dini eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dini eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

OSMANLI'NIN ÖMRÜNÜ ÇALAN YILLAR VE ŞAHISLAR

(UYGAR TÜRK GERİCİ İNGİLİZ'E ÇAĞDAŞLIĞIYLA ÖRNEK OLURKEN..)





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 26

 

İngiliz savaş lordu Curzon ile Türkiye topraklarındaki kader arkadaşı Selanikli Mustafa Atatürk’ün maceralarını okumaya devam ediyoruz.

Curzon’un 18 Nisan 1919 tarihinde (Selanikli’nin Samsun’a çıkmasından bir ay önce) sarfettiği şu sözler, İngiltere Dışişleri Bakanı olarak kafasında şekillendirmiş olduğu “yeni Türkiye” projesinin ana hatlarını veriyor:

“Türklerin İstanbul'dan çıkarılmalarına ilişkin kararı, Anadolu'da isyanlar ve katliamlar ve Doğu Müslüman dünyasında büyük kargaşaların izleyecek olması çok muhtemeldir.

“Türklerin İstanbul'dan çıkarılması, bence, her ne kadar savaştaki yenilgilerinin en önemli kanıtı olarak kaçınılmaz ve arzu edilir olsa da, Türklerin mülteci durumuna düşürüleceği, pratikte hiçbir Türk İmparatorluğu [Osmanlı Devleti] ve muhtemelen hiçbir hilafet artık olmadığı anlaşıldığında, Doğu dünyasındaki Müslüman tutkulara ve bu asık suratlı hınca onu kolayca vahşi bir çılgınlığa dönüştürebilecek en tehlikeli ve en gereksiz teşvikleri vereceğimize inanıyorum.

Anadolu, bölünmemelidir. Savaşın herhangi bir aşamasında Müttefiklerden [İngiltere, Fransa ve İtalya] herhangi birinin bildirisinde, bizi yalnızca Türk'ün tüm gücünü elinden almaya değil, aynı zamanda Anadolu'yu bölüp el koymaya zorlayan herhangi bir duyuru bulamıyorum. Anadolu bir bütün olarak kalmayı tercih edecektir.

“Neredeyse çok geç olmadan bir şeyler yapmalıyız. İslam'ın kurtarılması için zaman veriliyor. Zaman Türklerden yana ve bunu biliyorlar. Geçen her hafta, her bölgede yeni sorunlar ortaya çıkarır. Hindistan'da, tüm İslam coğrafyasında, hatta Londra'da bile. Türklerin başkent İstanbul'dan çıkarılmasına, Ayasofya'ya ve hilafete Hristiyan müdahalesine karşı aktif olarak ajitasyon yapılan her yerde.. Türk, acil bir barıştan ne bekleyebilir? O, gecikmenin her anını bir kazanç olarak sayıyor. Paris'te [Paris Barış Konferansı’nda] herhangi bir çözüme ulaşılamaması ve İtilafların [İngiltere, Fransa ve İtalya’nın] artan anlaşmazlıkları, onu, her gün kendisine dayatılacak koşullara direnmek için daha iyi bir konuma getiriyor ve hatta sonunda intikamını almasını bile sağlayabilir.”

(“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Bunlar, Curzon’un müttefiklerini (Fransa ve İtalya’yı) ikna etmek için sarfettiği sözler.

Buradan anlaşılıyor ki, “yeni Türkiye”ye İstanbul’un ve Anadolu’nun bırakılmasını istiyor.

Buralar Türkler’e bırakılmalı, ve böylece hem onların hem de gözü kulağı onlarda olan İslam dünyasının gururu biraz okşanmalı.

Evet, İslam dünyasının gözü kulağı o günlerde Türkler’deydi, Osmanlı’daydı..

Nitekim İstiklal Harbi sırasında Hindistan ve Afganistan müslümanları Anadolu’daki direnişe maddî ve manevî destek sağlamış durumdalar.

Arap dünyasında Selanikli Mustafa Atatürk’ü büyük İslam kahramanı ilan eden yayınlar yapılmış, hatta kitaplar yazılmış.

Prof. Zekeriya Kurşun şunları yazmıştı:

“Atatürk’ün ilk biyografisi 1922 yılında, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Hayatı: Anadolu’da Türk Milli Mücadelesi adıyla yazıldı. Belki tuhaf gelecek, şaşıracaksınız ama söz konusu biyografi, Türkiye’de değil, dışarıda basıldı. Türkiye’de, Gazi hakkında sıcak tartışmaların yaşandığı bir dönemde; İzmir’in Yunanlılardan tahliyesinin hemen akabinde, Arapça olarak kaleme alınan bu eser Mısır’da yayımlandı. …

“Kitapta, ilk Meclis’in çalışmaları anlatılırken şu ifadelere yer veriliyordu:

Büyük Millet Meclisi Anadolu’nun mevcut kalkınma döneminde ve Milli Mücadele esnasında ihtiyaç duyduğu çeşitli kanunlar çıkardı, bütün idari birimlere düzen getirdi, maliyeyi tanzim etti, eğitimi yükselterek gereken önemi verdi. Çıkardığı kanunlar arasında Anadolu’da içkinin ve içki ticaretinin yasaklanmasına dair bir kanun, ayrıca muhabbet tellallığına ve kadının modern çağda süslerini açığa çıkarmasıyla mücadeleye ve ziynet eşyalarının ithal edilmesinin yasaklanmasına dair bir kanun vardı.

(Zekeriya Kurşun, “Algıya kurban edilen Gazi Mustafa Kemal”, Yeni Şafak, 24 Ocak 2019.)

*

Türkler’in gururu bir nebze okşanmazsa ne olur, Lord Curzon onu da söylüyor.

Anadolu'da isyanlar ve Doğu Müslüman dünyasında (Hindistan, Pakistan coğrafyasında) büyük kargaşalar başgösterebilir.

Doğu dünyasındaki Müslüman tutkular (cihat ruhu, radikal Batı karşıtlığı) harekete geçebilir.  

Emperyalistlere yönelik “bu asık suratlı hınç”, “vahşi bir çılgınlığa dönüşebilir”.

Peki çare?

Çare, öncelikle İstanbul’daki Türkler’in mülteci durumuna düşürülmemesi, yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.

Türk İmparatorluğu (Osmanlı Devleti) elbette ortadan kaldırılmalı, hilafet elbette tarihe gömülmeli, Ayasofya’nın statüsü elbette değiştirilmeli, fakat bu doğrudan Hristiyan müdahalesiyle yapılmamalı.

Curzon’un 16 Aralık 1918’de söylediği gibi, bu konulara “doğrudan dokunmamalarıgörünürde bu yönde hiçbir adım atmamaları” politikalarının esası olmalı. (Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi.)

Ki “müslüman tutkular” harekete geçmesin, İslam dünyası uyumaya devam etsin.

İntikam almak gibi bir düşünceye kalkışmasınlar, öfke ve hınç biriktirmesinler.

*

İmdi, diyelim ki bir adamı göstere göstere öldürdünüz, ister istemez o adamın yakınlarının, akrabasının, kavim ve kabilesinin (ve varsa dava arkadaşlarının) kin duymasına ve öç alma duygularının harekete geçmesine neden olursunuz.

Maktul, Gazze halkı gibi sahipsiz bile olsa, zayıf birine yapılan orantısız saldırı ve cinayet insanların nefret ve öfke duygularını harekete geçirir.

Fakat böyle bir şahsın katlini bir şekilde intihar gibi gösterebilirseniz, veya (petrolü Batı ve İsrail karşısında bir silaha dönüştüren) Kral Faysal’ın yeğeni tarafından öldürülmesi gibi aile içi bir kavga gibi sunabilirseniz, yahut adamı (zehirleme, trafik kazası gibi yollarla) doğal bir ölüm gibi algılanacak şekilde ortadan kaldırabilirseniz, cinayetin üstü örtülecek ve ölen şahıs üç gün sonra unutulacaktır.

Dolayısıyla, Türk İmparatorluğu’nu (Osmanlı Devleti’ni) yıkma işini (Kral Faysal’ı yeğeninin öldürmesi gibi), yine Türk’ün kendisine yaptırmak gerekiyordu.

Hele bir de onları iyi bir iş yaptıklarına inandırabiliyor, “Zalim padişahtan kurtulduk, özgürleştik, kul olmaktan kurtulup vatandaş olduk” diyerek imparatorluklarının enkazı üzerinde (rakıyı fazla kaçırmış sarhoş gibi) çılgınca dans ettiklerinde çağdaş ve uygar olacaklarına ikna edebiliyorsanız, “Bundan iyisi Şam’da kayısı “ diyerek kendinize madalya takmayı, kutlamalar yapmayı hak ediyorsunuz demektir.

Türkler'in İslam dünyasındaki itibarının ve saygınlığının yok edilmesi operasyonunu tereyağından kıl çeker gibi zahmetsizce yine bizzat Türkler'in eliyle gerçekleştirme becerisi kutlama ve taltifi nasıl hak etmesin ki!

Bu çağdaş ve uygarca hizmetleri yapan, Türk'ün İslam dünyasındaki tartışılmaz liderliğini tarihe gömen, onu Avrupa'nın kuyruğuna takan “kahraman” Türkler de artık bir Dizbağı Nişanı’nı hak ediyorlardır elbette.

Nişanı verecek olanın İngiliz padişahı olması (Onlar padişah değil king/kral diyorlar) olayı biraz tuhaflaştırıyor ama o kadarcık kusur kadı kızında da olur.. 

Hem, padişahlık İngiliz haspasına yakışıyor da.

*

Evet, Curzon’un projesine göre, hilafet kurumunu ortadan kaldırma ihalesi de yine “dost Türkler”e bırakılmalıydı.

Böylece İslam dünyasının öfkesi İngiltere’ye değil, Türkler’e yönelecekti..

Türkler de kendilerine hesap sormaya kalkışan diğer Müslümanlar’a, “Size ne gardaşım, hilafet bizim değil mi, nasıl aldıysak öyle de bırakıyoruz; hemi de biz çağdaş olduk la, uygar olduk, sizi gidi çağdışı gerici yobazlar” diyecekler, böylece dünya Müslümanları ne yapacaklarını bilemez halde elleri böğürlerinde kalakalacaklardı.

Bu arada Ayasofya’yı da unutmamak gerekiyordu. Bu ihale de yine Türk’ün kendisine verilmeliydi.

*

Yani Lozan Antlaşması’nın metninde Osmanlı Devleti’nin yıkılması, hilafetin kaldırılmasıKemal Ohri Bey’in Cumhurbaşkanı İnönü’ye mektubunda dile getirdiği dinî eğitimin yasaklanması ve Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılması mevzuları asla yer almamalıydı.

Bunlar (günümüzde de dört nala, doludizgin dünyayı turlayan) “gizli diplomasi”nin gelir hanesine kaydedilmeliydi..

Türkler açısından bu konular “örtülü ödenek” harcamaları gibi bir “örtülü taviz” ya da “örtülü ödeme” olarak kalmalı, gururları incitilmemeliydi.

Karşılığında İstanbul’u alıyorlar, kapitülasyonlardan kurtuluyorlar, kabotaj hakkı elde ediyorlardı, yetmez miydi?!

Bunlar için bol bol bayram yapabilir, kutlamalar, resepsiyonlar, balolar tertip edebilirlerdi.

Evet, görüldüğü gibi İngiliz anahtarı gayet işlevsel.. Her kapıyı gürültüsüz gıcırtısız, sessiz sedasız açıyor.

İngiliz sicimi de şöhretinin hakkını veriyor.. Astı mı iyi asıyor, ölenin boğazından ne bir ses seda, ne de bir hırıltı geliyor.. Ver elini mezarlık..

*

(Hamiş: Bu İngiliz siyaseti ülkemizde derin devlet tarafından İslamî gruplara karşı takip ediliyor ve böylece onların “içeriden” Kemalistleşmeleri/Atatürkçüleşmeleri, “ılımlı laik” hale gelmeleri, İslamcılık eleştirisi adı altında İslamî idealleri terk etmeleri sağlanmaya çalışılıyor.)


KEMAL OHRİ'NİN AÇIKLADIĞI SIR: SELANİKLİ-İNGİLİZ GİZLİ ANTLAŞMASI

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 21

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Türkiye’de Atatürk ilke ve inkılapları diye bilinen devrimlerin/devirmelerin aslında Curzon ilke ve inkılapları olduğunu görmüştük.

Lord Curzon, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı..

“Kim Birinci Dünya Savaşı’nın galibi olmak ister” yarışmasında İngilizler, sorulara cevap verirken bazen fikir değiştiriyorlar, ve Mondros Mütarekesi’nden sonra gündeme gelen “barış antlaşması” hususunda “son karar”ları İstanbul’u Türkler’e bırakmak oluyor.

Ama hangi Türkler’e?

Selanikli Mustafa Atatürk liderliğindeki Türkler’e..

*

İngilizler’in Selanikli’yi “destekledikleri bir işbirlikçileri ya da ajanları” değil de “İngilizler’in inadına ulusal kurtuluş savaşı veren bir kahraman” gibi göstermek için yaptıkları hileleri önceki bölümlerde açıkladık, tekrar etmeyelim.

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü, bu destekleme ya da işbirliği gerçeğini, sıkça tekrarladığımız gibi, 1973 yılında tek cümleyle özlü bir biçimde ifade etmiş bulunuyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin!

“Bu milletin içinde aptallar da var, dolayısıyla onların hatırı için ‘lafın tamamı’nı söyleyelim” diyerek gerçeği en açık ve yalın biçimde açıklamış.

Daha ne desin!

*

Tabiî İnönü’nün tarihî açıklaması bazı sorulara cevap aranmasını gerektiriyor:

Bir: İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İstiklâl mücadelesinin başarısı”nı, yani Selanikli Mustafa Atatürk’ün muvaffakiyetini niçin istemişti?

İki: Curzon (onun şahsında İngiliz hükümeti) böyle bir karar verirken sahadaki İngiliz subayları ile istihbaratçıların (ajanların) sundukları raporları ve yapılan analizleri gözardı edemeyeceğine göre, o kurmay subaylar ile casusların “Selanikli Mustafa Atatürk”ü hükümetlerine “pazarlamış” olmaları gerekiyor.

Selanikli bunu nasıl başardı, onların gözüne nasıl girdi?

Üç: İngilizler müttefiklerini (Fransa ile İtalya’yı) Selanikli’yi desteklemeye mecbur etmeyi niçin göze aldı, böyle bir riske niçin girdi?

Boru değil bu, Birinci Dünya Savaşı boyunca omuz omuza, sırt sırta birlikte savaştığınız, kader birliği yaptığınız koskoca iki devlet..

Yola çıktığı sırada elinin altında emrine amade doğru dürüst bir güç bulunmayan, Kâzım Karabekir’in desteğiyle ayakta kalmayı başarabilen bir adama yatırım yapmaları, “barış masası” kumarında onun için bahse girmeleri yetmiyormuş gibi, bir de arkadaşlarını (müttefiklerini) bu kumara katılmaya zorluyorlar.

Niçin?

Bahsi kazanmaları durumunda devasa bir kazancın sahibi olacaklarına inanmamaları durumunda böyle bir riski alırlar mıydı?

Bu soru, bizi bir başka soru üzerinde düşünmeye yöneltiyor:

Dört: İngilizler, Selanikli’den birtakım sözler almadan böyle bir riske girmiş olabilirler mi?

Ve de, kendilerine verilen sözlerin mutlaka tutulacağına kesin olarak inanmadan müttefikleri olan iki koca devleti Selanikli’ye destek verme konusunda zorlayabilirler miydi?

*

Bu soruların cevabı açık:

İngilizler Selanikli ile o daha İstanbul’dayken, Samsun’a hareket etmeden önce anlaşmış olmalıdırlar. (Ki Selanikli’nin sadece İngiliz subaylarıyla değil, İngiliz Gizli Servisi’nin / İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile de defalarca başbaşa gizli görüşme yapmış olduğu, kendisinin ve yakın arkadaşlarının itirafıyla sabit.)

Evet, Selanikli ile İngilizler’in karşılıklı olarak sözler vermiş, taahhütlerde bulunmuş oldukları anlaşılıyor.

Vahideddin’in güvenini kazanıp yaveri olmuş bulunan Selanikli’nin olağanüstü yetkilerle Samsun’a gitmesini sağlayacak gerekçeleri ve ortamı hazırlayan İngilizler’in, o Anadolu’ya geçince bu defa Vahideddin’den onu geri çağırmasını isteyerek İstanbul Hükümeti’nin kendilerinin işbirlikçisi, Selanikli’nin ise korkup çekindikleri, (olmayan) gücünden “tırstıkları”, vatanı için kendisini feda etmekten çekinmeyen gözü kara bir kahraman gibi görünmesini sağladıkları açık.

İşin aslı ise, İkinci Adam İnönü’nün açıkladığı gibi, Selanikli’ye sunulmuş tam teşekküllü, tam tekmil bir “İngiliz desteği”ydi.

Türkiye’nin emperyalizm karşıtı ulusalcıları böylesi “destek”ler ve işbirlikleri için “ajanlık” ve “vatan hainliği” tabirlerini kullanmayı tercih ediyorlar.

*

Ve Selanikli, Ağustos 1919’da, Samsun’a çıkışından üç ay sonra Erzurum'dan gönderdiği mektubunda anasına “Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” diyerek, vatan için kendisini feda etmeye hazır bir serdengeçti değil, “Mevzubahis olan netice ise, vatan da teferruattır” modunda ağını ören bir “hesapçı” olduğunu ortaya koymuş durumda. (Bkz. Salih Bozok, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, haz. Can Dündar, 7. b., İstanbul: Doğan Kitapçılık 2006. s: 72-74;  Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul: Kırmızı Beyaz Yayınevi, 2004, s. 253-255.)

Böylece bir başka soruya ulaşmış oluyoruz.

Beş: Selanikli İngilizler’e ne tür sözler vermiş, taahhütlerde bulunmuş olabilir?

Cevabı tahmin etmek zor değil: Curzon ilke ve inkılaplarının Atatürk ilke ve inkılapları olarak yerli-milli kılıfta hayata geçirilmesi..

Curzon’un derdi, birincisi Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülmesi,  Türkler’in kendi mazilerine, kültürlerine, maneviyatlarına, dinlerine, ellerindeki bütün bir medeniyet mirasına sırt çevirerek tarih yolculuğuna bir balo cumhuriyeti ile Afrika’daki Hotanto kabilesi gibi sıfırdan başlamaları..

İkincisi, hilafetin ellerinden alınması suretiyle Türkler’in İslam dünyasındaki liderlik pozisyonlarına son verilmesi..

Üçüncüsü, “Yeni Türkiye”nin Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı gibi İstanbul’u başkent yaparak hâlâ bir imparatorluk namzedi gibi görünmesinin engellenmesi, Anadolu’daki bir şehri başkent yaparak geçmişin Lidya’sı, Frigya’sı gibi üfürükten bir “gecekondu devlet” görüntüsü vermesi..

*

Şurası kesin: Curzon-Selanikli anlaşmasında iki taraf da sözünde durdu..

Curzon, İkinci Adam İnönü’nün açıkladığı gibi Selanikli’ye gereken desteği (müttefiklerini zorlama pahasına) verdi.

Selanikli de (İngilizler’in efsanevî Dizbağı Nişanı’na layık görülecek şekilde) üstün performans sergiledi; Osmanlı’nın imparatorluk unvanının da, hilafetinin de, alfabesinin de, dilinin de, kültürünün de, medeniyetinin de, maneviyatının da canına okudu.

İşi öyle abarttı ki, nerede bir Arap alfabesi ile yazılmış kitabe varsa (Kur’an’ı hatırlatıyor diye olsa gerek) ya kırdırıp attırmaya ya da üstünü sıva ile kapattırmaya koyuldu.

Memleketimizi “Selanikli heykeli ormanı” haline getirmeye çalıştı.

Her yere fotoğrafını astırma, paralara pullara resmini kazıma seferberliği başlattı.

Orada da durmadı, “Türk oğlu” olmayı gururuna yedirememiş ya da bunu kendisi için zül addetmiş olacak ki, şahsını Türkler’in atası ilan etti, palavradan Atatürk soyadını aldı.

Velhasıl, Curzon ilke ve inkılaplarını Atatürk ilke ve inkılapları adı altında Türk milletine “armağan etti”, miras bıraktı.

*

Evet, (İnönü’nün açıkladığı üzere Selanikli’yi destekleyen) Curzon’un temel hedeflerinden biri, Türkler’in elinden hilafetin alınması ve böylece İslam dünyasındaki liderlik pozisyonlarına son verilmesiydi.

Ohrili Kemal Bey’in İsmet İnönü’ye yazmış olduğu bir mektup, hilafetin kaldırılış sürecinin daha iyi anlaşılmasını sağlayan bir belge durumunda.

Prof. Dr. Metin Hülagü’nün konuyla ilgili bir makalesi ilginç bilgiler içeriyor. (Bkz. Metin Hülagü, “Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?”, 21 Temmuz 2018, https://www.superhaber.com/hilafetin-ilgasini-ismet-pasa-mi-imzalamis-makale-124433)

Burada dikkat çeken nokta şu:

Eski subay Kemal Ohri’nin 1947 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye gönderdiği mektubundan, Lozan Antlaşması öncesinde hilafet ve saltanatın kaldırılmasına dair bir “Türk-İngiliz Gizli Antlaşması” yapılmış olduğu anlaşılıyor.

Ancak, böyle bir antlaşmanın varlığından mesela Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir’in haberi yok..

Dönemin başbakanı Rauf Orbay’ın da..

Bunu hem yazdıkları hatıratlarından, hem de TBMM’de saltanatın kaldırılması görüşmeleri sırasında sergiledikleri tavırdan biliyoruz.

Konu TBMM’nin gizli celselerinde bile müzakereye açılmamış.

Fakat Kemal Ohri’nin antlaşmadan haberi var.

İsmet İnönü’nün de.. Ohri’nin mektubundaki ifadeler, bilmekte olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla söz konusu antlaşmaya Türk-İngiliz gizli antlaşması değil de Selanikli-İngiliz gizli antlaşması demek daha doğru olur.

Ve bu antlaşmanın temellerinin Selanikli henüz İstanbul’dayken, Anadolu’da görevlendirilmesi söz konusu olmadan önce atılmış bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

Aksi takdirde İngilizler Selanikli’ye Samsun’a gitmesi için bu kadar kolay “vize” vermezlerdi.

Ve Selanikli de (Erzurum'dan anasına yazdığı mektupta dile getirdiği gibi) işin ucunda netice görmese kılını kıpırdatmazdı:

 “Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.

*

Selanikli (İsmet İnönü’nün sözünü ettiği) “İngiliz desteği”ni arkasına almasaydı vatanseverlikte netice görmezdi”.

Netice görmeyince de “Mevzubahis olan vatansa…” türünden kahramanca cümleler kurmazdı.

Bugünden geriye baktığımızda onun ne yapıp ne yapmayacağını pekâlâ biliyoruz.

İngiliz de, Selanikli’den saltanatın ve hilafetin ocağına incir dikme sözü almasaydı, ona destek vermezdi.. Bunu da biliyoruz.

Selanikli’nin daha Erzurum Kongresi günlerinde, Samsun’a çıkışının hemen iki ay sonrasında hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya büyük bir özgüvenle saltanatın kaldırılacağı müjdesini vermesi, hem İngiliz desteğine olan itimadının büyüklüğünü, hem de “gizli antlaşma”nın temellerinin İstanbul’da atılmış olduğunu gösteriyor.

Demek ki İngilizler Selanikli’ye sağlam teminat vermişler..

Selanikli de onlara çok sağlam söz vermiş.

Hatırlayalım, Curzon’un üç tane temel hedefi var:

Birincisi saltanatın (Osmanlı İmparatorluğu’nun) son bulması..

İkincisi Türkler’e İslam âleminde itibar ve saygınlık kazandıran hilafetin ellerinden alınması..

Üçüncüsü de Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olması hasebiyle sahip olan devlete imparatorluk “havası” veren İstanbul’un yeni Türk devletinin başkenti olmaması.

*

Burada bir noktaya özellikle değinmek gerekiyor:

Tarihte bu tür “gizli antlaşmalar”, daha doğrusu komplo ve entrikalar hiç eksik olmamıştır.

Mesela 1916 yılında İngilizler ile Fransızlar arasında yapılmış olan Sykes-Picot antlaşmasından dünya ancak 1920’li yıllarda Sovyetler’in bu antlaşmayı ifşa etmesi sayesinde haberdar olabildi.

Bu tür gizli antlaşmalar günümüzde de yapılıyor.

Mesela, Muharrem İnce Temmuz 2014’te, yaklaşık 10 yıl önce TBMM’de AK Parti iktidarının gizli anlaşmalarıyla ilgili olarak şöyle bir konuşma yapmıştı:

“Az önce Grup Başkan Vekili Sayın Ahmet Aydın, Sayın Tanju Özcan konuşurken Gizli anlaşmalar yapıp yapmadığımızı nereden biliyorsunuz?’ dediniz.

“Bakın, ben verdiğim bir soru önergesine Sayın Ahmet Davutoğlu imzasıyla verilen cevabı okuyorum, devletin resmî belgesi: ‘Bölgedeki ve dünyadaki birçok ülkeyle olduğu gibi, İsrail ve ülkemiz arasında da çeşitli anlaşmalar akdedilmiştir. Diğer ülke ve uluslararası kuruluşlarla olduğu üzere, İsrail’le de siyasi, ticari, kültürel ve askerî olmak üzere çok yönlü ilişkilerimiz karşılıklı imzalanan bu anlaşmalar çerçevesinde yürütülmektedir. İkili ve çok taraflı ilişkilerin geliştirilmesini amaçlayan bu anlaşmaların üçüncü ülkeleri hedef alan bir yönü bulunmamaktadır. Bununla birlikte, söz konusu anlaşmalardan bazıları, hizmetin gereği dolayısıyla, gizli olup bunlar dışındakiler Resmî Gazete’de yayımlanmaktadır.’ (…)

“Tarihi de söyleyeyim: 9 Kasım 2009, soru önergesinin tarihi.

“Hep MHP’yi suçluyordunuz ya ‘[28 Şubat sürecinde] Hükûmet ortaklığınızda Suriye’yle gizli anlaşmalar yaptınız’ diye; işte, ben de size, sizin İsrail’le gizli anlaşmalar yaptığınızı Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu’nun imzasıyla… ‘Biz yaptık’ diyor. ‘Gizli olanlar, Resmî Gazete’de yayımlanamayanlar, onlar ayrı ama Resmî Gazete’de yayımlananlar da var’ diyor.

Demek ki İsrail’le de gizli anlaşmalar yapmışsınız.”

(https://www.odatv.com/siyaset/14-soruda-akpyi-nakavt-etti-61985)

Evet, Türkiye Cumhuriyeti milletin iradesiyle, millet öyle istediği için değil, İngilizler’le Selanikli’nin gizli antlaşması marifetiyle kuruldu ve tarihteki yolculuğuna aynı minvalde devam ediyor.

*

Peki Ohrili Kemal kim, ve niçin önemli?

Prof. Hülagü, 1957 yılında vefat etmiş olan Ohrili Kemal Bey’in “yaptığı görevler, meşguliyetleri ve bulunduğu yerler dikkate alındığında yabancı kaynakların da ifade ettiği üzere, hiç de sıradan biri olmadığını” söylüyor.

Soyadından da belli olduğu üzere Ohri (Kuzey Makedonya) doğumludur, Balkanlar’ın çocuğudur.

Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşıdır, üç yıl Harbiye’de aynı sıralarda beraber okumuştur, onunla aynı yıl mezun olmuştur.

Orduda İsmet İnönü’yle birlikte görev yapmış, aralarındaki ilişki zamanla yakın bir dostluğa dönüşmüştür.

1910 yılında Osmanlı Hükümeti tarafından eğitim için Almanya’ya gönderilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde kurmay heyeti içinde yer almış, Üçüncü Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü görevinde bulunmuş, daha sonraları ise Kuzey Grubu Karargâh Kurmayı olmuştur.

Cumhuriyet döneminde ise İsviçre, İspanya ve Almanya gibi Avrupa ülkelerinde bulunmuş, uluslararası ticaretle meşgul olmuş, özellikle askerî malzeme üretimi ve satışı yapan büyük firmalarla bağlantı kurmuştur.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında savunma sanayii alanında yapılan satın almaların aracısı ve komisyoncusu olarak çalışmıştır.

Görünürdeki meşguliyeti olan ticarî girişimciliğinin yansıra Türkiye adına istihbarat edinmeye çalışmış ve edindiği bilgileri, kendi analizleri eşliğinde, o dönemin en üst seviyedeki devlet idarecileri ile paylaşmıştır.

Mesela Başbakan Menderes’e 30 Ağustos1955 tarihinde bir telgraf çekerek, “Kıbrıs’ın 1878 senesinde İngilizler’e, Rusya’ya karşı bize yardım etmeleri ve Kars ile Ardahan onlardan geri alınıncaya dek geçerli olmak şartıyla geçici olarak bırakılmış olduğunu, Lozan Antlaşması’nda Kıbrıs hakkında doğrudan ya da dolaylı hiçbir ifadenin yer almadığını, o nedenle 1878 Antlaşması’nın bugün geçerli olmasının icap ettiğini” belirtmiştir.

*

Onun 28 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu hilafet konulu mektuba gelince..

Prof. Hülagü’nün belirttiğine göre, Cumhuriyet Arşivi kayıtlarına geçmiş bulunan ve araştırmacılara açık olan mektup, Ohrili Kemal’in Cenevre’de Segy pansiyonunda kaldığı sıralarda daktilo edilip postaya verilmiş.. Toplam 11 sayfadan oluşan mektup Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye istihbarî bilgiler vermekte ve siyasî önerilerde bulunmaktadır.

Prof. Hülagü şunları diyor:

“1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile İngiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilafet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de Dini Eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu, ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.

“Kemal Ohri’nin antlaşmaya dair tafsilatlı bilgi vermemesinin nedeni, öyle anlaşılmaktadır ki, antlaşmanın gizliliği bir tarafa, gerek İsmet İnönü’nün gerekse daha başkalarının zaten konuya hem önceden beri vakıf olmaları hem de konunun zaman zaman bir kısım teklifler nedeni ile gündeme gelmiş olmasından kaynaklanmış gözükmektedir.”

Mektuptaki “dinî eğitimin yasaklanması” kaydı, medrese ve tekkelerin Atatürk ilke ve inkılapları (yani Curzon ilke ve inkılapları) kapsamında niçin kapatıldığını, Tevhid-i Tedrisat (öğretimin birliği) adı altında niçin dinî eğitim ve öğretime savaş açıldığını anlamamızı sağlıyor.

Marifet iltifata tabidir” kaidesince, medrese mezunlarına resmî görev verilmeyeceğinin ilan edilmesi bile o kurumların gözden düşmesi için yeterli olacakken yasaklanmaları, bunun da ötesinde sadece yüzünden Kur’an okumayı öğrenen ve öğretenlerin bile polis ve jandarma güçleri tarafından sıkı bir biçimde takip edilmeleri, salt Selanikli’nin kişisel takıntıları ile izah edilebilecek birşey gibi görünmüyor.

Gerektiğinde camide minbere çıkıp Taliban lideri Molla Ömer, el-Kaide lideri Üsame bin Ladin ve İran’ın Ayetullah Humeyni’si gibi radikal dinci, tavizsiz siyasal İslamcı hutbe okuyabilecek esneklikteki Selanikli’nin bu katılığı, İngilizler’den duyduğu korkunun büyüklüğünü ortaya koyuyor diyebilir miyiz?

Selanikli’nin 1936 yılında İstanbul’da ağırladığı (önünde ayak ayak üstüne atarak burnu havada oturan) İngiltere Kralı Edward’ın karşısında verdiği poz, psikolojisini anlamamızı sağlıyor.

*

Okurlarımız üstlerine alınmasınlar fakat memleketimiz ahmaklar bakımından gayet münbit ve zengin olduğu için “Sözün tamamı ahmağa söylenir” fehvasınca “Niçin gizli antlaşma?” sorusuna da cevap vermemiz gerekiyor.

Genel cevap şu: İstihbarat teşkilatları niçin “gizli” çalışıyorlarsa onun için..

Özel cevap ise şu: Devletler bazen kendi halklarından, kendi ülkelerindeki kamuoyu baskısından, bazen de uluslararası baskılardan çekindikleri için kimi antlaşmalarını gözlerden saklar, gizli yaparlar.

Yaptıkları bazı antlaşmalar da kendileri açısından küçük düşürücü niteliktedir, ve bunun bilinmesini istemezler.. Antlaşmanın diğer tarafında yer alan devlet de muhatabını aşağılamış olmayı değil, hedeflerine ulaşmayı önemsediği için, olayın gizli kalmasına razı olur.

*

Peki mektuptan başka neleri öğreniyoruz?

Bunu da bir sonraki yazıda görelim inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."