"COVER STORY"LER (ÖRTME/PERDELEME HİKÂYELERİ) KARIŞINCA

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 81

 

Selanikli büyük yalancı Mustafa Atatürk’ün aynı olayı Nutuk’unda başka, Falih Rıfkı’ya yaptığı açıklamalarda başka, Asım Us’un da bulunduğu sofrasında ise daha başka şekilde anlatmış olduğunu görmüştük.

Cemal Bolayır’a anlattıkları ise çok daha başka..

Müşahhas bir örnek verelim: İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’le tanışıklığı, Asım Us’a anlattıkları çerçevesinde, Avni Paşa vasıtasıyla yapılmış tek bir görüşmeye münhasır kalırken, Falih Rıfkı’ya anlattıklarında durum tamamen değişiyor:

“… bir aralık Dahiliye Nezareti'nde bulunan [İçişleri Bakanı olan] Mehmet Ali Bey adında bir zat, bir iki defa Şişli’deki evimde beni ziyaret etti. Bu ziyaretinden memnun kaldığını da arkadaşlarına söylemiş. Bir defa da Bahriye Nazırı [donanmadan sorumlu bakan] Avni Paşa ile gelerek muhtelif mevzular üzerinde benimle konuştular. Artık adeta ahbap olmuş gibi idik.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 138-9.)

Mehmet Ali Bey bunu bir iki defa ziyaret etmiş.. Yani en az iki olduğu kesin.. Buna bir de Avni Paşa ile yapılan ziyaret ekleniyor, etti üç.

Kendi tabiriyle, adeta ahbap olmuş.

Fakat sonradan, Asım Us’a anlattığı masalda olduğu gibi, bu ahbaplığın üstünü örtmeye çalışacaktır. Çünkü işin içinde “örtülü ödenek”ten alınan paralar da var.

Evet, çapulculuğunu Hindistan’dan gelen Hilafet paralarının üstüne yatarak ispatlayan hırsız Atatürk, Mehmet Ali Bey’den aldığı paradan hiç bahsetmiyor. Nankör! Nankörlüğün mücessem (cisimleşmiş) hali..

*

Asım Us, sözlerini şöyle bağlıyor:

“… Mustafa Kemal, İstanbul'da iken Anadolu'ya geçtikten sonra ne yapacağım bütün teferruatı ile kendisi de bilemezdi. Ancak O, memleket İstanbul Hükümetinin elinde tehlikeden tehlikeye gittiğini görüyordu. İstanbul Hükümeti, ecnebi işgal kuvvetlerinin tesir ve tehdidi altında milli menfaatleri müdafaa edemezdi. O hükümeti ecnebi işgal kuvvetlerinin tesir ve tehdidine karşı mukavemet edebilecek bir halde tutmak için kuvvete ve hattâ bir milli mukavemet ordusuna ihtiyaç vardı. Hiç şüphesiz Anadolu'ya geçen Mustafa Kemal’in ilk hedefi böyle bir milli mukavemet kuvvetini teşkil etmek ve memleketteki halk efkârını bu ordunun etrafında toplamak olmuştur.”

(Asım Us, Gördüklerim Duyduklarım Duygularım, İstanbul: Vakit Matbaası, 1964, s. 49.)

Anlat Asım balığın tırmandığı kavaktan!..

Hiç de değil, Selanikli zampara Anadolu’ya geçtikten sonra ne yapacağını bütün teferruatı ile biliyordu.

İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile yaptığı başbaşa gizli saklı görüşmelerde buna yol haritası ayrıntılı bir biçimde anlatılmış, ne zaman hangi hamleleri yapacağı, “zafer”den sonra hangi İngiliz ilke ve inkılaplarını millete dayatacağı ezberletilmişti.

Ve kendisini, deşifre etmeden, sureta kavga ediyor gibi görünerek, bir danışıklı döğüş maskesi altında sonuna kadar destekleyecekleri sözünü vermişlerdi.

Bu desteği, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı,  Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, kurşun gibi ağır tek bir cümleyle hedefe saplayacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Evet, Selanikli zampara, Anadolu’ya geçtikten sonra ne yapacağını bütün teferruatı ile biliyordu..

Ve bütün ketumluğuna, sır tutma ve olduğundan farklı görünmedeki bütün maharetine ragmen, Erzurun Kongresi’nin bittiği günün gecesinde hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya gelecekte neler yapacağını anlatmak istemiş, İngilizler’in eline tutuşturduğu “ev ödevi” listesinden sadece beş tanesini saydıktan sonra Mazhar Müfit, (inanmadığı için) devamını dinlemeyip yatmaya gitmişti.

*

O beş madde şunlardı: Osmanlı Devleti’nin yıkılıp hanedanın icabına bakılması, Selanikli’nin diktatör olarak başına çörekleneceği bir sözde cumhuriyetin ilanı, İslamî tesettürün (örtünmenin) kaldırılması, yahudi şapkasının millete zorla dayatılması, ve bin yıllık alfabenin kaldırılarak Latin harflerine geçilmesi.

Diğerlerini, Mazhar Müfit not defterine yazmadığı için anlatamadı, fakat neler olduğunu biliyoruz, çünkü sonradan yaptıklarını anlatacaktı.

Arkadaki “üst akıl”, lokomotifliğini Lord Curzon’un yaptığı İngiliz hariciyesi ve istihbaratıydı.

Selanikli’nin “millî mukavemet” (ulusal direniş) için ordu toplaması da söz konusu değildi, o, kendi gelecekteki saltanatı için asker toplamaya çalışıyordu. Ve ordu teşkilinden önce asıl uğraştığı iş de, Lord Curzon’un verdiği ev ödevi çerçevesinde kurulacak olan yeni bir devletin temelini oluşturacak bir millet meclisinin kurulmasıydı.

Onun için Selanikli Anadolu’da düşmana ilk başta hiç kurşun atmadı, sadece millete nutuk attı, yalanlar ve palavralarla kafa ütüledi. İngilizler, piyonları Kemal gönlündeki meclisi rahatça kursun diye Yunan’ı Milne Hattı ile İzmir dağlarına çivilemiş ve orada açan çiçekleri toplamakla görevlendirmişlerdi.

O yüzden, Selanikli'nin 23 Nisan 1920’de meclisini açınca ilk işi, bir Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkararak Osmanlı Devleti’ne sadakatini sürdüren millete savaş açmak oldu.

*

Ancak, Selanikli’nin bir “meşruiyet”e (meşrutiyet değil) ihtiyacı vardı ve Yunan’la göstermelik bir savaş yapıp “vatan için savaşan kahraman”a dönüştürülmesi gerekiyordu. Bu yüzden Haziran 1920 sonlarında, yani Selanikli’nin Samsun’a çıkışından bir yıl bir ay sonra, Yunan’ın önündeki Milne Hattı engeli kaldırıldı.

Yunan ile Selanikli’nin emri altındaki Türk ordusu göstermelik savaşlar yapacak ve İngilizler (Fransa ve İtalya ile birlikte) araya girip tarafları barıştıracaklar, böylece Selanikli emeline ulaşmış olacaktı.

İşi bozan, bir maymun oldu. Yunan Kralı Aleksandr, bir maymun tarafından ısırıldı ve öldü. Yerine babası eski kral Konstantin geldi.

Alman asıllı ve Almanya taraftarı olan Konstantin, Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917 yılında, İngiltere ve Fransa tarafından tehdit edilerek tahtından uzaklaştırılmıştı.

O, İngilizci Kemal ile göstermelik bir savaş yapmaya taraftar değildi. Anadolu içlerine yürümeye karar verdi. Böylece Yunan ordusu, Kütahya-Eskişehir muharebelerinde Türk ordusunu yenerek Polatlı’ya, Ankara’nın burnu dibine kadar geldi.

Ve İngilizci Kemal, Kayseri’ye kaçma kararı aldı.. TBMM bunu kabul etmedi, Selanikli’yi “diktatör” yetkileriyle cepheye, Sakarya’ya gönderdi. Fakat o, attan düşüp kaburgasını kırarak cepheden kaçmayı yine başardı. 

Üstüne üstlük cephe gerisinden orduya ricat/kaçma emri verdi. Fevzi Paşa emrin ifasını geciktirince, Yunan’ın da (açlık, ishal ve salgın hastalık gibi nedenlerle) ufaktan ufaktan tüymeye başladığı anlaşıldı.

Böylece Selanikli, Allahu Teala’yı unutup tam bir samimiyetle iman ettiği “talih”i (kaderi) çerçevesinde “muzaffer komutan” oldu.

Derhal, teamüllere aykırı olarak üç rütbe birden atlayıp kendisini mareşal yaptırdı. Ve diktatörlüğü de bir daha bırakmadı.

“Kim âhiret ekinini (kazancını) isterse, ona o ekininde (kazancında) ziyâdelik veririz (artırırız). Kim de (sâdece) dünya ekinini (kazancını) isterse, ona (da) ondan (birşeyler) veririz; ama (bu takdirde) onun âhirette, hiçbir nasîbi olmaz.” (Şura, 42/20)

*

Selanikli’nin Cemal Bolayır’a anlattıklarına gelince.. Bolayır akrabası olduğu için ona karşı dili daha fazla çözülmüş.

Niyazi Ahmet Banoğlu, Bolayır’ın şu sözlerini aktarıyor:

Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın vasiyetnamesini yazan akrabası Cemal Bolayır'ın el yazısı ile bıraktığı anı yazıları, Atatürk'ün 16 Mayıs 1919'da Samsun'a hareketinden önceki günleri aydınlatıcı belgelerdir.

“Akrabalığım bulunan Mustafa Kemal Paşa'nın oturmakta olduğu Beşiktaş'ta Akaretler'de 76 numaralı ev ile sonradan taşındığı Şişli'deki evlerine sık sık giderdim. 5 Mayıs 1919 tarihinde de [Samsun’a hareketinden 11 gün önce] gene bu eve gitmiştim. Bahçeden üç dört basamaklı bir merdivenle çıkılan birinci katın ön sağ tarafındaki küçük odada oturduklannı görerek içeri girdim. Beni görünce, hemen:

“- Buyurun Cemal Bey, dedi ve beni yanında bulunan misafirlere: "Akrabam Cemal Bey, diye birer birer tanıştırdı:

“- Miralay [Albay] Ömer Lütfi; gazeteci Ruşen Eşref, Binbaşı Ali Rıza ... "

“Kendisi kapıdan girilince odanın pencere yanındaki sol köşesinde oturmakta idi. Karşısında Miralay Ömer Lütfi Bey (1922 yılında nafia vekili [bakanı]), onun yanında Ruşen Eşref, onun yanında da Binbaşı sevkiyatçı Ali Rıza Bey (sonradan lstanbul mebusu [milletvekili]), kapıya yakın sağ köşede ise Yaver Cevat Abbas oturuyordu. Ben de kapıdan girince sol taraftaki köşede, paşaya yakın yerde oturdum.

“Konuşmalanna devam ettiler, ben de dinlemeye başladım.

“Memleketin gidişi, yakın tarihe ait olaylar konuşuluyordu. Mustafa Kemal, dinin yobazlar elinde kalması yüzünden milletçe geri kaldığımızı söyledikten ve bazı örnekler verdikten sonra İkinci Meşrutiyet dönemini eleştirdi; ordunun başarısızlığını Enver Paşa'nın yönetimsizliğine bağladı. …

7 Mayıs, Çarşamba

“İki gün sonra yeniden evlerine gittiğim zaman Paşa yoktu, yalnız haber bırakmış, Cemal Bey gelirse beni beklesin, demiş.

“Gene Zübeyde Hanım'ın yanına çıkum. Beni görür görmez:

“-Abe evladım, dedi geçen gün geldiğinde aşağıda neler konuştunuz?

“- Neden sordun? deyince:

“- Paşa, seni çok beğenmiş ... Bana dedi ki, anne bu Cemal Bey'i sen çok methederdin ben inanmazdım, fakat şimdi anladım, senin dediğin az kalır ...

“Tabii ben de bu sözlerden haz duymuştum. Bir saat sonra Paşa geldi, beni görünce:

“- Seninle biraz görüşelim, diye bir odaya aldı. Merak içinde idim. Paşa:

“- Bugün Sadrazam Ferit Paşa, bana haber göndermiş akşam üzeri saat beşte beni bekliyor, ne dersin gideyim mi?

“Bir tereddüt geçirmiştim. Belki iki dakika düşündüm ve gitmesi gerektiğini söyledim.

“- Öyle ise, dedi, sen hurda bekle, ben gelinceye kadar bir yere gitme ... Geç kalmam, otomobille gidip geleceğim ...

“Mustafa Kemal'i bekledim, geldi. Bana aynen şunları söyledi:

“- Üç gün önce işgal kuvvetleri İngiliz kumandanı, Ferit Paşa'ya gelerek, doğu illerimizde bazı kuvvetlerimizin halkla birleşerek Hıristiyanlara karşı katliam hazırlığında bulunduklannı haber aldıklannı söyleyerek, bunu önlemek için Doğu'ya asker gönderip işgal edeceklerini söylemişler. ‘Sizi bunun için ziyaret ettik, haber veriyoruz,’ demişler.

“Ferit Paşa telaş etmiş:

“- Böyle bir şey yoktur ve olamaz. Bana üç gün izin veriniz. Ben oraya İttihatçı olmayan bir komutan göndereceğim, hiçbir sorun kalmaz, demiş.

“Ferit Paşa bundan sonra öneriyi bana yaptı:

“- Padişah hazretleri, sizi zaten biliyor, sizi uygun görmüşlerdir. Şüphesiz gidersiniz. Şimdi benim, bir yere acele randevum var, oraya gitmek zorundayım. Bu konuda yapacağımız işlerle, durum hakkında etraflı, harita üzerinde incelemeler yapmak üzere iki gün sonra yeniden görüşelim, diyerek aynldı. Şimdi buna ne dersin?

“Ben:

- Aman Paşam, bundan daha iyi fırsat olmaz, derhal kabul etmelisin, dedim.

“Düşünceli idi, bana hiçbir şey söylemedi. Ferit Paşa ile görüştükten sonra gene buluşmamızı istedi.

“İki gün sonraki görüşmemizde:

“- Dokuzuncu Ordu Müfettişi sıfatı ile gitmeyi kabul ettiğini söyledi.

“Mustafa Kemal, bundan sonraki temaslannı da öbür ziyaretlerimde anlattı. Harbiye nazırı [Şakir Paşa] ile dahiliye nazırı [Mehmet Ali Bey] ile görüşmüş, hartta üzerinde incelemeler yapmışlar, kendisine çok geniş yetki verilmiş ... Mustafa Kemal:

“- Yalnız, dedi, para veremiyorlar. Oysa orada çalışmak için para lazım.  Ferit Paşa: ‘- Hele siz bir gidiniz, arkadan para göndeririz,’ dedi. Ben de kabul ettim.

“Mustafa Kemal, bundan sonra temaslanna devam etti. [Sonradan içişleri bakanı olan ve “zafer”den sonra Kemalistler tarafından linç edilip öldürülen] Ali Kemal Bey tarafından nazırlara (bakanlara) verilen ziyafette de bulundu. Yanında götüreceği arkadaşlannı saptayarak kadrosunu harbiye nazırına onaylattı. Padişah ile görüşmesini de bana anlattı. Padişah, başarıya ulaşacağına inandığını söylemiş, yardım vaat etmiş. Aynldıktan sonra dışarıda Saray Nazırı [Cumhuriyet dönemindeki “devlet bakanı”nın muadili] Naci Paşa, padişahın hediye ettiği bir kutuyu Mustafa Kemal'e vermiş. Mustafa Kemal kutuyu açıp bakmayınca Naci Paşa açmasını işaret etmiş. Mustafa Kemal açıp bakmış, bir altın saatmiş. …”

(Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün İstanbul’daki Günleri, İstanbul: Alfa Y., 2012, s. 51-3.)

*

Bolayır’ın anlattıkları, Selanikli’nin Falih Rıfkı ile Asım Us’a anlattıklarının içine tükürüyor. Nutuk’taki masallarının da..

Çünkü böylece hikâyedeki İngiliz rolü kabak gibi ortaya çıkıyor. İngilizler Sadrazam Damat Ferit’i acayip tehdit etmişler. Adam paniklemiş. İngilizler’den üç gün süre istemiş.

O üç gün içinde Selanikli’nin talih güneşi parlamaya başlamış. Sultan Vahideddin, İngilizler’in bu tehdidine karşı, “Ben de güya sizin istediğinizi yapıyor gibi görünerek Anadolu’ya sadık yaverim Selanikli’yi göndermezsem bana da Vahideddin demesinler” diye düşünmüş.

Böylece, Selanikli’yi zaten kadrolarına almış bulunan İngilizler’in oyununa gelmekte olduğundan haberi yok.

Ancak, Selanikli’nin talih güneşinin bir gün parlayacağının alametleri aylar öncesinden ortaya çıkmaya başlamıştı.

İstanbul’daki üst düzey Osmanlı subayları, 1919 yılının Mart ayında, Erenköy‘de bir evde, Padişah Vahideddin’e ve Osmanlı Hükümeti’ne sunmak üzere, Anadolu’yu örgütlemek için gönderilebilecek isimlerin listesini hazırlamışlardı.

Listenin başında, Enver Paşa’nın kardeşi, günümüzde bile Azerbaycan’da hâlâ bir kahraman olarak anılan Nuri Paşa vardı.

O sırada İstanbul’da Jandarma Genel Komutanı olan Miralay Refet Bey (Refet Bele), Nuri Paşa’nın ismini sildirip başa, Vahideddin’in yaveri ve gözde adamı Selanikli Mustafa Kemal’in adını yazdırmıştı.

Böyle bir iklimde, Padişah’ın talimatıyla Sadrazam Damat Ferit Selanikli’yi yanına çağırıyor, “Padişah hazretleri, sizi zaten biliyor, Anadolu’daki vazife için sizi uygun görmüşlerdir” diyor.

*

Vazifesi, İngilizler’in istediğini yapıyor gibi görünerek millî direnişi örgütlemek.. Bunun için “harita üzerinde inceleme” yapmak üzere iki gün sonra buluşuyorlar.

Fakat olay, İngilizler’i (sözde) ürkütmemek için “devlet sırrı” olarak tutuluyor. (Halbuki İngilizler’in herşeyden haberi var.)

Bolayır’ın ifadeleri açık:

“Harbiye nazırı [Şakir Paşa] ile dahiliye nazırı [Mehmet Ali Bey] ile görüşmüş, hartta üzerinde incelemeler yapmışlar, kendisine çok geniş yetki verilmiş.”

Durum buyken, herşey olup bittikten, Osmanlı Devleti temellerine kadar yıkıldıktan, Selanikli İngilizler’in (İnönü’nün sözünü ettiği) desteği ile kişisel saltanatını kurduktan sonra bütün bunlar inkâr ediliyor, Falih Rıfkı ve Asım Us gibi adamlar aracılığıyla millete “cover story”ler (örtme/perdeleme hikayeleri) anlatılıyor.

Yersen! (Maalesef “Bedava sirke baldan tatlıdır, Kemalizm’de ekmek var” diyenler aç kurt sürüsü gibi hücum edip yiyorlar.)

*

Bolayır ayrıca, “Padişah ile görüşmesini de bana anlattı. Padişah, başarıya ulaşacağına inandığını söylemiş, yardım vaat etmişdiyor.

Selanikli, huyunun gereğini yapmış, o gün orada Padişah’ın huzurunda ettiği “sadakat yemini”ni anlatmamış.

Onu hiçbir zaman hiçbir yerde anlatmadı. Bir sır olarak sakladı. Sır olarak kalmasını sağlamaya çalıştı, ama, sonunda gerçek ortaya çıktı.

Padişah’la yaptığı o görüşme, Samsun’a hareketinden bir gün önce, 15 Mayıs günü gerçekleşti.

Peki Padişah o gün ona ne dedi?.. “İngilizler’in arzusunu mükemmel şekilde yerine getireceğinden, Türkler’in başını ezeceğinden eminim” mi dedi?..

Ne dediğini Selanikli Falih Rıfkı’ya şu şekilde anlatmış durumda:

“Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu. Birbirine paralel hatlar üzerine düşman zırhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayına doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

“-Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti:) tarihe geçmiştir.”

“O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunla dinliyordum:

“-Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!

“Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleriyltemas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahminle başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim: …”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Sena Matbaası, 1980, s. 173.)

Evet, Padişah, bu yalancı nanköre, “Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!” demiş.

Anadolu’ya onu bunun için gönderiyorlar. Fakat ciğeri kediye, kuzuyu kurda emanet ettiklerinin farkında değiller.. İşin farkına vardıklarında atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacaktır.. Ba’de harabi’l-Basra..

*

 Osman Öndeş “Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor” isimli hatıratı yayınlayınca, takke düştü, kel baş, kabak gibi iyice ortaya çıktı.

Avni Paşa’nın anlattığına göre, Yıldız Camii’ne gelen Mustafa Kemal, cuma selamında, 15 Mayıs 1919’da, Samsun’a varışından dört gün önce, Padişah’ın huzurunda Kuran-ı Kerim’e el basıp yemin ediyor.

Avni Paşa’nın ifadeleri şöyle:

“Sadrazam Paşa, Yaver Paşa [Naci Paşa] padişahın iki tarafında birer adım gerisinde idiler. Mustafa Kemal Paşa askeri duruşuna dini bir edâ dahi vererek ilerledi ve sağ elini Kuran-ı Kerim’in üzerine koyarak şu yemini eyledi. “Heyet-i Vükelaca (Bakanlar Kurulu’nca) tanzim olunup Padişah Hazretlerinin iradesine sunulan yirmi bir maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda padişah hazretlerimizin Anadolu vilayetlerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerindeki teftiş ve tedkikat görevimi, padişah hazretlerinin müsaadeleri doğrultusunda iftiharla ve sahip olduğum yetkiler doğrultusunda tüm sadakatimle yapmaya gayret edeceğime vallâh billâhi.”

Ulu Yalan, Falih Rıfkı’ya, onun şahsında millete, işin bu tarafından hiç bahsetmiyor.

Güya Padişah “Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!” deyince bu sözlerden hayrete düşmüşmüş. Palavradan kim ölmüş!.. At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

“Dinî bir eda ile” yemin edecek kadar iyi rol yapan adamın Falih Rıfkı’ya yalanlarını ballandıra ballandıra anlatmasındaki (sahne sanatçılarına gıpta ile parmak ısırtacak) performansa bakın siz!

*

Selanikli, Bolayır’a para konusunda yalan söylemiş durumda.. “Para veremiyorlar” demiş. (Bolayır’ın “Bu milletin yıkılmadık birşeyi kalmadı, bir İstiklal Harbi kaldı, anılarımı yazıp onu da ben mi yıkayım?!” diyen Refet Paşa’nın izinden gittiği, “Kemalist masal”ı yıkmamak için olaydaki “devlet sırrı”nı “es” geçtiği görülüyor ya, neyse..)

Para verdiler..

Padişah da verdi, Savunma Bakanlığı da, hatta İçişleri Bakanlığı da..

İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey, bizzat para verenlerden..

Sabahattin Selek şunları yazmış durumda:

“… İnceleyebildiğimiz belgeler ancak şunu gösteriyor ki, Mustafa Kemal Paşa İstanbul’dan hareket edeceği günlerde karargâhına mensup subayların üçer aylık maaşlariyle bir miktar olağanüstü ödenek almak için çok uğraşmıştı. Zaferden sonra tasfiye ettiği siyasî düşmanları onun, padişah tarafından verilmiş önemlice bir para ile Anadolu’ya geçtiğini söylerler. … Mustafa Kemal Paşanın İstanbul’dan ayrıldığı sıralarda Dahiliye Nezaretini işgal eden Mehmet Ali Bey, Paris'te çıkardığı «La Republique Enchene» adlı gazetesinde 9. Ordu Kıtaatı Müfettişine verdiği yirmi beş bin liraya ait makbuzun klişesini yayınlamıştır, … Dahiliye Nezareti, örtülü ödeneğinden ödenen bu pa rayı Mehmet Ali Bey, yanında Emniyet şube müdürlerinden Râdi Bey olduğu halde, Mustafa Kemal Paşayı Samsun’a götürecek vapura hareketinden biraz önce gelerek bizzat vermiş ve klişesi yayınlanan makbuzu da orada Râdi Bey yazmıştır.”

(Sabahattin Selek, Anadolu İhtilâli, C. 1, 8. b., İstanbul: KASTAŞ, 1987, s. 135.)

*

Padişah Vahideddin’in Selanikli’ye verdiği paralardan, uşağı Cemal Granda da söz ediyor.

Granda’nın herhangi ibir “ideolojik” eğilimi yok.. Selanikli’ye bir husumeti de bulunmuyor. Onu kötülemek gibi bir gayesi de vaki değil. Şunları yazmış durumda:

“… Atatürk Kurtuluş Savaşı’na başlamak üzere Samsun’a ayak basmıştır….

“Sivas ve Erzurum Kongrelerinden sonra Ankara’ya dönüyor. Bu sırada Ali Fuat Cebesoy, bâzı yardımlarda bulunmuştur. Vahidettin’in kendisine vermiş olduğu yollukların da sonu gelmişti.  (…)

“O akşam Çankaya Köşkü’ne döndüğümüzde Atatürk bana :

— Sen benim Büyük Nutkumu okudun mu? Dedi.

— Okumadım efendim. Diye karşılık verdim. (…)

— Öyleyse al getir… (…)

O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’a Nutku verdim. Ruşen Eşref, Nutkun sayfalarını çevirdi, çevirdi, Kâzım Karabekir’e ilişkin bölüme gelince durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak, altından ne çıkacak diye merakla bekliyordum.

“Atatürk, Ruşen Eşref Ünaydın‘a dönerek :

— Oku… Dedi. Sonra bana baktı:

— Sen de dinle… Diye ekledi.

“Ruşen Eşref Ünaydın’ın okuduğu bölümleri büyük bir dikkatle dinliyordum. … Okuma işi bittikten sonra bu konu üzerinde Atatürk’le Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı. Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na başlayışının hikayesiydi.

“Atatürk, son Padişah Vahidettin tarafından Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona şu soruyu sormuştu:

— Şu gördüğünüz düşman gemilerini buradan nasıl çıkarabilirsiniz?

— O gördüğünüz zırhlılar karada yürümez.

— Peki bu işi nasıl yapabilirsiniz?

— Emredersiniz.

— Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun

“Ve kendisine şu görevi veriyor:

— Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınızSamsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdırŞark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…”

(Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, haz. Turhan Gürkan, İstanbul:  Fer Yayınları, 1971 s. 163-167.)

*

Selanikli hain yalancı, üstün yetenekli nankör, Mehmet Ali Bey’in “örtülü ödenek”ten verdiği paradan hiçbir zaman söz etmemiştir.

Meblağ 25 bin liraydı.. Memur maaşının aylık iki buçuk lira olduğu zamanda 25 bin lira..

10 bin aya, yani 800 küsur seneye karşılık gelen bir maaş yekünü.. Sanki Selanikli’nin 800 sene yaşayacağı tahmininde bulunmuşlardı.

Bu, sadece bir bakanlığın (doğrudan ilgili olmayan İçişleri Bakanlığı’nın) örtülü ödeneğinden verilen para.. Resmen yok hükmünde.. Örtülü ödenekten veriliyor..

Üstelik adam esas itibariyle Savunma Bakanlığı’nın personeli, İçişleri Bakanlığı’yla bir ilgisi yok..

Asıl parayı Savunma Bakanlığı’ndan alıyor.

Fakat olay, Savunma Bakanlığı meselesi olmaktan çıkmış, bütün bir “hükümet meselesi”, devlet meselesi olmuş.

Onun için, adama her taraftan para akıyor.. Padişah’tan da..

*

İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’in örtülü ödenekten verdiği paranın makbuzu, Fransa’da yayınlanmış..

Türkiye’de yayınlanamazdı, çünkü Selanikli’nin geçmişi karartmak, üstüne perde çekmek, olan biteni sadece kendi kurguladığı şekilde aktarmak gibi bir politikası vardı.

Nitekim, Kâzım Karabekir Paşa kendi bildiklerini ve yaşadıklarını kitaplaştırıp bastırdığında hepsini toplatıp yaktırmıştı.

Selanikli nankör, kendisini (cebine para koyup olağanüstü yetkilerle donatarak genel vali gibi) Anadolu’ya gönderen Sultan Vahideddin’in, Anadolu’da tutunmasını sağlayan Karabekir’in yanı sıra Mehmet Ali Bey’e de, sonradan, teşekkürlerini eksiksiz bir biçimde sunmuş durumda.

Yapılan iyilikleri unutmamak gibi bir meziyeti var..

Evet, Mehmet Ali Bey, cumhuriyetin ilanıyla birlikte vatandan kovulan, malına mülküne el konulan, Türkiye’ye girmesi yasaklanan 150’liklerdendi.


"COVER STORY"LER (ÖRTME/PERDELEME HİKÂYELERİ) KARIŞINCA

  UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 81   Selanikli büyük yalancı Mustafa Atatürk’ün aynı olayı Nutuk ’unda başka, ...