tevatür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tevatür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

EN KARA EKOLÜN MÜZELİK ZIRVALARI

 



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 21


Doç. İlyas Canikli, hadis usulü alanında akla ziyan keşifler de yapıyor.

Mesela:

"Bir rivayetin çok sayıda kaynakta yer alması önemli olduğu kadar, Hz. Peygambere ait olup olmadığı da ondan daha önemlidir. On iki halife rivayeti çok sayıda kaynakta yer alıyor diye, Hz. Peygamber’den sadır olmuş gibi kabul etmenin doğru bir davranış olmadığı kanaatindeyiz." (s. 196)

Peki, bir hadîsin Peygamber Efendimiz s.a.s.'e ait olup olmadığını anlamanın "kaynak"lara bakma dışında bir yolu var mı?

Vatandaş "kaynak"lara bakmadan sözün Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olup olmadığını biliyor. 

Ya "zaman makinası" vasıtasıyla gidip dinlemiş ya da "gayba vakıf".. 

Artık hangisiyse?..

"Hadîs usulü"nün "u"sundan bile habersiz, "u"sunu bile anlayamamış adama "tez" sipariş ederseniz böyle olur.

Adam "çok sayıda kaynak" olgusunu küçümseyerek "tevatür" kavramını da hiç mi hiç anlamamış olduğunu belgeliyor.

*

Tevatür (mütevatir olma), rivayette (haberde) kesinlik ifade eder. 

Çünkü, "yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan çok sayıda kaynak", rivayette kesinliğin ta kendisidir.

Bir rivayet ne kadar çok "kaynak" tarafından doğrulanıyorsa o kadar güç kazanır. 

Şayet ilk ravî tek, ondan sonraki ravîler çoksa, burada ravînin böyle bir rivayette bulunmuş olduğu "kesinlik" kazansa da, ravî tek olduğu için, mesele o ravînin güvenilirliği noktasında düğümlenip kalır.

Oniki Halife hadîsine baktığımızda, mesela sadece Hz. Ömer'in oğlu Abdullah r. a. kanalıyla gelseydi, Şiîlik davası güden bazıları buna hemen itiraz edebilirlerdi. Fakat rivayetler dört ayrı sahabîye dayandığı ve her sahabîden farklı kişiler rivayet ettiği için, bu hadîsin uydurulmuş olması mümkün değildir. 

Eğer bu dört sahabîden tek bir kişi rivayet etseydi, sahabîlerin sayısı önemini kaybeder, olay bu ravînin güvenilirliği meselesinde düğümlenirdi. 

*

Bir adam "Bir rivayetin çok sayıda kaynakta yer alması önemli olduğu kadar, Hz. Peygambere ait olup olmadığı da ondan daha önemlidir" diyorsa, mantık sefaleti alanında egale edilmesi imkânsız bir rekoru kırmış demektir.

Mesela siz diyorsunuz ki, "Sezar'ın bir mektubunda 'Geldim, gördüm, yendim' demiş olduğu pekçok kaynakta geçmektedir".. Muhatabınız da bilgiç bir eda ile burun büküyor, "Sezar'a ait olduğu söylenen bir sözün çok sayıda kaynakta yer almasından daha önemli olan, o süzün Sezar'a ait olup olmadığıdır" diyor.

Böyle bir ahmağa cevap verebilmeniz mümkün değildir, çünkü, o herzevekilin nasılsa inmeyi başarabilmiş olduğu çukura inebilmek normal bir insan için imkânsızdır. 

Adam, sözün Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olup olmadığını peşinen biliyor; siz ona istediğiniz kadar kaynak gösterin, hükmü yok.

Böylesi el çabukluğu ve gözbağcılığına dayanan cebellezilere Mantıkçılar müsadere ale'l-matlub diyorlar. 

Bazıları böylesi bir gözbağcılığını bilinçli bir biçimde ustaca yaparlar, bazıları da örneğimizde olduğu gibi şapşalca..

Böylesi bir şaşkının zekâ sivriliğini dinî sahada değil de dünyevî bilimler alanında sergilemesi kendisi için daha hayırlı olurdu.

*

Burada Canikli'nin bir sahtekârlığına (ya da bilinçsiz hatasına) daha dikkat çekmek gerekiyor.

O da şu: Sahih rivayetlerle zayıf rivayetleri art arda sıralıyor, sonra zayıf rivayetlerdeki müphemlik ya da soru işaretlerinden hareketle sahih rivayetleri de zan altında bırakıyor.

Aptalca (ya da Goldziher tarzı kurnazca) genellemeler yapıyor.

Şunun gibi birşey:

Diyelim ki bir olayda iki şahidimiz var ve aynı ifadeyi verdiler. Bunlardan A şahsı dürüstlüğüyle tanınıyor, B şahsı hakkında ise şüpheler var.. B'nin dürüst A ile aynı ifadeyi vermiş olması, sözüne güvenilmesini sağlayamıyor, fakat, dürüst A'nın ifadesi, onunkiyle aynı olduğu için değersizleşiyor.

Defolu Ankara Ekolü namlı itikadî terör örgütü mensubu Canikli'nin yaptığı tam da bu..

*

Evet,  bu şahıs, Buharî ve Müslim'de de yer alan 12 Halife hadîsini uydurma ilan ediyor.

Sözleri şöyle:

"... söz konusu rivayetlerin, Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz. Bizi bu kanaate sevk eden bazı etkenler vardır. Bunların başında; söz konusu rivayetlerin isnad bakımından zayıf, kendi aralarında çelişiyor olması, rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması ve on iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması gelmektedir." (s. 197)

Görüldüğü gibi bu kaşar şapşal, anormal süper zekâ, söz konusu hadîsin Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olmasını "ihtimal dahili"nde görmüyor.

"Ben sanmıyorum ama, bir ihtimal Hz. Peygamber'e ait de olabilir" bile demiyor, "ihtimal dahilinde görmüyor".

Yani kesinlikle ona ait olamaz.

*

Neden?

İhtimal dahilinde olmadığını düşündüğüne göre herhalde "itiraza mecal bırakmayan kesin deliller"inin bulunuyor olması gerekir.

Nitekim zatıalilerini "bu kanaate sevk eden bazı etkenler" varmış.

Bu etkenlerden birincisi, İslam'ı güncelleyip Kemalizm'e adapte etme telaşındaki laik (siyasal dinsiz) rejiminin derinliklerinde saman altından yürütülmekte olan su ile serinleyen Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü'nün hayırsızlarından Hayri Kırbaşoğlu'nun emir, tavsiye ve telkinleri olabilir mi?

Değilmiş.

Birincisi şuymuş: Söz konusu rivayetler isnat bakımından zayıfmış..

Dangalağın isnat bakımından zayıf olduğunu söylediği hadîs, İmam Buharî ile İmam Müslim'in sahih diyerek Sahih'lerine aldıkları bir hadîs..

*

İkinci bir etken, "rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması"ymış.

Bir rivayetin gerçekliği (varlığı, sübutu), onunla ilgili yorumlardan hareketle tebeyyün etmez. Tam aksine, yorumların geçerliliği, rivayetin kendisi temel alınarak sorgulanır.

Bu kafayla metin tenkidi yapıyor ağam.. Besmeleyi düzgün çekemeyen adamın kıraat imamlarına tecvid dersi vermeye kalkışması gibi birşey.

Müşahhas bir örnek üzerinden anlatalım da Canikli gibi süper zekâlar da anlayabilsinler:

Mesela 15 Temmuz darbe girişimini alalım..

Bununla ilgili farklı rivayetler var..

Resmî rivayete göre, FETÖ'cüler darbe tezgâhladılar, devlet ve "sokağa çıkan millet" bunu püskürttü. 

Resmî muhalif rivayete (Kılıçdaroğlu vs.) göre ise, darbe girişimi bir tiyatro oyunuydu. Evdeki hesap çarşıya uymadı, kanlı bir görünüm aldı. (Nitekim bazı filmlerde de çekim aşamasında ölümlü kazalar ve hesapta olmayan aksilikler yaşanabiliyor.)

Gayriresmî muhalif rivayete göre ise, birileri (kendilerinin Cemaat, devletin FETÖ diye adlandırdığı) kesimdeki Erdoğan karşıtlığını kullanarak bazı kimseleri oyuna getirdiler, onları (gaz vererek) tuzağa çektiler.

Görüldüğü gibi, yorumlar acayip karışık.

Şimdi, bundan hareketle, "Aslında 15 Temmuz diye birşey yaşanmadı.. Yaşanmış olması ihtimal dahilinde değil, çünkü 'rivayetlere yapılan yorumlar durunu zorlaştırıyor' " diyebilir misiniz?

Eğer Ankara İlahiyat'ta Ekol tipi defolu dinî tahsil yapmış iseniz, bunu demeniz mümkündür.. 

*

Süper zekâ İlyas'ı "bu kanaate sevk eden bazı etkenler" bunlardan ibaret değil.. İki tane daha var.

Onları da bir sonraki yazıda ele alacağız inşaallah.


DOĞRUYU EKSİK VE YANLIŞ ANLAŞILMAYA AÇIK BİÇİMDE SÖYLEMEK

 




İlahiyatçı Prof. Faruk Beşer, Yeni Şafak’ta yayınlanan “İhtilaftan birlik doğar mı?” başlıklı yazısında şunları söylemişti:

Kısaca ihtilaf sadece ihtimalli meselelerde farklı düşünme anlamında olursa bu hem tabiidir, hem kaçınılmazdır, hem de Allah’ın istemediği bir şey değildir, rahmettir. İnsan iradesinin özgürlüğünün belirtisidir. Bu olmadan tefekkür olmaz, hayat durur. İnsana akıl verilmesinin ve onu kullanmanın bir anlamı kalmaz.

Ancak İslam herkesin sıfırdan başlayıp test edeceği bir ideoloji değildir. Onun; icma, manevi tevatür, sevad-ı azam ya da cumhur ifadeleriyle anlatılan sabit bir alanı vardır. ‘Cemaat’ kavramının anlattığı da budur, günümüzdeki fırkalar cemaat değildir. İşte bu ittifak alanında farklı düşünme, düşünce özgürlüğü değil, mevcuda aykırılık etme, zıt düşme, hilafta bulunma demektir. Bu ise tefrikaya sebep olur, tefrika ise cehenneme götürür. İnsanın şeytana yakın olan yönü nefsidir, Allah’a yakın olan yönü ise ruhudur. Nefis şeytan gibi hep ayrılıktan yanadır.

*

Bunlar doğru…

(Bunlar doğru derken, aslında kendi içinde sorunlu olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Mesela “mevcuda aykırılık” tabiri sorunludur. “Mevcuda aykırılık”, sosyolojik bir bakış açısıyla “olan”ı kıstas kabul etme anlamına gelir.

Halbuki, dinî alanda önemli olan “norm”lardır, ilkelerdir.

Burada sosyolojik veya pozitivist bir bakış açısıyla “olan”dan, yani mevcuttan değil, normatif bir yaklaşımla “olması gereken”den söz etmek gerekir.

Beşer’in yukarıya aldığımız sözleri, sevad-ı azam olarak gördüğü Akpartici kesime muhalefet eden “cemaat”leri ya da Saadet gibi partileri hedef alıyor olabilir miydi?

Konuyu güncele getirip “günümüzdeki cemaat”lerden söz etmesi, bu ihtimali akla getiriyor.)

*

İcma, belirli bir zamandaki ilim bakımından yeterli (müctehid) kişilerin belirli bir konuda ittifak etmiş olmaları durumudur.

İcmanın gerçekleştiği dönemde yaşayan sadece bir müctehid bile muhalefette bulunmuş olsa, icma gerçekleşmiş olmaz.

Böylesi bir müctehidin cumhura muhalefet ettiği söylenebilir, fakat dalalet veya fıskla suçlanamaz.

Tevatür ise, yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan çok sayıda insanın verdiği haberdir.

Günümüzdeki “cemaat” diye adlandırılan grupların/fırkaların, İslamî bir terim olarak “cemaat”e karşılık gelmediği de açıktır. Bunlar, belki sosyolojik anlamda cemaat olarak adlandırılabilirler.

Ancak, günümüzün fırkaları sadece bu cemaatlerden ibaret değildir.. 

Partiler ve devletler de birer fırka durumundadır.

*

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat tabirinde yer alan cemaat terimi, müslümanların, ümmet-i Muhammed’in (s.a.s.) geneli demektir.

Ayrıca cemaat, tanım gereği, “hak üzere olmayı” tazammun eder.

Bu yüzden, ashabın fakîhlerinden, ilimde en ileri olanlarından Abdullah bin Mes’ud r. a. şöyle demiştir: “Cemaat Allah’a itaate uygun düşen şeydir, sen tek başına kalsan bile.”

Sevad-ı azam da, kuru kalabalık değildir.. Mesela diyelim ki İran‘da yaşıyorsunuz, oranın sevadı Şiî diye, sizin de Şiî olmanız gerekmez.

Aynı şekilde, Türkiye’de yaşıyorsunuz diye, Tayyip Erdoğan‘ın “Evet” şiirinde geçtiği gibi “Kemalist müslüman” olmanız kabul edilebilir mi?!.

Söz konusu şiir 2017 referandumu öncesinde Erdoğan’ın seslendirdiği bir klip olarak yayınlanmıştı:

Söyle Cumhuriyete evet diyen Mustafa Kemal sen değil misin?

Evet sensin çocuk.

Onlar umuda hayır dedi mi?

Sen ki atalarının toprağında, anne şefkatiyle, şehit vefasıyla, kardeş teşebbüsüyle büyüdün.

Canla, başla dimdik geleceği düşün.

Şimdi söyle, hazır mısın? Millet için, bayrak için, vatan için, devlet için evet demeye...

*

Evet, bir, ihtilaflı meseleler var.. Bir de sabiteler..

Faruk Beşer’e çok basit bir sorum var: Tayyip Erdoğan’ın Tunus ve Mısır’da Şeriat’e karşı laikliği tavsiye etmesinin hükmü nedir?

Şeriat’e bağlılık, Şeriat’ten yana olma, ihtilaflı bir mesele midir?

Bir soru daha: “Muhafazakâr demokrasi” ideolojisini benimsediğini deklare eden, “siyaset akademisi” diye bir icat yapıp bu ideolojisini anlatan Akparti’ye, sevad-ı azam muamelesi yapılabilir mi?

Bir başka soru: Muhafazakâr demokrasiyi ve laikliği savunan bir kişinin itikadî durumu ne olur?

Son soru: “Mustafa Kemal’li evet şiiri” okuyan Erdoğan’ın, Bursa'da yaptığı konuşmasında, söz konusu referandumda hayır diyenlerin dünya ve ahiretlerini tehlikeye atacaklarını söylemesinin hükmü neydi? 

Müslümanların sabitesi ne ara (atlet, çorap, terlik devrimi vs. vezninde) şapka devrimcisi Mustafa Kemal oldu?

Rejimin "iyi polis - kötü polis" oyununda iyi polis rolünü kapıp kötü polis CHP'nin başaramadığını başarıp müslümanları zihniyet bakımından laikleştirmeniz karşılığında ahirette Allahu Teala'dan beklediğiniz mükâfat nedir?

*

Burada meselemiz herhangi bir referandumda ya da seçimde yapılan tercihin rengi değil..

Meselemiz, “din”in genetiği ile oynanıyor olması..

Erdoğan’a akıl veren birileri kendilerini “din”e uymakla yükümlü görmüyor, bunun yerine “din”i kendilerine uydurmak için bozuyor, tahrif ediyor, genetiği ile oynuyorlar.

Oynadılar. Ve buna devam ediyorlar.

Uyaranlar onları 20 senedir içleri yanarak uyardılar, dillerinde tüy bitti, tonlarca mürekkep harcadılar, onların safsatalarına cevap vermek için kıymetli vakitlerini heder ettiler.

Sonuç ne oldu?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."