanların tehdidi) altında olduğunda küfür sözü razı olmadan söylese küfre düşmüş olmaz, fakat kalben rıza gösterdiğinde kâfir olur.

Böyle bir tehdit vaki olmadan küfür sözü (anlamını bilerek) söyleyen, yani imanı ciddiye almayan, onu oyuncak haline getiren kişi ise otomatikman küfre düşer.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, laik bir devlete/hükümete razı olmanın küfür olduğunu söylüyor.

Hepsi bu.. 

Mesele gayet açık, ve çok basit.

İslam’ın “küfürdür, bid’attır, caizdir” gibi hükümleri laik (siyasal dinsiz) devletlerin keyfine bağlı değildir.

Devlet dine uymuyor diye, İslam'dan, aralarında uyum olsun diye, kendisini devlete uydurması istenemez.

“Selanikli Mustafa Atatürk, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını umursamadı, o halde Allahu Azîmüşşân’ın dini, Selanikli’nin keyfine göre güncellensin..

Böyle bir ciddiyetsizliği ve laubaliliği İslam kabul etmez.

Samimi müslümanlar da.. (Ki bu samimi müslümanlara birçokları günümüzde Siyasal İslamcı ya da sadece İslamcı diyorlar.)

Laik devletçiler İslam ile devletin politikaları arasındaki uyumsuzluktan rahatsız oluyorlarsa, uyumu çok istiyorlarsa dini değil devleti güncellesinler, ve de kendilerini devlet olarak gören siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, dine uysunlar, olsun bitsin.

Fakat devletlu beyzadelerin kibirleri yerinde, burunlarından kıl aldırmıyorlar.

Dine uymaya tenezzül etmiyor, "devlet düzeyinde tarafsız" takılıyor, İslam'ın kendi keyif ve zevklerine göre güncellenmesini istiyorlar.

*

Mısır’da Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ilminden istifade etmiş olan merhum Emin Saraç hoca, bir röportajında, Şeyhülislam ile Zahidü’l-Kevserî’nin evliyaullahtan oldukları kanaatini taşıdığını söylemişti.

Merhum Ali Ulvi Kurucu da Hatıralar’ının ikinci cildinde Şeyhülislam’dan uzun uzadıya bahsediyor.

Mehmed Zahid Kotku rh. a. de bir kitabında Şeyhülislam’a ismen atıfta bulunmaktadır.

Şeyhülislam’ın konumuz (devletin/hükümetin dinsizliği, laiklik) ile ilgili açıklamalarına gelelim.. Kaynağımız Hilafet ve Kemalizm adlı kitabı (İstanbul: Araştırma Yayınları, 1992).

Latin harflerine aktarıp sadeleştiren kişi, saygıdeğer gazeteci büyüğümüz, ağabeyimiz, duayen araştırmacı-yazar Sadık Albayrak.

Evet, bu kitaptan merhum Şeyhülislam’ın bazı ifadelerini aktaralım (http://belgelerlegercektarih.com/tag/hilafet-ve-kemalizm/):

“Kemalistlerin, hükümeti hilâfetten ayırırken dinden de ayırmış oldukları; gerek mantıkî gereklerde, ve gerek din ile dünyayı veyahut din ile siyaseti ayırmak gibi yarı açık yarı kapalı tabirler altında kendi itirafları ile tamamen sübût bulduktan (sabit olduktan) sonra, bunun mahzurlarının da o kadar büyütülecek bir şey değilmiş gibi sayıldığını görüyor, ve Kemalcilerin İslam dinine yönelik suikastına karşı bu derece mütegafil davranan İslam âleminin dalgınlığından me’yus (ümitsiz, kederli, ye’se düşmüş) oluyordum.

‘Be gâfiller, dünyadan ve siyasetten ayırdığınız dini ahirete mi gönderiyorsunuz?’ diye bağıran bir müslüman sesi duyulmaması ne kadar gücüme gidiyordu.

“Dünyayı ve siyaseti, yani hükümeti dinin müdahalesinden kurtaracak, dini, hukuk-u medeniye ve siyasiyesinden iskat etmiş (düşmüş, hükümsüz kalmış) olan bir memlekete, Dâr-ı İslam denebilir miydi?!”

Burada bir duralım.

Dört mezhebe göre de dâru’l-İslam olmanın şartı, İslâm hukukunun uygulanıyor olmasıdır.

Hayrettin Karaman’ın bu konuda delilsiz bir biçimde iddia kabilinden bile bile yalan söylediğini, Prof. Ahmet Özel’in konuyla ilgili kitap ve makalelerini kaynak göstererek birkaç defa yazmıştık.

(Daru’l-harp kavramı, İslam’ın hakim olmadığı belde anlamına geliyor.. İlla da savaş yaşanıyor olması gerekmiyor.)

*

Şeyhülislam devam ediyor:

“Başı şeriata bağlı olmamak üzere müteşekkil bir hükümet, İslam hükümeti olamayacağı gibi, o hükümet bir ecnebi (yabancı) hükümet değil de, halkın, milletin kendi kendine teşkil ettiği bir millî hükümet ise, öyle bir milletin de kişilerce isimleri Ahmed, Mehmed olmasına rağmen, İslam dini ile ilgilerinin, hükümetleri vasıtasıyla toptan kesilmiş olması zarurî idi.” 

Burada da duralım.

Laik bir hükümet zaten kendisinin dinler arasında tarafsız olduğunu, İslam hükümeti olmadığını açıkça ilan eder.

Kendisinin İslam hükümeti kabul edilmesini devletin düzeninin dine uydurulması ve laikliğin çiğnenmesi olarak görür.

Burada Şeyhülislam şunu anlatmaya çalışıyor:

Millî, yani “millete ait” hükümetin İslam hükümeti olmaması, milletin de dinle alâkasının kalmaması anlamına gelir.

Ya da millet, o hükümetin/devletin, kendisinin hükümeti/devleti olmadığını kabul etmek zorundadır.

Yani bu durumda ya laik (siyasal dinsiz, dinler arasında tarafsız) hükümetine/devletine, ya da İslam’a bağlı olma seçenekleri arasında tercih noktasındadır.

*

Eğer devletler İslam ile küfür, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’nın hak dini ile öküze tapma dini arasında tarafsız kalıyorlarsa, müslüman da, bu “siyasal dinsiz” devletler arasında tarafsız kalır.

Dünyaya geldiğinde hasbelkader kendisini böyle bir devletin vatandaşı olarak bulması, onun gönlünü o devlete bağlaması, o devletin küfrüne “razı” olması (küfrün hegemonyasını, egemenliğini, siyasal otoritesini “yürekten” kabul etmesi) için gerekçe olmaz.. O, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” birey olduğunu aklından çıkarmaz.

Evet, müslüman, böylesi bir durumda ya laik (siyasal dinsiz, dinler arasında tarafsız) hükümetine/devletine, ya da İslam’a bağlı olma seçenekleri arasında tercih noktasındadır.

Dinini tercih ederse, laik/dinsiz hükümeti/devleti kendi hükümeti/devleti kabul edemez.. Onun kurşun askeri, propagandacısı ve dâîsi haline gelemez.

Hükümeti/devleti kendi hükümeti/devleti, kendisi namına iş gören, kendisini temsil eden hükümet/devlet olarak görürse, yaptıklarına razı olursa, bu durumda da İslam’la ilgisi kalmaz.

*

Kısacası Şeyhülislam, dinî bilgisi imam hatip lisesi düzeyinde olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iddiasının aksine, “Devlet laik olur, kişiler olmaz” sözünün anlamsız ve boş olduğunu ortaya koymaktadır.

“Devlet laik olur, kişiler olmaz” diyenler, bu sözleriyle, kişilere “Laik olamazsınız, dindar olacaksınız” şeklinde bir dayatmanın yapılabileceğini söylemek istemiyorlar. İsteyen kişiler zaten istedikleri gibi laik oluyorlar.

Fakat şeriatçı, yani İslam hukukunun yürürlükte olması gerektiğine inanan müslüman olduğunuz, yani laik rejimin istemediği türden müslüman olduğunuz zaman, sorun başlıyor.

O zaman laik devlet, dinler arasında tarafsız olduğunu unutuyor, sana dinini öğretmeye kalkışıyor.. Seni kendi dininle, inancınla başbaşa bırakmıyor.

Evet, işte o zaman birileri “Devlet laik olur, kişiler olmaz” diyerek, “Devletin laikliğini kabul et, bunun senin dindarlığına bir zararı yok. Sen dindar olabilirsin, sorun yok, ama devlet laik olur, olabilir, buna karşı çıkmayacaksın” anlayışını kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Devreye rıza mühendisliği giriyor, rıza imalatı atölyelerindeki çarklar harıl harıl dönmeye başlıyor.

İşte Şeyhülislam bu noktaya işaret etmekte, devletin laik olmasına razı olan kişinin imanının gideceğine işaret etmektedir.

Razı olmakla, "aciz" bireyler olarak mecbur ve maruz kalmak farklı şeylerdir. 

*

Şeyhülislam’ın sözlerine dönelim:

“Yalnız bu hallere karşı [her ne kadar ses çıkaramasa da] içinden kan ağlayan ve [düzeltmek için] elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkânını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.

“Fakat bunlara bedel Türkiye dışında, Ankara hükümetinin din ve dünyayı birbirinden ayırmaya ve bu suretle dini ahirete bırakarak dünyadan vücudunun izâlesine (ortadan kaldırılmasına) matuf (yönelik) icraat ve kararlarındaki cinayeti Mustafa Kemal’in hatırı için kapatmaya veya hafif (önemsiz) göstermeye çalışan müslümanların!!! ve bilhassa akıllılarının vaziyetleri, İslâmî kaideler nokta-i nazarından pek tehlikeli bir halde bulunuyordu. … [Çünkü bunlar, zor ve baskı altında değillerdi.]

“… Kanun-u Esasî’nin (Anayasa’nın) başına, devletin dinini yazmaktan maksat da devleti teşkil eden milletin, kendisinin kıymet ve muhafazasına, memleketin muhafazası kadar ve belki daha fazla önem verdiği mukaddesatının başında dininin bulunduğunu hükümete anlatmak ve ona göre hareket etmesi için hükümeti taahhüt altına almaktır.”

Burada da bir duralım.

Şeyhülislam’a göre, mukaddesatın muhafazası memleketin muhafazası kadar ve belki daha fazla önemli.

Mukaddesatın başında da din geliyor.. Daha doğrusu, mukaddesat sadece dindir.

İşte, Anayasa’ya “Devletin dini, din-i İslam’dır” yazmak da, mukaddesatın muhafazası anlamına gelmektedir.

Kısacası Şeyhülislam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyen ve dini de teferruat olarak görenlerin aksine, “Mevzubahis olan din ve imansa, gerisi teferruattır” demektedir.

Vatanını muhafaza etmiş fakat dinini muhafaza edememişsen, istiklal harbini aslında yitirmişsindir.

*

Şeyhülislam devam ediyor:

“Şimdi milletle hükümet arasındaki esas mukavelenameden (sözleşmeden, yani anayasadan) [1927’den itibaren] din maddesinin kaldırılmasına razı olan Türk milleti, millî maksatları arasından dini çıkararaknazarında kıymet ve ehemmiyeti kalmadığını kabul etmiş ve hükümeti de artık dinine hürmet ve riayet mecburiyetinden âzâde bırakmış oluyor.” 

Anayasadan “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesinin kaldırılması, buna razı olanlar nazarında dinin kıymet ve öneminin bulunmaması anlamına gelir.

Bu da, İslam’dan berî/uzak olduğunu söylemek, onu değersiz görüp kaldırıp atmak, kısacası dinden dönmek demektir.

Ancak değer vermediğiniz, "faydasız yük" olarak gördüğünüz şeyleri kaldırır çöpe, çöplüğe atarsınız.

Bu zihniyettekilerin din (İslam) için kılları kıpırdamaz, fakat laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”, yani “vazgeçilmez, taviz verilmez” hayat ilkesi kabul ederler.

Uğrunda “kan dökmeyi” göze aldıkları iman esasları laiklik, yani siyasal dinsizliktir.

Dinsizliğin gözü kara fedaileridirler.

O kadar ki, bu gaye doğrultusunda örtülü ve gizli yollardan kan dökmekten de geri kalmazlar.

Kalmıyorlar.

*

Şeyhülislam’ın sözlerine dönelim:

“Demek ki Kanun-u Esasî’de (anayasada) mevzubahis olan devletin dini, hakikatte milletin dinidir. Ve onu yürürlükten kaldırmak, milletin dinini yürürlükten kaldırmaktır.” 

Yani millet buna razı olduğunda, dinini terk etmiş, kâfir olmuş demektir.

Razı olmadığı halde (gücü yetmediği için) mecbur ve maruz kalması durumu başka.

Şeyhülislam, bu sözlerinin ardından, “Dini hakkında bu düşüşü kabul eden millet nasıl dinli kalabilir?!” diye soruyor.

Cevap belli, razı olduğunda kalamaz.

Namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse, umre de yapsa, oruç da tutsa, kurban da kesse kalamaz.

*

Şeyhülislam sözlerini şöyle sürdürüyor:

“ ‘Dinin dünyadan, bir başka tabirle, hükümet ve siyasetten ayrılmak meselesini ‘çıkaranlar İslam dinine en kestirme yoldan suikast etmek istemişlerdir.

“Müslümanlığın kuyusunu kazmak için düzenlenen Kemalist kaziyyesinin (iddiasının, önermesinin) en müthiş kısmını bu nokta teşkil ettiği halde bunu haddizatında Müslümanlığa sığar bir şey gibi göstererek Müslümanların gözüne perde çeken gizli din düşmanları bizim aramıza girmiş, teker teker millet fertlerini dinsiz yapmak müşkil olacak ve uzun sürecek, belki de [müslümanların uyanmasına neden olup] dinsizler üzerine tehlike davet edecek olduğundan, böyle yapmaktan ise hükümeti dinsizleştirip “bundan halkın dinine zarar gelmez” dersek, sonra dinsiz hükümet de, milletin dininin icabına bakar demişlerdi.

“Bu açık dönme dolabın anlaşılmayacak neresi var?

“Dindar ahalinin başına dinsiz hükümeti niye dikiyorlar?

Böyle bir hükümeti hâlâ müslümanlık davasında bulunan millet kabul etse bile Müslümanlık kabul eder mi?

“Yok, yok!…

“İslam dini kendisini tanımayan hükümeti tanımak gaflet ve zilletinde bulunamaz…”

Şu taksimin güzelliğine bakın; devlet, dini tanımayacak, fakat din açısından bu devlet, “son kale” olacak, uğrunda ölürsen şehit olacaksın.

Böyle bir din istismarcısı hokkabazlık tarihte görülmemiştir.

*

Şeyhülislam’ı dinlemeye devam edelim:

“Türkiye’de devletle dini ayıranlar, dine inanmadıklarından, düşmanlıklarından ayırdılar. Onlara bir diyeceğimiz yok. Fakat İslam dinine inanmakla beraber din ve devlet ayırımına İslam’ın müsaade edebileceğini sananların da, müslümanlığı hiç bilmediklerine hükmetmek lâzım gelir…

“Bir kere “devlet” ve “hükümet” tabirleri birbirinden farklı olarak “devlet”e halk dâhil olduğundan başka, farz ve takdir (varsayım) olarak mezkûr (anılan) Anayasa maddesindeki “devlet” ten “hükümet” mânâsı kastedilmiş olsa bile “millî hükümet”, “halk hükümeti”, “cumhuriyet hükümeti” adları bile, özellikle böyle millete izafe edilen bir hükümetin açıktan dinsizliğini ve müslüman hükümeti olmadığını îlân etmesi üzerine de onu hâlâ kendisine hükümet ve metbu’ (tabi olunan makam) tanıyan ve onun din kanunları yerine kasten ikâme ettiği dinsiz kanunlara rızası ile itaat eden millet, teker teker kişiler itibariyle değil de toptan irtidat etmiş (İslam’dan dönmüş) olacağı gibi dindar millete dinsiz millî hükümet teşkil etmelerini tecvîz ve tavsiye eden (caiz ve meşru, mahzursuz birşey gören ve tavsiye eden) dışardaki tevilci (iyiye yoran) Müslümanların kendileri bile içerdeki milletle beraber dinden çıkmış olurlar ki bunu kabul etmemek küfür inadı değilse, budalalığın en son derecesidir.” 

Basitleştirirsek, Şeyhülislam şunu anlatıyor:

Devlete "millet/halk" da dahil olduğu, onun üç öğesinden (halk, "ülke/toprak/vatan" ve egemenlik öğelerinden) birini millet teşkil ettiği için, “Devletin dini yoktur, dinler arasında tarafsızdır” demek, “Milletin dini yoktur, dinler arasında tarafsızdır, dinsizdir” demek olur.

Millet fertleri devletin laikliğine (dinsizliğine) razı olurlarsa, kendileri de dinsiz (imansız) hale gelmiş olurlar, çünkü bu, imana mugayirdir.. Razı olmazlarsa, dinleri üzere kalırlar. 

Devletin dinsizliği, milletin dinsizliğidir.. Devletin öğelerinden sadece milleti ilgilendirir.

Çünkü, devletin öğelerinden ülke (toprak, vatan), din sahibi olabilecek, iman etmekle yükümlü görülebilecek canlı bir varlık değil.

Egemenlik de (kendi başına varlığı olan) müşahhas/somut/mücessem bir varlık değil; bir araz, bir sıfat, itibarî bir kavram.

*

İnsanın özgürlüğü/hürriyeti de böyledir; özgürlük müşahhas bir varlık değildir, itibarî bir kavramdır, zihinsel soyutlamadır.

Bir insanın şahsının dindar, özgürlüğünün ise dinsiz (dinler arasında tarafsız) olması düşünülemez.

Özgürlük, şahsın kendisinden ayrı düşünülebilecek, şahsın zatından bağımsız şekilde tek başına varlığı olan bir nesne değildir.. Şahsın bizzat kendisi olmamakla birlikte, ondan ayrılmayan, ondan ayrıldığında yok olan bir sıfattır.

Mesela Mehmet özgürse özgürdür, özgürlüğünü yitirdiğinde, geride, “Mehmet’in özgürlüğü” diye varlığını sürdüren, insanların “Bu, Mehmet’in özgürlüğüydü, onunla yolları ayrıldı, şimdi kendi başına serbest dolaşıp duruyor” dedikleri bir nesne kalmaz.

İşte, devletin öğelerinden egemenlik de bu şekilde milletin bir sıfatıdır.. “Milletin dini olur, egemenliğinin (devletinin) olmaz” dediğinizde, “Mehmet’in dini olsun, özgürlüğünün dini ise olmasın” demiş gibi saçmalamış olursunuz..

Bu aslında milleti, din sahibi olma noktasında “egemen” kabul etmemek, “egemenlikten/hakimiyetten mahrum, vesayet altında ve mahcur” kabul etmek demektir.

Mehmet’in dininin olmasına izin veriyoruz, fakat özgürlüğü dinsiz olacak” dediğinizde (Ki hiç kimse böyle saçma bir cümle kurmaz), bunun anlamı, ona din sahibi olma özgürlüğünün verilmemesidir.. Gerçekte hür/özgür değildir.

"Milletin dini olsun, fakat devletin (millet egemenliğinin/hakimiyetinin) dini olmasın" sözü de saçmalık bakımından aynı durumdadır.

Milletin dininin olması, fakat ("Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" düsturu gereği) sahibi/hakimi durumunda bulunduğu kabul edilen devletinin (egemenliğinin) dinli veya dinsiz olması konusunda söz hakkının bulunmaması, ve buna bağlı olarak devletin dinsizliğinin (millet tarafından bile) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilke katına yükseltilmesi, gerçekte milletin egemenliğinin ve kendisine ait bir devletinin bulunmaması demektir.

*

Evet, milleti devletin bir öğesi kabul edersek, durum bu.

Eğer milleti devletten ayrı kabul edersek (millet ile egemenliğini birbirlerinden ayrı varlıklar olarak düşünürsek), bu defa da, “millî irade”den, cumhuriyetten /cumhura bağlılıktan, “millî / milleti temsil eden hükümet”ten, halk hükümetinden söz etmek anlamsız hale gelir.

Ayrıca, hükümetin İslam/müslüman hükümeti olmaması karşısında, halk şayet bu hükümeti “kendi hükümeti” kabul ederse, yine, dininden dönmüş sayılır.

Halkın böyle bir hükümeti kendi hükümeti kabul etmesinin dinen mahzurlu olmadığını ileri sürenler de aynı şekilde küfre düşerler.

Mecbur ve maruz kalmakla razı olmak farklı şeylerdir. Şeyhülislam’ın anlatmak istediği bu.

Burada şunu da belirtmek gerekiyor. Birçok kimse aslında devlet denilince milleti hiç hesaba katmaz, onlar nazarında devlet, “örgütlü siyasetçiler, silahlı ve silahsız bürokratlar ve memurlar topluluğu”dur.

Nitekim anayasa hukuku profesörü İbrahim Kaboğlu, “Kendi başına ‘devlet’ kavramı olsa olsa devleti yönetenleri ifade eder” demektedir. (Bkz. https://artigercek.com/politika/prof-dr-kaboglu-yargi-devletin-degil-hukukun-emrinde-olabilir-76285h)

*

Okumaya devam edelim:

“Milletin dini varmış da kendisi muzâf (bağlanmış, katılmış) olmak üzere niye dinsiz hükümet teşkil etmiş?! 

“Millî hükümet (millete ait hükümet), milletin mümessili olduğuna nazaran (temsilcisi olduğuna göre) dindar millet nasıl olur da kendisine dinsiz mümessil (temsilci) tayin ederek kendi namına ve kendi üzerine dinsizce icrâ-i ahkâm olunmasını (hükümlerin uygulanmasını) kabul eder?!

“Bu açıktan açığa küfre rızâ değil midir?! [Ki küfre rıza, küfürdür.]

“ ‘Hükümetim benim üzerimde ahkâm-ı diniye (dinî hükümler) ile hükmetmesin de başka ahkâm ve kanunlarla hükmetsin; ben üzerimde şeriatın, yani Allah ve Rasûlü’nün hâkim olmasını istemem’ demek, ne demektir?

“Mesele bu kadar açık olduğu halde her havaya uyan ve dinlerini kendilerine oyuncak yapan yalancı müslümanlar, zırva tevili tarzındaki sözlerle Kemalistlerin savunuculuğunu ve yalancı şahitliğini yapmakta devam ediyorlar.”

Bir millet için kendi millî hükümetinin/devletinin dinsizliği, bazı açılardan, işgalci bir gücün dinsizliğinden daha zararlı, tehlikeli ve tahrip edicidir.

Çünkü milletin büyük çoğunluğu, işgalci gücün kendisi üzerindeki hakimiyetine “razı” olmaz ve onun devlet anlayışı ile kanunlarını ve rejimini yabancı kabul eder, benimsemez.

Mesela Türkiye’de cumhuriyet ilan edildiği sırada Suriye Fransızlar'ın, Irak, Kuveyt vs. ise İngilizler’in elinde idi.. Selanikli Mustafa Atatürk’ün yaptığı türden “ilke ve inkılaplar” oralarda hayata geçirilmedi, geçirilemedi.

İngilizler ve Fransızlar, sömürgelerinde, Selanikli’nin “millî kimlik” açısından Türkiye’de yaptığı tahribatın onda birini bile yapamadılar.

Bu yüzden şu anda İslam ülkelerinde (halkı müslüman ülkelerde) “Şeriat’le yönetilmek istiyor musunuz?” sorusu etrafında yapılan anketlerde Türkiye halkı çok geri bir noktada duruyor.

Türkiye insanı (Türk'ü, Kürd'ü, Çerkez'i, Laz'ı vs. ile) büyük ölçüde laikliği (siyasal dinsizliği) benimsemiş durumda.

Bu kadarını işgalci bir güç başaramazdı.

*

Evet, millî (millete ait) bir hükümetin/devletin dinsizliğinin millete zararı, işgalci bir gücünkinden fazla olabiliyor.

İç siyasette de benzer bir durum söz konusu.

Türkiye’de dindar/mütedeyyin kesimin laikleşmesinde (siyasal dinsizlik taraftarı haline gelmesinde) AK Parti gibi partilerin (rıza imalatına dayalı) laikçiliği, CHP’nin (zora dayalı) laikçiliğine göre daha etkili olabiliyor.

Nitekim bugün, CHP’nin yapamadığını AK Parti yapmış, ardına taktığı kitleyi büyük ölçüde laikleştirmiş durumda.

Rejim bunu bildiği için, son dönemde, dindarları laikleştirme faaliyetinde (özellikle “cemaat liderlerini satın almak suretiyle” içeriden ele geçirdiği) cemaatleri ve tarikatları kullanmaya başlamış bulunuyor.

[Prof. Mahmud Esad Coşan hoca ile Yeni Asya’cıların lideri Mehmet Kutlular MİT’in işbirliği teklifini kabul etmediler ve bunu açıkça söylediler; kabul edenlerin durumu ise, MİT’in “gizli” servisliğine yakışır şekilde gizli.. Ancak, nasıl sarımsak yiyeni ağız kokusu ele verirse, bunları da ağızları ele veriyor. “… Ve sen onları hiç şüphesiz sözlerinin edasından (fî lahni’l-kavl) kesinlikle tanırsın….” (Muhammed, 47/30)]

*

Şaşırtıcı şekilde günümüzde bazı cemaat ve tarikatlar, CHP’ninkine benzer katılıkta Siyasal İslam ve İslamcılık düşmanlığı sergiliyor, Selanikli Mustafa Atatürk’ten daha Atatürkistçe laiklik havariliği yapıyor, Eski Yunan’ın putperestlerinden daha fazla demokrasi taraftarlığı sergiliyorlar.

(Oyunun bir ayağını da, Aczimendeburi tarikatı şeyhtanı Fadimeci Müslüm Gündüz gibi soytarılara Şeriat savunuculuğu yaptırılarak Şeriatçılığın itibarsızlaştırılması oluşturuyor.)

Böylece Türkiye toplumu, hem dünyasını hem de ahiretini berbat etme yönünde son sürat mesafe kat ediyor.

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

Allah Azze ve Celle imhal eder (mehil/süre verir), ihmal etmez (hesabı mutlaka görür).

Bizden söylemesi.


CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ

  İddiasına göre, bu Cübbeli alametin (kıyamet alameti), Atatürk güzellemesi yapması, “ Atatürk’ün aleyhinde konuşulması caiz değildir ” d...