usul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
usul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

VELÎ OLMANDAN GEÇTİK, MÜSLÜMAN (MÜMİN, İMAN SAHİBİ) OLABİLİYOR MUSUN?

 



Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman, “Kitaba ve sünnete sarılmak ne demek?” başlığını taşıyan 16 Mart 2025 tarihli yazısında şöyle diyor:

Önemli bir “kutsî velî hadisi” var, [orada Allahu Teala’dan naklen] şöyle buyuruluyor:

“Kim benim bir velî kuluma düşmanca davranırsa ona harp ilan ederim. Kulumun bana yaklaşmak için yaptıklarının nezdimde en sevimli olanı, üzerine farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum bana nafile ibadetler ile de durmadan yaklaşır da nihayet onu severim. Onu sevince de duyduğu kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse şüphesiz veririm, bana sığınırsa elbette kabul ederim…”

Evet bu, Sahîh-i Buharî’de de yer alan bir kudsî hadîs..

Karaman, hadîsi aktardıktan sonra şunu diyor:

İbn Hacer’in verdiği, Şevkânî’nin de beğendiği tarife göre velî, Allah’ı bilen, O’na itaatte devamlı, ibadette ihlaslı olan kişidir. Bu tarifte geçen “itaatte devamlılık” ve “ibadette ihlas” vasıfları önemlidir; çünkü bazen de olsa nefsine ve şeytana itaat edenler velî olmadıkları gibi, devamlı ibadet ettikleri halde ihlası elde edemeyenler, ibadetlerinde şuurlu şuursuz Allah’tan başkasına yer verenler de velî değildir. Velî’yi tarif ederken “iman ve takva” vasıflarından hareket eden âyet (Yûnus:10/62-64) de bu anlayışı kuvvetlendirmektedir.

Allah’ı bilmek, ona şirk koşmamayı gerektirir.

İmdi, birinin itikadında şirk varsa, onun “iman ve takva” vasıflarından imanı bile elde edememiş olduğu anlaşılır.

İnsanları itaat (taat) bakımından sorgulayacaksınız, nefse ve şeytana itaat etmelerini bir sorun olarak göreceksiniz, fakat şirk koşmalarını umursamayacaksınız, böyle birşey olabilir mi?!

Sen nasıl insanların “bazen nefislerine ve şeytana itaat ettiklerini” fark ediyor ve onların velî olmadıkları hükmünü (haklı olarak) veriyorsan, başka birileri de senin “şirk koşup koşmadığını” fark edebilir.

Ve şirke düştüğünü gördüklerinde senin gerçekte imanlı olmadığını, sahih bir imana sahip bulunmadığını, imanına şirk karıştırarak küfre düştüğünü söyleyebilirler.

Seni irşad edip vebalden kurtulmak için bunu açıkça söylemeleri gerekir.

*

Demek ki, velî olmak için “itaatte devamlılık” gerekiyormuş.

Fakat, bu devamlılık da tek başına yetmiyormuş, “ihlas” (sadece Allah’ın rızasını gözetmek; makam mevki, halkın teveccühü, dünyevî menfaat için dindarlık ya da takvalılık taslamamak, gösteriş yapmamak) icab ediyormuş.

Peki, imanlı olmak için tağutu açıkça ve devamlı biçimde reddetmek de gerekmiyor mu?!

Mesela laikliği (siyasal dinsizliği) benimsemek ve savunmak, zımnen şunu kabul etmek anlamına gelmiyor mu: “Allah’a her zaman itaat etmek gerekmez, bazen tağuta itaat edilir, hatta kamusal meseleler söz konusu olduğunda Allah’a itaate hiç lüzum yoktur, burası nefsimizin (ya da önderlerimizin nefislerinin) arzularına göre hareket edeceğimiz alandır, şeytana uymak da serbesttir.” 

Ve bu, şirk, ve dolayısıyla küfür değil midir?!

Dünyevî menfaatlerinize halel gelmesin diye tağutçulara göz kırpmanız, tağutu açıkça reddedenlere ise "marjinal" ya da "radikal" yaftası yakıştırarak höykürmeniz caiz midir?

*

Günümüz insanının genelinin velîliğinden geçtik; düzgün iman sahibi olabilseler öpüp başımıza koyacağız.

Bu memlekette “Şeriat’le yönetilmek ister misiniz?” sorusu ekseninde anket yapılıyor, “Evet” diyenlerin oranı yüzde 10 civarında.. (Yanlış bilmiyorsam, bu "istemezük"çülükte Türkiye'yi geçmeyi başaran tek "İslam ülkesi", Azerbaycan.)

Hırsızın elinin kesilmesi gibi spesifik hususlar gündeme geldiğinde ise oran yüzde 3’e düşüyor.. Yüzde 97, yan çiziyor.. 

Böylece yüzde 3'lük kesim "marjinal" kalıyor.. Ve de birtakım ukala çokbilmişler tarafından "radikal marjinaller" olarak aşağılanıyorlar. ("İslam garip başladı, başladığı hale dönecektir. Ne mutlu gariplere!" [Müslim, İbn Mace])

Şahsen, Afganistan için “Ne o el kesme, kol kesme?!” diye konuşan fanatik AKP’li Ezher mezunu ilahiyatçı soytarı bile görmüşlüğüm var.

İman buysa, imansızlık nasıl bir şey oluyor, lütfen beni aydınlatın!

(Ahirette cennetlikler, cehennemliklerin yanında marjinal kalacaklar.. Ne mutlu marjinallere!.. Allahu Teala'dan bizi de böylesi marjinallerden eylemesini, "insanların çoğuna uymaktan" uzak tutmasını niyaz ediyoruz.)

*

Bu memlekette Allah’a itaatsizlik var, ihlassızlık var, bunu kabul ediyorsunuz, çok iyi, fakat sanki hiç şirk yokmuş gibi konuşuyorsunuz.

Sanki tekfir edilmeyi hak eden hiç kimse bulunmuyor.

Halbuki itaatsizlik ve/veya ihlassızlık her zaman "iman"la birlikte bulunmuyor, bazen (çoğu kere değilse bile kimi zaman) bunlara şirk eşlik ediyor.

Durum böyleyken, sanki memleket şirk bakımından pîrüpakmış gibi Hayrettin efendi tipi saray mollaları, küfür ve şirk konusunda insanları uyaran birilerine “usul dışı radikallik” suçlaması yöneltiyorlar.

Oysa, yaptıkları şey, bir yönüyle, nefsanî ve şeytanî bir usul edebiyatı ile münafıklığın ve şirkin değirmenine su taşımaktan ibaret.

*

Evet, sosyal medyada ölçüsüz/usulsüz tekfircilik yapanlar da var, fakat bu, aksi yönde bir sapıklığa meyletmemizi gerektirmez.

Gâvura kızıp oruç bozamayız.

Ki şahsen böylesi tekfircilerin ekseriyetinin yerli veya yabancı “istihbarat / gizli servis” bağlantılı olduklarına inanıyorum.

Mesela 28 Şubat sürecinde darbecilere “Hizbullah’ı örnek göstererek halkın kafasına din terörü imajını yerleştirme” tavsiyesinde bulunan MİT’çilerde böylesi hinoğlu hinlikler, yetenek, tecrübe ve “insan kaynağı” mebzul miktarda mevcuttur.


YAHUDİ KELAMI’NA (YA DA YAHUDİLEŞMİŞ KELAM’A) DOĞRU

 



Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ ve şirk konulu tartışması üzerinde duruyorduk.

Gezenler’in kafasının bazı konularda karışık olduğu doğru, fakat Meriç de usul meselesini kafasında oturtamamış.

Altay Cem’in, söz konusu tartışmada önce usul konusu üzerinde durduğu görülüyor.

Orada söylediklerini dün (3 Aralık 2024) “Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler(1) || Asıllar” başlıklı bir video ile açmaya çalışmış.. 

Kullandığı kavram ve terimleri açıklamış.. Meramını daha iyi anlatmış.

*

Söylediklerine bakıldığında, Hz. Ali radiyallahu anh’in Haricîler için kullandığı “Hak bir söz ile batılı kastediyorlar” tespitine benzer bir durumdan söz edilebilir mi?

Yani, doğruya/hakka vasıl olmak için kullanılması gereken usul ilkelerini, bu tartışmada, batıla dolaylı destek olmak için istismar etmeye çalıştığı sonucuna varılabilir mi?

Bu konu üzerinde durmak gerekiyor.

*

Mesela, Gezenler ile tartışmasında sarfettiği şu sözlerine bakalım:

Akaid zanna bina edilmez. Kat’î olan şey de kat’î delil ister. Zannî delil üzerine kat’î olan birşeyi ikame edemezsiniz. … Biz bir önceki konuşmamızda da, görüşünü yanlış bilmiyorsam, bu meseleyi, özellikle bu parlamentoya girme meselesini aslî küfür olarak gördüğünü söylediğini duymuştum. … Örnek vermek gerekirse icma, normalde bizim fıkıh usulümüzde kat’î bir delildir, fakat aklen kat’î bir delil değildir. Mesela Hristiyanlar tesliste icma ederler, fakat biz onların icmasını bağlayıcı bulmayız… İcma bizim [Müslümanlar olarak] birbirimize karşı kullanacağımız bir delildir. Fakat akaid şöyle bir mevzu: Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz. O yüzden pekçok zaman ayağımızı bu sınırın dışına basmamız lazım ki dışardan bakalım. Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din. Yani burda getirilen akaidin aslî küfür olduğunu ispatlayacağı düşünülen delillerin, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması lazım. Zannî olmaması, böyle bir insanın anlayabileceği deliller olması gerekir. Çünkü böyle bir insan mükelleftir. Ya da böyle bir insan mükellef değilse, insanların yüzde 99’u mükellef değildir.”

*

Usulden anladığın buysa, usul namına hiçbir şey öğrenmemiş olsan daha iyiymiş.

Bir taraftan “Akaid zanna bina edilmez” diyorsun, diğer taraftan, “dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen” bir Japon’un benimseyeceği “akaid”den söz ediyorsun.

Adam cahilse, aptalsa, usul bilmiyorsa, kat’î ile zannîyi nasıl ayıracaktır?

Böyle biri, İslam hakkında birşey duyduğunda, ne kadarının kat’î delillere dayandığını, ne kadarının zannî olduğunu nasıl anlayacaktır?

Böyle bir insanın anlayabileceği deliller”den söz ediyor.. Böyle birine deliller anlatılmaz, ona delillerden çıkan sonuç anlatılır.

Ne yapacaksın, adama Kelam dersi mi vereceksin?

*

Böyle biri, mesela, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetinin neye delalet ettiğini anlayamaz mı?!

Bunu da anlayamıyorsa, Kur’an’ın hiçbir ayetini anlayamaz.

İslam’ı tebliğ ettiğin kişiye, müslümanın Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, onları uygulamak zorunda olduğunu açıklamak zorundasın.

Bunu söylediğinde, en aptal adam bile, bu emrin, kişiye (mükellefe, yükümlüye) gücü ölçüsünde sorumluluk yüklediğini anlar.

Ne diyeceksin adama, "Allah emir ve yasaklar getirmiş ama, bunlarla hükmetme konusu tartışmalı, zannî bir mesele, dolayısıyla itikadımızda bu yok, bunu önemseme" mi diyeceksin?!

*

Kur’an ayetleri birbirini tefsir eder, açıklar.. Sünnet de hakeza..

Söz konusu ayeti diğer ayetlerle birlikte ele aldığımızda şunu anlarız: Allah’ın indirdiği ile, beğenmeyerek, küçümseyerek, inkar ederek hükmetmeyen kimse, kâfirin ta kendisidir.

İnkâr etmediği, kabul ettiği halde hükmetmeyen ise, kâfir değilse de, diğer ayetlerde belirtildiği üzere, zalimin ve fasığın ta kendisidir.

Zalimlik ve fasıklık da herhalde bir meziyet değildir.

Allah’ın indirdiği ile, buna gücü yetmediği için hükmetmeyen ise mazurdur.

*

Ayrıca, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeme mevzuunda başka bazı ihtimallerin bulunması, söz konusu ayeti delalet açısından sorunlu hale getirmez.

Ayetin delaleti açık.. Fakat konuyla ilgili tahsis edici yahut kayıt getirici başka ayetler bulunduğu için, onları dikkate almak gerekir.

Söz konusu ayete anlam verirken başka ihtimalleri gözönünde bulundurmamız, delaletteki zannîlikten kaynaklanmıyor.

Eğer böyle herşeye bir zannîlik kulpu takarsan, söz konusu ayeti tahsis eden, ona kayıt getiren ayeti de delalet bakımından zannî kabul edip, “Buradaki tahsis ve takyid de zannî, dolayısıyla söz konusu ayetin hükmü hakkında dikkate alınamaz” demek zorunda kalırsın.

*

Meriç, icma meselesini de anlamamış.

Bir defa, Hristiyanlar’ın teslis (üçleme) inancı (bizim anladığımız anlamda) icma üzerine kurulu değildir.

Teslis, Hristiyanlar arasında sonradan ortaya çıkmış (küfür niteliği taşıyan) bir bid’attir.

İznik Konsili sonrasında bile birçok hristiyan alim, saintliği kendisinden menkul St. Augustinus gibi teslisçi sapıklara muhalefet ettiler ve sonraki konsiller tarafından aforoz edildiler. [Gotlar 400’lü yıllarda hristiyan olduklarında tevhidçi Aryüs mezhebini benimsemişlerdi. Britanyalı rahip Pelagius (ö. 420), St. Augustine’in (ö. 430) görüşlerini 405 yılı civarında okumuş ve onun tezlerine karşı “Özgür İrade Üzerine” (On Free Will) ve “Tabiat Üstüne” (On Nature) adlı eserlerini kaleme almıştı. Bununla birlikte Kilise, Augustine’in tarafını tutmuş, Kartaca Konsili (412) ve Efes Konsili (431) Pelagius’un görüşlerinin savunulmasını yasaklamıştı. Bunun sonucunda Hıristiyanlık geleneğinde Pelagius’un yaklaşımları sapkınlık olarak nitelendirilmiştir. Ayasofya’yı inşa ettiren Jüstinyen, 500’lü yıllarda Kuzey Afrika ve Avrupa’da muvahhid hristiyanlara zulmetmiş, takibata uğratmıştır.]

*

İcma’nın aklen kat’î bir delil olup olmaması meselesine gelince.. Yerine göre “aklen” kat’î bir delildir.

Mesela, bir kelimeden kastın ne olduğu konusunda icma teşekkül etmişse, “aklen”, insanların o kavrama o anlamı vermekte oldukları kesin olarak ortaya çıkar.

İnsanların hakaret olarak kullandıkları kelimeleri alalım.. Bu konuda hüküm verirken başvurduğumuz kaynak, ayet ve hadîsler değil, insanların “aklı”.. Ortada bir kesinlik/katiyet bulunduğu için (Ki aptal Japon için de durum bu) mahkemeler böylesi bir konuda (ayet ve hadislere değil, akla dayanarak) hüküm veriyorlar.

Bu noktada Müslümanların icması, müslüman olmayanlar için de (İslam'ın ne olup olmadığı, sınırları konusunda) aklî bir delil durumundadır.. Mesela, Müslümanlar’ın Kur’an’daki salat kelimesinin namaza delalet etmekte olduğu konusunda görüş birliğine varmış (icma etmiş) oldukları hususu, müslüman olmayan için de aklî kesinlik taşır. (Yani akıl, Müslümanlar’ın salattan neyi anladıkları konusunun kesinlik taşıdığını söyler.)

Bu hem “aklen”, hem de icmanın bağlayıcılığı konusundaki ayet gereğince böyledir.

*

Vatandaş şunu da diyor:

“Burda konuştuğumuz konu aslında ne İslam’dır, ne değildir. Yani biz aslında İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye çalışıyoruz.”

Ne İslam’dır, ne değildirse, hiçbir şey değil demektir.

Boş konuşuyorsundur.

İslam’ın sınır çizgilerini çizmeye gelince, bu, salt akılla yapılabilecek birşey değildir, ayet ve hadîslerden hareketle sınır çizebilirsin.

Ve bu noktada icma devreye girer.

Mesela bir ayetin delaletinin kat’î mi zannî mi olduğu konusunda icma varsa, bunu dikkate almak zorundayız.. Şu ayetteki şu kelime şuna delalet ediyor diye icma oluşmuşsa, artık orada katiyet var demektir.

Artık orada ölçütümüz, dil bilmeyen aptal bir Japon’un beğenisi ya da yarım aklı olamaz.

*

Vatandaş sözlerinin devamında şunu diyor:

“Çünkü İslam ve İslam değil hakkında konuşuyorsak, mesela bu din kime hitap ediyor diye sorduğumuzda şunu söyleyebilirim ben: Dil bilmeyen, aptal, cahil, usul bilmeyen bir Japon’a hitap eder bu din.”

Böylece, usul hakkında bütün söylediklerini yıkmış oldu.

Peki bu din, usul bilmeyen Türkiyeli bir selefîye hitap etmiyor mu?!

Burada mesele şu:

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın ifadesiyle, “Îmân mucibe-i külliyedir, bunun zıddı olan küfür ise, sâlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir”.

Yani iman, inanılması gereken hususların tamamına (küll) inanmayı icab ettirir (mucibe).

Bir kimsenin bütün Kur’an ayetlerini bilmesi gerekmiyor, fakat şunu demek zorundadır: “Kur’an’da olan hiçbir şeyi inkar etmem.. Birşey Kur’an’da bildirilmişse, mesele kapanmıştır, tartışmaya yer yoktur.”

Buna karşılık küfür, inanılması gereken hususların tek bir parçasının (cüz) bile selbi, inkârı ve yokluğu (salibe) ile ortaya çıkar.

Yani kâfir olmak için herşeyi toptan inkâr etmek gerekmiyor.

Usul bilmeyen aptal bir Japon, “Allah’ın kitabı Kur’an’a ve peygamberi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman ettim.. Her emirleri başımın üstünde” dediğinde, iman etmiş olur.. Teferruatı bilmesi şart değildir.. Yani inanılacak herşeyi bilmesi gerekmez.

Buna karşılık, böyle bir kimse, “Ben de müslümanım, fakat Kur’an’daki şu ayet benim kafama uymuyor, kabul etmiyorum.. Filan hadîsi de kabul etmiyorum. Sahih diyorlar ama bence sahih olamaz.. Şayet gerçekten Peygamber bunu söylemişse ben böyle bir müslümanlığı onaylamıyorum. Ama, bu mesele dışındaki bütün ayet ve hadîsleri kabul ediyorum” diye konuştuğunda, sadece cüz’î bir meseleyi inkâr etmiş olmakla birlikte, kâfir olur. 

Böyle bir durumda, “Eğer bunu gerçekten Peygamber söylemişse, başımın üstünde yeri var” demesi gerekir.

*

Allahu Teala, Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Peki içinde Allah'ın hükmü (recim emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından (senin Tevrat’a göre verdiğin hükmünden) yüz çeviriyorlar? Onlar mü'min (iman etmiş) kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Bu ayet-i kerime, hem tarihselci soytarılar, hem de Altay Cem gibi usul istismarcısı çenebazlar aleyhine kat’î bir delildir.

Altay Cem o dönemde yaşasa ve Yahudilerden biri olsaydı, şu şekilde laga luga yapar mıydı:

Tevrat’taki hüküm kesin değil, delaleti zannî.. Ey Muhammed, biz Tevrat’a inandığımız, onu tasdik ettiğimiz halde sen ayet diye okuduğun laflarınla bizi tekfir ediyor, dinimizden atıyorsun.. Önce usul öğren, usul!.. Sen usul nedir biliyor musun?.. Bilmiyorsun tabiî.. Ümmî bir Arap’sın.. Tevrat'ın bu ayetinde belirtilen husus bir sürü ihtimale açık, kesin bir delalet yok, ortada zannîlik var. Bizim dinimizi bize mi öğretiyorsun?.. Kitabımızın nasıl yorumlanacağını senden mi öğreneceğiz?! Dolayısıyla bizim inanmamış, iman etmemiş kimseler olduğumuzu söyleyemezsin.. Hakkında ancak “farz, vacip vs.” diye konuşulabilecek fıkhî bir meseleyi “delaleti kat’î” ayetle sabit olacak bir “itikad” konusu haline getirip bizi mümin (iman etmiş) olmamakla suçluyorsun.. Kendi zannınla bizim hakkımızda hüküm veriyorsun.. Böylesi delaleti zannî ayetler, bizim itikadımızda delil olmaz.. Yahudi Kelamı’nın sizin kelamsız bedevîliğinize üstünlüğü böylece tebeyyün etmiş oldu.”

*

Parlamento meselesini ayrıca ele alacağız inşaallah.

 

MURAT GEZENLER - ALTAY CEM TARTIŞMASI: ÇİFTE STANDART USULÜ




Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ ve şirk konulu tartışmasını konu edinen yazımızda, Meriç’in, “Haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim” şeklindeki ifadesini aktarmıştık.

Usul istismarcılığı yapan bu “usul özürlü” şahıs, tutarlı ve mantıklı düşünmeyi beceremediği için, tartışmanın ilerleyen dakikalarında, kendisinin “parlamento ve parti” müdafaasını temellendirmek üzere, Hz. Ebubekir radiyallahu anh’in Mekke parlamentosu Daru’n-Nedve’ye katılmış olması ihtimalini gündeme getiriyor.

Bunun da bir haber-i vahid olduğunu unutuyor.. Üstelik tek sorun haber-i vanid olması değil.. Zayıfın da zayıfı bir rivayet.

Hani sen haber-i vahidi bu tartışmada kabul etmiyordun!.. Ne oldu?.. Niye perhizi bozdun, lahana turşusunu kıtlıktan çıkmış gibi niye abur cubur götürüyorsun?

Sendeki bu doymaz iştahın nedeni ne?

(Diyelim ki bu söylenti doğru.. Hz. Ebubekir r. a. herhalde Daru'n-Nedve'ye katılırken "Lat ve Uzza'nın ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ediyorum" demiyordu.)

*

İmdi, bir haberin haber-i vahid olması (bize tek kanaldan gelmesi), onun sahih (doğru) olmaması anlamına gelmez.

Haber-i vahidin kimisi sahih olur, kimisi zayıf.. Güvenilir, asla yalan söylemeyeceği bilinen zekî kişilerin haberleri sahih olur; buna karşılık, aldığımız bir haberi getiren kişiyi tam tanımıyorsak, bu haber, bizim açımızdan doğruluğu şüpheli (yani “zayıf”) hale gelir.

Haber, haberi getiren kişinin hafızasının zayıflığı, idrak ve anlayışının yetersizliği vs. gibi nedenlerle de “zayıf” hale gelebilir.. Günlük yaşantımızdan örnek verelim, hukuk bilmeyen eğitimsiz birinin bir hukukçudan naklettiği haber genelde “zayıf” olur; hukukçunun kullandığı terimleri yanlış anlamış olabilir.

Haber-i vahidin “itikat”ta kesin delil olmaması ise, “insan”ın insan olmaktan kaynaklanan zayıflığının dikkate alınmasından kaynaklanır.. İnsanoğlu hatasız olmaz.. En zekî insan bile bazen bazı şeyleri yanlış hatırlayabilir, ya da farkında olmadan hata ile yanlış bir kelime kullanabilir. 

Bu ihtimal her zaman varit olduğu için, haber-i vahid itikad açısından kesin (asla itiraz kabul etmeyen) delil olmaya elverişli değildir.

Ancak bu, “hadîs”ler için böyledir.. Ayetler söz konusu olduğunda “haber-i vahid”lik itirazı yapılamaz.

*

Ayetlerin her biri itikatta kesin delildir.. Onlar ancak “delalet”leri açısından tartışılabilir..

İstiva meselesinde olduğu gibi..

İstivayı reddeden, “Hayır Allahu Teala Arş’a istiva etmemiştir” diyen kâfir olur.. Ayetin müteşabihliğini gözardı ederek ona (evrendeki cisimlere özgü işleyişe benzer şekilde) anlam veren ise bid’atçi (Ehl-i Sünnet dışı) olur.

Selefin tutumu, bu noktada hiç yorum yapmadan anlamı Allahu Teala’nın ilmine bırakmaktan (tefvîz) ibarettir.

Selefî olduğunu söyleyip kelimenin sözlükteki anlamına göre akıl yürüten (anlam veren) kişi de bid’atçidir.

Tevil edenlerin de tehlikeli bir vadide koşturmakta oldukları kesindir.

*

Murat Gezenler ile Altay Cem Meriç’in tartışmasına dönelim..

Gezenler teşrî (şeriat) konulu ayetleri okuyor, beriki ise bozuk plak gibi “delaletin zannîliği” temcit pilavına dadanıyor.

Sanki ayetler müteşabih ayet..

Usul istismarcısı usulsüzün yaptığı şey, bilerek veya bilmeyerek ayetleri hükümsüz bırakmaya çalışmaktan ibaret.. “Tamam, ayetleri kabul ediyorum, ama manasını anlayamayız, onlardan hüküm çıkaramayız” der gibi bir havada.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

Hakikaten âyetlerim size okunuyordu da, büyüklük taslayanlar olarak ökçeleriniz üzerinde geriye dönüyordunuz; geceleyin toplanarak saçmalıyordunuz.” (Müminûn, 23/66-67)

“Âyetlerimiz husûsunda (iptal etmek, hükümsüz bırakmak gayesiyle) acziyet oluşturmak üzere yarışırcasına uğraşanlara gelince, işte onlar yok mu, onlar için, en kötüsünden elemli bir azap vardır.” (Sebe, 34/5)

Ayetler hususunda acziyet (güçsüzlük, acizlik, uygulanamazlık) ortaya çıkarma iki şekilde olur:

Biri, laik (siyasal dinsiz) devletlerin İslam Şeriati’ne savaş açmaları, onu “irtica” adı altında “tehlike” ilan etmeleri, hakim kılınması çabasını “devlete karşı işlenen suç” saymaları.

İkincisi ise, aynı devletlerin, suret-i haktan gelen ajanları vasıtasıyla Müslümanlar’ı aldatmaya çalışmaları, onlara “Bunlar tarihseldir, hükümleri geçmişte kalmıştır, zaten ayetlerden ne anlaşılacağı da belli değildir, delaletleri zannîdir” filan diye laga luga yaptırmaları.

(Bu noktada "kâfirler için inmiş ayetleri müslümanlar için kullanmaktan kaçınma" mugalatasından da uzak durmak gerekiyor.. Müslümansan kâfir gibi konuşmayacak ve davranmayacaksın.)


USULSÜZ USUL İŞPORTACISI ALTAY CEM MERİÇ İLE HALEF SELEF-Çİ MURAT GEZENLER’İN TARTIŞMASI




Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ (yasama, yasa yapma) ve şirk konulu tartışmasının kaydını dinledim.

İki tarafın da akıl yürütüşünde sorunlar var.. 

Doğruları da var.

Ancak, Murat Gezenler’i daha dürüst ve tutarlı buldum..

Altay Cem ise usul edebiyatı yaparken usulden sapıyor.. Bir ölçüde demagoji ve mugalataya kayıyor.

*

İlk söz alan, Gezenler.

Teşrî’ konulu ayetleri sayarak söze giriyor.

Teşrî, şeriat ve meşrû kelimeleri ile aynı kökten türemiş bir kelime.. “Kanun koymak, yasa yapmak” demek.

Yasalar Allahu Teala ve peygamberleri tarafından konulduğunda bu ilahî şeriattir, insanlar tarafından konulduğunda ise beşerî şeriat.

Din de, Allahu Teala tarafından konulduğunda (vaz' edildiğinde) ilahî din, insanlar tarafından konulduğunda ise beşerî (insan yapımı) din olur.

*

Geçtiğimiz günlerde Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak sosyal medyada Hz. Yusuf aleyhisselam’ın Mısır’daki hükümranlığını tartışırken “Melik’in kanunları” meselesine girmişlerdi.

(Evet, Hz. Musa aleyhisselam dönemindeki Mısır krallarına Firavun deniliyor, fakat Hz. Yusuf dönemindeki kral için Kur’an’da melik [hükümdar] tabiri geçiyor.)

İkinci bir husus şu: Ayette Mısır kanunları için “Melik’in dini” (fî dîni’l-meliki) deniliyor.

Evet, insanların kabul ettikleri yasalar, onların dini demek olur.. Bu anlamda şeriat (yasalar, pozitif hukuk) ile din aynı şeydir.

Doğal olarak Melik’in dini (yasaları), beşerî din (beşerî şeriat) kategorisine giriyordu.

Lafı uzatmadan, Gezenler ile Meriç’in tartıştığı meseleye girelim: Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve Kemalist yasalarını benimseyen (evet, benimseyen, beğenen, İslam Şeriat’inden üstün bulan, veya onun kadar saygıya layık gören) kişinin dini, Kemalizm’dir.

(İsteyen Kemalizm yerine başka bir ad da takabilir, fakat onun dini İslam değildir.. Müslüman olduğunu zannetse ve iddia etse bile.)

*

Gezenler’den sonra sözü Meriç alıyor.

Hemen usul dersi vermeye başlıyor..  (Usule dair birşeyler okumuş ama tam anlamamış.. Kafası karışık.)

Önce "kat’î (kesin) delil – zannî delil” ayrımını hatırlatıyor. (Ama tam izah etmiyor veya edemiyor.)

Tartışmada zannî delili asla kabul etmeyeceğini söylüyor.

“Mesela” diyor, “haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim”.

Böylece Sünnet’i büyük ölçüde kaldırıp bir tarafa atmış oluyor.. Haber-i vahidleri kaldırdığınızda geriye kaç tane hadîs kalıyor ki?

Hadîslerden kurtulduktan sonra sıra ayetlere geliyor.. Onlar için de bahane hazır: Delaletleri kat’î değil, zannî..

İşkembesinden (delalet hususunda) bir zannîlik uyduruyor.. Delili şu: "Bana göre" zannî.

Anlamı açık ayetin neresi zannî, ukala?!

Birisi senin için "Aptal, geri zekâlı" dese, sen tutup bu kelimeleri hakaretin delili olarak ortaya sürdüğünde, muhatabın "zannîlik" iddiasında bulunabilir mi?!

*

Doğrudur, usulsüz usul istismarcısı Meriç, itikatta zannî delilin kesin bir bağlayıcılığının olmadığını söylerken bir usul ilkesine işaret ediyor.

Önce kat'î delilleri bile abrakadabra, hokuspokus ile zannî yapıyor, ardından da, işine gelmediği için, ayetlerden çıkan anlamı "zannî" yaftasıyla devre dışı bırakıyor. (İtiraz sadedinde ortaya attığı parlamento ve parti örneğinin saçmalığı konusuna geleceğiz inşaallah.)

Ancak, usulden bahseden bu usulsüz ukalanın zannettiğinin aksine, itikadî meselelerde “zannî delilleri hiçbir şekilde kabul etmeme” diye birşey olmaz.

Bu, usule aykırıdır, usul tanımazlıktır.

Mesela Matüridiyye ile Eş’ariyye arasındaki ihtilafları alalım.. Bunlar arasındaki ihtilaf, delillerinin zannîliğinden kaynaklanır.

Ortada kat'î delil olsa ihtilaf yaşanmayacaktı.

Daha doğrusu, kat'î delili inkâr edenle "mezhep" tartışması yapılmaz, öylesi tekfir edilir, İslam dışı olduğu söylenir.

Zannî bir delile, yine zannî bir delil ile itiraz etmek mümkündür.. Birbirlerini tekfir edemez, bid’atçilikle suçlayamazlar.

Ancak, zannî delilleri, (Meriç’in yaptığı gibi) sırf zannîdirler diye yok sayan, (başka bir delile dayanmadan) delilsiz olarak reddeden kişi, kesinlikle bid’atçidir.

Haktan bir ölçüde sapmıştır.

Tekfir edilmez, fakat böylesi, haktan yüz çevirmiştir.

İşte, Meriç’in edebiyatını yaptığı, fakat yüz çevirdiği usul bunu söylüyor.

Gezenler ayet okuyor, bu ukala ise burun büküyor.. Neymiş, delaletleri zannî imiş..

İstediği şu: Bunun yarım aklının vurduğu zannîlik damgası yüzünden Allahu Teala'nın ayetlerini yok sayacağız, onlara sırt çevireceğiz.

*

Meriç’in devirdiği çamların yekünü fazla.

Sindirilmesi için parça parça tartışacağız inşaallah.

Gezenler için de söyleyeceklerimiz olacak.

*

[Kesin/kat'î delil için iki hususta kesinlik aranır: Birincisi, sübutta kesinlik (sabitlik, müsbetlik/pozitiflik), ikincisi delalette kesinlik.. 

Mesela Evrim Teorisi bu iki açıdan da sorunludur, güvenilmezdir; hem delillerin sübutları, hem de delaletleri bakımından.

Newton'un yerçekimi teorisi/yasası ise, ilk ortaya atıldığında sadece delalet bakımından kesinlikten yoksundu.. Merkür'ün yörüngesindeki kayma anlaşılınca sübutu da tartışılır hale geldi.

Delaletteki kesinlik eksikliği bütün fizik yasaları için söz konusudur.. Hepsi "zan" durumundadır.]


"ZAMANIN İMAMI"NI "USÛL"ÜN (AKLIN VE NAKLİN) YOL GÖSTERİCİLİĞİYLE ARAMAK

 


Zamanın imamı” gibi tabirleri ayet ve hadîsler çerçevesinde ele almamız gerektiği açıktır.

Ancak, ayet ve hadîsler sizin “tekel”inizde olmadığına göre muhataplarınız da “Şöyle bir hadîs de var” diye hadîs okuma, “Şu ayetten biz şunu anlıyoruz” deme imkânına sahiptirler.

İşte tam da bu noktada devreye “usûl” (yöntem, metod) meselesi girmektedir.

Doğru anlama gibi yanlış anlama da söz konusu olabildiğine, doğru yorumlama gibi yanlış yorumlama da bir vakıa olarak önümüzde bulunduğuna göre, doğru ile yanlışı ayırmada hakemimiz “usûl” olacaktır.

Elbette usûl konusunda da tartışma yaşanabilir, fakat usulün en temelde akla ve mantığa uygunluk gibi bir şartı vardır.

Yani usûl (yöntem) diye ortaya atılan ilkelerin akla ve mantığa aykırı olmaması, kendi içinde çelişkili ve tutarsız, birbirini çürüten varsayımlar niteliği taşımaması gerekir.

Çelişkili, yani kendi kendisini yalanlayan bir "usûl"den söz edilemeyeceği gibi, akıl dışı ve mantıksız varsayımlar üzerine kurulu bir "usûl" de olamaz.

Çünkü mantıksızlık temeli üzerine kurulu bir mantıktan söz edilemez.

*

Fırka-i naciyeden, bir başka deyişle Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmanın temel şartı, nassları anlamada “usûl”e bağlılıktır.

Said Ramazan el-Bûtî, konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir:

“İslam’ın tamamı, Arapça ibare ve nasslardan kaynaklanmaktadır. Bilgi metodunun zarurî yolu ve onun zarurî usulü de akılla sabittir. Bu kurallar, nassların tefsirinde ve bu nassların içerdiklerinin belirlenmesinde sahih bilginin kayıt altına alınıp şüpheli ve batıl evhamların ona karışmasını engelleyici olup bir anlamda hakemlik yapan bir ölçüdür. Bu ümmetin selefinden dinlerine sadık müslümanlar, düşünce ve içtihatlarını bu ölçü ile zabt altına almışlardır. Bu ölçüye uyanlar kıyamete kadar var olacaklardır.” 

(Said Ramazan el-Bûtî, Selefiye, çev. Vecihi Sönmez, İstanbul: Bedir Y., s. 46)

Demek oluyor ki, usûlün temeli akıl ve mantıktır.

Evet, bir müslüman, akıl ve mantık temeli üzerine kurulu bu usûle (usûl-ü fıkıh) bağlı kalmak zorundadır. Çünkü bu, "doğru" bilgiye ulaşma yönteminin zarurî yoludur.

Usûl-ü fıkha dair eserleri inceleyen bir kimse, bu usûlün muhteşemliğinin farkına varır.

Aynı zamanda, dinî konularda çalakalem birşeyler yazmanın ya da rastgele konuşmanın cahilce (mantık dışı) ictihat yapmak olduğunu anlar.

*

Bunun da ötesinde, bir kimse, ayet ve hadîslerden bahsederken çok dikkat etmek, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözlerine ilave yapmaktan ya da anlamı bir şekilde bozacak biçimde eksiltmede bulunmaktan şiddetle kaçınmak zorundadır.

Aksi takdirde insan, Peygamber Efendimiz s.a.s. adına yalan uydurmuş olur. Ve böylelerinin ateşe gireceğini Peygamber Efendimiz s.a.s. haber vermiş durumdadır.

İşte bu yüzden ashabın birçoğu hadîs rivayet etme konusunda son derece ihtiyatlı davranmıştır.

Günümüzde ise, öyleleri var ki, bir yandan mezhepsizlik tehlikesinden söz ediyor ve güya bu zamanda ehliyetsizce ictihat yapanlara karşı duruyor, diğer yandan da, bırakın sadece ehliyetli olup olmadığına bakmaksızın (ayet ve hadîslere dayanarak) ictihat yapmayı, kendi kafasından dinî hükümler uyduruyor.

*

Evet, Said Ramazan el-Bûtî’nin Selefiye adlı kitabında genişçe izah ettiği gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, yani Resulullah’ın (s.a.s.) sünnetine tâbi olmak ve Ashab-ı Güzîn’in yolundan gitmek; öncelikle usûlüddîne ya da fıkıh usûlüne riayeti gerektirir.

Ayrıca, içtihadî konularda (hakkında açık hüküm bulunup da içtihat yapılamayacak konularda değil, salt içtihadî konularda) kendi görüşünü (içtihadını) ya da tâbi olduğu görüşü (mezhebi) tek hak anlayış olarak görmemek ve diğer ictihad sahiplerini (usule uygun içtihatta bulunan müçtehitleri) tekfir etmekten, sapıklıkla suçlamaktan kaçınmak gerekir.

Hakkında nass (tevil götürmeyen açık hüküm) bulunan konularda ictihad yapmak ve farklı bir düşünceyi savunmak söz konusu olamaz, “Mevrid-i nassta ictihada mesağ yoktur”.

*

İctihadın (ister mezhep şeklinde bir topluluk tarafından benimsensin, isterse tek bir kişinin görüşü olarak kalsın) tek başına delil olmadığını da bilmek gerekmektedir.

Bir mezhebe ait ictihad, aynı mezhepten olan kişiye karşı (mezhebi benimsediği için) delil olarak ileri sürülebilir, fakat başka mezhepten olan kişiye karşı delil olmaz.

Mesela bir Şafiî, Hanefî mezhebinden bir başkasına, “Bu böyle, çünkü İmam Şafiî şöyle demiştir” diyemez. İmam Şafiî’nin içtihat yaparken dayandığı ayet ve/veya hadîsi göstermek zorundadır.  

Çünkü gerçekte delil, ictihada medar olan âyet ve hadîslerdir. 

İctihatla varılan görüş değildir. 

*

İmam Pezdevî’nin ifade ettiği gibi, “Şeriatın aslı Kitap ve sünnettir. Bu asılda kusur etmek kimseye helâl olmaz.” (M. Ebu Zehra, Ebu Hanife, çev. O. Keskioğlu, 5. b., Ankara, 2005, s. 266.)

el-Bûtî’nin ifadesiyle, “Fıkhî fetvalardaki içtihatların kaynağı nasslar ve onların zahirlerinin delâlet ettiği anlamdır.” (Selefiye, İstanbul: Bedir Y., s. 39.)

Bir başka ifadeyle, ictihad (mezhepler), bizzat (kendi başlarına) hüccet değildir.

Yani, “Böyle bir mezhep de (görüş de, içtihad da) var, o halde bu, herkes için delil olur” denilemez.

Bu, mezhep imamları için böyle olduğu gibi, müceddid diye adlandırılan diğer büyük alimler için de böyledir.

Yani bir söz, salt İmam-ı Azam, İmam Gazalî, İmam-ı Rabbanî, İbn Teymiye, Vehhabîler’in hocası İbn Abdülvehhab, Said-i Nursî, Mevlana, İbn Arabî, Yunus Emre veya keramet sahibi filan velî tarafından söylendi diye dinde delil olma vasfına sahip olmaz.

Bunu el-Bûtî şöyle açıklamaktadır:

“… Eğer selef’in yönelişleri ve içtihatları bizzat [salt selefe ait içtihat olmaları nedeniyle] hüccet olsaydı, o zaman (ayrıca) delile ve dayanılacak bir dayanağa ihtiyaç duyulmazdı. Çünkü bizzat kendisi delildir. Dolayısıyla bu birbirinden uzak, hatta birbirine zıt olan görüşlerin [içtihatların] hepsinin hak ve doğru olması gerekirdi.” (Selefiye, s. 38)

İctihad mertebesine ulaşmış bir âlimin yaptığı ictihadın hatalı bile olsa "bir sevap" kazandırması (Ki isabet ettiğinde "iki sevap" kazandırır) başka birşey, hatasız (hak) olması başka birşeydir. 

Liyakat sahibi bir müçtehidin her içtihadı doğru ve isabetli (hak) olmaz. Hatta peygamberler bile her içtihatlarında isabet edebilmiş değillerdir.

Peygamberler ile müçtehit alimler arasındaki fark, peygamberlerin içtihatlarının vahiyle mutlaka düzeltiliyor olmasıdır.

Çünkü peygamberlerin dinî konulardaki (sevab ve ikab konusu olan hususlardaki) beyanları, bizzat (kendi başına) delildir.

Alimlerin ictihat ürünü görüşleri ise kendi başına (bizzat) delil değildir.

*

İctihad mertebesine ulaşmamış bir kimsenin nasslara bakıp kendince yeni ictihatlar yapmaya çalışması veya kafadan “Bu bana göre böyle olmalıdır” demesinin ise hiçbir değerinin olmadığı açıktır.

el-Bûtî şöyle demektedir:

“… Herhangi bir meselede, ‘Bu içtihadî bir meseledir’ sözümüzün anlamı, ‘Hükmün delilleri şaibe ve ihtimallerden kurtulmuş değildir’ demektir. O amelî ve itikadî meselelerde yaygın olarak vardır.” (Selefiye, s. 77)

Bir başka deyişle, içtihatlar gerçekte kesin bilgi oluşturmaz, ancak zan düzeyinde bilgi oluşturur (İçtihadî bir konuda icma gerçekleştiğinde, bir devirde bütün müçtehitler ittifak ettiğinde, onun doğruluğu kesindir).

el-Bûtî’nin ifadesiyle, “İçtihat çoğunlukla, sahibini zan derecesinin üstüne çıkarmaz; dolayısıyla müçtehit hataya da düşebilir”. (Selefiye, s. 61)

*

Ancak, tevatüren bilinen (yani yalan üzerine toplanması mümkün olmayan bir topluluk tarafından rivayet edilmiş bulunan) genel inanç esasları, farzların ve hükümlerin apaçık olanları, mesela beş vakit namazın farziyeti, güç yetirenlerin hac yapmalarının gerekliliği, ve mallarından zekât vermelerinin farz oluşu; faizin, zinanın, adam öldürmenin, hırsızlığın ve içkinin haram olması gibi hususlar, içtihada konu olmaktan uzaktır.

Senedi tevatür derecesine ulaşmayan ve haber-i ahad diye bilinen (mesela tek bir rivayet zinciri ile gelen) hadîsler ise, sahih oldukları bilinse bile, kesin bir şekilde şaibe ve ihtimallerden kurtulamamaktadır. 

(Mesela bir hadisi ashabdan 30 kişi aynı kelimelerle rivayet ettiğinde, onun doğruluğundan şüphelenilemez. Fakat ashabdan sadece bir kişinin rivayet ettiği ve hadîs kitaplarından birinin musannifinin “Bunu Rasulullah s.a.s.’den falan, ondan filan, ondan falanca, ondan da ben duydum” diyerek naklettiği bir hadiste ravilerden biri veya birkaçı hakkında bazen soru işaretleri ortaya çıkabilir.)

O nedenle, "ahad haber" durumundaki hadîsleri (sahih bile olsalar) dikkate almayanların fasık, asi ya da bid’atçi oldukları söylenebilmekle birlikte, tekfir edilememektedirler. (Selefiye, s. 61-63)

Bununla birlikte, el-Bûtî’nin ifadesiyle, Sahih haberin durumu katîlik ve kesinlik derecesine ulaşmasa da, zannîlik derecesinin en üst düzeyinde bulunmaktadır”. (s. 54)

*

Zayıf rivayetlere gelince.. el-Bûtî şöyle demektedir:

“… Bu da kendi arasında birçok kısma ayrılmaktadır. Bunların hepsi tek bir hükmü içermektedir. O da, akaid ve sülûkî (amelî) konulara taalluk eden hükümlerde zayıf hadîse itibar edilmediğidir. Ancak zayıf hadîsi kıyasa tercih eden bazı kimseler de vardır. Bu da nazarî [teoride kalan] bir görüştür. Uygulama bunun aksine gerçekleşmektedir…. Fakat  hadîs âlimlerinin çoğuna göre, fazâil ile ilgili amellere giren konularda [farz olmayan fakat sevap kazandıran konularda], çok zayıf olmaması ve râvinin [günümüzde hadisi duyup ya da okuyup aktaranın] hadîsin sahih olduğuna inanmaması şartı ile zayıf hadîslerle amel etmek caizdir.” (Selefiye, s. 56)

Evet, bunlar, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olabilmek için dikkate alınması şart olan usûl esaslarıdır.

Bir de zamanımızın Ehl-i Sünnet ve Cemaat savunucusu olarak arz-ı endam eden bilgisiz tipler var ki, konuyu bilenlerin bunların yazdıkları karşısında, Ehl-i Sünnet anlayışının ayağa düşürülmesi yüzünden üzüntüden yürekleri parçalanmaktadır.

Cahilin birinin Millî Gazete’de çıkıp müctehitmiş gibi fetva vererek “zamanın imamı”na gıyabında biat teranesi tutturması, bunu vird-i zeban edinerek döne döne tekrarlaması, ve kimsenin de çıkıp “Sen ne saçmalıyorsun!” dememesi, şaşılacak birşeydir.

Daha da şaşırtıcı olan şu ki, kendisinin bu (İslam'ın güncellenmesi niteliğindeki) “asrın buluşu” icatlarına tepki gösterenleri açıkça ya da dolaylı olarak sapıklıkla suçlayabiliyordu.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."