zehirleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zehirleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SUİKASTE UĞRADIM, ZEHİRLENDİM

 




Haberi  hurriyet.com  “Son dakika... Dışişleri Bakanı Fidan suikast girişimine uğradığını açıkladı: Arsenik ve cıva ile zehirlendim” başlığıyla verdi.

Haberin spotu şöyle:

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 4-5 yıl önce kendisine suikast girişiminde bulunulduğunu belirterek, "Ağır arsenik ve cıva verildim. Bir yerde olmuş, sonra tahlillerde ortaya çıktı" dedi.

Demek ki zehirlenmenin etkisiyle başına ve karnına ağrılar girmemiş, gece sabaha kadar acı içinde kıvranmamış, günlerce sarhoş gibi kafası bulanık dolaşmamış.

Bilincini kaybedip hastanede kendine gelmemiş. Ölümden dönmemiş.

Zehirlendiğini anlamasını sağayacak semptomlar ortaya çıkmamış, bunu sonradan tahliller sayesinde öğrenmiş.

Bu memlekette, zehirlendiği için iki elinin üstü yaralarla kaplanan, kollarında bacaklarında yaralar oluşan insanlar da var.

Hedef her zaman öldürmek olmuyor, kimi zaman adamın bu şekilde sağlık sorunlarıyla cebelleşmesi,  gündelik yaşamının altüst olması, günlük aktivitelerinin aksatılması yeterli görülebiliyor.

Yine de geçmiş olsun demek gerekiyor.. Allah, dostu geçtik, düşmanımın bile başına vermesin.

*

Ancak, zehirleme ve zehirlenme denilince insanın aklına hemen TRT’nin MİT’i anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisi geliyor.

İlk sezonun finali MİT’in bir zehirleme operasyonu ile son buldu.. Hedefteki düşmana itina ile zehir sürülmüş bir kılıç hediye edildi, ona dokunan vatandaş derhal hayattan emekli oldu.

İlk bölümlerde MİT’çilerin silah odası da gösteriliyor, duvarlara dizili silahlar gözleri okşuyordu. Ayrıca üzeri çeşit çeşit zehirlerle bezenmiş masalar da sergileniyordu.

Dahası, MİT’çiler, zor durumda kalınca düşman tarafından konuşturulmamak için zehirli yüzükler de taşıyorlardı. Acar ajan Zehra bu şekilde kendisini zehirlemiş, sonra ekip arkadaşı Serdar tarafından bulunup panzehirle kurtarılmıştı. (Bu zehirli yüzükler sadece intihar için değil tabiî, başkalarını zehirlemek için de kullanılabilir.)

Zehra da az zehirleyici değildi.. Almanya’da Alman istihbaratının merkezinde, PKK’lılarla yapılan bir toplantıya garson gibi sızmış, verdiği zehirli yiyecek ve içeceklerle hepsinin kan kusup böğürerek ölmelerine yol açmanın keyfini yaşamıştı.

Tabiî daha küçük çaplı hizmetler de sunuyorlardı.. Mesela Zehra bir defasında hedef şahsa “ilaçlı kahve” ikram edip onun tuvaletten çıkamaz hale gelmesine yol açmıştı.

Şimdi ismini hatırlayamadığım bir başka bayan MİT’çimiz de hedef şahıslara ilaçlı pasta ikram edip onları tuvalet bağımlısı hale getirmişti.

Zehra’nın bir başka zehirleme operasyonu Kuzey Irak’ta gerçekleşmişti.

*

Biz habere dönelim:

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 24 TV canlı yayınında Murat Çiçek'in gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.

2010'da Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarlığı görevine atanmasının ardından terör ve organize suç örgütlerinin vekil unsurlarının kendisi ve ailesi hakkında propaganda yaptığından bahseden Fidan, modern zamanlarda fizikselden ziyade "karakter suikastı" tehdidiyle karşı karşıya olunduğunu dile getirdi.

Fidan, insanları kamuoyu gözünden düşürmeye yönelik çabalar ve propaganda faaliyetleri olduğuna işaret ederek, 2010'dan itibaren bu tür konularla muhatap olduğunu söyledi.

Kendisine yöneltilen iftiraları hatırlatan Fidan, "Bunlara alışkınız. Alışkın olmadığımız birkaç tane konu var. Türkiye'nin ana muhalefet partilerinin, terör örgütlerinin ve suç gruplarının, mafyanın ürettiği bilgiyi alıp, siyasette kullanması. Bu aslında gelinen düzeydeki en düşük noktayı gösteriyor, bu sıkıntılı bir konu." diye konuştu.

Fidan, kendisinin fiziken de suikasta uğradığını belirterek, "Zehirlendik de tedavi de gördük. Onun dışında karakter suikastına sürekli maruz kalıyoruz. Bu kavganın bir parçası." dedi.

"AĞIR ARSENİK VE CIVA VERDİLER"

Zehirlendiğini daha önce açıklamadığını dile getiren Fidan, "Ağır arsenik ve cıva verildim. Bir yerde olmuş, sonra tahlillerde ortaya çıktı. 4-5 sene oluyor." ifadesini kullandı.

Fidan, kendisine suikast girişimini kimin yaptığına ilişkin soruya ise "O detaylara girmeyelim. O, dışarılarda olan konular. Sadece içeride düşman yok, her yerde düşman var." dedi.

Bu tür girişimlerin kendisini herhangi bir adım atmaktan geri bırakmadığını kaydeden Fidan, "Zaten bu vatana hizmet etmek için varız. Karakter suikastı da yapacaklar size, fiziksel suikast de yapacaklar." diye konuştu.

*

Yaparlar..

Takip de ederler, ellerinden gelse “takip taciz”e de maruz bırakırlar.

Fidan’ın çalışma arkadaşlarına “Hakan Fidan, ilaçlarını almadığında saldırganlaşabilecek bir paranoid şizofrendir” diye e-posta bile gönderebilirler.

Fakat iyi olan şu ki, çalışma arkadaşları buna inanacak kadar saf ve tecrübesiz değillerdir.

Acımasız bel altı vuruşlar ve operasyonlar da yapabilirler.

Vicdanını yitirmiş, "Mevzubahis olan kinimiz ise vicdan da teferruattır" diyen insanlardan herşey beklenir.

Hakan Fidan’a geçmiş olsun diyorum.. Onu çok iyi anladığımdan emin olabilir..

Ama üzülmesin, ilahî adalet diye birşey var.

Allahu Azîmüşşan hiç kimsenin yaptığını yanına bırakmaz.. Kaderin değirmeni bazen yavaş dönüyor gibi görünür fakat kusursuz öğütür.

“Zâlim yine bir zulme giriftar olur âhir 

"Elbet olur ev yıkanın hanesi viran.


MİT’İ ANLATAN TEŞKİLAT DİZİSİNDEN ÖĞRENDİKLERİM

 





Çok şey öğrendim, hangi birini anlatayım.

Fakat son bölümdeki (138’inci bölümdeki) bir sahne, 16-17 yıl öncesini hatırlamama yol açtı.

Dizide, Kraliçe kod adlı gizemli bir tip var ve MİT’çiler onun gerçekte kim olduğunu öğreniyorlar.

Kraliçe’nin yaşadığı eve sızmaları, her odaya bir dinleme cihazı yerleştirmeleri gerekiyor.

MİT’çi Nazlı, gerekli düzenlemeyi yapıyor.

*

Şöyle:

Bir MİT’çi, yemek götüren kurye pozunda evin kapısına dadanıyor.

Evin hizmetçisi böyle bir siparişin yapılmadığını söylüyor fakat emin olmak için içeriye sormak üzere kapıdan ayrılıyor.

Bu arada bizim kurye (MİT’çi), cebinden çıkardığı bir kutudaki canlı böcekleri evin içine bırakıyor.

Doğal olarak bir süre sonra evin sahipleri bir böcek ilaçlama şirketinden yardım isteme durumundalar.

MİT’çi Nazlı bu arada, onların daha önce hizmet almış oldukları böcek ilaçlama şirketini de “bağlıyor”.. 

Böcekleri telef etmeye gittiklerinde dinleme böceklerini (cihazları) yerleştirsinler diye.

*

Bu böcekler sana neyi hatırlattı derseniz, “Geçmiş zaman olur ki…” başlıklı yazı dizisinde anlattığım şu çirkin ve acı verici sahneleri:

...

GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) o tek başıma kaldığım ve damacanadaki su yüzünden zehirlendiğim odada karşılaşmış olduğum başka sorunlar da vardı, ve söz konusu zehirlenme olayı, benim için onların da, farklı bir anlam kazanmasını sağlayacaktı. Bir ara her sabah geldiğimde, odamın tavanının, duvarlarının, pencerelerin, büyük kara sineklerle kaplı olduğunu görüyordum. Evet, normal sinekler de değildi bunlar. İlk işim, odayı bunlardan temizlemek için uğraşmak oluyordu. Ki bir sabah yanıma gelen Denizcilik Müsteşarlığı uzmanlarından Tuğrul G. benim bu temizlik çabama şahit olmuş, o da bana yardıma koyulmuştu. 

Tuhaf olan, yan odada bu tür sineklerin hiç ortaya çıkmaması, salt benim kaldığım odayı mesken tutmalarıydı. Ben temizliği yaptıktan sonra herhangi bir şekilde gelen sinek de yoktu. Fakat her sabah geldiğimde bunların sürü halinde yeniden ortaya çıkmış olduklarını görüyordum. Tavanı incelemiştim, acaba geldikleri bir açıklık, delik vs. var mı diye, fakat birşey bulamamıştım. Bu böyle bir süre devam etmişti. 

Bir zaman da tam çalıştığım yerde, sanki bir fare ölüsü varmış gibi kötü bir koku ortaya çıkmış bulunuyordu. Beş altı metre kenara gittiğimde o kokuyu alamıyordum, masamın başına oturduğumda burnumun direği kırılıyordu. Masanın ve kenardaki dolabın altını üstünü, yanını yöresini, içini dışını gözden geçirmiş, birşey görememiştim. Sonra, yanı başımdaki dolabı diğer odaya götürmüş ve böylece kokudan kurtulmuştum. 

Fakat, o büyük kara sinekleri de, bu berbat kokuyu da, o zehirlenme olayına kadar, malum odakların bana bir iyiliği olarak değerlendirmek aklıma gelmemişti. Demek ki, insanın sağlığı bozulsun, günlük aktiviteleri aksasın diye masraf ve zahmet edip yiyecek ve içeceklerine “katkı maddeleri” eklemekle yetinmiyor, bir de, yaşadığı yerde rahat edemesin diye bu tür “kamu hizmetleri” de veriyorlardı.

Yıllar sonra Ankara‘da çalışırken de, tek başıma kaldığım eve bir akşam gittiğimde, kaldığım odanın pencere camında eşek arısı tabir edilen bir sarı arı görecektim. Ama bu, bildiğimiz türden sarı arılardan değildi, azman birşeydi. Bunun, özel olarak getirilmiş olduğunu anlamıştım. 

Gündüz ben yokken hemen her gün eve girmekte, kapalı kapıyı açmakta, açık olanı kapatmakta, bana böylece mesaj vermekteydiler. Bunun için kimi kullanıyor olabilirlerdi acaba, emekli memur olan apartman yöneticisini mi? Aylar sonra, bu işi, tam karşımdaki dairede oturan ve genç bir oğlu bulunan emekli memura yaptırıyor olduklarından kesin biçimde emin olmuş ve evin içine, kapının kenarına, “Karşımda oturan köpek, evime girenin sen olduğunu biliyorum” yazılı bir levha asmıştım. Bunun ardından, girmeye devam ediyor olsalar da, geride işaret bırakıp “nanik yapma” şımarıklığını terk etmişlerdi.

Keçiören’in Bağlum tarafındaki bir kenar mahallesinde tek başıma ikamet ettiğim bu evde bir başka akşam, yüzüm hole bakar şekilde otururken birden holde sarı renkte bir duman belirdiğini görecektim. Hemen, hava cereyanı olacak şekilde pencereleri ve kapıyı açacaktım.  Duman hole banyodan gelmekteydi. Muhtemelen, komşu dairenin banyosunun küçük penceresinin de açıldığı havalandırma boşluğundan gelmiş olmalıydı. 

O gece rüyamda, bunun beyne zarar veren bir gaz olduğunu öğrenecektim.

İstihbarat teşkilatlarının ve onlara özenen çetelerin böylesi “gaz”lı “kamu hizmetleri” olabiliyordu. Kariyer Yayıncılığın Berkay Sadi Türkol imzasıyla yayınladığı “Casusluk-İstihbarat Örgütleri: Büyük Kulaklar” adlı kitapta KGB için şunlar söyleniyordu (İstanbul, 2010, s. 176-7):

Eğer KGB gerçekten bir kişiden şüpheleniyorsa … o kişinin hemen fotoğrafını çeker. Kişinin otel odasına … sistemleri monte edilir. Kimi zamansa bazı otel odaları ve yataklı vagonlar özel teçhiz edilmiştir. Bu odalarda özel kimyasal gaz püskürten mekanizmalar vardır. … iz bırakmayan sessiz gaz tabancaları da kullanırlar. … Hastaneye kaldırılan kişinin otopsi raporu bile net değildir.” 

Benzer şekilde, CIA başkanlarından Colby, Amerikan Senatosu’nun yaptığı bir soruşturmada verdiği ifadesinde, kendilerinin zehirleyerek öldürdükleri kişilerin otopsi kontrollerinde hiçbir ize rastlanmadığını itiraf etmiştir (s. 89).

...

(https://tebyin.wordpress.com/2020/08/03/gecmis-zaman-olur-ki-melali-cihan-tutar-27-dr-seyfi-say/)


İHSAN ŞENOCAK İLE HALİS BAYANCUK LANETLEŞMESİ: KRİZLER VE FIRSATLAR





Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak arasında bir mülâane (lanetleşme) yaşanmış durumda.

Önce şunu söyleyelim, Şenocak’ın tam da Halis Bayancuk’un bazı aşırılıklarını törpülediği bir zamanda topa bu şekilde vahşice girmesi iyiye yorulacak birşey değil.

“Sen geçmişte şunları söyledin, yanlıştı, onları da düzelt” de, geç, ne diye söylediği (ve bu yüzden bedel ödediği) bazı doğruları da itibarsızlaştırmak için yaygara koparıyorsun?

Senin söylemediğin, ve söyleyemeyeceğin doğruları söylüyor.. Vıdı vıdı edip mıymıntılık yapmanın lüzumu yok.

Mülâane meselesine gelince..

Halis Bayancuk böyle bir meydan okumada bulunmakla hata etmiş durumda..

Şenocak nihayet lanet okudu ve sosyal medyada birilerinin hemen “Böyle mübarek bir hocaefendiyle lanetleşenin üç ay içinde belasını bulacağı kesindir” türünden “kendini doğrulayan kehanet” olması mümkün laflar etmeye başladıkları görüldü.

*

2000’li yıllarda, Ankara’da mukim M. C. de bana karşı, (beni tahrik etmek için ağır ve çirkin hakaretler eşliğinde) böyle bir lanetleşme meydan okumasında bulunmuştu. 

Onunla ilgili “tespit”lerim konusunda.. (Bu şahsın çevirdiği "derin" dümenleri, sonradan, "Geçmiş Zaman Olur ki Melâli Cihan Tutar" başlıklı yazı dizisinde anlattım.)

Söz konusu lanetleşme çağrısına cevap vermedim.

Bunu, durup dururken yapmıştı.. Hakkında herhangi birşey yazmış olmadığım gibi, kendisine de herhangi bir tarizde bulunmuş değildim.. Sadece, onunla ilgili tespitlerimi (oynadığı oyunları, çevirdiği dolap ve dümenleri) bir iki kişiye (teferruata girmeden) söylemiş durumdaydım. (Evet, durup dururken kendisi "kaşındı", cevabı söz konusu yazı dizisinde aldı.. O yazı dizisini bu bitmek bilmez "kaşınma"lar yüzünden kaleme almak zorunda kaldım.)

Bir süre sonra zehirlendim, ölümden döndüm.

Lanetleşmeyi kabul etsem, ve ölsem, arkamdan şunun söylenmesini sağlayacakları kesindi: “M. C.’ye iftira atmıştı, mülâane yaptılar, belasını buldu.”

*

Evet, Halis Bayancuk’a üç ay içinde birşey olabilir, ve bu, zannedilenin aksine, Bayancuk için Allahu Teala’nın bir rahmeti de olabilir.

Fakat, birilerine “kendini doğrulayan kehanet”leri için malzeme de vermemek gerekir.

Sen, adamın Allah’tan korktuğunu düşünerek lanetleşme teklif edersin, fakat ona akıl veren, onu gaza getiren birileri bu “kriz”i kendileri açısından bir “fırsat”a çevirebilirler.

*

Kimileri krizleri fırsatlar için yol yapmıştır, kriz gözleyip dururlar.

Mesela pandemi “kriz”i..

Bazılarını doğal görünümlü bir ölümle öbür dünyaya postalamak için mükemmel bir “fırsat”tı pandemi.


"İŞTE 'TEŞKİLAT RUHU' BU!"

 



TRT'nin MİT'i anlatan Teşkilat dizisi..

Bölüm 71..

İki saati aşkın bölümün son dakikaları.. 

Baş kahramanımız Zehra, garson kılığına girmiştir, ve Berlin'de Alman İstihbaratı'nın merkezinde yapılan bir toplantıya katılan teröristleri zehirleyecektir..

Pasta vs. servisi yapar.. Bir yandan da bıyıksız haliyle bıyık altından pis pis gülümsemektedir. İşini yapıp gider.

Yiyeceklerin görüntüsü enfestir.

Toplantı katılımcıları iştahla yemeye başlarlar.

Bu arada toplantı salonuna Siyah İnci kod adlı bir profesyonel istihbaratçı nefes nefese girer:

-- Burdaydı..

-- Kim burdaydı? diye sorar toplantıyı yöneten David.

-- Türk, Türk!..

Teröristler aldırmazlar, iştahla yemeye devam ederler.. Siyah İnci feryat eder:

-- Yemeyin onları, yemeyin, yemeyin!

Teröristler oralı olmazlar, tıkınmayı sürdürürler. Toplantıyı yöneten David sorar:

-- N'oluyor sana? N'apıyosun?

-- Zehirli onlar, sakın yemeyin!..

Aslında Siyah İnci'nin onların zehirli olduğuna dair bir istihbaratı ya da bilgisi bulunmamaktadır.

Fakat, kesinlikle zehirli olduklarını düşünmektedir.

Muhtemelen bunun nedeni, onun MİT denince aklına hemen zehirleme geliyor olmasıdır.

*

Sanki Abdurrahim Karakoç'a özenip MİT için şiir ya da şarkı sözü yazmış gibidir: 

"Zehirden yana söz duyunca, 

"Ben hep seni düşünürüm." 

Kafasında "MİT eşittir zehirleme" diye bir denklem bulunduğu anlaşılmaktadır.

David şaşırır:

-- N'apıyosun sen, delirdin mi? diye çıkışır.

Teröristler de şaşırmış, afallamıştır. 

Bu afallamanın ardından boğazlarını tutup öğürmeye, boğulur gibi sesler çıkarmaya başlarlar. Kan kusup kimisi masaya, kimisi sandalyesine, kimisi de yere yığılır.

David heyecanla sorar: 

-- Kim yaptı bunu?

Siyah İnci cevap verir:

-- Türk istihbaratı.. 

*

Bu arada Siyah İnci'nin telefonu çalar. Arayan çoktan binayı terk edip MİT'in aracına yerleşmiş olan Zehra'dır:

-- Bu sefer ucuz kurtuldun.. Senin canını sırf bu manzarayı görmen için bağışladık.. Teşkilat'la uğraşan herkesin sonu böyle olur.. Sıra sana geldiğinde seni de çok farklı bir son beklemiyor. Acılar içinde kıvrana kıvrana geberip gideceksin.. Bundan sonra bana ait olup sende olan tek şey, canın.

Acılar içinde kıvranmanın ne olduğunu bilenlerimiz Zehra'nın bu sözlerini kuşkusuz daha iyi anlıyorlar.

Teşkilat'la uğraşan herkesin sonu böyle mi olur, bilmiyoruz, fakat Teşkilat'ın uğraştığı birçok kişinin sonunun böyle olduğu kesin ki dizide bu tür sahneler yer alıyor.

Daha sonra Uzay'ı konuşurken görüyoruz:

-- Başkanım operasyon başarılı, ülkeye dönüyoruz.

Başkan dediği, Halit.. MİT'te daire başkanı ya da şube müdürü..

Ankara'dan operasyonu yöneten Halit şöyle cevap veriyor: 

-- İşte "Teşkilat ruhu" bu!


İHSAN ELİAÇIK, KUR’AN’A SUİKAST, VE SİYASÎ SUİKASTLER

 



İhsan Eliaçık bir meal-tefsir yazmış.

Ve mahkeme kararıyla toplatılmış.

BirGün gazetesinin 23 Şubat 2023 tarihli haberi şöyle:

Dini de tekele almak istiyorlar

İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık’ın “Yaşayan Kur’an Türkçe Meal-Tefsir” adlı kitabı için basım yasağı ve toplatma kararı verildi. Toplatma kararında gerekçe olarak sunulan nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılında yayınladığı genelgede aynı cümlelerin kullanılması dikkat çekti.

İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararda gerekçe olarak “İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı unsurlar içermesi” gösterildi. 2019 yılındaki genelgede ise, “İnceleme sonunda İslam Dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu Kurul tarafından tespit edilen meallerin; basım ve yayımının durdurulmasına, dağıtılmış olanların toplatılmasına ve imha edilmesine karar verilebilmesi için yetkili ve görevli mercie müracaat yapılmak üzere hukuki süreç başlatılacaktır” denilmişti.

BirGün’e konuşan İhsan Eliaçık karara tepki gösterdi. Eliaçık, “Diyanet tarafından 2019 yılında yayımlanan genelgede, ‘İslam dinine aykırı meallerin toplatılması ve imha edilmesi sağlanacaktır’ deniyor. Bir kere bu Anayasa’ya aykırı bir genelge. Bir idarenin kararıyla Anayasa kararı ortadan kaldırılıyor. Din İşleri Yüksek Kurulu kitabımda İslam dinine aykırı unsurlar tespit ediyor ve İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’ne ihbar ediyor. Mahkemede bu başvurunun ardından Basın Kanunu’nun 25’inci maddesine göre kitabın toplatılmasına karar veriyor” dedi. Suç icat edildiğini dile getiren Eliaçık, şunları söyledi: “Bana İslam dininin temel esaslarına aykırı yorumlar yaptın diyorlar. Bana göre de Diyanet’in meali hatta kendisi İslam dininin temel niteliklerine aykırı. Bu karar tek adamlığın giderek bir dinî diktatörlüğe dönüştüğünü gösteriyor. Bu çok yanlış bir yola gidildiğini gösteriyor. Bir üst mahkemeye itiraz edeceğiz. Oradan kararın döneceğini düşünüyoruz.”

*

Bence, yasaklanması yanlış olmuş.

Tam aksine, şöhret budalası bir sivri akıllının dini nasıl yanlış anlayıp anlatabileceği konusunda örnek metin olarak ilahiyatlarda ders konusu yapılabilirdi.

İsmail Güleç, fikriyat.com’da yayınlanan 25 Şubat 2023 tarihli yazısında, İhsan’ın yazdığı mealin ne menem bir şey olduğunun anlaşılması için bir örnek vermiş: Maide Suresi’nin 6’ncı ayeti.

Ayetin meali, merhum Ömer Nasuhi Bilmen hoca tarafından şöyle veriliyor:

“Ey mü'minler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayınız ve başlarınıza meshediniz ve ayaklarınızı iki topuğa kadar yıkayınız ve eğer cünüb iseniz gusül ediniz (tamamen yıkanınız). Ve eğer hastalar iseniz veya sefer halinde iseniz veya sizden biri helâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız da su bulamazsanız o halde temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz, ondan yüzlerinize ve ellerinize meshediniz. Allah Teâlâ sizin üzerinize bir sıkıntı vermek istemez. Fakat o sizi tertemiz kılmak ve üzerinize nîmetini itmam etmek ister ki şükredesiniz.”

İhsan’ın verdiği anlam ise şöyle:

“Ey iman edenler! Destekleşme/dayanışma toplantısına geleceğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da. Eğer cünüpseniz, tastamam yıkanın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuşsanız ve de su bulamıyorsanız, bu durumda temiz bir toprağa ellerinizi sürün ve onunla yüzünüzü ve kollarınızı hafifçe ovun….”

Meğer 54 Farz gibi kitaplara yazılması gereken farzlardan biri toplantı farzıymış, haberimiz yokmuş.. Fakat sıradan bir toplantı değil, destekleşme toplantısı.. Destek değil, destekleşme, al gülüm ver gülüm destekleşiyorsun..

Günde beş vakit destekleşme.. Sabahın köründe, gecenin yarısında..

*

Bu sivrinin “destekleşme/dayanışma toplantısı” diye tercüme ettiği kelimenin aslı salât..

Salât’ın sözlük anlamı “dua etmek, ibadet etmek, bağışlanma dilemek, yalvarmak”.

İslamî literatürdeki terim/ıstılah anlamı ise namaz. Namazda bu sözlük anlamlarının hepsi toplanmıştır.

(Kimi kelimelerin bir sözlük/lügat anlamı, bir de belirli disiplin ve alanlara özgü terim/ıstılah anlamı bulunur. Mesela vatandaş kelimesi, sözlük anlamı itibariyle vatan/yurt ortaklığını gösterirken, hukuk terimi olarak bir devletin mensubu birey olmayı ifade eder. Sözlük anlamı itibariiyle vatansız (haymatlos/heimatlos) insan bulunmadığı halde, hukuken vatansız olanlar mevcuttur.)

İhsan’ın yeni icat “kişisel sözlük”ünde salât namaz olmaktan çıkıp destekleşme/dayanışma toplantısı olunca, Kur’an’daki ilgili ayetlerin tamamının anlamı değişiyor.

Mesela Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ile Hz. İsmail’i Mekke’ye bırakınca yaptığı dua:

“Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını senin saygın evinin yanında, çorak bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz, orada destekleşmeyi/dayanışmayı diriltsinler, insanlar onları sevsin, oranın ekmeğini yesin, suyunu içsinler. Umarım ki şükredenlerden olurlar.” (İbrahim, 14/37)

Namazı “ikâme” de destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikmek haline geliyor:

“Kitaba sımsıkı sarılıp destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikenlere gelince; iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların yaptıkları boşa gidecek değildir.” (A’raf, 7/170)

Bu arada namazdaki “huşû” da, suyun buz ya da buhar olup halden hale geçmesi gibi halden hale geçiyor, “derin bir maneviyat”a dönüşüyor:

“Onlar, destekleşme/dayanışma çabalarında derin bir maneviyat üzeredirler.” (Mü’minûn, 23/2)

Öyle kuru kuruya dayanışma makbul değilmiş, derin ve özel bir maneviyatla yapılmalıymış.

*

Bu arada İhsan, mealiyle, destekleşme/dayanışmanın başka kerametlerini keşfetmemizi de sağlıyor.

Meğer destekleşme/dayanışma kötülük alanında asla gerçekleşmeyen birşeymiş. Tam aksine destekleşme/dayanışma olan yerde kötülük olmazmış. Mesela FETÖ’nün kötü bir örgüt olması mümkün değil, çünkü destekleşme/dayanışmayı kendi aralarında ayağa kaldırmışlardı:

“Sana vahyedilen bu kitabı başkalarına da ilet ve destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa kaldır. Hiç şüphesiz destekleşmek/dayanışmak toplumda çirkin ve kötü işlere engel olur. …” (Ankebut, 29/45)

Gelelim cuma namazına.. O da cuma destekleşmesi/dayanışması oluyor:

“Ey iman edenler! Cuma günü destekleşme/dayanışma için çağırıldığınızda alışverişi bırakıp Allah'ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, sizi kurtaracak olan budur.” (Cuma, 62/9)

*

Ancak bu destekleşme/dayanışma toplantılarına katılmanın bir adabı var.

Mesela ne söylediğini bilmeyecek kadar sarhoş olmayacaksın.

Mesela cünüpsen önce temizlenmen gerekiyor. (Bu arada İhsan cünüplük/cenabet kavramına da açıklık getiriyor: Cinsel şehvet nedeniyle anormal hal.)

Dahası, bu destekleşme/dayanışma toplantısı ibadeti, hastaları da kapsıyor.

Hatta yolcuları.. Mü’minler yolculukta destekleşme/dayanışma toplantısı yapmak zorundalar.

Bunu öyle sallapati de yapamıyorlar.. Abdest ya da teyemmüm gerekiyor.

Hasta da olsan toplantıya giderken abdestli olacaksın, abdest alamadın diyelim, teyemmüm yapacaksın.

Yoksa destekleşme/dayanışma olmuyor, sakatlanıyor:

“Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar, yolcu olmanız hariç cünüp iken (cinsel şehvet nedeniyle anormal haldeyken) temizleninceye (normalleşinceye kadar) destekleşme/dayanışma toplantısına yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz tuvalete gitmişse veya kadınlarla cinsel ilişkiden sonra su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa ellerinizi koyun, sonra yüzünüze ve ellerinize sürün. …” (Nisa, 4/43)

İhsan’ın meal-tefsirinde destekleşme/dayanışma toplantısı özellikle tehlike anında daha önemli hale geliyor, fakat tehlike geçince de bu toplantıyı ihmal etmemek, “eda etmek”, “ayakta tutmak” gerekiyor:

“Destekleşme/dayanışma toplantısını bu şekilde eda ettikten sonra artık gerek ayakta, gerek otururken ve gerekse yaslanmışken hep Allah'ı anın. Tehlike geçtiğinde de, destekleşmeyi/dayanışmayı daima ayakta tutmaya devam edin. Çünkü destekleşme/dayanışma faaliyeti mü'minler için asla ihmal edilmemesi gereken bir görevdir.” (Nisa, 4/103)

*

İhsan efendinin bu kepazeliği salt derin ve sınırsız ahmaklıktan mı kaynaklanıyor, yoksa dizginleyemediği fettanlığından dolayı kendisini rezil etme pahasına bile bile mi bunu yapıyor, karar vermek zor.

Ancak, bunu hep yapıyordu.

Geçmişten bir missal: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’le ilgili karikatürler tartışılırken Hürriyet‘ten Ahmet Hakan’ın sorularını cevaplandırmış, “Hazreti Peygamber’in karikatürünün çizilmesi karşısında Müslümanlar rencide oluyorlar. Bu konuda ne diyorsunuz?” şeklindeki soruya şöyle cevap vermişti:

Peygamber’in karikatürünün çizilmesi Müslümanları rencide eder. Allah’la, Peygamber’le, Kuran’la, ayetlerle alay edenlere karşı ne yapılması gerektiği Kuran’da var. Söylenen şu: “Alay edenlerle karşılaştığınız zaman sözü değiştirene kadar onlardan uzaklaşın ve onlarla beraber oturmayın.” Mekke’de müşrikler alay etmiş, En’am suresinin 68. ayeti gelmiş. Medine’de Yahudiler ve Hıristiyanlar alay etmiş, Nisa suresinin 140. ayeti gelmiş. Ayetlerde söylenen hep aynı: Alay edenlerle birlikte oturmayın, oradan uzaklaşın… Pasifist bir tutumdur Allah’ın bizden istediği… Pasifist bir protestodur.” Cezalandırma yok. Silah kullanma yok. Hele öldürme, hiç yok. Ayetler apaçık. “Sözü değiştirene kadar orada oturma, oradan uzaklaş” diyor. Alay biter de söz normale dönerse oturabilirsin. Yani “İlişkiyi kopar” bile demiyor, sadece uzaklaş diyor. Uzaklaşarak şunu söylemiş oluyorsun: “Bu yaptığın hoşuma gitmiyor. Sen de ısrarla yapmaya devam ediyorsun. O zaman bana eyvallah.” Çok ince bir tutum… ” 

http://haberler.rotahaber.com/ihsan-eliaciktan-cok-ilginc-cubbeli-iddiasi_511390.html

İhsan böyle konuşuyor.

Fakat merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Nisa Suresi’nin 140. ayetini tefsir ederken şunları söylemektedir:

… Halbuki daha önce size kitapta Allah şöyle indirmiş, şöyle indirilmiş idi: Ki Allah’ın âyetlerine küfredilirken ve alaya alınırken işittiğiniz zaman o kâfirler ve alaycılarla beraber oturmayınız, ta ki başka söze dalsınlar. O halde onlarla beraber oturmaktan bile sakınmak ve imanın şerefini korumak gerekirken onlarla dost olmak ve onlardan şeref beklemek nasıl olur?

Mekke’de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber’e hitap edilerek, “Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar” (En’am, 6/68) âyeti inmişti. Medine’de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur’an’dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber’e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah’ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah’ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karîne de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğer ki “Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç” (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah’ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.”

(http://www.kuranikerim.com/telmalili/nisa.htm)

 *

İslam’ı pasifizm, tepkisizlik, cansızlık ve uyuşukluk haline getirmeye çalışan ve bunu “incelik” olarak yutturmaya çalışan abrakadabracı uyanık İhsan’a, atıfta bulunduğu âyetlerin “son söz” olmadığını hatırlatmak gerekiyor.

Tevbe Sûresi’ni de (1-5. ayetler) tekrar okusun:

1 – Bu, Allah’tan ve Resulü’nden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur:

2 – Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.

3 – Ayrıca büyük hac günü Allah ve Rasulü tarafından insanlara bir ilandır ki, Allah da Resulü de müşriklerle yapılan antlaşmalara artık bağlı değildir. Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Yok yine tevbeden yüz çevirirseniz biliniz ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Kâfirleri acı bir azap ile müjdele.

4 – Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakileri sever.

5 – Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Ünal Tanık’ın destekleşmeci/dayanışmacı bir üslupla yayın yapan sitesi, Ahmet Hakan’ın bu söyleşisini haber yapmış, İhsan’ın laf arasında “ilginç sorular” yöneltmiş olduğuna dikkat çekmişti.

Sorulardan biri şöyle:

“Dört halifeden üçü suikastla öldürüldü. Bunu Batılılar mı yaptı?”

Evet, Eliaçık uyanığı, böyle bir soru yöneltiyor.

Cevap verelim..

Suikastle öldürülen üç halifeden ilkini, Hz. Ömer’i, İranlı bir mecusi öldürdü.

Nedeni, şimdi binlerce kişi tarafından korunan sözde demokrat yöneticilerin aksine, onun yanında hiç korumasının bulunmamasıydı.

O da saraylarda zevk ü sefa sürüp, yüzlerce, binlerce koruma ile gezseydi, öldürülmezdi.

*

Gelelim Hz. Osman’a..,

Kendisine karşı protestolarda bulunanlara karşı “polis” gücü kullansa, aralarına casus yerleştirip nifak çıkarsa, muhaliflerden bazılarını satın alsa, bazılarını da tehdit etse, ayrıca binlerce koruma ile yaşasaydı, evine girip de onu Kur’an okurken öldüremezlerdi.

Bu Eliaçık adlı sınırlı sorumlu uyanığın hiç eleştirmediği Atatürk nasıl yaşıyordu ve nasıl bir evde öldü, bir hatırlasın bakalım.

İzmir Suikasti bahanesiyle, İstiklal Harbi’nin en önemli isimlerine ecel terleri döktürüldü mü, döktürülmedi mi? 14 kişiyi, suikast değil, suikast girişimi bahanesiyle astırdı mı, astırmadı mı?

Ali Şükrü Bey’i de Batılılar öldürmedi, değil mi?

İskilipli merhumu da Batılılar asmadı..

*

Hz. Ali’ye gelince… O da yine, korumasız yaşadığı için bir suikastçi tarafından öldürüldü.

Bugünün yöneticileri sadece bir hafta boyunca korumasız gezsinler de görelim.

Vay uyanık İhsan vay.. Bu kafayla aklınca laf sokuşturuyorsun öyle mi!

Ahmet Hakan denen “Ertuğrul Özkök’ün hergelesi” de bu lafları allayıp pullayıp aktarıyor.

*

Gelelim İhsan’ın ikinci sorusuna: 

“On İki İmam… Yedisi zehirlendi… Üçü katledildi… Bunları modernistler mi yaptı?”

Güzel soru… Ancak, İhsan bunu sorarken, “Said-i Nursî’yi 19 defa kim zehirledi, modernistler mi?” sorusunu da yöneltmedikçe, matbuat âleminin ipi başkalarının elinde piyonu olarak anılmaktan kurtulamaz.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."