Venizelos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Venizelos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“LORD CURZON – SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK KUMPANYASI”NIN “SARAYDAN VAHDETTİN KAÇIRMA” OPERASI

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 28

 

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un açıklamaları ışığında “Lozan’a giden süreci” konuşuyorduk.

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde şu ifadeler yer alıyor:

“İngiliz ile Fransız murahhas heyetleri, ABD'nin bölgede herhangi bir manda yönetimi üstlenmemesi sonrası yapılan 22 Aralık 1919'daki ikili görüşmelerde, başkentin İstanbul'dan Anadolu'ya taşınması üzerinde anlaşmaya vardılar. İtalyanların ve Yunanların çekilmeleri ile Anadolu, herhangi bir manda yönetimi olmadan Türklerin eline bırakılacaktı. Toplantıda, Boğazlar'da kurulacak uluslararası komisyonun detayları belirlendi. Ayasofya için ise, dinî ibadet amacıyla kullanılmaması gereken eski bir anıt olması kararlaştırıldı.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Söz konusu maddede bunlar söylenip geçiliyor değil, birkaç dipnotla, ilgili birincil kaynaklara atıfta da bulunuluyor.

Görüldüğü gibi, İngiltere ile Fransa’nın anlaştığı tarih, 22 Aralık 1919..

Evet İngiltere, Fransa ile elele vererek Türkiye’nin İstiklal Harbi’ni (Kurtuluş Savaşı’nı, Millî Mücadele’yi) o tarihte başlatmış durumda..

İngiliz “millî iradesi / millet iradesi”; “Hakimiyet kayıtsız şartsız İngiliz milletinindir” diyerek Anadolu’daki bir şehrin başkent olmasına karar vermiş.

İstanbul zinhar olamaz.. İngiliz millî iradesi böyle istiyor.

*

O “millî irade”, “kayıtsız şartsız millet iradesi” Türkiye'de gelecekteki anayasalara da yansıyacak, başkentin tekrar İstanbul olmaması için, Anadolu’daki yeni başkent, “devletin değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez temel nitelikleri”nden biri ilan edilecektir.

22 Aralık 1919 gerçekten büyük gün..

O gün İngiliz millî iradesi, diplomatik millî mücadelesi ile Anadolu’yu Türkler hesabına İtalyanlar’dan ve Yunanlar’dan kurtarmaya karar vermiş bulunuyor.

Türkiye’de herhangi bir manda yönetiminin bulunmasına da razı değil.

Peki niye (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) 19 Mayıs 1919 tarihinden itibaren bir Amerikan mandası teklifi ortaya attılar diyecek olursanız, cevap belli:

Vize vererek Samsun’a gitmesine müsaade ettikleri Selanikli’nin, bir direniş hareketi lideri olarak sivrilmesini sağlayacak şekilde kongreler düzenlemek için zamana ihtiyacı bulunuyordu.

*

Evet, İngiliz, “Kervan yolda düzülür” de demiyor, herşeyi inceden inceye planlıyor. O kadar ki, Boğazlar’da kurulacak uluslararası komisyonun “detaylarını” bile belirliyor..

Detaylarını bile..

Belirliyor ki, İstanbul’da (İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew vasıtasıyla) anlaşmış oldukları Selanikli Mustafa Atatürk’e gelecekte fazla iş düşmesin, garibim fazla yorulmasın..

Yol haritası elinde bulunsun, daima ne yapacağını bilerek hareket etsin..

Ayasofya meselesi de kafasını kurcalamasın, orayı ibadete kapatsın, müze yapsın..

Evet, egemenlik kayıtsız şartsız milletin.. İngiliz milletinin..

Millî irade böyle istiyor: Ayasofya’da ezan okunmasın, namaz kılınmasın, Kelime-i Tevhid söylenmesin.

Gelecekte İstanbul’da Kelime-i Tevhid bayrağıyla kimse yürümesin..

Yürüyen olursa “bedenen Türk, ruhen İngiliz” magandalar onların burnunu kırsın, kan revan içinde bıraksın.

*

Boğazlar için kurulacak uluslararası komisyonun (Ki Montrö Antlaşması’na kadar varlığını sürdürmüş, sonra İngilizler’in onayıyla kaldırılmıştı) ayrıntılarını bile belirleyen İngiliz, Türkler’e bırakmaya karar verdiği Anadolu’da ihdas edilecek yeni rejiminin “detaylarını” herhalde şansa bırakacak değildi.

Burada kilit isim, İstanbul’da anlaşmış oldukları Selanikli idi..

Peki, İngiltere’nin Fransa ile anlaştığı 22 Aralık 1919’da Selanikli ne yapıyordu?

Yoldaydı..

Sivas’tan Ankara’ya doğru yaptığı dokuz günlük yolculuğun ortasındaydı.

Beş gün sonra, 27 Aralık’ta Ankara’ya varacaktı.

Ve aynı gün, Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson, Erzurum’da Kâzım Karabekir ile görüşecek, Curzon’un mesajlarını ona iletecekti.

*

Rawlinson'un Karabekir'e söylediğine göre, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler ile yapılacak bir barış antlaşmasında Türkler’i temsil eden ismin Mustafa Kemal (ya da onun adına konuşan biri) olmasını istiyordu.

Selanikli Mustafa Atatürk, Erzurum ve Sivas Kongrelerindeki performansıyla rüşdünü ispat etmiş, TBMM’yi kuracak bir Heyet-i Temsiliye oluşturarak başkanlığını uhdesine almayı başarmıştı.

Evet, daha ortada hiçbir şey yokken Boğazlar’da kurulacak uluslararası komisyonun ayrıntılarını bile belirleyen İngiltere, Anadolu’da kurulacak yeni “düzen”in başında bulunacak adamı da belirlemişti: Selanikli Mustafa Atatürk.

İngiliz millî iradesi, kayıtsız şartsız millet hakimiyeti, Selanikli’yi Türkiye’nin başında görmek istiyordu.

*

Selanikli’ye düşen de, Ankara’da TBMM’yi kurup, Türk millî iradesinin İngiliz millî iradesinin türevi olarak tecellisini sağlamaktı.

Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin olmalıydı..

Burada millet kelimesi yerine İngiliz yazsan da oluyordu, Türk yazsan da..

Sonuçta ikisi de millet olduğu için bu söz her halükârda gerçeği yansıtıyordu.

*

İngiltere, Selanikli liderliğindeki Ankara güçleriyle asla çatışmaya girmedi, hatta (Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi kitabımızda örneklerini verdiğimiz gibi) yardımcı oldu.

İtalyanlar, işgal ettikleri yerlerden (geride pekçok silah ve mühimmat bırakarak) kendiliklerinden çekildiler.

Fransızlar da 20 Ekim 1921’de Selanikli ile Ankara Antlaşması’nı yaparak onu “resmen” tanımakta olduklarını gösterdiler. Onunla herhangi bir çatışma içine girmediler.

Ancak, Yunan cephesinde sorun yaşandı. Falih Rıfkı’dan dinleyelim:

“Haziran’da [1921] İngiliz nazırları (bakanları), Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere [İngiltere, Fransa ve İtalya’ya] emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

Sorun yaşanmasının nedeni, Yunanistan’da yönetimin değişmiş olmasıydı.

1920 yılında, seçimleri kaybetmiş olan Venizelos hükümeti düşmüş bulunuyordu.

Ayrıca kral değişikliği yaşanmış, Alman kökenli olduğu için İngiltere’nin her lafına evet demeyen eski kral Konstantin tekrar tahta geçmişti.

Asıl sorun Konstantin’in bir kuyruk acısının bulunuyor olmasıydı. İngiltere’nin safında yer almak isteyen Başbakan Venizelos’un aksine Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmak istemiş, 1917 yılında İngiltere ile müttefiklerinin Atina’yı bombalama tehditleri üzerine ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı.

*

Venizelos iktidarda kalmaya devam etseydi, işi Müttefikler’e emanet eder ve böylece Selanikli (İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla bastırdığı iç isyanlar dışında) herhangi bir zorluk yaşamadan arzusuna nail olurdu.

TBMM’nin 23 Nisan 1920’de toplanmasının hemen akabinde çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre, TBMM’nin ve başındaki Selanikli’nin “hakimiyet”ini tanımayan, Osmanlı Devleti tebası olduğunu ileri süren “millet” fertleri vatan hainiydi ve asılmayı hak ediyorlardı.

Selanikli ve ardındaki İngilizler, millete karşı İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla verilen milli mücadele ile herşeyin biteceğini hesaplamışlardı fakat işler umdukları gibi gitmemişti.

Konstantin İngilizler’in ve Selanikli’nin arabasının tekerine çomak sokmuştu.. Venizelos’suz Yunanistan çok kötüydü.

*

İşler ters gitmekteydi, Konstantin savaşı bizzat idare etmek için Anadolu’ya geçti ve Eskişehir yenilgisi yaşandı. 

Yine Falih Rıfkı’dan dinleyelim:

“Nihayet Temmuz [1921] sıcaklarında Kral Konstantin zarını attı. Umumî seferberlik yapmıştı. Pek ciddî İngiliz yardımı da görüyordu. Bizim ordumuz, taarruz edecek Yunanlıların üçte biri kadar bir şeydi. Kral ordulariyle Ankara’ya gidecek ve zaferini orada Mustafa Kemal’e dikte edecekti.

“Yine kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü.”

(Atay, Çankaya III, s. 83.)

Tabiî “pek ciddi İngiliz” yardımı kısmı kuyruklu yalan.. 

Utanmaz ve uslanmaz Kemalist/Atatürkçü Cumhuriyet yalancılığı ve palavracılığı bu tür yalanları “psikolojik savaş” ve “algı operasyonu” gibi adlar altında “kutsal ibadeti” bellemiş durumda, fakat doğru olan, İkinci Adam İsmet İnönü’nün söylediği:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngilizler Yunan’a değil fakat Selanikli’ye yardım ediyorlardı.

Nitekim, Talat Paşa’nın koruma polisliğini de yapmış olan eskinin İttihatçısı, sonrasının Atatürkçüsü bir Alevî-Bektaşî emniyet görevlisi, Ali Rıza Öge (1877-1957), hatıratında şunları yazacaktı:

“… 0 gün de İnebolu’ya dört direkli bir ingiliz gemisi ile top mermileri geli­yordu. Ne gariptir ki, bir yandan İstanbul [ve Osmanlı Hükümeti] işgale uğramış ve İngilizler’in ağır baskıları altında inlerken, diğer taraftan İngiliz sancaklı bir motorlu tek­ne ile İnebolu’ya [Ankara’ya götürülmek üzere] mermi çıkartılıyordu.

“Bunu anlamak benim için de kolay olmuyordu. Cesur ve gözüpek İnebolulular kısa bir sürede tekneyi fırtınaya rağmen boşaltıverdiler. …”

(Ali Rıza Öge, Meşrutiyetten Cumhuriyete Bir Polis Şefinin Anıları, Bursa: Günlük Ticaret Gazetesi Tesisleri, 1982, s. 343.)

*

Evet, Eskişehir düşmüştü..

Falih Rıfkı’nın ifadesiyle, 70 bin kişilik Türk ordusu yenilgiye uğrayıp darmadağın olmuş ve sadece 30 bin kişilik bir kuvvet Sakarya’nın doğusunda mevzilenebilmişti (Atay, Çankaya III, s. 492-3).

Düşman Polatlı’ya kadar gelmişti.

Selanikli, psikolojik olarak pekçok şeye hazırdı, hazırlanmıştı, fakat buna değil..

Evdeki (İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi kisvesi altında İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefliğini yapan Frew’nun evindeki) hesap, çarşıya uymamıştı.

Selanikli, kaçma ve ricat konusunda talimliydi, Filistin’deki gibi kirişi kırıp Kayseri’ye çekilmeyi kararlaştırdı.. Fakat, TBMM kabul etmedi.

Selanikli’ye, “Kayseri’ye kaçmakla vatan kurtarılmaz, ya istiklâl, ya ölüm! Sen istersen git, biz bir yere gitmiyoruz” dediler.

*

Selanikli baktı ki kendisi Kayseri’ye gitse TBMM gitmiyor, Kayseri’de dımdızlak ve cascavlak Sarı Çizmeli Mustafa Ağa olarak kalacak, Ankara’da durmaya çarnaçar razı oldu..

Fakat TBMM’nin talepleri bitmiyordu, ona, “Cepheye git, ordunun başına geç, hünerini göster, Ankara’da oturup nutuk atmakla bu iş olmaz” diyorlardı.

Selanikli ise Kayseri’ye güle oynaya gitmeye razıydı, fakat Sakarya tarafına gitmeyi canı hiç istemiyordu.

TBMM’de tam dört gün “Gidersin, gitmezsin” tartışması yaşandı. Tam dört gün..

Sonunda cepheye gitmeyi kabul etti, fakat, iki şartla:

Birincisi, TBMM bütün yetkilerini onun şahsına devredecekti, yani resmen diktatör olacaktı.

İkincisi de, bir yenilgi durumunda kendisi asla bu yenilginin sorumlusu kabul edilmeyecek, hesaba çekilmeyecekti.

Yani zafer kazanılırsa sahibi Selanikli olacaktı, yenilgi olursa sorumlusu başkaları..

*

Diktatörlüğü ve “sorumsuz yetki”yi yan cebine koyan Selanikli, Sakarya Savaşı’na katıldı, fakat orada da yine (Kâzım Karabekir ile Rıza Nur’un yazdığına göre) ricat/kaçış emri verdi.

Neyse ki Fevzi Çakmak’ın bu emrin duyurulmasını ertelemesi ve bu arada (gıdasızlık ve ishal salgını yüzünden sıkıntı çeken) Yunan ordusunun çekilmeye başlaması sayesinde kılpayı zafer kazanılmış oldu.

Ankara’ya zafer kazanmış komutan olarak dönen Selanikli (tarihte görülmemiş şekilde) üç rütbe birden atlayarak mareşal unvanını aldı.

Diktatörlüğü de bir daha hiç bırakmadı.. Tadına doyamamıştı.

Dalkavuk tufeylî taifesi ise hemen “bir vuruşta yedi can alan (yedi sinek öldüren)” cesur terzi masalından ilham alarak Selanikli’yi “yedi düvelle (devletle) savaşıp zafer kazanan kahraman” ilan ettiler.

Güya yenilmiş olan “yedi düvel”in (yedi devletlerin) İngiliz’i ise gözlerindeki hin bakışı saklamaya çalışarak bıyık altından gülüyordu.

Çünkü “Saraydan Vahdettin Kaçırma” operasının devamını, Ayasofya’nın müze yapılmasına varıncaya kadar satır satır biliyordu.

Çünkü metinleri yazan da, besteleyen de, sahneleten de kendisiydi.

*

Ne yazarsak yazalım, ne söylersek söyleyelim, dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta, İkinci Adam İsmet İnönü’nün abidevî cümlesinden başka birşey olmuyor..

Ne kadar yalan söylenirse söylensin, ne kadar masal anlatılırsa anlatılsın, herşey aşikâr, herşey belli..

Kahramanlık hikâyeleri, palavra şiirler ve marşlar, perde arkasındaki asıl gerçeği gözlerden saklamaya yetmiyor.

Şairin dediği gibi, herşey ortada:

“Bütün şiirlerde söylediğim sensin

“Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

“Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkis'in

“Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın sen bellisin."

Şair, o “sen” belli olduğu için adını vermemiş..

İkinci Adam İsmet İnönü ise, aramızdaki aptallara değilse bile, aptal numarası yaparak milleti aptal yerine koyan düzenbazlara “lafın tamamını” söylemiş, isim vermiş:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


İNGİLİZLER'İN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'Ü KULLANARAK OSMANLI DEVLETİ İÇİN KAZDIKLARI KUYU






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI - 4 

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde İngiliz Yarbayı Alfred Rawlinson’un Erzurum’da Kâzım Karabekir ile yaptığı görüşmeyi konu edinmiştik. 

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Curzon’un yeğeni olan bu yarbay, Karabekir’e İngilizler’in “anlaşma teklifi”ni getirmiş durumdaydı.

Karabekir’e verilen mesajlar şunlardı:

1. İngiltere olarak siz Türkler’le barış yapmak istiyoruz, fakat muhatap olarak karşımızda Osmanlı padişahı ve onun hükümeti değil Mustafa Kemal bulunmalı..

2.  Padişahlık kaldırılmalı, cumhuriyet ilan edilmelidir.

3. Halifelik kurumu siyasî niteliğinden arındırılmalı, hükümet üzerinde hiçbir etki ve yetkisi bulunmayan (non-governmental türde) sembolik bir sivil makama dönüştürülmelidir.

4. İstanbul'un Türkler’de kalmasına razıyız, siz de Çanakkale'nin Müttefikler’de (İngiltere, Fransa, İtalya) kalmasına razı olun.

5. Bununla birlikte İstanbul Türkler’e, başkent olmama şartıyla bırakılacaktır. Başkent Anadolu’daki (mesela Bursa gibi) bir şehir olacaktır.

6. Türkler, gelecekte başkent olacak şehirde (ileride cumhuriyet ilan edecek) yeni bir hükümet kurmakta serbesttirler. Anadolu'da güçlü bir hükümetin bulunmasını yapacağımız barış açısından faydalı ve gerekli görüyoruz. 

(Bkz. Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.)

*

Bir önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, bu Rawlinson'la, daha önce Selanikli Mustafa Atatürk de defalarca görüşmüş durumda. (Selanikli'nin, İstanbul’da defalarca yalnız başına görüştüğü bir başka isimle, İngiliz İstihbarat Teşkilatı İstanbul Şefi Rahip Robert Frew’la “yol haritası” konusunda prensipte anlaşmış olduğu kabul edilebilir.)

İngilizler’in aynı teklifleri Selanikli Mustafa’ya da yaptıkları ve olumlu cevap aldıklarını, Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı “gizli gündem”inden anlayabiliyoruz.

(Bu tür “istihbarat / gizli servis” manevraları saman altında su yürütülerek, karda yürüyüp iz bırakmama çevikliğiyle “gizli” icra edildiği için ancak karînelerle anlaşılabilirler. Selim Edes’in şu meşhur “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?!” vecizesini hatırlamak, meselenin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Fakat Selanikli Mustafa Atatürk olayında daha fazlası var: İtiraflar.. En başta geleni İkinci Adam İsmet İnönü’nün itirafı: İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. [Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.])

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk, Kongre gecesi hempalarına, zaferden sonra cumhuriyet ilan edileceğini, Osmanlı hanedanına gerekenin yapılacağını söylüyor.

Bir yandan da Kongre sırasında milletin önünde Osmanlı Padişahı’na, Müslümanlar’ın Halifesi’ne bağlılık yemini ediyor, esir padişahı kurtarma edebiyatı yapıyor.

Yani yalan söylüyor, takiyye destanı yazıyor.

Son ana kadar da bu takiyyesini ve yalanlarını sürdürmüş durumda.

Düşman olarak hedefe Osmanlı Padişahı’nı koymuş, fakat onu kurtarmaya çalışıyormuş, bu yolda kendisini feda etmeye hazırmış gibi konuşuyor.

Perde arkasında İngilizler’le anlaşmış, fakat onların amansız düşmanıymış gibi rol kesiyor.

Hatta İngilizler'i tehdit ediyor, onlara kabadayılık taslıyor, görüşmelerde sert konuşuyor. (Buna karşılık mesela Fransızlar karşısında çok kibar ve ürkek.. Ayrıntılar için Kurtuluş Savaşı'nın Sansürsüz Tarihi kitabımıza bakılabilir.)

Durum biraz filmlerdeki sahneyi hatırlatıyor: Gözüne girmek istediği kıza hava atmak isteyen bıçkın delikanlı, birkaç serseriyi onun önünde evire çevire döver, sonra kızın bulunmadığı bir yerde ise onlara hizmetlerinin ve emeklerinin karşılığını nakit olarak öder, zararlarını tazmin eder.

*

İkinci Adam İnönü’nün “tarihî” itirafı, İngilizler’in Selanikli Mustafa Atatürk’le anlaşmış olduklarını, ayrıca Fransızlar, İtalyanlar ve hatta Yunan hakkında garanti verdiklerini gösteriyor.

Çünkü İnönü, İngilizler’in diğer müttefikleri “mecbur etmesi”nden söz ediyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Bu mecbur etme Selanikli'nin sarı saçı ve mavi gözünün hatırı için olamayacağına göre, altında bir "Al gülüm, ver gülüm" pazarlığının yatıyor olması gerekiyor.

İngilizler, bu mecbur etme işini "tehdit"le de gerçekleştirmiş olamazlar; işin içinde mutlaka bir "uzlaşarak ikna" boyutu bulunuyordur, ve bu ikna, birtakım maddî ve manevî kazançlar gösterilmeden yapılamaz.

Bu ikna işi "Sarı saçlım mavi gözlüm nerdee, nerdee, nerdesin dost?" diye türkü "çığırılarak" da başarılabilecek birşey değil. 

*

Kararı veren İngilizler.. 

"Mecbur edilme" ise ortakların payına düşüyor.

İngilizler hedefleri belirlemişler, yol haritasını hazırlamışlar, ihaleyi verecekleri partneri ya da işbirlikçiyi (Selanikli’yi) bulmuşlar, ve müttefiklerini de “kabule mecbur” etmişler.

İşte o yüzden Selanikli, Samsun'a çıkarken ve Anadolu'da "cumhurbaşkanlığı" hedefine doğru yürürken müttefikler (Fransızlar ve İtalyanlar) cihetinden rahat..

Anasına yazdığı (ve Salih Bozok'un götürdüğü) mektupta söylediği gibi, netice alacağından emin.. İngilizler buna sağlam garanti vermişler: 

“Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.”

(Bkz. Salih Bozok, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, haz. Can Dündar, 7. b., İstanbul: Doğan Kitapçılık  2006. s: 72-74;  Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul: Kırmızı Beyaz Yayınevi, 2004, s. 253-255.)

Netice görmese vatan savunması için kılını kıpırdatmaz.

Yani "Mevzubahis olan benim alacağım netice ise vatan savunması da teferruattır!"

*

Selanikli’nin önünde tek bir sorun vardı: Bütün bu harala gürele arasında Anadolu’ya, millete kendisini kabul ettirmesi..

Bunun için temelde iki dayanağı vardı: Birincisi Padişah'tan ve Osmanlı Hükümeti'nden aldığı "Anadolu genel valiliği" anlamına gelen olağanüstü yetkiler, ikincisi çaresizlik içinde kıvranan milletin saflığı.

Yunan cihetinden de rahattı, çünkü (İngiliz Generali Milne’nin ismini taşıyan) Milne Hattı ile İzmir önlerinde durdurulmuşlar, İngilizler onlara “Burada duracaksınız, ileriye yürümek yok” demişlerdi.

Dolayısıyla Selanikli, Anadolu’da Yunan’ı hiç dert etmeden rahat rahat kongre tertip edebilir, yeni meclis kurmak için altyapı çalışmalarını aheste aheste yürütebilirdi.

Falih Rıfkı Atay’ın şu sözleri önemli:

“Haziranda [1921] İngiliz nazırları [bakanları], Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderekYunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

*

Buradan anlıyoruz ki, İngilizler Selanikli’yi Bandırma Vapuru’na bindirip Samsun’a yolcu ederken ona Yunan konusunda da güvence vermişler.

Ona şunları söylediklerini düşünebiliriz:

“Senin görevin, Anadolu’da uygun göreceğin bir şehirde bir meclis toplamak, sonra bu meclisin yeni bir hükümet kurmasını sağlamak, ardından da bu meclis ve hükümet adına bizim muhatabımız olarak bizimle anlaşma yapmak.. Ortak düşmanımız Osmanlı padişahı.. Onun ocağına elbirliğiyle incir dikeceğiz.. Fransızlar ve İtalyanlar açısından rahat ol, onları bunu kabule mecbur edeceğiz. Yunan’ı da İzmir kenarında bir hat/sınır çizip durduracağız.. Ancak, Vahideddin’i vatan haini haline getirmemiz gerekiyor. Bunun için ona, seni geri çağırması için ağır baskı yapacağız. O da ‘Kemal olmazsa Cemal olur, sorun değil’ diye düşünerek seni geri çağıracak, fakat sen dönmeyeceksin. Askerlikten istifa edecek, millete de ‘Padişahımız esir, mecburen böyle yapıyor, ben İngilizler istedi diye vatanı kurtarma davasından geri duracak adam değilim.. Ya istiklal ya ölüm!’ diyeceksin. Bunun üzerine biz Padişah üzerindeki baskıyı artıracağız, böylece o ‘işbirlikçimiz bir hain’ olarak görülecek. Senin tek yapacağın şey, Vahideddin’e isyan ettiğini söyleyerek Anadolu halkını sana karşı harekete geçirecek olan Şeyhülislam Mustafa Sabri gibilerden etkilenenlerin başını ezmek.. Bunun için de Fransız Devrimi'nin Jakobenleri gibi hareket eder, bir İstiklal Mahkemesi icat edip önüne geleni vatan haini diye asarsın, olur biter. Bir meclis toplayıp hükümet kurdun mu herşey hallolur, işin kilit taşı meclis.. Biz bu arada İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı, İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarını, Genelkurmay’ı basıp kapatacak, çalışmaz hale getireceğiz, böylece Anadolu’daki mülkî ve askerî yetkililer kuracağın yeni hükümete biat edip tabi olma dışında bir çare bulamayacaklar.”

Evet, eldeki karîneler, İngiliz-Selanikli anlaşmasının böyle birşey olduğunu söylüyor.

Ancak, Yunan’la ilgili hesaplar tutmadı.. 

Yunanistan, İngilizler'in “işin artık müttefiklere emanet edilmesi” talimatına uymayı kabul etmedi.

Sebebi, Yunanistan’da Venizelos hükümetinin yıkılmış, başa genç ve heyecanlı kral Konstantin’in geçmiş olmasıydı..

*

Eğer Venizelos hükümeti yıkılmasaydı, çok büyük ihtimalle Selanikli Yunan’la hiç savaşmadan Lozan barış görüşmelerine başlayacak, "Gâvur" İzmir (ve belki Aydın ve Manisa) Yunan’a, Çanakkale de Müttefikler’e bırakılarak bir barış antlaşması imzalanacaktı.

Bunun bir benzeri Fransızlar’la yaşanmış, onlarla yapılan Ankara Antlaşması ile Misak-ı Millî sınırları içindeki "müslüman" Halep gibi şehirler onlara bırakılmıştı. 

Fransızlar’la Maraş, Urfa ve Antep’te halk kendisi savaştı.. Selanikli diğer (Misak-ı Millî’ye dahil) vatan toprakları için onlarla savaşmaya gerek görmedi.

Onlarla hemen anlaştı..

İtalyanlar da Antalya civarını bırakıp kendiliklerinden çekildiler.

Eğer Yunan sorun çıkarmasaydı, “netice görmese işe başlamayacak” olan Selanikli, Ankara’da TBMM’yi topladıktan sonra rahatça “barış” yapacak, anasına yazdığı mektupta belirttiği gibi serbestçe (İngilizler’in Türkler’e bırakma sözü verdiği) İstanbul’a gidebilecekti.

Evet, Selanikli anasına şunu yazmıştı:

“Daha bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan [yeni Millet Meclisi, TBMM] toplanacak ve meşru bir hükümet mevki-i iktidara (iktidar konumuna) geçecektir. Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim.

Bu kolay ihtimal, Yunan’ın (daha doğrusu, Venizelos’un elinden ipleri alan Kral Konstantin’in) oyun bozanlığı yüzünden gerçekleşmeyecektir.

“Evdeki hesap çarşıya uymaz” atasözünün genellikle doğru çıkmak gibi bir özelliği var.

Nitekim papazlar da her gün ve her defasında pilav yemiyor.

*

Biz yine Falih Rıfkı’ya kulak verelim:

“Nihayet Temmuz sıcaklarında Kral Konstantin zarını attı. Umumî seferberlik yapmıştı. … Kral ordulariyle Ankara’ya gidecek ve zaferini orada Mustafa Kemal’e dikte edecekti.

“Yine kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü.”

(Atay, Çankaya III, s. 83.)

Selanikli TBMM’yi toplayıp yeni bir hükümet kurduktan sonra ortaya çıkan tablo bu..

Buradan, şayet İngilizler Selanikli’nin Anadolu’ya geçişinin akabinde Milne Hattı ile Yunan’ı durdurmamış olsalardı neler olacağı anlaşılabilir.

Olacağı şuydu, Anadolu’daki subaylar, ellerindeki kuvvetlerle Yunan’a karşı direnişe geçecekler, sonunda Yunan, en büyük askerî birliğin başında bulunan Karabekir ile kavgaya tutuşacaktı.

Bu durumda da Karabekir, Millî Mücadele’nin doğal lideri haline gelecekti.

Bu kavga gürültü arasında Selanikli'nin yeni bir meclis toplama, hükümet kurma vs. tezgâhlarını hayata geçirmesi de mümkün olmayacaktı. 

*

İngilizler, Selanikli’nin Anadolu’da “meşru” bir meclis kurması için gereken adımları attılar.

İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı (Milletvekilleri Meclisi’ni), 16 Mart 1920 tarihinde basıp kapattılar.

Zamanlama çok manidar.. İngiliz demiri tavında dövmeyi biliyor.

Ankara’da TBMM’nin toplanacağı 23 Nisan gününden 38 gün (bir ay, bir hafta) öncesi..

Böylece TBMM’yi alternatifsiz ve rakipsiz hale getirmiş oluyorlardı..

“Zaten bir meclis var, ikincisine ne gerek vardı?” diyecek olanların söyleyecek sözü kalmıyor.

Normalda İngilizler’in, “hayatın olağan akışı” göz önüne alındığında, toplarının, tüfeklerinin ve süngülerinin gölgesi altındaki Meclis-i Mebusan’ı yaşatmaları, böylece Ankara’da toplanan TBMM’yi geçersiz ve yetkisiz, gayrimeşru ilan etmeleri, bu iki meclisi birbiriyle tabiri caizse “tokuşturmaları” gerekirdi.

Fakat bunu yapmadılar.

TBMM’ye meşruiyet, hareket alanı ve rakipsizlik kazandıracak şekilde Meclis-i Mebusan’ın başını ezdiler.

Evet, o günlerde Türkiye’de hayat, “olağan akışı”nın dışında yol alıyor, farklı mecralarda seyrediyordu. (Hukuk tahsili görmemiş olanlar genelde bilmezler fakat "hayatın olağan akışı" tabirinin hukukçular açısından önemi "böyük"tür.)

*

Aradaki 38 gün, tutuklanıp Malta’ya sürülmeyen mebuslardan/milletvekillerinden bir bölümünün Ankara’ya gidip TBMM’ye katılmaları için yeterli bir süreydi.

Böylece, TBMM, 172 üyeli Meclis-i Mebusan’ın 80 üyesini resmen (fiilen 68’ini) bünyesine katacak, Osmanlı devlet yapısına dayanan bir meşruiyeti de cebine koyacaktı.

İngilizler, tereyağından kıl çeker gibi Osmanlı devlet teşkilatının içini boşaltıyor, Selanikli'ye, örmekte olduğu ağ için malzeme üstüne malzeme sunuyorlardı. 

İstanbul'daki devlet kadrolarını işsiz güçsüz bırakıyor, "Ya Malta ya Ankara" seçenekleri arasında tercihe zorluyor, herkesi Selanikli'ye biate mecbur ediyorlardı.

Plan öyle başarılı biçimde işliyordu ki, hırs ve ihtiras defterini dürüp kapatmış bir zahid zannedilen Selanikli, Meclis-i Mebusan üyelerini ikbal düşkünü olmakla suçlayabiliyordu.

Falih Rıfkı’yı dinleyelim:

“Mustafa Kemal’in son İstanbul Meclisine güveni yoktu. Kâzım Karabekir’e yazdığı bir telgrafta ‘mebusların ikbal düşkünlüğü yüzünden grupta dayanışma sağlanamadığını, daha fazla hükûmetin aldatıcı politikasına kapıldıklarını’ söylemişti. Bazı vali ve komutanlar da Ankara’nın İstanbul ile ilgi kesilmek emrine karşı, hükûmet İstanbul’da onunla ilgiyi kesmek nasıl olur, yollu tenkitlerde bulunmuşlardı. Bir 23 Nisan akşamı Çankaya’da Atatürk o günün hikâyesini şöyle anlattı idi: ‘İç isyan Ankara kapılarındadır. Başta ben olmazsam tehlikenin hafifleyeceği fikrinde olanlar böyle bir denemenin faydalı olacağını bana kadar işittirdiler. Ben nereye gidebilirim, diye sormaklığım üzerine de, şarka doğru, tavsiyesinde bulunmuşlardı. (Sofrada bulunan Recep Peker’e dönerek) Hatırlar mısın Recep, yeni gelmiştin, sana da fikrini sordum, memleketin menfaati bunda ise fedakârlık etmelisiniz, demiştin. Fakat ben, tarihî bir görevimiz var; Meclisi açmak! Bu görevi yerine getirelim de sonra düşünürüz, cevabını verdim ve Meclisin hemen toplanması için tedbir aldım.”

(Atay, Çankaya III, s. 21).

Meğer adamın (kimsenin bilmediği) "tarihî" bir görevi varmış.

“Memleketin menfaati için fedakârlık etme” de ne demekti ki?

Memleketin menfaati bekleyebilirdi..

Mevzubahis olan, başına Selanikli’nin geçeceği bir meclis ise, memleketin menfaati teferruattı.

Bu, "tarihî" bir görevdi..

Kim ya da kimler vermişti bu görevi ona?

Görünüşe göre, tarih.. Tarih tanrısı..

Ancak, "tarihin verdiği görev"leri anlama yeteneği sadece Selanikli'ye bahşedilmiş bir "olağanüstülük" değildi.

İngilizler de "tarihin verdiği görev"leri keşfedip bulma konusunda maharet kesbetmiş durumdaydılar.

*

Meclis işi tamamdı, fakat Yunan’la ilgili hesaplar tutmamıştı.

Eskişehir bozgunu deyip geçmeyin, ciddi bir yenilgiydi.. Yunan ordusu Ankara’nın ensesindeydi.

Ordu Yunan karşısında tutunamamıştı, Falih Rıfkı’nın verdiği rakamlara göre, 70 bin kişilik ordudan geriye sadece 30 bin kişi kalmış bulunuyordu.

40 bin kişi kayıptı.

Silah, cephane, mühimmat ve erzak bakımından da durum kötüydü.

İşler Selanikli’nin umduğu gibi gitmemişti..

Filistin'deki tecrübelerinden yararlanarak Ankara’yı boşaltıp Kayseri’ye çekilme kararı aldı.. 

Meclisçilik ve hükümetçilik oyununu orada kavgasız gürültüsüz daha rahat sürdürebilirdi.

Memleketin menfaati için şarka (doğuya) gitmeyen Selanikli, şimdi artık (kendi menfaati için) gidebilirdi.

Tarih tanrısı, "Şimdi tarihî bir görevin var, Yunan'la savaşmak" demiyordu.

Selanikli'nin Yunus Nadi gibi bazı has adamı milletvekilleri hemen Kayseri’nin yolunu tuttular, sonradan Kayseri Lisesi olarak hizmet görecek olan tarihî yapıyı yeni meclis binası olarak hazırladılar.

*

Fakat TBMM’nin “Selanikli dalkavuğu” olmayan milletvekilleri Kayseri'ye kaçmayı kabul etmediler.

“Hiçbir yere gitmiyoruz. Burada kalacağız ve savaşacağız. Gerekirse öleceğiz” dediler.

Selanikli baktı ki kendisi gitse Meclis gitmiyor, elinden Meclis de, Hükümet de kayıp gidecek, o yüzden, cepheye gidip savaşmaya çarnaçar razı oldu.

Tam dört gün boyunca TBMM'de "Selanikli cepheye gider mi, gitmez mi" tartışması yaşandı.

Sonunda (Meclis-i Mebusan üyelerini ikbal düşkünü olmakla suçlayan) Selanikli iki şartla cepheye gitmeyi kabul etti.

Birinci şartı şuydu: TBMM’nin bütün yetkileri kendisine bırakılacak, yani “astığı astık kestiği kestik, la yüs’el, sorgulanamaz ve hesap sorulamaz” diktatör olacak.

İkinci şart ise, bir yenilgi durumunda kendisine (kusur ve kabahati olsa bile) suçlamada bulunulamayacaktı.

Polatlı'ya kadar gelmiş olan Yunan yüzünden TBMM "Denize düşen ne bulsa sarılır" hesabı bu şartları kabul etti. 

Ve fedakâr Selanikli, kaptığı diktatörlüğü bir daha hiç bırakmadı.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."