laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KADİR MISIROĞLU TAKİPÇİLERİNİN HANDİKAPI: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) TÜRKİYE'NİN MEFLUÇ VE YARI ÖLÜ "RESMÎ" MÜSLÜMANLIĞINI "İSLAM CUMHURİYETİ" ETİKETLİ İRAN'A ÖRNEK GÖSTERMEK

 





İran, kendisi için "İsrail ve ABD ile düşman değil ki.. Aralarında danışıklı döğüş var" diyenleri, bu iki ülkeyle savaşarak çok üzdü.

Şimdi İran'a eskisinden de fazla öfkeliler. Yahudilerden bile fazla diş gıcırdatıyorlar.

İran, Türkiye tipi bir laikliği (siyasal dinsizliği) benimsese, (Mavi Marmara şehitlerine bile doğru dürüst sahip çıkamamış) Türkiye gibi İsrail'le ağız dalaşı yapıp fiiliyatta ona dokunmasa, NATO'ya üye olup ABD ile stratejik müttefik haline gelse, herhalde işte o zaman "Bakmayın İran'ın böyle göründüğüne, İsrail'in baş düşmanı" derlerdi.

*

İran'ın Şiîliğine gelince.. 

Hz. Ali taraftarlıklarına sözümüz yok da, diğer ashab hakkındaki saygısızlıklarını tabiî ki kabul etmiyor, reddediyoruz. 

Fakat bunlardan, hiç değilse Kadir Mısıroğlu gibi, yanı başımızdaki (İslam'a kökünden karşı çıkan, İslam hukukunu aşağılayan, Şeriat'e Ortaçağ çöl kanunu diyen, İslamî/İslamcı siyaseti irtica diye yaftalayan, bütün bunları geçtik, eften püften bir başörtüsü ve sakala bile tahammül edemeyen) azgın Kemalist ve Sabetayist azınlığa tepki göstermelerini, onlara karşı da seslerini yükseltmelerini bekliyoruz.

Öyle olsalar, "Eh ne yapalım, Şiîlerin aşırılarının hakkından da böyleleri gelir" diyeceğiz. 

*

Hayır, diyemiyoruz, çünkü beyefendiler yerli-milli-ulusal azgınlara sıra gelince hemen kibar müslüman Feyzolar haline geliyorlar, 

Türkiye tipi laik (siyasal dinsiz) müslümanlığa yüz vermeyen sünnî Afganistan müslümanlarını bile kabalıkla, bedevîlikle suçluyorlar. 

"Ah küçük hokkabazlık ..."

*

[Türkiye Müslümanları, Kemalizm'e karşı verdiği mücadeleden dolayı merhum Mısıroğlu'na çok şey borçludur. Fakat bu, onun her sözünü onaylamamızı gerektirmez. 

Dünya ve Türkiye siyasetine dair son derece isabetli analizleri bulunduğu gibi hatalı değerlendirmeleri de vardı. Mesela, tasavvufa olan hüsnüzannı yüzünden, kendisinde olağanüstülükler gördüğü Nazım Kıbrısî'yi (istidrac olması da mümkün olan o olağanüstülükleri keramet sayarak) büyük bir velî kabul ediyordu. Kıbrısî, İngiltere Kralı Charles'ı müslüman ilan etmiş, Adnan Oktar'ı yere göğe sığdıramayıp uçurup karçırmış bir adam.. Nurcu Fethullah'ın Nakşbendî görünen muadili sayılabilir.. 

Mısıroğlu'nun bundan daha önemli ve büyük hatası, Hz. Hüseyin'e karşı Yezid'i savunmaya kalkışmış olması. (Mesela Ebubekir Sifil'in yayınladığı Rıhle Dergisi'nde neşredilen bir mülakatında böylesi lafları yer alıyordu.)

Tamam Hz. Muaviye, fetih için ordunun başına koyup İstanbul'a bile göndererek cihat ettirdiği Yezid'in kendisinden sonra ne halt işleyeceğini bilemezdi. Dahi bir yönetici olarak İslam ülkesinde kendisinden sonra bir emirlik mücadelesi yaşanmasını ve kan dökülmesini de istemiyordu. Fakat Hz. Hüseyin de, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in gözbebeği, cennetlik olduğu hadîsle bildirilmiş mübarek bir zattır. 

Onun ictihadına göre Yezid emirliğe layık değildi. Hz. Muaviye'nin Hz. Ali'ye biat etmemesini makul görüyorsanız bunu da göreceksiniz. 

İbnü'l-Esîr, İslam Tarihi adıyla Türkçe'ye tercüme edilen eserinde, Hz. Hüseyin'in Iraklıların davetine icabetinin Hz. Peygamber s.a.s.'i rüyasında görmüş olmasından kaynaklandığını yazmaktadır. 

Şia'nın büyük bölümünün tutup Hz. Muaviye başta olmak üzere ashaba dil uzatması nasıl yanlışsa, Yezid hesabına Hz. Hüseyin aleyhinde konuşmak da aynı şekilde yanlıştır. Üstelik Yezid ashabdan da değildir.

Bu noktada, "İran hep Müslümanlar'la uğraştı, hep Müslümanlar'ı arkadan vurdu" diye birileri tarafından çok tekrarlanan tekerlemeye de değinmek gerekiyor. Osmanlı'yı sünnî Karamanoğulları İran Şiîleri'nden daha fazla arkadan vurdu. 

Bugünkü İran, ta Antalya'ya kadar Anadolu'yu karıştıran, ordusuyla Elbistan'a kadar gelip olmadık cinayetler işleyen Şah İsmail gibi sana saldırmış olsa Yavuz Sultan Selim gibi İran'a kaş çatmakta haklı olursun. Fakat, Hz. İsa'yı haşa Allahu Teala'nın oğlu yapıp papazlarını "rabler" edinen Hristiyanlar'la dostça "stratejik ittifak"lar kuran laik (siyasal dinsiz) bir devletin dış politikasını Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Aişe duyarlılığı ile şekillendireceğine kimse inanmaz. İran'ın tam da Yahudi ve Hristiyanlar'la savaştığı sırada Batı'ya karşı laik (siyasal dinsiz) bir duruş sergilerken aynı laikliği (mezhep düzeyinde) İran'dan esirgemene kimse aldanmaz.

Bugünkü eylemlerimiz için tarihten mazeret ve meşruiyet üretemeyiz. Mesela Afganistan şimdi Türkiye'deki Kemalist Tek Parti iktidarı döneminde yapılanları bahane ederek bize savaş açsa, cihat ilan etse, bu, makul ve meşru görülebilir mi?!

İran'la ilişkiler konusunda en makul değerlendirmeleri 1990'lı yıllarda Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca yapmıştı.]

Şair, "Dinime dahleden bari müselman olsa" diyor. 

Sen daha devlet olarak İslam'ın adını bile ağzına alamıyor, anayasana yazamıyorsun. 10 yıl önce, dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman bir "dindar anayasa" lafını ağzına aldı diye Kemal Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli ve Meral Akşener neredeyse TBMM binasını adamın başına yıkacaklardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da hemen Mısır ve Tunus'taki "laiklik tebliği"ni hatırlattı, milleti yeniden "irşad" etti. 

Kahraman'ın "dindar anayasa"sı da "dindar" olsaydı ya!.. Kastettiği, anayasının Avrupaî bir anayasa olması, onlarda olduğu gibi anayasada "laiklik" diye bir kavrama yer verilmemesinden ibaretti.

Bu bile, 28 Şubat'ın karakış ikliminin ülkeye gelmesine yetmişti. Hatta CHP sözcüsü "Laikliği (siyasal dinsizliği) korumak için kan da dökülür" diyerek Afrika yamyamları ve Avrupa vampirleri gibi kan damlayan dişlerini göstermişti.  

*

Ankara'daki bu bol kepçe "kan" garnitürlü ve yamyam tarzı "laik büzük kardeşliği", ister istemez, Lozan'da "Yeni Türk devleti siyasal dinsiz (laik) olacak, İslam'la ilgisini kesecek" diye bir söz mü verildi acaba sorusunu akla getiriyor.

Acaba İngilizler ve Fransızlar, "Black Jumbo" Selanikli Mustafa Atatürk'ün başında bulunduğu TBMM Hükümeti'nden ("gizli madde" anlamında), "Şunları şunları anayasanızın ilk dört maddesine yazacak ve bunları 'değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez madde' haline getireceksiniz, şu şu 'devrimleri' sırayla yapacaksınız, şunu yapmak için şu kadar, bunu yapmak için bu kadar süreniz var" diye "gizli söz" mü aldılar?

Aldılarsa, düşmanın bildiğini bu milletten saklamak, hainliktir. Ve de Selanikli Atatürk, Ali Şükrü Bey'in TBMM'de yüzüne söylediği gibi tescilli hain demektir.

Böyle birşey iki kere hainliktir.. 

Hem böyle bir taahhütte bulunulması itibariyle, hem de milletten saklanması cihetinden.

Bu aynı zamanda, devletin, yalan dolan, aldatma, milleti dolandırma, düşmanla işbirliği, hile hurda temelleri üzerinde kurulmuş olması, hakimiyetin millete ait olmaması anlamına gelir.

*

Yok, böyle bir "gizli söz" verilmediyse, "gizli madde" anlamına gelecek bir taahhütte bulunulmadıysa, o takdirde, 1927 öncesinde (mesela 1926'da) olduğu gibi anayasaya "Devletin dini, İslam dinidir" yazılabilir. 

Yazılması savunulabilir. 

Nasıl 1936'da anayasada "laiklik" diye bir kayıt yoktuysa, bugün de olmayabilir.

Hatta, kuva-yı milliye ruhunun, TBMM'nin ilk kuruluşunda yapılan yeminin, ilan edilen millî gayenin, Birinci Meclis'in (İlk Dönem Büyük Millet Meclisi'nin) misyon ve vizyonunun, "Devletin dini, İslam dinidir" hükmünün anayasaya tekrar yazılmasını gerekli kıldığı kabul edilmelidir.

Ve bunun savunulması durumunda birileri vampirlik ve yamyamlık yarışına girerek "kan"lı nutuklar atma hakkını kendilerinde gördüklerinde, onların, (Bir daha vahşi eşek gibi anırmamaları için) derhal cezalandırılmaları gerekir.

Böylesi bir durumda haddi bildirilecek kişi İsmail Kahraman değil, yerli-milli vampirlik ve yamyamlık heveslileri olmalıdır. 

Çünkü bu tarz bir laiklik savunusu, kayıtsız şartsız millette olduğu iddia edilen hakimiyetin gerçekte (canları istediğinde devleti İsrail'in güdümü altına sokabilecek) mutlu ve putlu bir azınlığın elinde bulunduğunun deklare edilmesi anlamına gelir.

*

Neden ben sana, "Anayasa'da 1925'te, 1926'da olduğu gibi İslam yer alacak, İstiklal Harbi'nin ideali İslam için gerekirse kan da dökülür" diyemiyorum da, sen bana, "Laiklik için kan da dökülür" diyebiliyorsun?

Ben senin kölen miyim?! Sen "beyaz efendi", ben de önünde iki büklüm olmak mecburiyetindeki zenci Tom Amca mıyım?!

Kim oluyorsun, "kan"lı nutuk atma, beni ölümle tehdit etme, "Kanını dökerim haa!" diyerek bana bağırma hakkını sana kim veriyor?

Bu şerefsiz kafa, 28 Şubat'ta da devredeydi.. İsrail için meşru hükümete kabadayılık yapan satılmış hainler, yalakaları durumundaki gazetelere "Gerekirse silah bile kullanırız" diye manşet attırmışlardı.

Mesajı aldık, "Ya her dediğimizi yapacaksınız, ya da kafanıza sıkarız.. Olmadı trafik kazaları ayarlarız.. O da olmadı zehirleriz" diye anladık. 

"İsterren dünyanın öbür ucuna, mesela Avustralya'ya git, İsrail'e uşaklığı seçmiş olan bu teşkilat seni bulur" demek istiyorlar diye düşündük. 

*

Şu paylaşımın güzelliğine bakın!. Biz "İslam için kan da dökülür" diyemeyeceğiz, fakat onlar "Laiklik için kan da dökülür" diyerek bize balta, nacak, tabanca, top tüfek, tank gösterecekler..

CHP tipi "hakça" bölüşüm..

Türkiye, insanların "İslam için kan dökülür" diyemediği, fakat laik (siyasal dinsiz) vampirlerin, kuzu görmüş kurt gibi gözlerinde vahşi bir parıltıyla Müslümanlar'a hırladıkları bir "son laiklik (siyasal dinsizlik) kalesi".. 

Tamam İran'a çuvaldızı, hatta kebap şişini batıralım, fakat önce toplu iğne ucuyla kendinize azıcık bir dürtün bakalım "yerli-milli yurdum kahramanları"!.. 

*

1. Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.

2. Biz, Musa'ya Kitab'ı verdik ve İsrailoğullarına: "Benden başkasını, dayanılıp güvenilen bir tapınılan edinmeyin" diyerek bu Kitab'ı bir hidayet rehberi kıldık.

3. (Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.

4. Biz, Kitap'ta İsrailoğulları'na: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.

5. Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.

6. Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık.

7. Eğer (bundan sonra) iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid'e (Süleyman Mâbedi'ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye hükmettik).

8. Belki Rabbiniz size merhamet eder (güçsüzlük ve horluktan, insanların baskısından kurtarır); fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine cezalandırırız. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık.

9. Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.

10. Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için de elemli bir azap hazırlamışızdır.

11. İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!

12. Biz, geceyi ve gündüzü birer âyet (delil) olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca, yılların sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip (yerine) aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik (yoksa günlerin uzayıp kısalması da olmaz, gün, hafta, ay ve yıl hesabı yapamazdınız). İşte biz, her şeyi açık açık anlattık.

13. Her insanın amelini boynuna bağladık (yaptığı peşini bırakmaz). İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.

14. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.

15. Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, (uyarmak için) bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz (işte size son peygamber geldi).

(İsra, 17/1-15)


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, SEKÜLER KİLİSEDİR.. REJİME İMAN ETMİŞ SİYASETÇİ VE BÜROKRATLARI İSE SEKÜLER PAPAZ

 







Evet, laik (siyasal dinsiz) devlet, seküler kilisedir.. 

Rejime iman etmiş siyasetçi ve bürokratları da seküler papaz..

[Kilise derken Hristiyanlar’ın ibadet ettikleri mekânları (binaları, mabedleri) kastetmiyoruz.. Hristiyan din adamlarından oluşan örgütlü yapıyı, (ihlası kaybedip) dindarlığı salt bir meslek ve geçim kapısı ve tağutların güç kaynağı haline getiren, dini "din dışı ve din karşıtı" olanın emrine sunan diyanet (dindarlık) teşkilatını kastediyoruz. Bu tür teşkilatlar resmî de sivil de, devletsel de özel de olabilir.]

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“(Yahudiler) hahamlarını, (Hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden uzaktır!” (Tevbe, 9/31)

Yahudiler hahamlarını, Hristiyanlar da râhiplerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler nasıl edindiler?

Yahudiler hahamlarının, Hristiyanlar da papazlarının önünde secdeye mi kapanıyorlar, kendilerini onların yarattığına mı inanıyorlar?

Hayır!

*

Onları rabler edinmeleri, onların Allah’a rağmen hüküm koyabileceklerini, dini güncelleyebileceklerini kabul etmelerinden kaynaklanıyor.

Nitekim bu, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde bahis konusu yaptığı) Adiyy bin Hatem hadîsinde belirtilmiş durumda.

Elmalılı Hoca, laikleşme ve sekülerleşme süreciyle birlikte Batı’da kilise teşkilatının yerini parlamentoların (millet meclislerinin), papazların yerini de parlamenterlerin (milletvekillerinin) aldığını söylüyor.

Evet, laik (siyasal dinsiz) devletlerdeki parlamentolar, seküler kiliselerdir. Rejime iman etmiş siyasetçiler de tabiri caizse seküler papazlardır.

Cumhuriyet ve demokrasi edebiyatı yapan laik (siyasal dinsiz) devletler, hakimiyetin, (milletin vekili olma iddiasındaki) seküler papazlara "kayıtsız şartsız (Allahu Teala’nın bile kayıt ve şart getiremeyeceği şekilde) bırakıldığı" putperestlik devletleridir.

Ve millet, böylesi rejimlerde, rab (ilah, tanrı) haline getirdikleri siyasetçilerin kayıtsız şartsız (Allah'ın özgürleştirici kayıt ve şartlarından yararlanma hakları bulunmayan) kullarıdır.

O kadar ki, tanrılaştırılan bu seküler papazlar, kendilerinin rabliğini tasdik etmeyenleri “vatan haini, devlet düşmanı” vs. ilan ederler.

Ve bunları bazen açık, bazen de (kul haline getirdikleri millet uyanmasın diye) örtülü yöntemlerle (trafik kazaları ve zehirleme gibi operasyonlarla) ortadan kaldırırlar, kaldırmaya çalışırlar.

Rabliklerinin/putluklarının bekasını “devletin bekası” ambalajı altında millete yuttururlar.

*

Ahir Zaman Deccali (Mesih Deccal) fitnesi Müslümanlar için önem taşıyor.. Haham ve rahiplerini tanrılaştıran Yahudi ve Hristiyanlar ile (kayıtsız şartsız millet hakimiyeti masalına inanan) lalik devletçi putperestler imtihanı zaten daha baştan kaybetmiş durumdalar.

Onların sapıtmak için ayrıca bir deccale ihtiyaçları yok.. Ölünün ikinci kez ölmesi diye birşey olmaz.. Minnacık derede boğulmuş olan adamın cesedinin okyanusun azgın dalgaları arasına atılması yeniden boğulmasına yol açacak bir ameliye değildir.

Ancak, Müslümanlar sadece Mesih Deccal fitnesine değil, aynı zamanda yukarıda mealini aktardığımız ayette dikkat çekilen (dinî görünümlü) rableştirme tehlikesine de dikkat etmelidirler.

Merhum Elmalılı Hoca, Selanikli zalim ve katil deccalin bir şapka için adam astırdığı zor zamanda tefsirinde bu meseleyi olanca açıklığıyla dile getirmiş, hakikati söylemiş.

Parlamentolardaki (demokrasi masalındaki) şirk ve küfre dikkat çekmiş.

*

Şimdi bakıyorsunuz, bu meselede zerre kadar hassasiyet sergilemeyen insanlar, sanki böyle bir şirk tehlikesi hiç yokmuş, sanki demokrasi edebiyatı ile müşrikleştirilen hiç insan bulunmuyormuş gibi tekfircilikle mücadele goygoyculuğu yapıyorlar.

Sanki memlekette tekfiri hak eden hiç kimse yok.. Herşey yolunda, memleket güllük gülistanlık.

Oysa, Yahudi ve Hristiyanlar'daki (eski "diyanet"sel ve yeni laiksel-seküler) "rableştirme" ameliyesinin benzerlerine Müslümanlar arasında da rastlanıyor.

Nitekim, Ebû Saîd el-Hudrî r. a.'in rivayetine göre, Hz. Peygamber s. a. s. şöyle buyurmuştur: 

“Muhakkak siz, önceki ümmetlerin yolunu (âdetlerini) karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz.”(Buhârî, İ'tisâm, 14)

Laiklik kertenkelesinin kuyruğuna takılmış olmamız da bunun sonucu.

*

[Bir de Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) ülkelerde ezan okunması vs. gibi bazı İslam şiarlarının görünür olmasından hareketle laik (siyasal dinsiz) devletleri "İslam devleti" gibi göstermeye, bunun için daru'l-İslam kavramının içini boşaltmaya çalışan tipler var.

Abdülhakîm Arvasî k. s. gibi doğru sözlü zatlar, bir beldenin daru'l-İslam sayılabilmesi için orada Şeriat'in "hakim hukuk sistemi" olması gerektiğini belirtmiş durumdalar. 

Bunu kabul etmezseniz, mesela Afganistan cihadı anlamsız hale gelir. ABD güdümlü NATO güçleri oraya gidip ne şapka devrimi yaptılar, ne ezanı yasakladılar, ne medreseleri kapattılar. Fakat ortada kâfirlerin "velayet"ini kabul eden bir hükümet vardı.

Bugün Çeçenistan'da da İslam şiarları görünür halde.. Putin de maşallah Kur'an'a zahirde saygılı davranıyor.. Bizim CHP'li ve Kemalist yerli-milli taife Kur'an'la birlikte görünmekten özenle kaçınırken o elinde Kur'an'la poz veriyor. 

Söz konusu daru'l-İslamcı tipler, Türkiye'nin Çeçenistan gibi Rusya'nın bir parçası haline gelmesinden rahatsız olmayacak gibi görünüyorlar.

Öte yandan, Çeçenistan'ın Rusya Federasyonu'nun bir parçası olması ile, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin bir parçası olması, olma hedefini taşıması arasında da bir fark yoktur.]

*

Tekfircilikle mücadele yaygarası yapanlar içinde samimi olanlar varsa da sayıları az.. 

Çok az.. Yok denecek kadar.. 

Bunlar, işin bazıları tarafından (“usul” ihmal edilerek) aşırılaştırıldığını görüyorlar. (Ki bu aşırılık sergileyenlerin bir kısmının istihbarat teşkilatlarının / gizli servislerin adamı oldukları kesin.. Bir fikri aşırılaştırmak, onu sulandırarak nefret objesi haline getirmenin ve etkisizleştirmenin kolay ve zahmetsiz yollarından biridir.)

Bu tekfircilik karşıtlığı şampiyonlarına göre haşa Allahu Teala “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetini (Maide, 5/44) indirirken hata etmiş..

Tabiî ki “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” meselesi sadece bu ayet çerçevesinde ele alınabilecek bir konu değil.. Allah’ın indirdiği ile, o indirileni beğenmeyerek, reddederek, aşağılayarak hükmetmeyenler kâfirdir.

Mesela Selanikli zampara deccal bunlardan.. İlhamını "gökten indiği sanılan kitaplar"dan almıyormuş da, doğrudan doğruya hayattan alıyormuşmuş da.. Böyle konuşan, “hukuk” nosyonundan zerre nasip almadan olgunun bizzat kendisini norm haline getiren, Allah'ın kitaplarını aşağılayıp yaşadığı hayatı kutsayan kendini beğenmiş zalim despotların küfrü kesindir.

*

Ancak, inandığı, inandığını belirttiği ve saygısızlık yapmadığı halde o indirilenlerle (buna güçleri yetmekle birlikte) hükmetmeyenler, herşeye rağmen tekfir edilmezler. Onlar, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47) ayetlerinin hükmü altına girerler.

Zalim ve fasık olmak da herhalde bir meziyet değildir.. (Hükmedecek gücü olmayanlar mazurdur.) 

Ancak, tekfir etmekten kaçınmakla birlikte böylesi zalim ve fasıkların avukatlığına soyunmamak, onlara fiilen, kavlen ve kalben meyletmemek gerekir:

Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa size de ateş dokunur!” (Hûd, 11/113)

“Onların arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık bil ki Allah ancak, onlara bazı günahları yüzünden bir musîbet vermek istiyor. Ve şübhesiz ki insanların birçoğu, gerçekten fâsıktırlar.(Maide, 5/49)

Evet, seni, Allah'ın indirdiğinin önemli bir kısmını can u gönülden kabul ettiklerini söylemek suretiyle aldatmaya, "Eh, bir kısmını da bırakalım canım, elde kalan bize yeter.. Zaten onlar az birşeydir, tarihseldir, güncellenmelidir, şöyle de anlaşılabilir" filan diyerek onları görmezden gelmeni sağlamaya çalışırlar.

*

Günümüzde bazı fasık odaklar (kurumsallaşmış fısk u fücur merkezleri) sözde Kur’an’ı ve Sünnet’i reddetmiyorlar fakat dindar kitleyi “dini güncelleme” (ya da “İslam’ı toplumsal ile buluşturma, hayata taşıma”) gibi yaldızlı laflar altında heva ve heveslerine, nefsanî arzu ve tutkularına destekçi hale getirmeye çalışıyorlar.

Bunun akademik ayağını tarihselciler ve modernistler denilen Bremenvari mızıkçı soytarılar topluluğu oluşturuyor.

Akıl hocalarının Goldziher iblisi ve Schacht kaltabanı gibi çağdaş “güncellemeci İslam mezhebi imamları” olduğu zannediliyor olsa da, gerçekte mezheben ve meşreben selefi bir kitle durumundalar.

Peşinden gittikleri selefleri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki “güncellemeci Yahudiler”.

Bu Yahudiler, zinanın cezası ile ilgili hükmü (Ki recm/taşlama yoluyla idamdır) güncellemesi için Peygamber Efendimiz s.a.s.’e başvurmuşlar, o da onlara Tevrat’taki hükmü hatırlatmıştı.. Fakat o Yahudiler bunu kabul etmediler. Bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu:

“İçinde Allah'ın hükmü (recm emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar, sonra da bunun ardından yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir.(Maide, 5/43)

*

Düşünün, Tevrat nazil olalı yaklaşık 2 bin 200 sene geçmiş.. İki tane bin sene ve iki tane de yüz sene..

Arada Zebur nazil olmuş.. Yetmemiş İncil nazil olmuş.. O da yetmemiş Kur’an nazil olmaya başlamış.

Fakat Allahu Teala, Yahudiler’e Tevrat’taki hükmü hatırlatıyor.. “Aferin, bunlar işin özünü anlamışlar, Tevrat’ın lafzına takılıp kalmamışlar, ruhunu kavramışlar.. Şekilciliğin dar kalıplarını aşmışlar, özü yakalamışlar.. Dinlerini toplumsala taşımanın cehd ü gayreti içindeler” demiyor.

“Benim ayetlerimle oynayamazsınız, güncelleme adı altında onları geçersiz hale getiremezsiniz” buyuruyor.

Üstelik adamların hüküm vermesi için gittikleri zat bir peygamber iken..

Günümüze gelelim, Türkiye’nin Goldziherci, Schacht’çı soytarıları kendilerini Hz. Peygamber s.a.s.’den daha mı üstün görüyorlar ki Kur’an ayetlerini tarihsel ve geçersiz (indiği andaki tarih ve coğrafyaya özgü) ilan ediyorlar?

Ayet, Medineli Yahudiler’in izinden giden bu tür (yahudi marka selefi) sapıkların durumunu haber veriyor:

Onlar iman etmiş değillerdir.” (Maide, 5/43)


LAİK DEVLETİN MOLLALARI TEKFİRCİLİĞİN ZEKİ (KURNAZ), ÇEVİK (CANBAZ) VE AYNI ZAMANDA FETÖ'LÜ OLANINI SEVİYOR

 



Sosyal medyada Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak kapışmışlar.

Şenocak, Hz. Yusuf aleyhisselam üzerinden birşeyler söylüyor, Bayancuk’u aşağılıyor.

İhsan efendi, senin Halis Bayancuk’a karşı ileri sürdüğün argümanların hepsini bir FETÖ’cü de (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensubu da) sana karşı aynen kullanabilir.

Aynen..

Kendilerinin bugünkü durumlarını aynı gerekçelerle savunabilir ve haklı gösterebilirler.

Bu noktada Halis Bayancuk’un tekfirci olarak nitelenen tutumu ile FETÖ’ye karşı kullanılan “resmî” söylem arasında bir fark yok.

Peki, ey “laik Türkiyeci, devletçi” Ehl-i Sünnetçiler, FETÖ’ye yönelik tekfirci söyleme karşı, Halis Bayancuk ile arkadaşlarına karşı sergilediğiniz şiddet ve celalin bir kırıntısını olsun sergilediniz mi?

(FETÖ karşısında laik devletin sorgusuz sualsiz safında yer alan tüm cemaat ve gruplar bu sorunun muhatabı.. Aynı şekilde Diyanet Teşkilatı da.)

*

FETÖ ile mücadele siyasal iktidarın (ve devletin) hakkıydı.. Çünkü dış bağlantıları vardı.

Ancak, FETÖ’cü diye nitelenen insanlara yapılan muamele haddini aştı.

Haklı haksız denilmeden bir sürü insan aynı torbaya konuldu, zulüm gördü.

Ve bu insanlara olmadık hakaretler reva görüldü.. Tekfir edildiler.

Tamam, bu Halis Bayancuk ile arkadaşları da birilerini tekfir ediyorlar da, tekfir ettikleri kişilere, sizin FETÖ’cülere yönelttiğiniz hakaretleri yaptılar mı?!

Onların şirketlerine el mi koydular?!

Onları işlerinden mi attılar?!

Açlığa mı mahkum ettiler?!

Kelin ilacı olsa kendi başına sürer.. Halis’in kendisi hapis yattı, nerde kaldı ki başkalarını hapse göndersin..

Asıl tekfirci Halis değil, bu laik (siyasal dinsiz) devletin eli sopalı, dili uzunları.

Madem devlet laik, FETÖ ile uğraşılırken din iman işin içine katılmadan salt siyasal mülahazalarla hareket edilmeliydi.

Üstelik bu Türkiyeci Ehl-i Sünnetçilerin (devletin her dine eşit mesafedeki laikliğinin hatırına) “Her inanç saygındır” dediklerine de şahit olunabiliyor.. 

Şahit olduk.. 

Eğer her inanç saygın ise, FETÖ’cülerin “özel” inançlarına da saygı duyulması gerekirdi.

Hayır, her inanç saygın değildir.. Fakat bu laik (siyasal dinsiz) devletin birilerinin dindarlığı hakkında not vermeye de hakkı yoktur.. 

Tutarlılık devlete de lazım.. Beyan, öncelikle sahibini bağlar.

Devlet (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar taifesi) önce kendisine baksın.. Doğru yolda olmak istiyorsa, önce devletin resmî dininin İslam olduğunu ilan etsin, ondan sonra konuşsun.. 

“Dinime dahleden bari müselman olsa!”.. Dinsiz (siyasal dinsiz) değil de müslüman olduğunu söyleyebilse..

Kamalist (Selanikli Mustafa Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına iman etmiş) bir devletin İslam ve müslümanlar hakkında konuşmaya hakkı yoktur.

*

FETÖ’cülerin, Hristiyan ve Yahudiler’in küfrünü (ve cehennemlik olduklarını) ilan noktasından (yani Ehl-i Kitab’ı tekfir noktasından) sorun yaşadıkları görülüyor.

Böylece, başka yazılarımızda açıkladığımız gibi, Kur’an’la ters düşüyorlar.. Hristiyan ve Yahudiler’in Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’an’ı tasdik etmelerinin şart olmadığını savunur hale gelmiş durumdalar.

İçlerinden bazıları, küfür olan bu düşünceyi yaymaya çalışıyor, ve diğerleri bunu sessizce izliyorlar.

Bu, kabul edilebilecek, hoş görülebilecek birşey değil.. Küfre küfür demedikleri için küfre düşüyorlar.

Aynı durum, laiklik (siyasal dinsizlik) bahsinde de geçerlidir.

Laikliğin küfür olduğunu kabul etmeyen, İslam’a aykırı olmadığını ileri süren, küfre düşer.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin söylemiş olduğu gibi, böylesinin küfre düşmüş olacağından şüphe eden de küfre düşer.

Küfür, küfürdür kardeşim!

Küfür, yerli ve milli olunca, senin ağababaların tarafından benimsenince makbul hale gelmez.

FETÖ'yü tarttığınız terazi ile kendinizi de tartmaya ihtiyacınız var.

*

FETÖ'nün tek kusuru "dinler arası diyalog" hurafesi değil.. 

Bir zamanlar yerli-milli idiler, "laik devletçilik" yapıyorlardı.. Fethullah'ın "Devlet-i Ebed Müddet" diye bir şiiri var.. "Devletçilik" yapıyordu.. Sıkı devletçiydi.

Cemaat (klik) olarak Siyasal İslam'a karşı "kültürel müslümanlığı" savundular, İslam'ı bölüp parça parça ettiler.. 

Abant Platformu toplantılarında laiklik ve demokrasi havariliği yaptılar.. 

Adamlardaki yamukluk ve sapmalar kimsenin umurunda olmadı, Fethullah'a bol keseden "hocaefendilik" madalyası takıldı.

Şunu da unutmayalım: 

FETÖ'nün hristiyan Batı ile "sivil toplum" ayağından kurduğu ittifak/müttefiklik ilişkisini laik Türkiye Cumhuriyeti "devlet" düzeyinde kurdu, ve "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" Avrupa Birliği hedefinin ortaya koyduğu gibi, bu ittifak bağını kopmaz hale getirmeye çalışıyor.


TÜRKİYECİLİK PUTPERESTLİĞİNİN EHL-İ SÜNNET İSTİSMARCILIĞI

 





Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan bugünkü (26 Kasım 2024 tarihli) yazısında şuları diyor:

… ODA TV, benim, Aydın Ünal’ın ve Hüseyin Likoğlu abilerin peş peşe yazdığı ve odaklarında devlete kılıç çeken teğmenlerin olduğu yazılar üzerinden “hedef teğmenler değil, hedef Atatürk” manşeti atarak yine o meşhur meseleyi konuşulamaz hale getirmeye çabaladı. Kamalizm tarafından berkitilen ve yaşatılan müesses nizamın tartışmaya açılmaya çalışıldığı her sekmede böyle oluyor durum. Kamalistler hemen bu tartışma büyümesin, ölü doğsun diye Atatürk’ün arkasına siper alıp başlıyorlar yaylım ateşe. Oysa benim yazımda da, Ünal ve Likoğlu’nun yazılarında da hedef Atatürk değil, Atatürk maskesiyle müesses nizamın sürmesini arzu eden, akıllarına estiği gibi darbe yaparak memlekete nizam vereceklerini zanneden Kamalistler idi. Bu hakikati tam tersine çevirerek çektikleri numarayı anlamamak imkânsız. “Ayranları dökülmesin” diye Atatürk’ü sömürmekten bıkmayan bu beyzadeler bilmeliler ki hedefimiz Atatürk olsa hedefimizi Atatürk olarak belirleyecek mertlikte ve dürüstlükte insanlarız üçümüz de. Oysa hedef Atatürk değil, sizsiniz. Darbeci, üstüncü, kendini bir halt zanneden Kamalistler yani. Hedefimiz, eski Türkiye özlemiyle yanıp tutuşan darbeci asker takımı. Burada bir anlaşalım.

Sorun da burada..

Selanikli Kamal’ı (Mustafa Atatürk’ü) tartışmadan Kamalizm tartışması yapmanın çok fazla bir yararı yok.

Selanikli Kamal, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “resmî put”u durumunda.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisini kendi resmî ideolojisi (Ki bu, İslam’a göre onun dini anlamına geliyor) açısından tanımlıyor ve “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı laik (siyasal dinsiz) bir devlet” olduğunu söylüyor. ("Resmî ideoloji"nin İslam'a göre din olması meselesi için TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Din" maddesine bakılabilir.)

Ancak bu, İslam açısından putperestlik demek.. Yani Selanikli Mustafa’nın putlaştırılması.

Bu durumda Kamal Atatürk’ü bırakıp Kamalistleri tartışmanın çok fazla bir yararı yok.

Sorunu kökünden ele almak ve çözmek gerekiyor.

*

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’de Ebu Cehil’in vs. şahıslarını değil, putlarını hedef almıştı: Hübel’i, Uzza’yı vs..

Bunların herhangi bir kutsallığının ve değerinin bulunmadığını ilan etmişti.

Günümüz Türkiye’sinde ise kutsal ilan edilenler Kamal’ın yatırı (türbesi, anıt/abide mezarı), Kamal’ın kurduğu devlet, ve bu devletin “vatan” toprakları.. Van'da Türkiye sınırını aşıp İran topraklarına yarım metre girdiğinizde kutsal vatanı terk etmiş oluyorsunuz.

(1994 yılında Mahmut Kaçar, Cumhurbaşkanı Demirel de tören için Anıtkabir'deyken bu putperest ayinlerini hatırlatan mantıksız, "hayatta en hakiki mürşit ilim"e ve bilime aykırı, İslam'ın da onaylamadığı, peygamberler için bile yapılmasını kabul etmediği irticaî [ortaçağ bile değil, ilkçağ karanlığına özgü] seremoniyi protesto etmiş ve tutuklanmıştı.. Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, bir kitabına da alınan bir sohbetinde, Mahmut Kaçar'ın böyle yaparak emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'-l münker vazifesini yerine getirmiş, üzerinden vebali/sorumluluğu atmış olduğunu söylemişti.) 

Laik (siyasal dinsiz) devlete göre Allahu Teala’nın kitabı devlet açısından kaale alınacak birşey değil.. Vatan toprakları ise kutsal.

Vatan için savaşıp ölürseniz şehit oluyorsunuz, fakat Allahu Teala için savaşmaya kalkışırsanız adınız terörist olur.

Çünkü, laik (siyasal dinsiz) devlete göre (resmî ideolojiye göre) vatan kutsal, Allahu Teala değil.

Devlet, yerlerin ve göklerin, vatanın, ve de Selanikli Kamal'ın yaratıcısı Allahu Teala'nın dini ile öküze, ineğe, eşeğe vs. tapma dinlerine eşit mesafede.

Çünkü laik.. Kamalist..

*

İmdi, Ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) müslüman olmak demek, 73 fırkadan biri durumundaki fırka-yı naciye (kurtulan fırka) olan topluluktan olmak demektir.

Ancak, geriye kalan 72 fırka da kendisinin hak üzere olduğunu, İslam'ı doğru anladığını iddia ediyor.

Fırka-yı naciyenin (Ki Ehl-i Sünnet taifesi bunlardır) özelliğini ya da niteliğini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem açıklamış: Rasul s.a.s.’in ve ashabının üzerinde olduğu şey üzerinde olmak.

Evet, Ehl-i Sünnet'ten olmanın ölçütünü Sünnet'ten almadan ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) olamazsınız.

Böylece "Ehl-i Sünnet" olma hususunda önümüze şu üç “referans noktası” çıkıyor: Kur’an, Rasul’ün sünneti, ve ashabın fıkhı (anlayışı).

Bunlar arasında Türkçülük, Türk vatanı, Türk devleti, Anadolu, Orta Asya, Anadolu Müslümanlığı, Türk İslamı vs. hurafeleri var mı?

Yok!

Dolayısıyla İslam anlayışımızda (Ehl-i Sünnet bahsinde), Türkiyecilik ve Türkçülük (Türk “devletçiliği”), aynı şekilde Arapçılık, Kürtçülük, İrancılık, Emevîcilik, Abbasîcilik, Osmanlıcılık vs. belirleyici olmamalıdır. (Hizmetlerini hayırla yad ederiz, etmeliyiz, o ayrı mesele.)

Ölçümüz sadece Kur’an, Sünnet, ve ashabın anlayışı olmalıdır.

Diyelim ki Şia’yı, Vehhabîler’i vs. tartışıyoruz.. Eğer derdimiz İslam ise, Ehl-i Sünnet ise, meseleyi sadece yukarıda aktardığımız referans noktaları üzerinden tartışmamız gerekir.

Mesela Şia, ashabın büyük çoğunluğuna cephe aldığı için yanlış noktada.. Böylece Sünnet'ten sapmış durumdalar. 

Ancak, günümüzde Şia’yı tartışan bazı kişilerin derdinin Ehl-i Sünnet’i savunma değil, Şiî İran’a karşı laik (siyasal dinsiz, Kamalist) Türkiye’yi savunmak olduğunu, asıl dertleri buyken, Ehl-i Sünnet anlayışını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik  (siyasal dinsiz) taassubu için (Erdoğan’ın tabiriyle) “meze” yaptıklarını görmekteyiz.

*

Derin devlet" (Ki buna devletin istihbaratı da dahil), İslamî kesimin içine yerleştirmiş bulunduğu (yahut satın almış olduğu) kişilere bu şekilde Ehl-i Sünnet istismarcılığı yaptırıyor. 

(Bu satın alma her zaman “kadroya dahil edip maaşa bağlama” ile olmuyor.. Rüşvet anlamına gelen kolaylıklar, hediyeler, ikramlar, taltifler, ödüller, geziler, iş fırsatı sunmalar vs. ile yapılıyor.. İki taraf da ne istenildiğini ve ne yapılması gerektiğini biliyor, söze ve yazıya dökülmeden gereği yapılıyor. Tabiri caizse bakışlarıyla anlaşıyorlar.. Biz de böylelerini "sözlerinin üslubundan" tanıyoruz: "Dileseydik, onları (o münâfıkları) elbette sana gösterirdik de kendilerini muhakkak sîmâlarından tanırdın. Yine de onları mutlaka konuşma üslûblarından tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir." [Muhammed, 47/30])

Merhum Necip Fazıl gibi ifade etmek gerekirse, bir Ehl-i Sünnetçiliğe çattık ki, Ehl-i Sünnet'e kurmuş pusu. 

*

Ehl-i Sünnet edebiyatı yapanlara bakın.. Kim ki Ehl-i Sünnet simsarlığı yaparken insanları Kur’an’a, Sünnet’e ve ashabın yoluna değil de son tahlilde laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sadakate davet ediyorsa, o, Ehl-i Sünnet kavramını istismar eden bir şirk (putperestlik) hizmetçisidir.

Aparatıdır.

Onda şu veya bu ölçüde nifak (münafıklık) vardır.

Son tahlilde yöneldiği mihrab, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laikliğidir (siyasal dinsizliğidir).

Kamal'ın "ümmet"indendir (topluluğundandır).


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...