siyasal islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyasal islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SİYASAL İSLAM HÜRRİYET, SİYASAL HALKÇILIK (DEMOKRASİ) İSE SÜRÜLEŞMEDİR




Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler, siyasal milliyetçiliğe karşı olduklarını niçin söylemiyorlar?

Siyasal dinsizliğe (laikliğe) niçin karşı çıkmıyorlar?

Siyasal Batıcılığa (Avrupa Birliği hedefine) niye karşı değiller?

Siyasal halkçılığı (demokrasiyi) niçin sakat bulmuyorlar?

İslam, baştan sona iyiliktir.. Böyleyken, siyasal nitelikte olması onu zararlı hale getiriyorsa, başka şeyler niçin siyasal olunca kötü hale gelmiyorlar?

Siyasal neden bütün haspalara yakışıyor da, bir tek İslam söz konusu olunca yakışık almıyor?

Mesela siyasal Türkçülüğe neden karşı çıkılmıyor?

Siyasal Kürtçülük kötüyse -Ki sapına kadar kötü-, siyasal Türkçülük de kötü olmalı değil midir?!

*

Türkiye gibi yoğun Kürt nüfusun bulunduğu bir yerde bir Kürt’ün Kürtçe eğitim-öğretim istemesi, hatta Kürtçe’nin de resmî dillerden biri olmasını istemesi tabiîdir.. Mesela çağdaş ve uygar İsviçre’nin iki tane de değil, dört tane resmî dili var.

Kürt’ün kendi kimliğini, gelenek ve göreneklerini korumak istemesi kadar doğal birşey olamaz.

Ancak, ayrı devlet olmak istemesi doğru değildir.

Fakat, Kürt’e normalde sahip olması gereken hakları vermediğiniz, kimliğini ve dilini yok saydığınız, ona “Türk oğlu” olduğunu söyleme dayatmasında bulunduğunuz zaman, onu “ayrı bir devlet” olma yönünde ahmakça tahrik etmiş olursunuz.

Çünkü, kimliğini, dilini ve kültürünü korumanın yolunun devletleşmekten geçtiğini düşünecektir.

Bir de tutup “milliyetçilik” yaparsan yaraya tuz basmış olursun.. Bu durumda Kürt, “Benim başım kel mi, Türk için milliyetçilik iyiyse, Kürt için de iyi demektir, o halde ben de Kürt milliyetçisi olayım” der.

Ve olur.

Dünyada Türkiye’deki Türk milliyetçiliği kadar aptalca, içi boş, neyi savunduğundan habersiz, kendi ayağına kurşun sıkan, bindiği dalı kesen dangalakça bir ideolojimsi var mıdır?!

Ve de Türkiye’de gerçekten bir “devlet aklı” var mı?!

*

Evet, Türkiye’de Kürtler’in vatandaş olarak bütün “insanî” hakları istemeleri doğaldır.

Fakat “Siyasal Kürtçülük” yanlıştır.

Çünkü “siyasal”lık sadece İslam’a yakışır.

Mevcut durumda Türkçülük, Kürtçülük, laiklik (siyasal dinsizlik) vs., İslam’ın hakkı olan “siyasal”ı gasbetmekte, sonra da, tegallüb, tasallut ve yağmacılıklarını örtmek için “Siyasal İslam” düşmanlığı yapmaktadırlar.

Bir müslüman ne milliyet-çi (siyasal Türkçü, Kürtçü vs.), ne demokrat (siyasal halkçı) ne de laik (siyasal dinsiz) olabilir.

Sadece “Siyasal İslamcı” olabilir..

Kürdistancılık, Arabistancılık, Türkiyecilik vs. (ırkının adını yüceltme, ulusal çıkar putuna secde etme davası) müslümanın benimseyebileceği ideolojik duruşlar değildir.

Müslümanın davası ancak îlâ-yı kelimetillah (Allah’ın sözünü yüceltme) olabilir.

*

Sapıklığın da (LGBT, feminizm vs. dalaverelerinde olduğu gibi) siyasalı var, fakat Siyasal İslam düşmanlığı yapanların siyasal sapıklığa (sapıklığın siyasallaşmasına) laf söylediklerini göremiyoruz.

Beşerin ürettiği (ve “Allah’ın indirdiği” ile çelişen) hukuk sistemlerini Şeriat’e üstün tutan herkes, (İslam nokta-i nazarından) siyasal sapıktır.

Dolayısıyla, laik demokrasi yanlıları da (çağdaşlık açısından normal, “norm”a uygun olmakla birlikte, İslam açısından) siyasî sapıktırlar, çünkü “millet çoğunluğunun iradesi”ni Allahu Teala’nın iradesine, milletin taleplerini Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına üstün tutmaktadırlar.

Bu da sapıklık (sapıtma) değilse, sapıklık nasıl birşeydir?. İslam açısından sapık olmak için başka neyi savunmak gerekiyor?

Dinin devlete hakim durumda bulunması (yani adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar yığınının Allahu Teala’ya itaat etmesi) gerekirken, dinin devletin emrinde ve kontrolü altında olması, yani adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar yığınının Allahu Teala’nın emir ve yasakları hakkında “Bu tamam, şuna gerek yok, şu reddedilmeli” diye hüküm vermeleri de sapıklık değilse, sapıklık nedir?

Sapıtmanın, haddini bilmezliğin bundan daha âlâsı olabilir mi?

*

Merhum İsmail Çetin Hoca şunu diyor:

“Beşerî sistemle İlahî sistem arasındaki farklardan biri de budur. Beşer, çıkardığı kanunu nefsi hakkında değil gayri [başkaları] hakkında icra eder. Peygamberler ise melek vasıtasıyla veya ilhamla Allah Teâlâ’dan telakki ettikleri vahyin hükmünü hem kendi nefsleri hakkında hem de başkası hakkında icra ederler…

“Beşerin çıkardığı kanun, sevdiği bir kimsenin aleyhine geldi mi, ondan cezayı kaldırmak için yeni bir kanunu çıkarır. Böylece Allah Teâlâ’nın veya kulunun hakkına tecavüz eden zalim dostunu kurtarır ve korur. Demek beşerden kanun çıkaran kimse kendisi çıkarttığı kanuna inanmamış oluyor….”

(İsmail Çetin, Şuur, 2. b., Isparta: Dil-ârâ Yayınları, 1992, s. 88.)

* 

Şeriat adalet ve hikmet, Şeriat‘le çelişen bütün beşerî düzenleme, ilke, kanun ve kurallar ise keyfîlik, zorbalık, tahakküm, baskı ve zulümdür. 

Akıl, yani akl-ı selîm, vahiyle birliktedir. 

Şeriat’le çelişen hükümler ise akla değil, heva, heves, zulüm, tekebbür, tefessüh, sefahat, tuğyan, enaniyet ve bencilliğe dayanır.

Bunların hepsinin temelinde menfaat/çıkar putu yatar.

Nitekim günümüzde uluslararası ilişkilerin temel kavramı “ulusal çıkar“dır.

Günümüz devletlerinin temel ideolojisi ise, söylensin ya da söylenmesin devletçilik ve milliyetçiliktir.

Yani bireysel değil, kitlesel/toplumsal bencillik ve enaniyet. Kendi kendine tapınma.. 

Kitlesel çıkarcılık.

Bireysel çıkarcılıkları topluyorsun, ortaya ulusal çıkar çıkınca bunu kutsal kabul ediyorsun. (Bazı kurumlarda alınan rüşvetlerin bir havuzda toplanıp sonra personel arasında bölüştürülmesi, şayet birisi çaktırmadan fazla alırsa “ahlâksız rüşvetçi, hırsız” kabul edilmesi gibi.)

Bireysel zulümleri topladığında ortaya çıkan ulusal zulüm, kötü olmaktan çıkıp iyi hale gelir mi?!

Bireysel ahlâksızlıklar üstüste yığılıp ulusal ahlâksızlık olarak tek torbaya doldurulduklarında fazilet haline mi gelir?!

*

Üç kişi bir araya geliyor “Biz devletiz” diyorsunuz.. Ardından da “Biz devletçiyiz (Biz Türkiyeciyiz, biz Kürdistancıyız)” (yani “Biz, bizciyiz”) dediğinizde güya bir “fikir sistemi” ortaya koymuş, “yüksek bir ideal” sahibi olmuş oluyorsunuz.

Oysa savunduğunuz şey bayağı ve düşük bir çıkarcılık..

Milliyetçiliğin durumu da aynı.. Üç kişi bir araya gelmiş, kendinizi millet diye adlandırmışsınız.. Yani, “Biz, milletiz” diyorsunuz.. Ardından da “Biz, millet-çiyiz, milliyet-çiyiz” diye güya ideoloji üretiyor, felsefe yapıyorsunuz.

Halbuki yaptığınız şey, “Biz, bizciyiz” diyerek kendi varlığınızı put haline getirmekten ibaret.

*

Bunlar bir de millet iradesinden (milli iradeden) söz ediyor, “halkın kendi kendisini yönetmesi” diyerek heva ve heveslerini “demokrasi” adı altında allayıp pulluyorlar.

Millet iradesinden söz ediyorsan son tahlilde bireysel iradeyi yok sayıyorsun, önemsiz görüyorsun demektir.

Bunun Türkçesi “sürüleşme”dir. Sürü olmadır.

Bu durumda millet iradesine teslim olman, sürüde iradesiz bir “hayvan” (canlı) olmayı kabul etmen demektir.

Bireysel iradeni bu şekilde bir yana bırakıp başka bir iradeye teslim olacaksan, bu ancak ilahî irade olmalıdır.

Bir yöneticiye itaat de, ancak onun ilahî iradeye tabi olması durumunda makul ve meşru hale gelir.

İlahî iradeye, ilahî hükümlere (emir ve yasaklara), Şeriat’e tabi olman, seni “insan” yapar.

Şeriat’e aykırı olarak “milli irade”ye tabi olman ise seni (sürüdeki iradesiz ve şuursuz/bilinçsiz) “hayvan” (canlı) haline getirir.

Hatta, ayet-i kerimede geçtiği gibi “hayvandan da aşağı” (bel hum adall) hale gelirsin.

*

Sosyal demokrasi, muhafazakâr demokrasi, laik demokrasi vs. fark etmiyor, demokrasiyi (siyasal halkçılığı) benimsemek küfürdür.

Çünkü şirktir, insanları rab/tanrı haline getirmektir.

Bunu ben söylemiyorum.. Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken söylüyor.

Hristiyanlar’ın rab haline getirdikleri papazların yerini laik demokrasi (siyasal halkçılık, siyasal milletçilik) ile birlikte parlamentoların (millet meclislerinin) aldığını belirtiyor.

Aynı şekilde Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, laikliğin (ister demokratik olsun ister diktatoryal) küfür olduğu fetvasını veriyor, bundan şüphe edenin de kâfir olacağını dile getiriyor.. (Ki laiklik, demokrasinin "olmazsa olmaz" bir rüknü kabul ediliyor.. Mesela Türkiye'de demokratik seçimlerle gelen bir hükümetin laikliğe aykırı bulunan düzenlemeler yapmak istemesi, "demokratik yolla gelip demokrasiyi ortadan kaldırma" olarak yorumlanabiliyor.. Yani demokrasiden anlaşılan, son tahlilde, milletin tercihlerine kulak verilmesi değil, milletin tercihlerinin "siyasal dinsizlik" parantezine hapsedilmesi.)

Yine, Allame Zahidü’l-Kevserî de laikliğin, yani Şeriat’le kayıtlı ve şartlı olmayan bir yönetimi benimsemenin küfür olduğunu yazmış durumda.

Merhûm Ali Haydar Efendi de, “Demokrasinin D’sini ağıza almak bile küfürdür!” demiş bulunuyor.. Ağzına almaktan kastı, benimseme. (Bkz. http://www.turkcesi.biz/muharrirler/ziyaiyye-bekcisi/tenakuzlar-cukuru-mu-fikir-fahiseligi-mi.html)

*

“Derin”lerin yaptıkları rol paylaşımı çerçevesinde kendi aralarında horoz dövüşü yapan zamane “ehlî sünnetçiler”i ile modernist ilahiyat hokkabazlarına gelince..

Ehlî sünnetçilere örnek, Selanikli diktatör Mustafa Atatürk’ün aleyhinde konuşmanın haram, Erdoğan’a (cumhurbaşkanı olması hasebiyle) itaatin de farz olduğunu söyleyen Cübbeli Zahmet.

(İslam’dan da, içinde yaşadığı düzenden de, kendisinden de habersiz bir şaşkın; çünkü, cumhurbaşkanına itaatin farz olduğunu söyleyerek din ile devlet işlerini birbirine karıştırmış, laikliği yok saymış durumda.)

Güncellemeci modernistlere örnek ise, Erdoğan için “ulu’l-emr” demiş olan (pırasasör kontenjanından ilahiyat prof.u) Şaban Ali Düzgün. (Erdoğan'ın İslam’a göre ulu’l-emr olabilmesi için “Atatürk ilke ve inkılapları”na bağlılık yemini etmek şöyle dursun, TBMM kürsüsünde “Allahu Teala’nın ilke ve inkılaplarına aykırı her görüş ayağımın altındadır” diyebilmesi gerekiyor Şaban!. Lütfen uyan!)

(Görüldüğü gibi, Şaban’ın Cübbeli’yle ortak noktası, bunun da laikliği yok sayması.. Ondan farkı ise matruş ve şapkalı olması.. Bunun sarık ve cübbeyi rezil kepaze etmeme, rezaleti şapkanın ve sinekkaydı traşın gelir hanesine yazdırma gibi bir meziyeti var.)

Nedense, Cübbeli ve Şaban gibilerin bu tür “laikliğe aykırı” laflarına kimse itiraz etmiyor.

Derinler, “dinin devlete hizmet edecek şekilde güncellenmesi” durumunda laikliği hemen rafa kaldırıyor ya da sümen altı ediyor ve tezgâhın altına saklıyorlar.

Fakat devletin dine hizmeti söz konusu olunca bunları bir gam, keder, gussa ve tasa alıyor.


LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) SİYASAL “SİYASALSIZ İSLAM”I

 






Siyonist Yahudilerin başını çektiği küresel küfür çetesinin İslam’ı “güncelleme”ye (reforma tabi tutmaya) çalıştığı biliniyor.

Bu, Müslümanların İslam-cı olmaması (İslam’dan yana olmaması) ve içinde “siyasal”lık bulunmayan türedi bir İslam’ı benimsemeleri anlamına geliyor.

Ancak bu uyduruk “Siyasal-sız İslam” türedisi, Siyasal İslam düşmanlığı yaparak “siyasal”lık şarabından kana kana içmeyi de ihmal etmiyor.

Şurası açık: “Siyasalsız İslam” düzenbazlığı gerçekten “siyasal”sız olsaydı, Siyasal İslam düşmanlığı yaparak “siyasal” bir duruş sergilemezdi.

*

Aslında bu “Siyasalsız İslam”, Siyasal İslam’ın ta kendisi.. Çünkü küresel küfür siyasetinin ürettiği bir İslam..

Onların Siyasal İslam diyerek saldırdıkları İslam ise, “din olan (Kur’an ve Sünnet’e dayanan) İslam”..

Ancak bu “din olan İslam” küresel küfür düzeninin siyasetini onaylamadığı için, kâfirler ve onların yerli milli acentaları ona Siyasal İslam adını takıyorlar.

*

Evet, bu “Siyasalsız İslam” abrakadabrası, aslında Siyasal İslam’ın ta kendisi..

Tipik örnek FETÖ..

Fethullah uydurma kerametler, konfeksiyon rüyalar, sahte “aranmalar” vs. ile uçup kaçan maneviyat ehli bir hocaefendi, bir veli haline getirildi, örgütü de hiçbir siyasal hedefi olmayan saf ve pür bir İslamî oluşum gibi gösterildi..

Halbuki siyasal bir hareketti.. Maksat, onun vasıtasıyla anti-Kemalist Nurculuğu iyiden iyiye devletçi bir çizgiye çekmekti.

Sadece bu değil, ayrıca dindar potansiyel için, “derin devlet”in kontrolünde bir alternatif üretmek, [Siyasal İslam (İslamcılık) olarak kabul edilen] Şeriatçı hareketlerin önünü kesecek şekilde bir “yerli-milli dindarlık mecrası” meydana getirmekti.

Yani Fethullah’ın “Siyasal-sız İslam”ı aslında saf ve pür bir siyasal hareketti..

*

Tabiî “derin devlet”in kullandığı tek isim Fethullah değildi.. 

Fakat “kullanışlı”lar içinde bilgisi, hitabeti, teşkilatçılığı, azmi, sebatı ve zekâsı ile öne çıkan, başlangıçta “derin”lerin (tulumbaya su koyma kabilinden) peşine taktığı üç beş kişi ile yola çıkmışken, kısa zamanda yüzbinlerce insanı peşinden sürüklüyor hale gelen sadece oydu.

İşte, Fethullahçı kitlenin başlangıçta bir cemaat ya da hizmet hareketi olarak adlandırılırken FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü) markasıyla tescillenmesinin ardındaki etken bu başarı..

Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyi okyanusunda enginlere kulaç atan müttefikleri (stratejik ortakları), bu yerli milli “siyasal” başarıyı görünce, “Dostlar arasında, hele de stratejik ortak iseler, ayrı gayrı olmaz, müttefiğimizin malı bizim de malımızdır, bu siyasal başarı yerli milli, lokal ve yerel kalmamalı, küresel olmalı” dediler.

Böylece, bu Siyasal “Siyasalsız İslam” hareketi (Fethullah ve grubu), Türkiye’nin (ABD, AB ve Vatikan gibi) müttefikleri ve dostlarıyla (sanki bir devletmiş gibi) doğrudan temas kurmak suretiyle “paralel devlet”lik yönünde bir sıçrama yapmış oldu.

Ve, derini ve yüzeyseliyle Türk devleti, Fethullah’ın “Siyasalsız İslam”ının aslında siyasal bir hareket olduğunu nihayet fark etme başarısı gösterdi.

*

Bazılarının ikide bir “Yeni FETÖ’ler yolda.. Sırada BETÖ var, CETÖ var, ÇETÖ var, DETÖ var…” diyerek alfabenin harflerine zulmettiklerini görüyoruz.

Boşuna telaşlanıyorlar..

Derinler uyandı, “Siyasalsız İslam üretme serası”nda yetiştirdikleri hormonlu karpuzların taşınamayacak ve başlarına iş açacak kadar büyük cesamette olmasına artık izin vermezler.

Gübreyi, suyu az verirler, tarlanın bakımı iyi yapılmaz.. Fazla büyüyen olursa hemen dilimlenir, sofraya gelir..

Derinlerin, (yerli milli kalıp küresel pazarlara çıkmadığı sürece) yeni FETÖ’lere her zaman ihtiyacı vardır..

Derin düzen, onlarsız yapamaz..


"SİYASAL ANTİ-İSLAMCILIK" HAREKETİNİN RADİKAL TEMSİLCİSİ FETÖ, AKPARTİ'NİN SİYASAL ANTİ-İSLAMCILIĞINI YETERSİZ BULUYOR





Evet, radikal "siyasal Anti-İslamcı" FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü), Akparti'nin mahcup "siyasal Anti-İslamcılığını" yetersiz buluyor, daha doğrusu onu bu konuda "takiyye" yapmakla suçluyor. 

Nitekim, yurtdışındaki FETÖ mensubu eski gazetecilerin, sosyal medya üzerinden yaptıkları yayınlarda mevcut iktidarı "Siyasal İslamcı" olmakla itham ettikleri görülüyor. İslamcı olmak (ve de İslam'ın siyasal boyutu) kötü birşeymiş gibi..

Erdoğan'ın bir "Siyasal İslamcı gizli ajandası" bulunduğunu öne sürüyorlar.

Bu, Erdoğan'ı takiyye yapmakla suçlamaları anlamına geliyor.

Akparti'nin, bir siyasal parti olması hasebiyle "siyasal" bir oluşum ya da hareket olduğu doğru. Aksi düşünülemez.

Fakat Siyasal İslamcı olduğu doğru değil.. İslamcı bir parti değiller, nerde kaldı ki Siyasal İslamcı olsunlar. 

Bunu açıkça ifade ediyorlar. 

*

Fakat FETÖ'cüler herkesi kendileri gibi "takiyyeci" kabul etmekte ısrarcılar.

Belki şu söylenebilir: Akparti, Kemalist anlamda değil fakat Batılı anlamda laik bir parti. 

Batı siyasetinde din-devlet ilişkileri nasılsa Türkiye'de de öyle olmasını istiyorlar denilebilir. 

Din (Şeriat) devlete karışamasın, fakat devlet, kendi ihtiyaç listesine göre İslam'ı güncelleyebilsin. Sözlerinden, böyle birşeyi istedikleri sonucu çıkıyor.

Erdoğan'ın taa Mısır'a ve Tunus'a gidip "Şeriat'i bırakın, laik olun!" çağrısı yapmış ve içeride de "İslam'ın güncellenmesi gerekir" fetvasını vermiş olması, tesadüf değil.

Bu konuda örnek aldıkları yer, Batı.. Malum, Batılılar Hristiyanlığı her gün güncelliyor, yeniliyorlar. 

Kısacası Akparti İslamcı değil, konformist, "düzen" yanlısı bir parti.

Pragmatik ve pragmatist.

Laik.. Batılı anlamda..

Pragmatik ve pragmatist olmasından müslüman halk da, Kemalistler de (ulusalcılar da) biraz nasipleniyor. Hepsi bu kadar. 

(Laik sistemi, yani "siyasal dinsiz" düzeni benimseyen, Şeriat'in devlete hakim olmasını gereksiz görenlere, üstüne üstlük bir de İslamcı olmadıklarını açıkça söyledikleri halde, nasıl İslamcı denilebilir ki?!)

*

Durum buyken FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) mensubu yurtdışı "sosyal medya" korosu neden Akparti'yi "Siyasal İslamcı" olmakla "suçluyorlar"?

Muhtemelen Batılılar'a, "Bakın sizin mücadele ettiğiniz Siyasal İslamcılıkla biz de mücadele ediyoruz, bizim başımızın belası olan Akparti de Siyasal İslamcı, onların defterini bir şekilde mutlaka dürmelisiniz, sakın Siyasal İslamcı olmadıkları zehabına kapılmayın, onlarla işbirliği yapılabileceğini düşünmeyin" mesajını vermek için.

Batılılardan ithal ettikleri bu etiketlere ve söylemlere, tereciye tere satma uyanıklıklarına onların prim vereceklerini zannediyor gibiler.

Unuttukları ise şu: Nasıl Erdoğan'ı birtakım isimleri kullanıp atmakla suçluyorlarsa, Batılılar da kendileri gibi "Batı işbirlikçilerini" kullanıp kenara koyar. 

Mazlum ve mağdur olduklarını düşünüyorlarsa yardımı Batı'dan değil Allahu Teala'dan beklemeliler.

Ancak, kendileri "İslancı" olmaya tenezzül etmiyorlar, fakat Allahu Teala'nın adeta FETÖ'cü olmasını, dünya imtihanında soruları onların bildiği yerlerden yönelterek kendilerine "torpil" geçmesini istiyor gibiler.

*

"Siyasal"lık meselesine gelelim..

Siyasal olan nedir, olmayan nedir, oradan başlamak gerekiyor.

Siyaset sadece partilerle yapılmaz.

Siz bir devletin kurumlarını içeriden ele geçirmeye çalışıyorsanız, siyasal bir hareketsiniz demektir. 

FETÖ (Fetullahçı Takiyye Örgütü) siyasal bir hareketti..

Öğretmenlerle Milli Eğitim Bakanlığı'nı ve dolayısıyla yeni nesilleri, hakim ve savcılarla yargıyı (mahkemeleri), polislerle Emniyet Teşkilatı'nı, subaylarla TSK'yı içeriden ele geçirmeye, en azından etkilemeye, bir ölçüde kontrolü altına almaya çalışıyordu.

Ona "paralel devlet yapılanması" suçlaması yapılması nedensiz değil.

Bir siyasal parti, seçimlerde kendisini halka arz eder ve oy alırsa "yürütme" ve "yasama"da (hükümette ve parlamentoda) etkili olabilir. 

Bununla birlikte "yargı"ya (en azından teoride) sözü geçmez.

Ayrıca, bürokrasiye de tam hakim olamaz. 

FETÖ'nün siyaseti ise, devlet kadrolarını içeriden ele geçirmek ve kim iktidar olursa olsun borusunu öttürmek üzerine kuruluydu. 

Bu yolun sonunda, "seçimle gelen iktidar" ile "derin devlet" olmaya çalışan "paralel devlet"in karşı karşıya geleceği, belliydi.

Türkiye'de yaşanan işte bu.. 2010'da kapışma başladı, iki "yiğit" çıktı meydana, fakat kapışma "merdane" değildi, iki taraf da birbirine dostça el ense çekiyor, birbirini yokluyor, "ilm-i siyaset" yapıyordu. Aralık 2013'e gelindiğinde ise iki tarafın da (özellikle de ABD'nin zorlamasıyla FETÖ'nün) sabrı kalmadı, "ilm-i siyaset" balonu gök gürültüsü gibi patlayıp söndü.

Başa dönersek, şunu söylemek gerekiyor: Akparti, siyasal bir harekettir, adı üstünde siyasal parti..

FETÖ de siyasal bir harekettir. Sivil toplum ayağı olan siyasal bir hareket.. (Ki partiler de sonuçta sivil topluma dayanır. Sine-i millet edebiyatı bundan kaynaklanır.)

*

Evet, Akparti siyasal bir harekettir, fakat Siyasal İslamcı değildir.

Siyasallığı bir tarafa bırakalım, sade suya tirit İslamcı bile değildir.

FETÖ'ye gelince, o da Akparti gibi siyasal bir harekettir.

Ve o da İslamcı değil..

Siyasal İslamcı hiç değil.

Fakat siyasal bir hareket durumundalar.. Öyle ki, "siyasal"lıklarını uluslararası arenaya taşımış, küresel bir siyasal hareket olarak Türkiye düşmanlarıyla işbirliği yapar hale gelmiş bulunuyorlar.

Siyasal İslamcı olmak, İslam'ın siyasal ilkelerinin siyaset üzerinde belirleyici olmasını istemek anlamına geliyor.

Yani samimi bir Siyasal İslamcı şöyle düşünür: İslam, siyasal düzen üzerinde belirleyici olsun da, varsın ben bu siyaset arenasında hiç olmayayım, yöneten değil yönetilen olayım.

Siyasal İslamcı olmayan Akparti ve FETÖ gibi oluşumlar ise şunun derdindeler: Biz grup/klik/cemaat/parti olarak devlet düzeneğinde köşe başlarını kapalım, etkili ve yetkili konumları ele geçirelim, menfaat musluklarından kana kana içebilelim yeter, düzenin İslamî olması, Şeriat'in yürürlükte bulunması önemli değil..

Bunlar laikliği fazla abarttıkları için "Allah dinini koruyacağını vaad etmişken bize iş de, laf da düşmez" modundalar. (Nitekim böyle zırvaları yazıp söyleyebildiler, örneklerine girmeyelim.)

Örnek aldıkları, "rol model" kabul ettikleri toplum, cihad etmelerini isteyen Hz. Musa a. s.'a "Sen git Rabbinle birlikte onlarla savaş, siz onları yenince biz arkadan geliriz" diyen İsrailoğullarıymış gibi görünüyor.

*

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) mensuplarının, çektikleri acıların bu niyet arızasından kaynaklandığını anlayıp tövbe etmeye, Siyasal Cemaatçi değil, Siyasal İslamcı olmaya ihtiyaçları var.

Bunu yaparlarsa, dünyevî kayıplarına karşılık çok büyük bir uhrevî kazanç elde etmiş olurlar.

Dünyadaki zahmetler sonuçta geçicidir, herkesin başına gelebilir, Hz. Peygamber sallalllahu aleyhi ve sellem de, Hz. İbrahim a. s. da evini, yurdunu, yuvasını terk edip hicret etmek zorunda kalmıştı.. Hz. Yusuf a. s. da haksız yere yıllarca hapis yatmıştı.. Hz. Yunus a. s. da felakete uğramıştı..

Nerede hata yapmıştım diye düşünerek tevbe edersek, geçmişte yaşadığımız sıkıntılar bir anlam ve değer kazanır. O zaman, yaşadığımız sıkıntılar kayıp sayılmazlar.

Aynı şekilde Akpartili "Siyasal İslam" karşıtlarının da tevbe etmeye ihtiyacı var. 

Her ne kadar tuzları kuru ise de "istidrac" kavramı üzerinde "derin derin" düşünmeleri gerekiyor.

*

Bu FETÖ faciasının, SSCB ve komünizmle mücadele döneminin Soğuk Savaş şartlarında, MİT ile askerî istihbaratın (Gladio), CIA gölgesinde kotarılmış ortak prodüksiyonu olduğunu biliyoruz.

Türkiye'de Erbakan'la birlikte bir Siyasal İslamcı hareket ortaya çıkmış, böyle bir oluşuma izin verilmişti, fakat bunun "insan kaynakları"nın kurutulması, güdük kalmasının sağlanması gerekiyordu.

FETÖ gibi hareketlerin üretilmesinin ardındaki temel etken ya da mantık bu.

Erbakan hareketi, müslüman halka, iktidar olma durumunda dindar kimliğiyle devlette (dünya hayatında) etkili olma vaadinde bulunuyordu.

FETÖ, sadece ahiret sevabı vaadiyle Erbakancı hareketle rekabet edemezdi.

Dolayısıyla onlara, sözde "siyasal" olmayan (özünde siyasal olan, fakat laik düzen karşısında risksiz, güvenli) bir yolla devlet kurumlarında post kapma imkânı sunulmalıydı.

Bu risksiz ve güvenli yol, "tatlı su" dindarlarına cazip göründü, hem ahireti hem de dünyayı risksiz bir biçimde garantiliyordunuz.

Ancak, evdeki hesap çarşıya uymadı.

Yanlış hesabın Bağdat'tan dönmek gibi kötü bir huyu var. 

 

İSLAMCILIKTAN LAİKÇİLİĞE, İSLAM'DAN SİYASAL DİNSİZLİĞE

 









Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinde “Öfke nefret cehalet el ele verince” başlığı altında dün yayınlanan (9 Nisan 2023 tarihli) yazısında şöyle diyor:

Adam medyada, ağzından köpükler saçarak mealen şöyle diyor: Bu seçimi Erdoğan kazanırsa Arap usulü bir İslam devleti kuracaklar…

Bir sınırsız bayan vardı (yine var) o da, bundan önce Erdoğan Başkan olunca “Türkiye’ye şeriat geldi, siz uyuyun bakalım” mealinde bir şeyler söylemiş ve yazmıştı.

Bu yazıdan maksadım “Arap usulü bir İslam devleti” cehalet ve ajitasyonunu irdelemektir, ama bu “şeriat geldi, geliyor” efsanesine de bir dokunup geçmekte fayda var sanırım.

Adamlar 28 Şubat bilmem ne darbesini yaptıklarında gerekçe olarak 18 madde ilan etmişlerdi; hemen tamamı “irtica” yaygarasından ibretti. O dönemde de irticadan maksatları, bütünüyle İslâmî hayat nizamına dönmekti.

TC’nin bir anayasası var, bu anayasanın “değiştirme teklifini bile yasakladığı” maddeleri var, bu maddelerden biri de “laik demokratik cumhuriyet” maddesidir.

Bu madde ne diyor?

MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Bu maddeye ve Türkiye’nin mevcut halk tabanına (ideolojik orana) göre Türkiye’ye şeriat (cahil tahrikçinin ifadesiyle Arap usulü İslam devleti) getirmek mümkün değildir; bunu da bilmeyecek ölçüde cahil olmadığına göre bu adamın ve benzerlerinin maksadı ajitasyondur vesselam.

*

Karaman doğru söylüyor, Türkiye’ye Şeriat getirmek, birincisi mevcut Anayasa, ikincisi de mevcut halk tabanı muvacehesinde mümkün değildir.

Amerikalılar’ın İslam dünyasının nabzını ölçtükleri, Şeriat isteyenlerin oranını öğrenmek için anketler yaptıkları biliniyor.

Bunlardan Pew Research Center’ın (Pew Araştırma Merkezi) ulaştığı rakamlar geçmiş yıllarda medyamıza yansımıştı.

Afganistan’da Şeriat’le yönetilmek isteyenlerin oranı yüzde 99.. Mısır’da yüzde 74.. Türkiye’de ise yüzde 12.. (Bu yüzde 12 de aldatıcı.. Çünkü hırsızlık ve zina gibi ceza hukukunu ilgilendiren sorular yöneltildiğinde oran yüzde 3’e düşüyor.)

Şeriat, Allahu Teala’nın rahmetidir.. Nasıl doğayı bizim faydamıza olacak şekilde tanzim etmişse, Dünya’yı yaşanabilir hale getirmişse, ve vücudumuzu en elverişli şekilde yaratmışsa, insanların uyması için koyduğu hükümler de aynı şekildee en uygun ve hayırlı olandır. Daha iyisi düşünülemez ve bulunamaz.

Ancak insanoğlu ilerleme ve gelişme adına sınırsız açgözlülüğü, doymaz oburluğu ve devasa hırsı ile nasıl doğayı ve çevreyi tahrip edip bozuyorsa, toplumsal alanda da aynı şekilde fesat çıkarmaktan geri kalmamaktadır.

Dolayısıyla, Şeriat’i ancak heva ve hevesini, nefsanî arzularını dizginleyip aklını kullananlar savunabilmektedir.

Böylelerinin (aklını kullananların) sayısı ne yazık ki ülkemizde çok az.

*

Evet, Karaman doğru söylüyor, Türkiye’ye Şeriat getirmek, birincisi mevcut Anayasa, ikincisi de mevcut halk tabanı muvacehesinde mümkün değildir.

Ancak, bir üçüncü neden daha var ki, Karaman onu ustaca gözlerden saklıyor.

O da, Türkiye’deki elit tavan da Şeriat’i istememektedir.

Ve asıl sorun da halk tabanı değil, bu elit tavandır.

İmdi, Erdoğan’ı Şeriatçılıkla suçlayan şahıslara Karaman’ın aslında şunu demesi gerekirdi: Mısır ve Tunus gibi (kâğıt üstünde de olsa) Şeriat’e bağlılık vurgusu yapan ülkelere “Şeriat’i bırakın laik olun” diyen bir adam Türkiye’ye Şeriat getirmeyi düşünür mü?! Getirir mi?!

Mısır’da Şeriat için engel ne anayasaları ne de halk tabanı.. Orada sapmalar “elit tavan” yüzünden yaşanıyor. Fakat, müslüman olmanın Şeriat’i savunmayı zorunlu kıldığını bilen halk tabanı yüzünden Şeriat’e açıkça cephe de alamıyorlar.

Türkiye’de ise halkın bir kesimi daha Şeriat’in ne olduğunu bile bilmiyor. Halkta da iş yok, elitlerde de..

Ve bu ülkede elit tavan, halkın Şeriat karşıtı olmanın imansızlık olduğunu bilmemesi için akla gelen her “önlem”i alıyor, her hilekârlığı yapıyor.

Mesela Diyanet’in cuma hutbelerinde Şeriat konusuna girmesi “fiilen” yasaktır.

Türkiye’de gerçekte din ve vicdan hürriyeti camide bile bulunmamaktadır.

*

Karaman bunu çok sık yapıyor. Doğruları ya eksik yazıyor ya da yanlış örnekler veriyor.

Mesela, “İslamcı ‘muhalif entelektüel’ midir?” başlığı altında 16 Mayıs 2013 tarihinde yayınlanan yazısında bazı temel gerçeklerin altını çiziyor, fakat örneklendirmede yaptığı hata ile, dile getirdiği gerçekleri berhava ediyordu.

Yazısının sonunda diyor ki:

Merhum Erbakan’ın kısmen ve zaman zaman açıklanan hedefi İslam idi, islamcılar bu hedefte ona muhalif olamazlardı, ama yöntem konusunda bazıları muhalif olabilirler, başka yöntem gruplarının yanında olabilirlerdi.

O ocaktan yetişen başkaları için de aynı tutum meşrudur; bu mana ve mahiyette yanlarında olmak da olmamak da islamcılığa aykırı değildir.

Böylece Karaman, bir “fetva” vermiş oluyor.

Ancak, yazısının başında dile getirdiği “genel doğrular” gerçekte bu sonuca varmasını haklılaştırmaya yetmez.

O genel doğrular, bu “özel” olaya uymuyor.

*

İlk sorun, Erbakan’ın hedefi ve yöntemi ile ilgili..

Erbakan’ın “kısmen ve zaman zaman açıklanan hedefi” ne anlama gelmektedir?

İslam, sadece “kısmen ve zaman zaman açıklanan” bir hedef olabilir mi?!

Parçalı ve bütün zamanları kapsamayan bir İslam hedefinden söz etmek ne kadar mantıklıdır?!

Bu ne anlama gelmektedir? Hedefinizin kısmen İslam, kısmen de başka birşey olması mı?..

Zaman zaman İslam’ı, zaman zaman da başka birşeyi savunmak anlamına mı geliyor bu?

Böyle birşey, İslam açısından caiz olabilir mi?!

*

Karaman, lütfedip, bu saf ve yalın olmaktan uzak hedefte değilse bile, yöntemde Erbakan’a muhalif olunabileceğini kabul ediyor.

Peki Erbakan’ın kendisi bunu kabul ediyor muydu?

Hayır!..

Tam aksine, yöntemde kendisine muhalif olanları “patates dini”nden olmakla suçluyordu. (Ondan bizzat duymuş bulunuyorum.)

Karaman, yazısında şunu da söylüyor:

“Usulüne göre yapılmış ictihadlar, yorumlar ve yetkilisi tarafından alınmış kararlara fikir ve ilim yönünden muhalif olmak caizdir, ama bu muhalefet kardeşlik, yardımlaşma, destek, sevgi hal ve davranışlarına zarar verecek şekilde olamaz.”

Evet, “usulüne göre yapılmış ictihadlar”da durum budur.. Ancak, Erbakan’ın yaptığı ictihadlar, “usulüne göre yapılmış ictihadlar” mıydı?

*

Sen kendin, “bütüncül” ve “tam zamanlı” hedef olarak İslam’ı ilan edemeyeceksin, bunu yapmamayı kendin için caiz göreceksin, sonra da, senin kısmen şöyle kısmen böyle olduğu ilan edilen ve zaman zaman farklı telden çalındığı için tam olarak ne olduğu bir türlü anlaşılmayan hedefin konusunda tereddütleri bulunan insanları patates dininden olmakla suçlayacaksın..

Seni desteklememelerini caiz görmeyeceksin..

Böyle birşey, bu kurt taksimi, “usulüne göre yapılmış ictihad” mıdır?

*

Evet, birçokları Erbakan’a sırf müslüman olduğu için zarar vermeye çalıştı; ancak, onların bu sınırsız ve ölçüsüz İslam düşmanlığı, Erbakan’ın İslamî açıdan hatalı görüşlerini “usulüne göre yapılmış” ictihad kabul etmeyi gerektirmez.

Ne yazık ki, Karaman’ın yazısı zımnen bu varsayım ya da ön kabul üzerine kurulu.

Doğal olarak, bu söylediklerimiz, Erbakan’a muhalif İslamî grupların, onun aksine, savundukları görüşler ve yöntemleri konusunda tümüyle haklı olduklarını düşündüğümüzü göstermez.

Mesela, Demirel’e destek verebilmiş, şimdi de Kılıçdaroğlu’na destek verebilecek birilerinin, Erbakan’a destek vermeme konusunda demagoji hokkabazlığı dışında mazeret bulmaları mümkün değildir.

Erbakan’a destek vermemek için öne süreceğiniz bütün gerekçelerin, Demirel ve Kılıçdaroğlu gibiler için fazlasıyla mevcut bulunduğu kesindir.

*

Görüldüğü gibi Karaman, Erbakan örneğini verdikten sonra, “O ocaktan yetişen başkaları için de aynı tutum meşrudur” diyerek, sözü isim vermeden Erdoğan’a ve Akparti’ye getirmektedir.

Bu da, gerçekte fasit bir kıyastır.

Ne Erdoğan, Erbakan’dır, ne de Akparti MSP ya da Refah Partisi’dir.

Karaman’ın, (“usul” bilen) hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, etmeyeceği “genel” doğrulardan hareketle kaşla göz arasında vardığı sonuçlar, hiç de tutarlı değil.

Önce, Erbakan’ın yöntemini, desteklenmesi de muhalefet edilmesi de caiz “usulüne göre yapılmış bir ictihad” seviyesine yükseltiyor, sonra da, “aynı ocak”tan yetişmiş olanlara da benzer şekilde yaklaşılmasını “meşru” ilan ediyor.

Ne yazık ki Erbakan’ın usulsüz ictihatları, meşru olmayan söylemleri vardı.

*

Patates dini söyleminin gizli olmasının pek fazla önemi yoktur, çünkü hedefinin İslam olduğunu da gizlice dile getiriyor, zahirde “millî görüş”, “ahlâk ve maneviyat”, “adil düzen” vs. gibi kavramları kullanıyordu.

“Aynı ocak”tan yetişenlere gelince, bunların Erbakan tarafından yapıldığı şekilde gizlice de olsa ilan edilen bir İslam hedeflerinden söz edilemez.

Bu, onların İslamî değerleri hiç önemsememeleri ya da İslam düşmanı olmaları anlamına gelmemekle birlikte, ortadaki gerçek budur.

Mesela, Akparti’de genel başkan yardımcılığı yaptığı gibi başbakan yardımcılığı ve TBMM başkanlığı gibi görevlerde de bulunan Mehmet Ali Şahin’in Vatan gazetesinden Ruşen Çakır’a “Dindarları laikleştirdik” şeklinde açıklamada bulunduğu ileri sürülmüş, sonra Şahin bu ifadesiyle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştı:

Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı Mehmet Ali Şahin dün Vatan´ın manşetinde yer alan ´dindarları biz laikleştirdik´ sözünü kendisinin söylemediğini belirterek, gazeteyi yalanladı ve haberde imzası bulunan Ruşen Çakır´a kendisinin öyle bir söz söylemediğini açıkladı.

´Dindarları biz laikleştirdik´ ifadesinin kendisine ait olmadığını belirten Bakan Şahin, ´Ruşen Çakır´a böyle bir söz söylemedim Sözlerimle uzaktan yakından alakalı olmayan böyle bir ifadeyi neden kullandı, o ifade bana ait olmadığı halde niçin bana mal etti bilemiyorum´ dedi.

Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven´in sorularını yanıtlayan Şahin, ´Ben asla öyle bir ifade kullanmadım. Aksine, kişilerin laik olamayacağını, devletin laik olacağını söyledim. kişi laik olmaz, devlet laik olur. Devletin dini olmaz çünkü dinin muhatabı şahıstır. Her şahıs da olmaz, akıl baliğ olacaktır. Ruşen (Çakır) bana sorduğunda, Cumhuriyet´in tüm niteliklerinin şu anda her zamankinden fazla güvence altında olduğunu söyledim. Anayasamızdaki laiklik anlayışına vurgu yaptım. ´Hiç bir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laikliğin, herkesin inancında mezhebinde, özgür olması, dini inancından dolayı farklı bir muameleye tabi tutulmayacağı´ anlamına geldiğini söyledim. Ben Ruşen´e ´dindarları biz laikleştirdik´ demedim. Benim söylediklerimin bazıları yer almamış´ dedi. (http://www.haber7.com/medya/haber/175985-bakan-sahin-vatana-dindarlari-laiklestirdik-demedim)

*

Doğal olarak, “Devletin dini olmaz” diyenler, “Devletin dili olmaz, insanların dili olur, o halde resmî dilden söz etmeyelim” demiyorlar.

Şahin, “Dinin muhatabı şahıstır” diye fetva veriyor, “Dinin muhatabı aynı zamanda toplumdur, devlettir” diyemiyor, demiyor. Tam aksini söylüyor, “Devletin dini olmaz” diyor.

İslamcılık buysa (ki bu görüş sahiplerini Karaman, “ocak” gerekçesiyle İslamcı kabul ediyor), İslamcı olmamak nasıl birşeydir?

Avrupa usulü, yani hristiyanca bir laikliği savunmak (ki John Keane gibi Avrupalı yazarların dile getirdiği üzere, laiklik bir “hristiyan projesi”dir), İslamcılık mıdır?!

İslamcı sayılmak için, “din düşmanı” olmayan, her dine karşı hoşgörülü bir laikliğin (siyasal dinsizliğin) savunucusu olmak yeterli midir?!

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek, insanların sağlığını korumak anlamına mı gelir?!

Din düşmanlığından ibaret bir laiklik yorumunun karşısına hristiyanca/Avrupalı bir laikliği tek alternatif olarak koymak, “Devletin dini olmaz” demek, İslamcı olmak mıdır?!

*

Şahin’in bu “laik ictihadı”nın “usulüne uygun” bir ictihad olduğu, dolayısıyla Erbakan’la “aynı ocak”tan yetişmiş bu kişilere destek verme ya da vermemenin aynı ölçüde “meşru” (Şeriat’e uygun) olduğu öne sürülebilir mi?

İslam, böylesi bir konuda bu şekilde Cumhuriyet’in temel “nitelik”lerinden ve Anayasa’daki “ilke”lerden hareketle yapılan bir “ictihad“a izin vermiş midir?

Erdoğan’ın, Arınç’ın vs. beyanlarından hareketle de konuya ilişkin çok şey söylenebilir (Mesela Erdoğan’ın millet tanımı ve milliyetçilik anlayışı tamamen laik karakterde). Fakat, meselenin anlaşılması için bu kadarı yeterlidir.

*

İslam davası "siyasal" düzeyde ancak (bedeli göze alınarak, Taliban gibi) bir bütün halinde savunulduğunda başarıya ulaşabilir. Bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yöntemidir.

Aksi durumda gelecekteki düzelme uğruna şimdiki bozulmayı satın almış, malumu meçhul için harcamış olursunuz.

Bununla birlikte şartlar ve toplumsal durum elvermediğinde salt tebliğle yetiniyor olabilirsiniz. Aciz olmak, suçlu olmak anlamına gelmez.

Ancak bu durumda da konjonktürel hesaplar ve geçici çıkarlar için İslam'ı yamuk yumuk anlatmamalı, hakkı olduğu gibi söylemelisiniz.

Ya da bu konulara hiç girmemelisiniz.

*

Meselenin özü şu:

Birileri akıllarınca kurnazlık yaparak laikliği laikçilerin (İslam düşmanlarının) elinden alıp “İslamî hedefler için kullanılabilir” hale getirmek, içini kendi kafalarına göre doldurmak istediler.

Halbuki her paradigma ancak kendi kavramlarıyla bütünlüğünü koruyabilir ve ayakta kalabilir.

Ödünç bir kavram, öldürücü bir virüs gibi, girdiği yapıyı içerden çürütür, bozar ve çökertir.

Bu olayda da öyle oldu..

Laiklik kavramını sözde istismar edip yeniden şekillendirmek için yola çıkanlar, savunmaya başladıkları laiklik için dini yeniden şekillendirmeye, dini (adını koymadan) güncelleyip reforme etmeye başladılar.

Savunmaya başladıkları laiklik onları bu noktaya getirdi.

Laiklik için İslam’dan da, İslamcılıktan da, Şeriat’ten de (sadece amel değil, zihniyet düzeyinde) vazgeçebilir hale geldiler.

Geriye elde, canla başla savunulan sadece laiklik kaldı.

Bu, siyasî bir yenilgi değildi, itikadî bir savruluştu. 

Cumhuriyet'in başlangıcında yenilgi "siyasî" mahiyetteydi, bugünse "itikadî"..

Bu ülkedeki bütün depremlerin anası "yüzyılın felâketi" budur.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."