prof. dr. ibrahim kalın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
prof. dr. ibrahim kalın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"ACI HİKÂYEMİZ"İN CEVAP ARADIĞI SORU: PROF. İBRAHİM KALIN, MİT’TE BİR HİKÂYE YAZABİLECEK Mİ?

 





 

MİT Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kalın, Malezya’dan ABD’ye kadar farklı coğrafyalarda tahsil görmüş dünyayı tanıyan bir akademisyen.. 

Aynı zamanda devletin en tepesinde görev yaparak Türkiye’yi de daha iyi tanımış bulunuyor.

Kalın, altı gün önce, 28 Mart 2026 tarihinde STRATCOM Zirvesi’nde (Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi) bir konuşma yapmış. (STRATCOM, T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından 2021'den beri düzenlenen, küresel krizler, dezenformasyon, kamu diplomasisi ve yeni medya konularının ele alındığı uluslararası bir platform imiş.)

Kalın, konuşmasında güncel gelişmelerin yanı sıra önemli felsefî, fikrî ve kültürel konulara da değinmiş durumda..

Okuyalım (İletişim Başkanlığı’nın sitesinden naklen):

Kalın, 1970'li yıllardan itibaren postmodernist düşünürlerin kendilerine akıl, bilim, aydınlanma, ilerleme, din ve toplum gibi büyük anlatıların döneminin geçtiğini, artık kimlik, cinsiyet, etnik kimlikler ve sosyal sınıflar gibi daha mikro ilişkiler ve tarihler üzerinden insanlığın akışının devam edeceği tezini ileri sürdüğünü ifade etti.

İbrahim Kalın, ancak akıl, aydınlanma ve bilim gibi büyük anlatıların yerine neyin konulduğuna bakıldığında, postmodernistlerin tahminlerinin tersine yeni bir anlatıdan ziyade, tüketime dayalı kapitalist üretim biçimlerinin ve teşhir kültürünün söyleme ve eyleme hâkim olduğunu gördüklerini söyledi.

Postmodernizmin klasik moderniteye dönük eleştirilerinin, onun keskin uçlarının törpülenmesi anlamında önemli katkılar sağladığını ifade eden Kalın, şunları kaydetti:

"Fakat postmodernizmle birlikte tedavüle sokulan kavramlara baktığımızda yeni bir sorun yumağı ile karşı karşıya kaldık. Hakikatin inkârı, bilginin araçsallaştırılması, gerçekliğin sanal hâle getirilmesi, varlığın artık eğilen, bükülen, biçilen bir meta hâline gelmesi, bilginin anlamsızlaşması, siyasetin anlamını yitirmesi gibi kavramların kullanılmasıyla birlikte bir kargaşa dönemine girmiş bulunuyoruz. Bütün bunlar dünyayı daha rasyonel, daha özgür, daha adil kılmadı. Tam tersine irrasyonel, özgürlük karşıtı, daha karanlık güçlerin öne çıktığı, adeta Freud'un bilinçaltı tahminlerini doğru çıkartan bir karanlık döneme girdik. Öyle bir noktaya geldik ki bazıları bugün buna artık 'karanlık aydınlanma' diyorlar."

Kalın, bilmenin tek başına hiçbir zaman yeterli olmadığını kaydederek, "Bilmenin yanına muhakemeyi, bilginin yanına hikmeti koymak zorundayız. Çağımızın en büyük yanılgılarından bir tanesi 'bilgi çağı' diye ifade ettiğimiz şeyin aslında bir enformasyon, malumat çağı olduğu. Malumatın bol olduğu, bilginin giderek azaldığı, hikmetin ise ortadan kalktığı bir çağda yaşıyoruz. Her gün milyonlarca, milyarlarca bilgi verisinin, datanın üretildiği ama manasının, mahiyetinin, istikametinin bilinmediği, anlaşılamadığı, sorunlarımıza deva olmayan, çare olmayan bir bilgi yığınıyla, bir enformatik felaket dönemiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Zira tek başına malumat, enformasyon üretmek insanın hedefine ulaşması için yeterli değil. Tek başına bilgi de yeterli değil, bilmek de yetmiyor, hikmete de sahip olmak gerekiyor." değerlendirmesinde bulundu.

"Bilginin varlıkla ilişkisini, hakikatin bilgiyle ilişkisini kuramıyoruz"

Hakikatin, eşyanın mahiyetini olduğu gibi aktaran bilgi olduğunu belirten Kalın, bu kritere uymayan her ifadenin bir iddia, ispatlanması gereken bir sav olduğunu, bilginin, eşyanın hakikatiyle bütünleşen bir tasavvur hâline gelmesiyle hakikate dönüştüğünü söyledi.

Kalın, eşyanın hakikatinden ayrı bir bilginin tasavvur edilemeyeceği için hakikat ile varlık arasında çok yakın bir ilişki olduğuna dikkati çekerek, "Fakat modernizm ve postmodernizm süreçlerinin bizi getirdiği noktada bilgiyle hakikat, hakikat ile varlık arasındaki bağı da kopartmış durumdayız. Artık bilgiyi araçsallaştırdığımız, hakikati keyfileştirdiğimiz, varlığı da kendi tasarruflarımıza göre inşa ve imar ettiğimizi düşündüğümüz bir çağda yaşıyoruz. Bunun neticesi olarak da bilginin varlıkla ilişkisini, hakikatin bilgiyle ilişkisini kuramıyoruz." diye konuştu.

Varlık tasavvurunun metaya indirgenmesinin modernitenin her şeyi kontrol altına alma arzusuyla doğrudan ilgili olduğunu ifade eden Kalın, şöyle devam etti:

"Modern dünyanın bizi getirdiği yer, hipermodernitenin bize empoze ettiği varlık tasavvuru kontrol edilebilir varlıktır. Kontrol etmek için de her şeyi niceliksel hâle getirip, hesaba kitaba tutulur bir biçime dönüştürmeniz beklenir. Bunu yapamadığınız yerlerde o şey sizin için bir varlık olmaktan çıkar. Kontrol edebildiğiniz kadar varlığa hakimsiniz demektir. Dolayısıyla bilginin amacı da giderek kontrol etmek hâline gelmiş bulunmaktadır. Bu bağlam içerisinde bizim hakikat kavramını yeniden kuşanmamız, bilgiyi tekrar doğru bir zemine oturtmamız, varlık tasavvurumuzu da doğru bir çerçevede yeniden ifade etmemiz gerekiyor.

Özellikle postmodernizmin antirealist, hakikati ve gerçekliği inkâr eden eğilimlerine karşı, bugünün hakikat sonrası eğilimlerine karşı biz hakikati savunmaya devam edeceğiz. İrrasyonalizme karşı aydınlanmış ama ayakları sağlam zemine basan aklıköleleştirmeye karşı özgürlüğü, makineleşmeye karşı insanı, karanlık aydınlanmaya karşı da derin aydınlanmayı savunmaya devam edeceğiz. Bunların izafi, keyfi, bağlamsal, sınıfsal, politik değil mutlak, bağlayıcı, evrensel değerler olduğunda ısrar edeceğiz."

"Temel çabamız, gayretimiz hikâyemizi evrensel bir dille anlatmak"

İbrahim Kalın, iletişimin sadece bir bilgi ve mesaj aktarım çabasından ibaret olmadığını, aynı zamanda bir anlam inşa etme, yön ve istikamet verme çabası olduğunu belirterek, "İlahi mesajlar, vahiy şeklinde bize gelen kutsal kitapların her biri bir mesajdır, bir ilahi iletişim yöntemidir. Ama onların nihai amacı, anlamı inşa etmek ve bize hayatımıza ilişkin birtakım yönlendirmelerde bulunmaktır. İnsanın iletişim kurmasının da öncelikli amacı hiç şüphesiz anlamı inşa etmek ve bir yön verebilmektir. Dolayısıyla iletişim aynı zamanda bir anlam inşa etme, bir istikamet çizme, kendimize bir yön bulma çabasıdır." ifadelerini kullandı.

Uzun yıllardır Türkiye dâhil olmak üzere İslam dünyasının temel sorunlarından bir tanesinin de kendi hikâyesinin farkında olmaması olduğunu dile getiren Kalın, sözlerini şöyle sürdürdü:

"İsmini koymadığınız şey sizin değildir. Adını koymadığınız hikâye sizin hikâyeniz değildir. Başkalarının gramerini kullanarak, kendi kelimelerinizi kullandığınız zaman bile kendi dilinizi kullanmış olmazsınız. Başkasının sentaksı üzerinden, başka bir dil evreni içerisinde kendi kelimelerinizi sadece yorarsınız. Hâlbuki kendi sentaksınızı, dil bilginizi, semantiğinizi de aynı anda inşa etmeniz gerekir. Kelimeleri o sentaksın içine sıkıştırmaya çalışmak size daha iyi, daha otantik, daha gerçekçi bir ifade imkânı sunmaz. Hikâyesini anlatmadığınız şey ise hadise olmanın ötesine geçmez. Yaşanan hadiseler ancak hikâyeleştirildikleri zaman kalıcı birer anlatı hâline gelirler." şeklinde konuştu.

Kalın, karanlık aydınlanmanın bütün saldırılarına, kapitalist tüketim modellerine ve teşhir kültürünün bütün saptırmalarına karşı, aklı ve kalbi korumaya, özgürleştirmeye devam edeceklerini dile getirdi.

Düşman yaratma oyunlarına karşı her an teyakkuzda olup onların oyunlarını boşa çıkartacaklarını belirten Kalın, "Türkiye olarak bilgiyi hakikatten, hakikati varlıktan, gücü hak ve adaletten, hikâyeyi ve anlatıyı anlam ve istikametten ayırmadan yolumuza devam edeceğiz. Temel çabamız, gayretimiz hikâyemizi evrensel bir dille anlatmak, ama hikâyemizin sadece şu grubun, bu hizbin, bu bölgenin, bu şehrin değil bütün coğrafyamızın, bütün insanlığın da bir hikâyesi olduğunu fark ederek, kavrayarak bize kulak vermeye gönlü olan, aklı olan, kulağı olan herkesle paylaşmak olacaktır. Bu yüzden de biz hikâyemizi inşa edeceğiz, anlatacağız, paylaşacağız ki başkalarının hikâyeleriyle bizim hikâyemizde zenginleşsin." diye konuştu.

(https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/mit-baskani-ibrahim-kalin-stratcom-zirvesinde-konustu)

*

Kalın, güzel konuşmuş..

Ondan beklentimiz, bu anlattıklarının teorik mülahazalar olarak kalmasına müsaade etmemesi, MİT’i de bu zaviyeden yeniden dizayn etmesidir.

Sözleri güzel.. 

Güzel konuşuyor..

Meselenin farkında..

“Milli birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz bu kritik günlerde...” diyerek söze başlayıp bilinen ezber klişeleri tekrarlayan, bütün marifeti üstlerinin hoşuna gidecek sözleri tekrarlayarak koltuğunu sağlama almaya çalışmak olan boş beleş bürokrat taifesinden değil..

Sözlerinden o anlaşılıyor.

*

Kalın’ın “ilahî mesajlar” vurgusu önemli..

Hikâye”nin, “anlatı”nın doğrusu Allahu Teala’ya aittir. “Hiç kimse, herşeyden haberdar olan Allah gibi haber veremez”:

“O, geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar; Güneş’i ve Ay’ı (emrine) boyun eğdirmiştir. Herbiri belirli bir vakte kadar (yörüngesinde) akar gider. İşte Rabbiniz olan Allah, budur. Mülk (hakimiyet/egemenlik) O'nundur. O'ndan başka (kendisine) yalvarmakta olduklarınız ise, bir çekirdek zarına bile sâhip olamazlar!

“Eğer onlara yalvarsanız, sizin çağrınızı işitemezler. İşitseler bile size cevap (talebinize karşılık) veremezler. Ve kıyâmet günü, sizin (kendilerini Allah'a) ortak koşmanızı inkâr ederler. Ve (hiç kimse) sana, herşeyden haberdâr olan (Allah) gibi haber veremez.

(Fatır, 35/13-14)

*

Bugün Türkiye’de kimin “hikâye”si hakim, kimin “anlatı”sı hüküm sürüyor?

Birtakım görevlere getirilenler kimin "hikâye"sine bağlılık yemini etmek zorunda?

Selanikli "milli put" Mustafa Atatürk’ün..

MİT’in ambleminde onun resmi var.

Osmanlı Devleti ise, sarayının kapısına Kelime-i Tevhid'i yazmıştı. 

La ilahe illallah, Muhammedün rasulullah” diyordu.

Hep hakikat edebiyatı yapılıyor ya, hakikat Kelime-i Tevhid'den ibarettir.

MİT’in ambleminden Selanikli "milli put"un fotosu atılıp yerine Kelime-i Tevhid yazılmadıkça, ("fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür" olmanın canına okuyan) "milli put"a bağlılık yemini dayatmasına son verilmedikçe, bu ülkede, ortaya işe yarar bir "hikâye" çıkmaz.

*

Neden çıkmaz?

Cevap anlamına gelen tabloyu Prof. Kalın, kalın hatlarla çizmiş durumda:

"İsmini koymadığınız şey sizin değildir. Adını koymadığınız hikâye sizin hikâyeniz değildir. Başkalarının [Batıcı Mustafa Atatürk'ün] gramerini kullanarak, kendi kelimelerinizi kullandığınız zaman bile kendi dilinizi kullanmış olmazsınız. Başkasının sentaksı [ifade örgüsü, cümle kurma mantığı] üzerinden, başka bir dil evreni [paradigma, kendine özgü varsayımlar üzerine kurulu kavramsal çerçeve] içerisinde kendi kelimelerinizi sadece yorarsınız. Hâlbuki kendi sentaksınızı, dil bilginizi, semantiğinizi de [zihniyetinizi, inancınızı, ideolojinizi, dünya görüşünüzü de] aynı anda inşa etmeniz gerekir. [Kendinize ait] Kelimeleri o [yabancı] sentaksın [zihniyetin] içine sıkıştırmaya çalışmak size daha iyi, daha otantik, daha gerçekçi bir ifade imkânı sunmaz."

Daha iyi anlaşılması için müşahhas örnek verelim: 

Şeriat'in (İslam hukukunun, Allahu Teala'nın emir ve yasaklarının) devlet idaresine yön vermesini kabul etmeyen, dinler (hak ile batıl) arasında tarafsız kalmayı yönetim ilkesi olarak benimseyen bir resmî ideolojinin "laik (siyasal dinsiz) yasalar" çerçevesindeki görevlendirmeleri doğrultusunda vazife yaparken ölen insanları İslam'ın "şehitlik" kavramı ile "gaza getirmeye" çalışmak, öldüklerinde yakınlarına "kaybettikleri kişinin Cennet'te Allah'ın Rasulü'ne komşu olduğu" müjdesini vermek, "iyi, otantik ve gerçekçi" bir ifadelendirme değildir.

Aldatmacadır. Dinî duyguların istismarıdır. 

Kelimelerimizi yormaktır, sulandırmaktır.

*

Kalın'ın sözleri değerlidir, fakat onun bu güzel sözleri uçup gidecek, MİT'in amblemindeki foto kalacaktır.

Bu, bizim "acı hikâyemiz"dir.

Güzel söz yetmiyor.. O söze uygun amel gerekiyor:

“Kim izzet (itibar) istiyorsa, (bilsin ki), izzet tamamıyla Allah'ındır. O'na güzel söz yükselir, onu yükselten de sâlih ameldir. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için (pek) şiddetli bir azap vardır. Onların tuzağı hep tarumar olur.” (Fatır, 35/10)


“LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN SARAYLARINI DELİ GÖNLÜME.. BAĞLAMIŞLAR ÇÖZÜLMÜYOR MİHRİBAN!”

 




“Sevgili İbrahim Kalın kadim bir dostum. Kabiliyetleriyle sevdiğim ve gıpta ettiğim bir entellektüel. Yaşayan üç beş İslam düşünürünün en önemlilerinden biriyle (Attas) yüksek lisans, bir diğeriyle (Nasr) doktora yaptı. Böylece İslam düşüncesini en doğusundan en batısına kadar hazmetti. Doğuyu da Batıyı da tanıdı. Siyasi tecrübesi ise malum. İbrahim Kalın’ın ayrıca sanat yönü de var; dijital makineler çıkıp mertlik bozulmadan önce çok iyi bir fotoğrafçı idi. Bağlama çalması ve eşliğinde Anadolu türkülerini seslendirmesi herkesin bildiği bir özelliği. Bir araya geldiğimizde benim istek favorim mutlaka ‘mihriban’ olurdu. Çünkü o bunu çok güzel söylüyordu ve ben de zaten başka bir parça bilmiyordum.

Yukarıdaki satırlar, Prof. Dr. Faruk Beşer'in Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan bir yazısında yer alıyor.

Prof. Dr. İbrahim Kalın’a gelince.. Bizim gibi sıradan gariban bir vatandaş değil, unvanı bol.. Vikipedi onu şöyle tanıtıyor:

İbrahim Kalın (d. 15 Eylül 1971, İstanbul), Türk bürokrat, diplomat ve akademisyendir.

11 Aralık 2014 tarihinden beri büyükelçi sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı sözcülüğü, 2018 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu başkan vekilliği ve Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlık görevini de yürütmektedir.

*

Faruk Beşer’in Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan “İslam’ın devleti olur mu?” başlıklı yazısı gibi “doğal olmayan” felâketleri “analiz” edip “kritiğe” tabi tutarken böylesi “dostluk”ları da dikkate almak gerekiyor olabilir.

Yazının başlığındaki soru, inkâr-ı istifhamî üslubuyla yöneltilmiş..

Muhataplarının “Olmaz!” demesini bekliyor gibi..

Evet, yazı rezalet..

Hilekârlık sosuna batırılmış cehalet..

Adam ne yazdığının farkında bile değil.. Öyle ki, bir lafının diğerini çürüttüğünü fark edemiyor..

Yazısı şöyle başlıyor:

“… devletin asıl varlık sebebi insanların kavga etmeden yaşayabilmenin yolunu aramalarıdır. Hakların sahiplerine verilmesi, haksızlık edenlerin cezalandırılması bunun sonucudur.”

Bu, doğru..

Haklar” kelimesi de hukuk anlamına gelmektedir. Çünkü hak kelimesinin çoğulu, hukuktur.

*

Sonra, “müçtehit Fethullahın bu eski şakirdi, şu soruyu yöneltiyor: İslam, bağlılarının bir devletinin olmasını istemiş midir?

Bu Saray mollasının devlet tanımı dikkate alındığında, cevap açık:

Eğer İslam, genelde insanların, özelde de müminlerin kavga etmeden birlikte yaşamalarını istiyorsa, hakların sahiplerine verilmesini (adaletin sağlanmasını) ve haksızlık edenlerin cezalandırılmasını talep ediyorsa, “bağlılarının bir devletinin olmasını” da istiyor demektir.

Ancak, “müçtehit Fethullah”ın eski, “müçtehit Recep Tayyip Erdoğan”ın ise yeni şakirdi fıkıhçımız yazısının devamında “başka telden çalıyor”..

Sözleri şöyle:

“Kuranıkerim’de hedefiniz bir devlet kurmaktır, bunun için çalışın diyen bir ayeti kerimenin bulunmadığını biliyoruz.”

Bu Allah’tan korkmadan yazıp konuşma ustasnın gerekçesi de ilginç.. Kur’an-ı Kerîm‘de devlet kelimesi bugünkü anlamda kullanılmıyormuş..

Evet, kullanılmıyor..

Çünkü devlet, Arapça’da bugünkü anlamını sonradan kazandı.

*

Faruk Beşer şayet iyi niyetli olsaydı, devlet kelimesi etrafında mugalata, demagoji ve safsata üretmek yerine mülk kavramına bakardı.

Ya bunu akıl edemeyecek kadar düşüncesiz ve bilmeyecek kadar cahil.. Ya da vicdanını yele vermiş bir “düzen”baz.

TDV İslâm Ansiklopedisi‘nden okuyalım:

Öte yandan Kur’an’da önceki peygamberlere ve bazı şahsiyetlere “hükümranlık ve saltanat” anlamında mülk verildiği açıklanmıştır. Hz. İbrâhim’in soyuna (en-Nisâ 4/54), Hz. Yûsuf’a (Yûsuf 12/101), Dâvûd’a (el-Bakara 2/251; Sâd 38/20), Süleyman’a (el-Bakara 2/102; Sâd 38/35), Nemrud’a (el-Bakara 2/258), Firavun’a (ez-Zuhruf 43/51) ve Câlût’la savaşmak üzere İsrâiloğulları’ndan Tâlût’a (el-Bakara 2/247) mülk verildiği belirtilmektedir.

Dikkate alınması gereken bir başka kavram, “hüküm“.. Ki, hükümet kelimesi buradan gelir.

Yine TDV İslâm Ansiklopedisi‘nden okuyalım:

Sözlükte … “ilim, derin anlayış; siyasî hâkimiyet, karar ve yargı” anlamlarında isim olarak yer alan hüküm (hükm, çoğulu ahkâm) İslâmî ilimlerin teşekkül etmesinden sonra mantık, kelâm ve fıkıhta değişik şekillerde tanımlanmıştır. … Fıkıhta ise sadece mükelleflerin fiilleriyle ilgili ilâhî hitaplara hüküm denilir ….

Kur’ân-ı Kerîm’de hüküm otuz yerde zikredilir; fiil kalıbındaki kullanımlar ve diğer türevleriyle birlikte bu sayı iki misline çıkar ve yaygın olarak “yargılama, karar verme” anlamını taşır. Kur’an’da hüküm Allah’a, peygamberlere ve insanlara nisbet edilmiştir. İlgili âyetlerde belirtildiğine göre mutlak hüküm yalnız Allah’a aittir, O, hüküm verenlerin en hayırlısı olup en güzel hükümleri verir ve dilediği hükümleri koyar. Allah, gönderdiği kitaplar aracılığıyla insanların anlaşmazlığa düştükleri konularda çözümler içeren hükümler indirmiştir. … Aynı âyetlerde peygamberlerin ilâhî hükümleri dikkate alarak insanlar arasında hükmetmek, bunu yaparken de beşerî duygulara kapılmaktan sakınmakla emrolundukları ve onların bu tâlimatı yerine getirmeye çalıştıkları açıklanmış, aynı emrin son peygamber Hz. Muhammed’e de verildiği beyan edilmiştir. Hükmün insanlara nisbet edildiği âyetlerde ise kendi aralarında hükmederken hakkaniyetle davranmaları istenmiş, ilâhî hükümlere uymaya çağrılan müminlerin bunu teslimiyetle karşılamaktan başka çareleri bulunmadığına dikkat çekilmiş, ayrıca ilâhî hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık oldukları belirtilmiştir. … (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḥkm” md.).

Hüküm kelimesi Kütüb-i Sitte dahil olmak üzere hadis mecmualarında da yer almıştır. Hz. Peygamber, Kur’an’ı ihtilâflı konuları çözen hükümlerin kaynağı olarak göstermiş (Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1), insanlar arasında hüküm verenlerin Allah’tan korkmaları ve öfkeli iken hüküm vermekten kaçınmaları gerektiğini bildirmiş (Müslim, “Aḳżıye”, 16; İbn Mâce, “Zühd”, 1), yargı işine rüşvet karıştıranların Allah’ın lânetine uğrayacaklarını belirtmiş (Müsned, II, 287-288), haksız hükümlerin verildiği toplumlarda kan döküleceğini ve hakkı bildiği halde zalimane hüküm verenlerin cehenneme gireceklerini haber vermiştir (el-Muvaṭṭaʾ, “Cihâd”, 26; İbn Mâce, “Aḥkâm”, 3).

*

Devletten söz etmek için illa da “devlet” kelimesini kullanmak gerekmez.

Gâvurlar nasıl devlet kelimesi yerine “state, Staat” vs. diyorlarsa, Kur’an‘ın nazil olduğu dönemde de devlet kelimesi yerine mülk ve hüküm (hakimiyet) kelimeleri kullanılıyordu.

Ayrıca, devletin yasama (teşrî / şeriat vaz’ etme), yargı ve yürütme (hükmetme, hükümet etme, idare etme) işlevlerinden/fonksiyonlarından (kuvvetlerinden/erklerinden) söz ettiğinizde, doğrudan devlet kurumuna dikkat çekmiş olursunuz.

*

Beşer, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Resulüllah (sa) daha ilk yıllarda devlet kurmayı bir hedef olarak göstermiş olsaydı bu sadece diğerlerine bir alternatif arama ve bir dünyevilikten diğerine geçme isteği anlamına gelirdi."

Bay “düzen”baz, psikologların “yansıtma” (eskilerin kıyas bi’l-nefs) diye adlandırdıkları “tersinden empati” işlemini yanlış yerde ve yanlış zata karşı kullanıyorsun.

Sen, ihlas (salt Allahu Teala’nın rızasını düşünme) ve zühd (dünyaya değer vermeme, dünyevîleşmeme) bakımından Resulullah s.a.s.’in senin gibi, bizim gibi olduğunu mu zannediyorsun?

*

Hz. Süleyman a.s.’ı alalım.. Ortada müslüman bir toplum var.. Başlarında da bir peygamber: Hz. Davud a.s.. Böyle bir toplumda Hz. Davud’un oğlu olması hasebiyle gücü eline geçirme konumunda bulunan Hz. Süleyman, “Tı, devlet işi bize göre değil, dünyevîlik olur bu!” diyecek değildi.

Peygamber Efendimiz s.a.s. hem mekân hem de insan unsuru bakımından çöl olan bir yerde dünyaya geldi.. En olumsuz şartlarda büyük çilelerle, adeta tırnaklarıyla kazıyarak bir eser inşa etti.. Başlangıçta üç yıl boyunca tebliğini ancak gizlice yapabildi. Şartlar uygun olsaydı, elbette ki devletini de hemen kurardı. Ve bunu ne kendi şahsî saltanatı için isterdi, ve ne de bu, onun dünyevîleşmesi, dünyaya tamah etmesi anlamına gelirdi.

Bay “düzen”baz, sen daha ihlasın ve (dünyevîleşmenin karşıtı demek olan) zühdün ne olduğunu bile anlayamamışsın. Allahu Teala’yı hiç unutmayan, ölümün, hesabın, sonsuz ahiret hayatının en yüksek seviyede bilincinde olan bir zatın derdi hiç dünya olabilir mi?!

*

Kelâbâzî’nin et-Ta’arruf‘ta aktardığına göre, Hz. Ali r. a., “Zühd nedir?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Dünyayı ister müslüman ister kâfir yesin, buna aldırmamandır.” 

“Dünya bir leştir/cîfedir, talipleri köpeklerdir” de denilmiştir.

Akbaba, leşin başında mutludur; leş, onun için tadına bayıldığı lezzetli bir rızık anlamına gelir. Pislik böceği, pisliğin içinde kendisini cennet bahçesinde zanneder. Dünya hakkında doğru bir bakış açısına sahip olan, ve bunu içselleştirmiş, özümsemiş insan da, dünyalıklara sahip olanlara karşı içinde bir gıpta ve imrenme duymaz, nerde kaldı ki haset etsin..

Çiçeklerle beslenen bal arısı, pislik böceğinin rızkının bolluğuna gıpta eder mi?!

Evet, gerçekten zahid olan (diliyle değil, kalbiyle zahid olan) insan, kâfirlerin elindeki zenginlikleri dert etmez..

Dünyanın Allahu Teala indinde sivrisineğin kanadı kadar bile bir değeri yoktur, bizim gözümüzde sivrisineğin kanadının değeri neyse, dünya nimetlerinin durumu da Allahu Teala katında odur, hatta o kadar bile değildir. O yüzden, “İnsanlar (küfürde birleşen) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerine çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık” buyurulmuştur (Zuhruf, 43/33).

Resulullah s.a.s., kâfirlerin zenginliklerine ne heveslenmiş, ne de onlara imrenip gıpta etmiştir.

Onun hasır üzerinde uyumakta olduğu basit odasına girip de yanında sadece işlenmiş bir deri ve “içinde birkaç avuç arpa olan küçük bir torba” bulunduğunu, hasırın vücudunda iz yapmış olduğunu gören Hz. Ömer ağlayınca ona, “Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?” diye sormuş, “Ey Allah’ın Resulü, İranlılar kisralarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar kayzerlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen böyle yaşıyorsun” cevabını alınca şu karşılığı vermiştir: “İstemez misin ey Ömer, dünya onların olsun, ahiret de bizim!” 

*

Bugüne gelelim..

İçimizdeki laik kâfirlerin, münafıkların, ve imanı yok denecek kadar zayıf olan beyinsizlerin, mesela Afganistan‘daki müslümanı, Afrika‘daki gariban mümini fakirliğinden dolayı ayıpladığını görüyoruz.

Amerikalı, Avrupalı, Japon vs. müşriğe de hayranlık duyuyor, elindekine de aç kedinin ciğere baktığı gibi bakıyor.

Çünkü böylesi dünyaperestlerin değer verdikleri şeyler “iman” değil, dünyalık leş..

Sonra da bu dünyaperest adamlar, hadlerini bilip seslerini kesmeleri gerekirken, utanmadan arsızca ve yüzsüzce başkalarına riyakâr “iman, ahlâk ve irfan” dersi vermeye kalkışıyorlar.

*

Beşer, şöyle aptalca bir soru ile saçmalamayı sürdürmüş:

“Peki, neden ilk Müslümanlara devlet kurma gibi açık bir görev verilmemiş, bu bir hedef olarak gösterilmemiştir?”

Önce şunu soralım, buradaki “ilk müslümanlar“dan kasıt kimler?

İlk müslümanlardan kasıt, Mekke’deki ilk müslümanlarsa, sayıca o kadar az ve güçsüz, kendilerini savunmaktan bile aciz bir topluluğa “devlet kurma” gibi bir hedef göstermek, ancak senin gibi ahmakların düşünebileceği bir budalalık olabilir.

Allahu Teala abesle iştigalden de, hikmetsiz emirler vermekten de münezzehtir.

Bedir Savaşı’nda o ilk müslümanlar, yani muhacirler kaç kişiydi?

Sadece 67..

(Artısı eksisiyle) 314 kişinin geriye kalanı ensardan oluşuyordu.

Karşıdaki Kureyş ordusu ise, bin kişiydi..

Yani 67 Mekkeli müslümanın karşısındaki Kureyş ordusu, hicretten sonra bile, bin kişiydi.

67’ye karşı bin (rakamla 1000).

*

Bu “düzen”baz yazar saçma sorusuna cevap olarak şöyle diyor:

"Çünkü devlet kurma gaye ve prensip bir hüküm değildir, bir araçtır. İslam’da asıl olan insanların şirk bataklığından kurtulup tevhide ulaşmaları, yani Allah’ı hakkıyla bir bilmeleri, O’nu olduğu gibi tanımalarıdır."

Mugalata ve demagoji yapıp olaya böyle bakarsan, namaz da, oruç da, hac da, zekât da önemini yitirir.

Çünkü bunlar da sonuçta araçtır; Allahu Teala’nın rızasının kazanılması için birer araç.. Asıl gaye, temel ilke, Allahu Teala’nın rızasını kazanma hedefinden ibarettir. Bu, bir..

İkincisi, vâcibin yerine getirilmesinin kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir.

Küfre ve şirke yol açan “fitne”nin ortadan kalkması, İslam’ın/Şeriat’in devlete hakim olmasına (yani İslam devletinin varlığına) bağlıdır.

O yüzden, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini açıklarken şöyle demektedir:

… Burada iman ile şirki, önce biri inanca, biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

*

Evet, Faruk Beşer adlı Saray mollasının “İslam devleti” talebinin karşısına tutup “tevhid-şirk” meselesini getirip yerleştirmesi, İslam devleti ile tevhid akidesini “tokuşturma” sahtekârlığına yeltenmesi, şirk konusundaki hassasiyetinden kaynaklanmıyor.

Sadece, “tevhid-şirk” meselesini istismar ediyor. Hepsi bu..

Ne için?..

Aldığı “rica-minnet görünümlü talimatlar/emirler” çerçevesinde İslam devleti hassasiyetini itibarsızlaştırmak, değersizleştirmek, önemsizleştirmek için.. (Birilerine saz çaldırıp Mihriban mersiyesi söyletebilme “nimet”inin elbette bir “külfet”i de olacaktır.)

Bu “din yolunun haramisi”ne ne desek az..

*

Evet, Beşer şöyle diyor:

“Resulüllah (sa) daha ilk yıllarda devlet kurmayı bir hedef olarak göstermiş olsaydı bu sadece diğerlerine bir alternatif arama ve bir dünyevilikten diğerine geçme isteği anlamına gelirdi.”

Gelmezdi..

İslam devleti, şahısların, ırkların, zümrelerin, sınıfların, çıkar gruplarının hakimiyeti değildir, ilkelerin hakimiyetidir.

O ilkeler de birtakım düşüncesiz düşünür taslaklarının heva ve hevesinin ürünü olan safsatalar değil, herşeyi yaratmış olan Allahu Teala’nın vaz’ ettiği, şeriat (hukuk kuralları) olarak belirlediği ilkelerdir.

İmdi, İslam devleti kurmayı hedeflemek demek şu demektir: Toplumsal hayatta Allahu Teala’nın hükümleri, emir ve yasakları (yani adaleti) hakim olsun.

İslam devleti kurmak, belirli bir zümrenin kendi keyiflerine, heva ve heveslerine göre başkaları üzerinde hakimiyet kurmaları anlamına gelmez.

Yani, İslam devletinde yönetici konumuna gelen müslümanlar, kendi keyiflerine, arzu ve isteklerine göre kural koyamazlar. Bunu yaptıkları nisbette İslam’dan uzaklaşmış olurlar.

O yüzden, İslam devleti kurma hedefi, dünyevîleşme demek değildir.

Tam aksine, İslam devletini kurmak mümkünken küfür idaresine razı olmak, dünyevîleşmedir.

Dünya hayatına aldanmak, ahireti unutmaktır.

*

Beşer’in ifadeleri onun “fıkıh özürlü” olduğunu ispatlıyor.

Yukarıya aldığımız son cümlesi bunun kesin kanıtı..

Bu şahsın dediği gibi İslamî tebliğin daha ilk yıllarında devlet kurmanın bir hedef olarak gösterilmiş olması sadece diğerlerine bir alternatif arama ve bir dünyevilikten diğerine geçme isteği” anlamına gelseydi, aynı şey, daha sonraki dönem için de aynı ölçüde geçerli olurdu.

Beşer’in “sadece diğerlerine bir alternatif arama ve bir dünyevilikten diğerine geçme isteği” şeklindeki ifadesi, Allahu Teala’nın hükümlerinin yürürlüğe konulması ile tağutun şeytanî hakimiyeti arasında çok da bir fark görmediğini, “farkında olmadan” itiraf etmesi anlamına geliyor.

*

İslam’ın ilk yıllarında “devlet kurma“dan bir hedef olarak söz edilseydi pratik bir faydası olmazdı.

O ilk yıllarda zekât bile farz değildi. Medine’de, hicretin ikinci yılında farz kılındı.

Aynı durum, oruç için de geçerli.

Hac ise, hicretin dokuzuncu senesinde, Mekke’nin fethinden sonra farz kılındı.

Mekke fethedilmeden hac farz kılınsaydı, ifası o gün için mümkün olmayan bir ibadet farz kılınmış, tabiri caizse “farz olmayan farz” getirilmiş olurdu.

İslam’ın ilk yıllarında devletten bahsedilmemiş olmasının dünyevîleşme ile bir ilgisinin bulunmadığı buradan da anlaşılabilir.

*

Bununla birlikte, Resulullah s.a.s., hedef olarak değilse bile, bir müjde olarak, “gelecekteki devlet“i daha İslamî tebliğin ilk yıllarında haber vermiştir.

Habbab bin Eret r.a. şöyle anlatıyor:

“Müşriklerin çok şiddetli işkencelerine maruz kaldığımız bir gün Resûlullah ın (s.a.s.) yanına vardım. Hırkasını kendisine yastık edinmiş, Kâbe’nin gölgesinde bulunuyordu. ‘Ey Allah’ın Resûlü, (çektiğimiz eza ve cefalardan kurtulmamız için) Allah’a dua etmez misin?’ deyince, kalktı ve doğruldu; yüzü kızarmıştı ve şöyle dedi: ‘Sizden önceki milletlerde öyleleri vardı ki, onun için yerde bir kuyu kazılır, kuyunun içine atılır, testerelerle başından aşağıya ikiye bölünür, fakat yine de dinlerinden dönmezlerdi. Demir taraklarla etleri kemiklerine kadar taranırdı da, yine de bu işkenceler onları dinlerinden çeviremezdi. Vallahi Allah, bu dini tamamlayacak. Endişe ve ızdırablardan o derece emin olacaksınız ki, bir atlı San’a’dan Hadramevt’e kadar Allah’tan başka hiç bir kimseden korkmadan gidecek. Kimsenin, koyun sürüsüne kurt saldırır diye bir korkusu olmayacak. Fakat siz acele ediyorsunuz’.”

(Buhârî, Menâkıb, 25.)

*

Beşer şunları da yazmış:

“Resulüllah (sa) daha ilk yıllarda devlet kurmayı bir hedef olarak göstermiş olsaydı bu sadece diğerlerine bir alternatif arama ve bir dünyevilikten diğerine geçme isteği anlamına gelirdi. Oysa tek tek insanların önce imanı ve ahlakı sindirmeleri gerekiyordu. Esas olan hukuk değil ahlaktı. Bunlar olmadıktan sonra devlet sadece ezici bir güç yani dûle olurdu. Bunun için de bütünüyle Mekke Döneminde Resulüllah (sa), bir gün biz de bir devlet kuracağız, yönetimi bu zalimlerden alacağız, dünyaya biz hâkim olacağız anlamında bir şey söylemedi. Söylediklerinin özeti ‘eslim-teslem’, yani Allah’a teslim ol kurtul demekten ibaretti.”

Birincisi, mesele eğer “önce imanı ve ahlâkı sindirme” ise, bu, bir İslam devletinin sağladığı uygun ortamda mı daha kolay gerçekleşir, yoksa azgınların idaresi altındaki bir küfür devletinde mi?

Beşer, bu soruyu kendisine sormalıydı.

İkincisi, normalde insanlar “gelecekle ilgili vaatler“e değil, konjonktüre bakarlar..

Mevcut durumun varlığı onlar açısından malumdur, fiilî gerçekliktir, gelecekle ilgili vaatlerin tahakkuku ise meçhuldür.

O yüzden, meseleye dünyevî açıdan bakan pragmatik ve “hesapçı” insanlar, malumun yanında yer alır, meçhule itibar etmezler.

Nitekim, Medine’de bile, hendek kazısı sırasında Resulullah s.a.s. İran ile Bizans’ın fethi müjdesini verdiğinde, münafıklar kendi aralarında bu müjde ile alay etmişlerdi.

Bu dünyaperestler, herşeyi dünyevîlik açısından değerlendiren ikiyüzlüler, böylesi bir müjdenin üzerine dünyevîleşme temayülleri çerçevesinde mal bulmuş Mağribî gibi atlamak yerine, Beşer’in şaşkın yaklaşımı çerçevesinde “dünyevîleşmeyi terk etme” anlamına gelen küfürlerini eşedd hale getirmeyi tercih etmişlerdi.

*

Üçüncüsü, “Esas olan hukuk değil ahlaktır” şeklindeki bir ifade, kamu hukuku literatürüne biraz vakıf olan, hukuk ve ahlâk felsefelerine ucundan kıyısından da olsa aşina bulunan insanları sadece güldürür..

Evet, ahmaklıktan daha beter olan bu cehalet, onları güldürür, acı acı..

Devlet, esas itibariyle hukuk demektir. Ahlâkî değil, hukukî bir kurumdur.

Günümüzde devlet kurumunun (dinî hükümlerden bağımsız olarak) salt akıl çerçevesinde meşruiyetini temellendirmeye çalışan siyaset felsefecilerinin ve kamu hukukçularının itibar ettiği yaklaşım, bilindiği gibi, “toplumsal sözleşme/ahid” (social contract) anlayışıdır.

Buna göre, insanlık tarihinin başlangıcında devletsiz bir “doğa durumu vardı. Bu, (kargaşa ve kaos değil) düzen getiren bir kurallar manzumesi ve siyasal otoritenin bulunmaması anlamında anarşiye karşılık geliyordu.

Yani insanlar için tek bir bağlayıcı mercî vardı, kendi vicdanları ve ahlâkî olgunlukları.

Ancak, insanlar, canlarının mallarının, ırz ve namuslarının hayvandan farksız birtakım yağmacıların olmayan ahlâklarına emanet edilmesinin birşeye yaramadığını gördüler.

Bu yüzden, “toplumsal sözleşme” anlamına gelen zımnî bir anlaşma gerçekleştirerek “kendi başlarına buyruk hareket etme” derecesine varan özgürlüklerinin bir kısmını içlerinden birilerine (yöneticilere) devrederek, karşılığında güvenlik (saldırganlara karşı savunulma) ve adalet (aralarındaki ihtilafların hakça halledilmesi) hizmetini almayı kabul ettiler.

Böylece “erken devlet” adı verilen devletin ilk/ilkel formu ortaya çıkmış oldu ve bu günlere kadar gelindi.

*

Batı’da geliştirilen ve günümüz anayasa hukuku teorisinin temelini oluşturan “toplumsal sözleşme” anlayışı, devletin varlığını (ve ayrıca meşruiyetini) bir “sözleşme“ye dayandırmaktadır.

Doğal olarak bu sözleşme nosyonunun yahudi-hristiyan düşünce geleneğinden beslenen bir tarafı var; nitekim İncil Yeni AhitTevrat ise Eski Ahit olarak adlandırılır.

Allahu Teala bile, kulların sorumluluğunu “elest” bezmindeki “söz“e bağlamıştır.

Öte yandan, İslam’a göre de, yönetenler ile yönetilenler arasındaki karşılıklı hak ve sorumluluklar, biat/bey’at diye adlandırılan sözleşmenin ürünüdür. Biat, tek yanlı bir itaat ilişkisi değil, yöneticinin de birtakım taahhütlerde bulunduğu ve sorumlu hale geldiği bir anlaşmadır.

Evet, “toplumsal sözleşme” düşüncesi devletin meşruiyetini bir sözleşmeye bağlarken, Faşizm gibi putperest “devletçi” ideolojiler, devleti meşruiyetin kaynağı haline getirmişlerdir.

Yani devlet, tapınılan bir put/tanrı olmuştur.

Bu “devlet-çi” anlayışa göre, bir şey, devlet onaylıyorsa iyidir, onaylamıyorsa kötüdür. Bu “devleti putlaştırma” dalaleti Hegel sapığı tarafından metafizik-ontolojik bir görünüme de büründürülmüştür: 

“… es ist der Gang Gottes in der Welt, daß der Staat ist, sein Grund ist die Gewalt der sich als Wille verwirklichenden Vernunft.” 

“Tanrı’nın Dünya’daki yol alışı (yürüyüşü) ki, devlettir; onun temeli, kendisini irade olarak gerçekleştiren (fiiliyata geçiren) aklın gücüdür.”

*

Evet, hukuka karşı ahlâk edebiyatı yapmanın pratik bir değeri yok.

Ancak gerçeklikle ilgisini koparmış ölü kafaların umut bağlayabileceği bir hayalperestlik avuntusu olabilir bu.

Bir de, “kendi olmayan ahlâklarına göre” insanlara “ahlâkî güzellikler” yapmak isteyen potansiyel arsız, hırsız, yağmacı, haydut tiplerin “hedefindeki toplum projesi” olarak “değer” taşıyabilir bu “hukuksuz toplum / kanunsuz dünya” ideali .

Hukuk ile ahlâkı bu şekilde “tokuşturan” yaklaşımlar, ya kafasızlık ve akılsızlıktan kaynaklanır, ya da “hukuk bağından kurtulma” isteğiyle yanıp yakılan “potansiyel canavarlık”tan.

Üçüncü bir şık yok.

*

Hukuk ile ahlâk, birbirinin destekçisidir.

Ahlâkı düzgün olanın hukuk/devlet ile başı derde girmez. (Tabiî bu, gerçek anlamda hukuk devleti için söz konusu.. Yoksa, Nemrut’un devletinde İbrahim, Firavun’un devletinde Musa, Medyen’de Şuayb, Mekke’de ashab olursanız, başınız yine derde girer.)

Faruk Beşer’in ifadelerini okumaya devam edelim..

“Esas olan hukuk değil ahlaktı. Bunlar olmadıktan sonra devlet sadece ezici bir güç yani dûle olurdu” diyor.

Devletin ahlâkı diye birşey varsa, adaletten ibarettir. Adalet de, hukuk demektir..

Devlet (yöneticiler; siyaset kurumu ve bürokrasi) için gereken sadece hukuktur, yani haklara riayet etmesi..

Devlet, hukuk içinde kaldığı sürece sorun yok demektir.

Yani yöneticiler (iktidarlar, siyasal güç sahipleri) hak yemesinler, hukuk sınırları içinde kalsınlar, yetkilerini istismar etmesinler, ceplerini doldurmasınlar yeter.. Gölge etmesinler başka ihsan istemez..

Tabiî, Beşer’in bu ifadesi, bugünkü devletlerin (ve bu arada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin) “ezici bir güç” olarak resmedilmesi anlamına da geliyor.

*

Ahmet Davutoğlu, bir süre önce Karar gazetesi yazarları Ahmet Taşgetiren, Elif Çakır ve Yıldıray Oğur’un sorularını cevaplandırırken “hukuk-ahlâk ayrımı” konusuna da girmiş, ancak o sözleri röportajda yayınlanmamış, daha sonra Yıldıray Oğur kendi köşesinde aktarmıştı..

Davutoğlu’nun “yayınlanmayan” sözleri şöyleydi:

Ufuk Uras bey[le] bir sohbetimiz olmuştu. Ufuk Beyle 70’li yıllarda biz karşı kamplardaydık. 40-50 sene geçmiş oturup konuşuyoruz. “Ufuk bey” dedim, “siz ve ben 70’li yıllarda karşı kamplardaydık. Ve Türkiye’nin en iyi beyinleri bu kamplardaydı. Aynı hatayı yaptık, farklı ideolojilerde. Biz insanlara iyi bir İslamî ya da dinî eğitim verirsek onları melekleştirebileceğimizi düşündük. Ve bu melekler ordusunun ülkeyi kurtaracağını, dünyaya düzen getireceğini. Siz de iyi bir Marksist eğitim verirsek sınıfsız bir topluma ülkeyi götürecek bir melekler ordusu çıkar diye düşündünüz. İkimizin de unuttuğu şey şuydu: İnsan doğasının mutlak melek ya da mutlak şeytan olamayacağı gerçeği. En melek gibi görünen insanın içinde bir şeytan gizlidir. En şeytan gibi görünen insanın içinde bir melek yaşamaya devam eder. Zamanla sizinkiler reklamcılığı bizimkiler de müteahhitliği öğrenince içlerindeki o kapitalist şeytan yüzü ortaya çıktı. Demek ki sadece kişilerin tek tek ahlâklı olmasına dayalı bir sistem kuramayız. Kişileri tek tek ahlâklı yapalım şu ve ya bu ahlakî zeminde. Ama esas olan iklimi korumak. O ahlâkın yeşereceği iklimi korumak. Çölde gül ağacı yetiştiremezsiniz. O iklim bozuksa bir kişinin ahlaklı olması o iklimi kurtarmıyor. Ama o da yetmiyor. Üçüncüsü öyle kurallar öyle kurumlar oluşturalım ki bütün bu iklimi de aşıp yanlışa kalkanı hesaba çeksin, sorgulasın veya doğru işleri kurala koysun. Dolayısıyla üç aşamalı bir şey: Bireysel aşama, iklim yani sosyal aşama ve siyasal-hukukî aşama.”

*

Faruk Beşer bir de “Mekke Döneminde Resulüllah (sa), bir gün biz de bir devlet kuracağız, yönetimi bu zalimlerden alacağız, … anlamında bir şey söylemedi” diyor ki, yukarıda Habbab bin Eret r.a.‘den aktardığımız rivayet bunun gerçek dışı (kafadan atma) olduğunu ortaya koyuyor.

*

Evet, Beşer böyle diyor: 

"Resulüllah (sa) daha ilk yıllarda devlet kurmayı bir hedef olarak göstermiş olsaydı bu sadece diğerlerine bir alternatif arama ve bir dünyevilikten diğerine geçme isteği anlamına gelirdi."

Eğer “devlet kurmayı bir hedef olarak gösterme”nin İslamî tebliğin ilk yıllarında yapıldığında dünyevîleşme anlamına geldiği kabul edilirse, söz konusu hedefin daha sonraki süreçte gösterilmesi için de aynı şeyi söylemek gerekir.

İmdi, İslam devleti hedefini/idealini benimsemek bile size göre dünyevîlik (dünya sevgisi, dünyaya bağlanma) anlamına geliyorsa, bir küfür-şirk devletinde “devletçilik” yapmak, “devletin bekası” edebiyatına sarılmak ne olur?

İslam devleti olmak, sonuç itibariyle, Allahu Teala’nın hükümlerini, emir ve yasaklarını siyasal ve toplumsal hayata hakim kılmaktan, Allah Celle Celalühû’nun sözünü yüceltmekten, kâfir ve müşriklerin sözünü ise alçaltmaktan başka birşey değildir.

Sizdeki nasıl bir kafa ve itikatsa, bunu hedeflemek, dünyevîlik olabiliyor.

*

Böylesi bir ultra takvanın, süper vera‘nın, acayip ihlasın, “Bize İslam devleti gerekmez, ahlâkımızın güzelliği bize yeter” diyen sıradışı hassasiyetin, küfür-şirk devletleri namına devletçilik yapmasını geçtik, onlardan Şeytan’dan Allahu Teala’ya sığınır gibi uzak durması, böylesi devletlerle en ufak işbirliği içine girmeyi bile pisliğe batma olarak görmesi beklenir.

İslam devletinde bile dünyevîlik görebilen “ahir zaman takvası“, küfür-şirk devletlerinde kimbilir ne melanetler görür?

Peki, durum bu mu?

Tek dertlerinin ahlâklarını güzelleştirme olduğunu söyleyen bu beyzadeler, laik/dinsiz devletler söz konusu olduğunda karşımıza “devletçi” olarak çıkabiliyorlar.

*

Müslümanların İslam devleti çatısı altında aziz olmasını, acizlik, zillet, ezilme, aşağılanma, horlanma, ezilme ve sindirilme dertlerinden kurtulmasını dünyevîlik olarak görürken, küfür-şirk devletlerinin açıkça şirk anlamına gelen yeminlerini edip (böylesi rejimlerin amentülerini ve kelime-i şehadetlerini söyleyip) söz konusu devletlerin “dünyevî nimetleri”nden pay kapmaya çalışanları aklamak, onların avukatlığını yapmak için kendilerini paralıyorlar.

İslam devleti söz konusu olduğunda zühd ü takvaları cûş u hurûşa geliyor, her biri tacı tahtı terketmeye hazır birer İbrahim Edhem namzedi haline geliyorlar, fakat küfür-şirk devletlerinin iktidar kapısından içeri girebilme fırsatı doğduğu zaman da hep birden koşuyorlar, izdihamdan kimileri bayılıyor, kimileri ölüyor, kimileri de sakat kalıyor.

Kapı dışında kalan ya da bir zaman sonra bir tekme ile kapı dışına atılanlar ile içeriye girmeyi başaranlar arasındaki kavga gürültünün, restleşmeler ile hakaretleşmelerin ise bini bir para..

*

Evet, İslam devleti “ideal”i söz konusu olduğunda dünyevîlik korkusu ile zühd ve kanaat hırkasına bürünenler, küfür-şirk devletlerinin müşahhas nimetleri söz konusu olduğunda, onların yeminlerini etmekle de yetinmiyor, “din devletinin peşinde olmadıklarını, dinî esaslara dayalı devlet istemediklerini, laikliği (Allahu Teala’nın dininin/hükümlerinin devlet yönetimine karıştırılmamasını) ve demokrasiyi (çoğunluk neredeyse orada olmayı) savunduklarını, din milliyetçiliğini ayaklarının altına aldıklarını” söyleleyebiliyorlar.

Hatta, Recep Tayyip Erdoğan gibi, Mısır ve Tunus’a gidip, “Kardeşler, Şeriat’i atın gitsin, laik olun!” diyenler bile var.

(Ahmet Davutoğlu farklı mı?.. Aynı kafa.. Milim farklılık yok. 

Temel Karamollaoğlu gibiler de “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek “Anlayın, bende ne akıl ve fikir, ne de İslamî hassasiyet var” mesajını vermekten geri kalmıyorlar.)

Ve de, Faruk Beşer gibiler, böylesi şahısları dünyevîlik açısından sorgulamak bir tarafa, onların dalkavukluğunu yapıyorlar.

Öfkeleri, İslam devleti idealini unutmayan “marjinal”lere, yani zuafa ve gariplere karşı..

*

Faruk Beşer’in bu hataları dünyevî hatalar değil, dinî hatalar..

Hatta, doğrudan “amel“le ilişkili de değil diyebiliriz, zihniyetle, hatta itikatla alâkalı..

Yani Faruk Beşer’e “Senin şu amelin, şu hareketin, şu davranışın hatalıdır” demekten ziyade, “Bak alenî olarak şunu yazıyor, şu şu görüşlerin propagandasını yapıyorsun, bunlar yanlış, insanların itikadını ve zihniyetini fesada veriyorsun” diyoruz.

Bu durumda Faruk efendinin, yaptığı hatalar dinî nitelikte olduğu için ya kendi sütununda düzeltme yapması ya da hatalı değerlendirmeler yaptığımızı göstererek bizim gibi yanlış düşünenleri “irşad” etmesi, cevap vermesi gerekirdi.

Fakat, cevap gelmedi.

*

Bizim bu tür yazılarımıza başka odaklar başka yol, yöntem ve araçlarla cevap veriyorlar, verdiler.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."