islamcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islamcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SİYASAL İSLAM’LA (ŞERİAT’LE) ÇATIŞMAYI GÖZE ALAN TÜRK’E KÂFİR DENİR

 






MHP’li siyasetçi Prof. Özcan Yeniçeri, henüz bir “MHP’li AR-GE uzmanı”yken, bir makalesinde, engin ve derin MHP cehaletinin bütün boyutlarını taşıyan şöyle bir cümle kurmuştu:

“Milliyet duygusunu ‘adalet’ ve ‘demokratik yönetim’ prensipleriyle bağdaştıran, meşruiyet ve egemenliğin kaynağını millet olarak tespit eden düşünce sistematiği milliyetçilik olmuştur.” (Özcan Yeniçeri, "Milletlerin Orta Direği: Milliyetçilik", Türkiye ve Siyaset Dergisi, Sayı: 5 [Milliyetçilik ve Küreselleşme Özel Sayısı], Ankara, Kasım-Aralık 2001.)

Böylece milliyetçilik, “meşruiyet ve egemenliğin kaynağının millet olarak tespit edilmesi” şeklinde tanımlanmaktadır.

Fakat bu iddia yanlıştır.

*

Meşruiyet (meşrutiyet değil) konusu özellikle siyaset sosyolojisinin ilgi alanına girer.

Siyaset sosyologları ve siyaset bilimciler, meşruiyetin kaynağı olarak “ideoloji”lere ve “inanç sistemleri”ne (dinler) başvurulduğunu belirtirler.

Duverger’ye göre meşruiyet, bir “değer sistemi”, “inanç sistemi” veya “ideoloji” üzerine kurulur. (M. Duverger, Politikaya Giriş, çev. S. Tiryakioğlu, 3. b., İstanbul 1978, s. 91, 168; M. Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Ş. Tekeli, 2. b., İstanbul 1982, s. 154-155)

Lipset ise şunu söyler:

“Meşruluk ise, sistemin, varolan siyasal kurumların topluma en uygun kurumlar oldukları inancını yaratmak ve yaşatmak yeteneğiyle ilgilidir.” (S. Martin Lipset, Siyasal İnsan, çev. M. Tunçay, Ankara 1986, s. 59.2)

Claessen ile Skalnik’e göre de meşruiyet, ideolojik inanç ve ikna (inandırma) üzerine kurulur. (Henri J. M. Claessen ve P. Skalnik, Erken Devlet, çev. A. Şenel, Ankara 1993, s. 26.)

Benzer şekilde Sarıbay da, meşruiyetin zemini olarak siyasal inanç sistemini ve ideolojiyi gösterir. (A. Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, 2. b., İstanbul 1994, s. 81.)

*

Meşru kelimesi, şeriat kelimesinden türemiştir.

(Meşrutiyet ise, “şart”tan türemiştir. “Meşrut”, şartlı olan demektir. Meşrutiyet kelimesi ile, hükümdara yönetme yetkisinin “şartlı” olarak verildiği söylenmiş oluyor. Burada meşrutiyet sözlük anlamıyla değil siyasal nitelikte bir terim olarak kullanılıyor. Yoksa mesela Osmanlı’da padişahın yönetme yetkisi her zaman “şartlı” idi, yani sözlük anlamıyla meşrutiyet her zaman söz konusuydu. Meşrutiyet rejimiyle bu fiilî durum yazılı bir anayasa ile kayıt altına alınmış oluyordu. Yoksa meşrutiyet rejiminin söz konusu olmadığı dönemlerde de padişahların yetkileri en azından teorik olarak her zaman Şeriat’le sınırlandırılmış, “meşrut” hale getirilmiş durumdaydı. Pratikte ise ülke içi güç dengeleri, farklı güç odakları arasındaki nüfuz dağılımı padişahları her zaman “şartlar gereği” zapt u rapt altına almıştır.)

Evet, meşru kelimesi şeriat kelimesinden türemiştir.. Meşru, “Şeriat’e (hukuka) uygun olan” demektir.. Gayrimeşru ise “yasal olmayan, yasaya aykırı” demektir.

Devlet ve siyasal rejim söz konusu olduğunda (bir siyaset bilim ve hukuk terimi olarak) meşruiyetten söz etmek, siyaset sosyologlarının dile getirdiği şekilde, bir inanç sistemine ya da ideolojiye atıfta bulunmak anlamına gelir.

Dayandığınız, atıfta bulunduğunuz, referans aldığınız inanç sistemi şayet İslam ise, bu takdirde İslam, Sarıbay’ın dile getirdiği şekilde “siyasal inanç sistemi” (yani Siyasal İslam) haline gelmiş olur.

*

İşte Siyasal İslam karşıtlarının dinmeyen karın ağrılarının ve kalp spazmlarının gerisinde yatan hakikat bundan ibaret.

Onlar, meşruiyet (Şeriat’e uygunluk) ile Şeriat’i birbirinden ayırmaya çalışıyorlar.

“Meşruiyetin kaynağı inanç sistemi (İslam) değil, ideolojimiz (Kemalizm/Atatürkizm, laisizm [siyasal dinsizlikçilik], demokratizm [topluma taparlık], çağdaşlık [modernizm]) olacak” diyorlar.

“Hayır, meşruiyet (Şeriat’e uygun olan) ile Şeriat birbirinden ayrılmaz.. Ayrılamaz” denildiğinde ise, “Siz İslamcılar, siz Siyasal İslam yanlıları dindar değil dincisiniz, İslam bir din iken siz onu ideoloji yapıyorsunuz” diyerek Batılı (yahudi, hristiyan, deist, ateist, satanist) akıl hocalarından ithal ettikleri ezberler ile Müslümanlar’a saldırıyorlar.

*

Evet, bunlar, “Devlet ve siyasal rejim söz konusu olduğunda meşruiyetin kaynağı ideolojimiz olacaktır” diyorlar.

Şunu demek istiyorlar: “Allahu Teala’nın bizler için şeriat (hukuk kuralları) vaz’ etme (koyma) yetkisi olamaz. Bu yetki ya bizim tanrılaştırıp taptığımız (Lenin, Stalin, Hitler, Selanikli Mustafa Atatürk, Enver Hoca, Mussolini vs. gibi) çağdaş Firavunlar’a, büyük tanrımsılara, ya da parlamenter (milletvekili) adını verdiğimiz küçücük tanrımsılara aittir. Bizim için onlar şeriat vaz’ eder (kanun koyar), biz de onlara gereken kulluk ve ubudiyeti yaparız.”

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Selanikli Deccal hayattayken kaleme aldığı Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, Yahudi ve Hristiyanlar’ın rab haline getirip taptıkları haham ve papazların yerini çağımızda parlamentoların ve parlamenterlerin almış bulunduğunu yazmış olması sebepsiz değildir.

*

MHP’li yeniçerinin ezberlerine dönelim.

Millet değil, fakat milliyetçilik (milletçilik), bir ideoloji olması itibariyle meşruiyet üretmek için kullanılabilir ve kullanılmaktadır. Richard Jay’in belirttiği gibi, “milliyetçilik politik meşruiyetin özgül bir teorisini sağlamaktadır”. (R. Jay, “Nationalism”, Political Ideologies, ed. R. Eccleshall, 2. ed., London 1985, s. 185-186.)

Milliyetçilik bir meşruiyet temeli sağlıyorsa, neyi meşru göstermektedir peki?

Bu sorunun cevabını Huntington’da buluruz:

“Modern zamanlarda otoritarizm, milliyetçilik ve ideoloji ile haklı gösterilmiştir.” (Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga, çev. E. Özbudun, Ankara 1993, s. 44.)

Evet, milliyetçilik bir yönüyle putperestliğe (yöneticilerin putlaştırılmasına), bir yönüyle de otoritarizm ve despotizmin haklı gösterilmesine hizmet etmektedir.

*

İslam’a göre (siyasal yönü budanmamış İslam’a göre), milletin, (Ki millet, Kur’an’daki anlamı çerçevesinde kavime değil ümmete karşılık gelir), yöneticilerini “biat” yöntemiyle seçmesi, meşrudur.

Şeriat’e uygundur.

Ancak, yöneticinin başa geçmesini (egemenliğini, hakimiyetini) bu seçim sağlarsa da, meşruiyetini sağlayan, Şeriat’e (vahye, Allahu Teala’nın indirdiğine) bağlılıktır.

İdeolojilerde ise, yöneticinin bizzat kendisi şeriat vaz’ eden (kanun koyan) durumundadır.

Dolayısıyla, bir şekilde siyasal gücü eline geçirdiğinde, onun her yaptığı artık “meşru” (kanuna uygun) olur.

Kanuna uygun olur, çünkü kanunları koyan kendisidir.

İlkesi, “Ben yaptım, oldu”dan ibarettir. (Selanikli’nin şapka giymeyenleri asması ve “Ben astım, oldu” demesi gibi.)

Nitekim, böyle kendi kafasından din/şeriat uyduranların “Abdestsiz namaz olur mu?” sorusuna “Ben kıldım, oldu” şeklinde cevap verdikleri görülür.

Böylece, her istediği meşru (yasal) olur.

Çünkü, şeriat vaz’ eden (kanun koyan) kendisi.

İşte, merhum (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ifadesiyle “büyük âlim”) Elmalılı Hoca’nın işaret ettiği “çağdaş rablik” olayının özü bundan ibarettir.

*

Batı’da egemenliğin (meşruiyetin değil) kaynağı olarak “millet”in gösterilmesi, iktidarın ruhbanların (Kilise) ve soyluların (Feodalite) elinden alınıp sermaye sahiplerine (Burjuvazi) teslim edilmesi anlamına geliyordu.

Ruhban sınıfının ve Batı’daki biçimiyle soyluların bulunmadığı Doğu’da ise, egemenliğin kaynağının millet olarak gösterilmesi, iktidarın Batılılaşmış seçkinlere (millî burjuvazi ve laik aydınlar) devredilmesinin gerekçesini oluşturdu.

Ancak, millete dayalı egemenlik anlayışı Doğu’da, iktidarın, Batılılaşmayı reddeden ve milletin değerlerine sahip çıkan insanların eline geçmesine de yol açabilirdi.

Bu yüzden egemenlik laiklikle (siyasal dinsizlikle) kayıt altına alınmış, millet bu konuda “sınırlı sorumlu ya da yetkili” ilan edilmiştir.

Yani, böylesi ülkelerde yönetici konumuna gelmek için önce “siyasal dinsiz” hale gelmeniz, dinin “siyasal” yönlerinin kâfiri (“örten”i ya da reddedeni) olmanız gerekmektedir.

Siyasal dinsiz olmayanların seçilme hakları ellerinden alınır, fakat seçme hakları bakidir.. 

Siyasal dinsiz olmayı kabul etmeyen "seçilemez seçiciler"in (üçüncü sınıf vatandaşların) siyasal dinsizleri seçe seçe siyasal dinsizliğin hakimiyetine alışacakları, siyasal dinsizlik rejimini kalben benimsemeye başlayacakları düşünülür. (Türkiye’de olduğu gibi.)

*

Kısacası laik demokraside millet, laik (siyasal dinsiz) nitelikte taleplere sahip olmak kaydıyla egemenliğin kaynağı kabul edilmiştir.

Aksi yaşanırsa, Türkiye, Pakistan ve Cezayir gibi ülkelerde görüldüğü üzere, egemenliğin kaynağı aniden “zinde güçler” haline gelir.

Millete de “Topunuzun canı cehenneme!” denilir.

Bunun anlamı, milletin gerçekte hiçbir zaman egemenliğin kaynağı olmamasıdır.

Bu, aldatıcı bir söylemden, retorikten ibarettir.

Bu, laikçi meşruiyet anlayışının zorunlu sonucudur.

Meşruiyetin kaynağı eskiden Şeriat’ken (Siyasal İslam’ken, Allahu Teala'nın vahyine bağlılıkken), şimdi onun yerini laikçilik (siyasal dinsizlik, putperestlik) almıştır.

*

MHP’li yeniçerinin bir başka iddiası şöyle:

“Millî egemenlik öğretisinin yaygınlık kazanması ile birlikte ‘millî öz’, ‘millî şuur’a dönüşmüş ve egemenliğin kaynağını siyaseten de teşkil etmeye başlayan millet, millî öz ve şuurun şekil verdiği kurumsallaşmış bir yapıya, yani millî devlete kavuşmuştur.”

Millî egemenlik öğretisi denilen şey Fransız Devrimi’nin ürünü olduğu için, yazar aslında şunu söylemiş olmaktadır: Fransız Devrimi sayesinde ‘millî öz’, ‘millî şuur’a dönüşmüş ve egemenliğin kaynağını siyaseten de teşkil etmeye başlayan millet, millî öz ve şuurun şekil verdiği kurumsallaşmış bir yapıya, yani millî devlete kavuşmuştur.”

Yazarın haklı olduğu nokta, millî öz ve şuur dediği şeylerin aslında Fransız özü ve Fransız şuuru olmasıdır.

Haksız olduğu nokta ise şu: Egemenliğin kaynağı çoğu yerde “güç”tür, millet değil. (Selanikli Deccal de “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutkunda bunu açıkça dile getirmiş durumda.)

Mesela askerî darbeleri son tahlilde millet desteği değil, sahip olunan güç mümkün kılar.

Darbecilere egemenliği bahşeden, şu üç şeydir: Silahlar, sıkı disipline sahip bir örgütlenme ve savaşma (öldürme) kararlılığı.

Kaldı ki darbeler için millet desteğinden ziyade dış desteğe ihtiyaç duyulur. (Mesela 28 Şubat.. Arkasında İsrail ve ABD vardı.. Selanikli'nin Osmanlı Devleti'ne yönelik "darbe"sinin gerisinde de, İsmet İnönü'nün açıkladığı gibi, İngilizler'in desteği vardı.. Bundan dolayı Fransa hemen Selanikli ile Ankara Antlaşması'nı yaparak TBMM hükümetini resmen "tanıdı".. Afganistan İslam Emirliği olarak şu anda Afganistan'ı yöneten Taliban hükümeti neden tanınmıyor peki?. Gâvurun adamı olmazsanız sizi kolay kolay tanımazlar.)

Bununla birlikte, darbeleri yapanlar daha sonra millete gittiklerinde genellikle yüzde 90’dan fazla destek alırlar.

Çünkü milletin desteğini almak “zorundadırlar”.

Millet de, onların destek almak zorunda olduklarını “hisseder”.

Zaten, muhalif olanlar en iyi ihtimalle "susmak" zorunda kalırlar.. Yüksek sesle muhalefet yapmak (değişik derecelerde) "sağlığa zararlı"dır.

*

MHP’li yeniçerinin haklı olduğu bir tespiti şöyle:

“Üzerinde dikkatle durulması gereken nokta, millet ve milliyetçilik gibi kavramların (...) hiçbir prototip içine kolaylıkla oturtulamayacak kadar toplumdan topluma farklılaşan anlam ve değerler ihtiva etmeleridir.”

Böylece yazar, millet ve milliyetçilik kavramlarının bir gerçeklik veya olgudan ziyade bir zihnî inşa (uydurma, hayal, vehim) olduğunu söylemiş olmaktadır.

Bu tespit milliyetçilik için daha geçerli görünmektedir; tümden insan düşüncesinin ürünü olduğu için toplumdan topluma, hatta insandan insana farklılaşması kaçınılmazdır.

Bu, milliyetçiliği hem savunulamaz, hem de her şartta savunulabilir hale getirmektedir.

Çünkü bir milliyetçilik tanımının kusurlarını gösterseniz bile, yeni ve farklı bir milliyetçilik tanımı icat edilmesine engel olamazsınız.

Putlar da böyledir.. Taş da, ağaç da, heykel de, inek ve öküz de, boz kurt da put olabiliyor.. Hatta helvadan bile put yapılabiliyor.. En tatlısı da helvadan olanı.


“DEVLETÇİ” (KARİKATÜR) İSLAM, “İSLAMCI” İSLAM’A KARŞI

 

















Sözde dindar özde devletçi ajanların dinî ve ahlâkî öğütler vermeleri, irfan edebiyatı yapmaları, rahatça İslamcılık yerine devletçilik yapabilmelerinin, adını koymadan Faşizm idelolojisinin propagandisti olarak faaliyet gösterebilmelerinin önünü açıyor.

Bu tipler, bir taraftan “Devleti tutarım, bozuk düzen ve sisteme muhalifim” diyor, diğer taraftan da, “Müslümanım, İslamcı değilim” diye konuşuyorlar.

Evet, bu ifadeleri aynen kullanan okur-yazarlar var.

Başı çeken kişi ise duayen ajanlardan Mehmet Şevket Eygi idi.. (Diğer duayen Fethullah Gülen’di.. Şayet iktidar partisi ile muktedirlik yarışına girmese ve marabalığına bakmayıp CIA’in yerli-milli şubelerine/kâhyalarına diklenmeye kalkışmasaydı şimdi gönüller sultanı irfan ehli bir arif olarak hocaefendiliğin sefasını sürmeye devam ediyor olacaktı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ziyaret ettiği Türkçü Türkçe olimpiyatlarında hasretinden prangalar eskitilecekti.)

Evet, Mehmet Şevket, “Devleti tutarım, bozuk düzen ve sisteme muhalifim.. Müslümanım, İslamcı değilim” şeklindeki demagojik hurafe ve mugalataları yazılarında sürekli tekrarladı.. (Onun kadar yanık sesli söyleyemeseler de aynı türküyü repertuarlarında bulunduran başkaları da vardı.. Fethullahçılar, Karamollaoğlu taifesi, şiirsiz şair İsmet gibi edebiyat satan edebiyat-çılar..)

Mehmet Şevket’in bu saçmalıkları sürekli tekrarlaması, bunamış ve beyninin çalışma düzeninin bozulmuş olmasından kaynaklanmıyordu. Propaganda tekniği bunu gerektiriyordu.

En düşük zekâ seviyesine hitap edecek şekilde basitleştirilmiş olan mesajı, bilinçaltına yerleşecek şekilde biteviye tekrarlamak icab ediyordu.

Mesajın mantıklı olup olmaması propaganda ve algı operasyonu için önem taşımıyordu; önemli olan, basit olması ve böylece düşünce tembeli kitleleri düşünme zahmetinden kurtarmasıydı.

*

Kısacası, böylesi irfanist, ahlâkist derin tipler İslamcı değil, devletçi olarak kalem oynatıyorlar, oynattılar..

Adamlar, bozuk düzen ve sistemine rağmen, devletlerini tutuyorlar..

Devletleri de, o bozuk düzen ve sistemi tutuyor.. 

Böylece, bu “İslamcılık karşıtı devletçi müslüman”lar, devletleri üzerinden, bozuk düzeni ve sistemi de nazikçe ve kibarca, “İstemez, yan cebime koy” babından zahmetsizce tutuyorlar..

Batıl’ı desteklemenin (vekâlet/proxy üzerinden yapılan) örtülü biçimi bu: Onlar devletlerine tam destek veriyorlar, devletleri de bozuk düzen ve sisteme..

*

Kuşkusuz bu tavır kendi içinde bir tutarlılık taşıyor.. Putperestliğin çağdaş bir formu olan devletçiliği benimseyen bir kimsenin İslamcı olması, olabilmesi mümkün değildir.

Kutsallaştırılmış, tanrılaştırılmış, la yüs’el ve sorgulanamaz kılınmış bir “devletçi“lik ideolojisini savunan bir adam, asla İslamcı olamaz. Olsa olsa faşist olur.

Bu açıdan, böylesi adamların bir ölçüde tutarlı olduklarını kabul etmek gerekiyor.

Fakat bunu, tutarlı olma adına yapmıyorlar..

Malum derin odakla aynı hedefe kilitlenmiş durumdalar.. Devlet, her halükârda savunulsun.. İslam ise, İslamcılık olarak hayata yansımasın, sadece dindarlık gösterişçiliği ve ahlâkî öğüt pazarlamacılığı olarak gündelik hayatta insanların “uyutulması” için kullanılsın..

İstismar edilsin..

İstismar edilip kullanılsın ki, İslamcılık için değil, fakat “rejimi ve düzeni bozuk” bile olsa devleti için ölen insanların yakınları “İslam” adına “gaza getirilebilsin”..

 Onlara, “Yakınınız şehit oldu, şimdi Cennet’te.. Ne mutlu size!.. Allah yolunda cihattan bahsedip de terörist olarak can verseydi ne kötü olurdu, değil mi?! Rejimi ve düzeni bozuk bile olsa devleti için öldü, Cennet’i hak etti, şehitlik mertebesine yükseldi” anlamına gelen hikâyeler anlatılabilsin.

*

Evet, rejimi ve düzeni bozuk bile olsa “devleti tutan” ideolojinin adı, İslamcılık değil, Faşizm‘dir..

İslamcılığa karşı adını koymadan faşist devletçiliği savunanlar, bir taraftan da, utanmadan Ehl-i Sünnet edebiyatı yapabiliyorlar..

Fakat, gerçekte Hegel‘in yolundadırlar.

Ne demişti Hegel?.. “Es ist der Gang Gottes in der Welt, daß der Staat ist.” “Devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşüdür.”

Bu anlayış çerçevesinde, devleti tutmak, Tanrı’yı tutmak oluyor..

Devlete karşı çıkmak da, Tanrı’ya karşı çıkmak, Tanrı’nın yürüyüşüne itiraz etmek anlamına geliyor.

Evet, malum derin odağın Müslümanlar için ürettiği şeytanî uyutma formülü böyle: “Müslüman ol, devleti tut, devlet de küfür düzen ve rejimini tutsun, böylece sen de dolaylı olarak küfrü tut.. Ama İslamcılığı tutma!.. Sakın haa!”

Bunu malum derin odak, kendi adına söylese, reddedilecek, millet uyanacak..

Onun için, dindarlık gösterisi yapan kullanışlı ajanlara söyletiyor..

*

Bu tipler, mesela müslüman olmuş bir Güney Kıbrıs Rum vatandaşının “devletçilik” yapmasının ne anlama geleceğini hesap edemiyor.

Ya da, hesap etmek işlerine gelmiyor.

Böylesi tiplerin, müslüman olmuş bir Rum’dan beklediği, şöyle demesi olabilir: “Evet, Güney Kıbrıs Rum Devleti‘nin düzeni bozuk, rejiminde iş yok.. Ama, Rum Devleti’ni yine de tutarım.. İslamcı olmamalıyım, devletimi tutmalıyım.. Yaşasın Rum Devleti!..!

Ya da, Bosnalı kadınlara tecavüzü “milli ve yerli” bir vatandaşlık görevi haline getirmesiyle tanıdığımız Sırbistan‘da bir Sırp din değiştirip müslüman olduğunda şöyle düşünmeli: “Sırbistan’ın rejimi kötü, burada küfür sistemi hâkim, ama devletimi tutarım.. Tı, İslamcılık olmaz! Ben sadece müslümanım, İslamcı değilim.. Gözlerimi kaparım, devletimi tutarım! Yaşasın Sırbistan!”

*

Sanki Hz. Nuh a.s., “Tamam, rejim ya da düzen kötü, ama devletimizi tutuyorum” demişti.

Devletçi tiplere göre, Hz. Nuh a.s., sadece rejim ya da düzenle uğraşmalı, devletin bekası için de elinden geleni yapmalıydı..

Allahu Teala da, yok edecekse düzeni ya da sistemi yok etmeli, o günün devletini/milletini korumalıydı, tutmalıydı..

Halbuki, hepsini yerle yeksan etmiş, devletlerini başlarına geçirmişti.. Ortada millet kalmamıştı ki devleti kalsın.

Ancak, bu devletçilere göre, böyle olmamalıydı.. Allahu Teala, tabiri caizse İslamcılık yapmamalı, devletçi olmalıydı.. Devleti tutmalıydı..

Rejim, düzen ya da sistem fena imiş… Olabilir… Devlet tutulmalıdır…

Devletçi dalalet ehlinin kafası böyle çalışıyor..

*

Evet, bu sapıtmışlığa göre, Hz. İbrahim a.s.‘ın, “Nemrut kötü, tamam.. Ama devletimizi tutmamız lazım” demiş olması gerekiyor..

Yine bu şaşırmışlığa göre, Hz. Lut a.s.’ın, meleklere, “Tamam, bu şehir devletinin sistemi ya da rejimi kötü, ama devletimizin korunması lâzım.. İslamcılık olmaz!.. Devletçi olmalı, devleti tutmalıyız!” diyerek itiraz etmiş olması gerekiyor..

Bu mantı(ksızlı)ğa göre, Rasulullah s.a.s.‘in de şöyle konuşmuş olması gerekiyor: “Tamam, Kureyş/Mekke şehir devletinin düzeni ve sistemi bozuk, ama bu devleti yine de tutmalıyız.. Vatan kutsaldır, vatanımızı, milletimizi, devletimizi terk edip başka diyarlara gitmeyiz.. Müslüman’a yakışır mı vatanını, milletini, devletini bırakıp da Habeşistan gibi bir hristiyan zenci devletine sığınmak?!”

Öyle yapmamış, Medine’ye gidip Kureyş/Mekke şehir devleti ile çatışmış.. İslamcılık yapmış....

*

Günümüz devletçi dindarlığına göre, Hz. Musa a.s.’ın da, Firavun’a şöyle demiş olması gerekiyordu: “Buradaki bozuk düzen ve sisteme karşıyım.. Ama, başında bulunduğun devleti tutuyorum. Devletime bağlıyım.”

Öyle yapmamış, İslamcılık yapmış.. Şu anlama gelen şeyler söylemiş: “Ey Firavun, İsrailoğulları’nın bu devleti bırakıp başka ülkelere gitmelerine izin vermiyorsun. Bunu yapma! Onları bırak, buradan gidelim.. Devletin senin olsun, başına çalınsın!”

Firavun da, İslamcı olmayan, fakat bugünkü faşist devletçi zihniyet açısından altın harflerle yazılması gereken cevabında, “Yok öyle İslamcılık!.. Devletçi olacaksın, devleti tutacaksın!.. Rejimi ya da düzeni beğenmeyebilir, bozuk bulabilirsin, ama devlet başkaa.. Devlete sadakat ve bağlılık esastır. Tamam mı!” anlamına gelen laflar söylemiş..

*

Laik (siyasal dinsiz) devlet, dinler arasında tarafsız olduğu için, İslam hesabına batıl dinlerle uğraşmıyor.

Fakat İslam’la uğraşıyor.. Çünkü İslamcılığı kendisi için (siyasal dinsizlik için) tehlike olarak görüyor..

Bu yüzden ajanları vasıtasıyla İslam’ı laikliğe uydurmaya çalışıyor.

Laikliğe ve Atatürk’e.. Atatürkçülüğe..

Bu gaye doğrultusunda dinî grupları (tarikatları, cemaatleri, sivil inisiyatifleri) ajanları vasıtasıyla içeriden dizayn ediyor.

Başarısız olduğu söylenemez.. Bunun sebebi, dindarlık iddiasındaki insanların büyük çoğunluğunun dünya için dinini satmaya hazır oluşu.


İSLAM-İSLAMCILIK AYRIMI İLLÜZYONU, "İSLAM DEVLETİ - LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET" AYRIMINI UNUTTURMAK İÇİN SAHNELENİYOR

 





Savaş, İslam ile küfür (şirk) arasında..

Fakat küfür (şirk) cephesi o kadar hilebaz, o kadar dessas, o kadar kurnaz, o kadar deccal (yalancı), o kadar gözbağcı, öyle şeytan ki, İslam-küfür kavgasını unutturuyor, cehalet, nifak, riya ve dünyaperestlik çölünde kaybolmuş olan ahmak “müslüman”ları hipnotize edip onların İslam-İslamcılık savaşı serabı ya da halüsinasyonu görerek münafıkça sayıklayıp durmalarını sağlıyor.

Bir tarafta iman (İslam), diğer tarafta küfür (hizbüşşeytan) cephesi var, fakat bu şeytan hizbi, sanki günümüzde bu ayrım ortadan kalkmış, İslam’ın karşısına asıl düşman olarak İslamcılık çıkmış gibi tantana ve yaygara koparıyor.

İşte, psikolojik savaş dedikleri şey böyle birşey..

Algı operasyonu denilerek yaldızlanıp cilalanan, büyük ve anlı şanlı bir beceri ve maharetmiş gibi yüceltilen deccaliyet (yalancılık) mesleği böyle çalışıyor.

Deccallar, cenneti cehennem, cehennemi cennet, hakkı batıl, batılı hak gibi gösterebilecek kadar ikna kabiliyeti yüksek gözbağcı yalancılar durumundalar, ve ellerinde milleti uyuşturup algı operasyonları/ameliyatları için hazır hale getirecek her tür uyuşturucu mevcut.

*

Evet, savaş, İslam ile küfür arasında..

Türkçe’nin dil kuralları ve mantığı ile düşünürsek İslam’dan yana olana İslamcı, küfürden yana olana küfürcü dememiz gerekiyor.

(Kâfir, Arapça’nın dil kurallarına göre ism-i fail denilen kalıpta türetilmiş bir kelime.. Türkçesi “küfreden, küfürcü” oluyor. Buna karşılık Arapça’da “müsüman” diye bir kelime yok, aslı “müslim”.. Müslim kelimesinin türediği “esleme-yüslimü” fiilinin masdarı ise İslâm.. Müslim, “yüslimü”den türetilen ism-i fail.. Türkçe’nin mantığıyla masdardan hareketle isimlendirme yapıldığında ortaya İslam-cı çıkıyor. “İslamcı değilim, müslümanım” diyenlerde biraz samimiyet, akıl fikir ve tutarlılık kaygısı olsa, müslüman kelimesini de kullanmamaları, “İslamcı değilim, müslimim” demeleri gerekirdi. Müslim kelimesinin bir harfini değiştirip arkasına “an” ekliyorsun sorun olmuyor, fakat İslam’a “cı” ekleyince sorun oluyor.. Böyle bir dangalaklık olabilir mi? Ne yazık ki bu milletin büyük çoğunluğunun damarlarında muhtaç olduğu aklın zerresi bile yok.)

Savaş İslam ile küfür arasında, fakat küfür cephesi (deccaliyet ekolü) bize “Yok yok, savaş İslam ile İslamcılık arasında” diyor.

Ve Türkiye’nin laikçi derin devletçileri de bu mücadelede bugüne kadar küresel küfür cephesinin “yerli milli bayisi, acentası” olarak iş gördüler.

Sadece dışarıdan saldırmadılar, “içerideki” dindar görünümlü ajanlarını da kullandılar.

Bunlar vasıtasıyla İslamcılığı ya içeriden vurmaya ya da “yerli milli” (İslamî olmayan) bir İslamcılık icat etmeye çalıştılar.

İslam-küfür kavgasını unutturup İslam-İslamcılık kavgası illüzyonunu gerçekmiş gibi nazara verdiler..

Müslümanları parmaklarında oynattılar..

O kadar ki, laik (siyasal dinsiz) rejim hesabına yakın geçmişte yerli-milli bir sözde Hizbullah (özde hizbuddevlet) ve hatta bir Nurcu tarikat (Aczmendilik) üretmeyi bile başardılar.

“Ayılana gazoz, bayılana limon” hesabı her keseye, her meşrebe, her zevke, her bedene göre bir "çakma" ürünleri vardı.. 

Yoktuysa bile hemen üretebiliyorlardı..

*

Küresel küfür cephesinin ürettiği, yerli-milli derin acentalarının da alıp hayata geçirdiği “Savaşı İslam’ın kendi içine taşıma, İslam-İslamcılık kavgası icat etme” projesinin en ön safındakiler, bu ülkede, bugün FETÖ diye adlandırılan taifeydi..

FETÖ, bir Özel Harp - MİT - CIA ortak prodüksiyonuydu.

Hoşgörü, diyalog, kardeşlik, sevgi, güzel örneklik, ahlâk, irfan, dırahşan, kalbin zümrüt tepeleri, vadileri, ovaları vs. edebiyatı yaptılar, yahudi, hristiyan ve müşrik/putperest kesimlere zeytin dalı ve çiçek demetleri sundular.

Fakat yeri geldi o kâfirler hesabına “İslamcı, cihatçı” vesaire diye adlandırdıkları müslümanlara kin ve nefret kustular.

Evet, nefret..

Mesela Fethullah Gülen, 28 Şubat Süreci’nde (yanlış hatırlamıyorsam) Show TV’de, o günün mazlumu Başbakan Erbakan için (nefret kelimesinden türemiş olan) “tenafür” kelimesini kullanmıştı. Onunla arasında tenafür bulunduğunu söylemişti.

Fethullah Gülen ve cemaatinin elebaşları (hristiyan ve yahudi işbirlikçileri hesabına) kendilerini “din olarak İslam”ın temsilcileri gibi gösterdiler, İslam’ın siyasal, hukukî, ekonomik ve sosyal hükümlerinin “devlet”e hakim olmasını isteyenleri ise İslamcılar olarak adlandırdılar.

Ve, İslamcılarla mücadele ettiler.. Tabiî “yasalar çerçevesinde”..

Laik (siyasal dinsiz) yasalar onlardan yanaydı. (Fethullah Gülen'in kahramanlaştırılıp efsaneleştirilmesi için bir dönem "aranıp da bulunamıyor" gösterilmesi "derin" hilesi ayrı bahis.)

Böylece, küresel küfür cephesinin “İslam-İslamcılık” kavgası tezini haklı çıkarıyorlardı.

Dahası bu süreçte Türkiye’nin derin devletçileri ve Akparti de onlara (belli bir zamana kadar) destek verdiler.

Ne zaman ki bu taifenin okları kendilerine de yönelmeye başladı, uyandılar..

*

Bir önceki yazıda, Türkiye’deki dindar görünümlü “derin devlet” elemanlarının ve nüfuz (tesir, etki) ajanlarının “İslam bir dindir, İslamcılık ise çağdaş bir ideolojidir, bir ideoloji olduğu için İslamcı değiliz” şeklinde aldatıcı bir söylem geliştirmiş olduklarına dikkat çekmiştik.

Ve onların da bir ideolojilerinin bulunduğunu, o ideolojinin adının “devletçilik” olduğunu söylemiştik.

Doğal olarak onlar, “Bizim böyle bir ideolojimiz yok, biz devletçi olduğumuzu söylemiyoruz ki..” demekteler.

İslamcılık karşıtı Batıcı ve Türkçüler’in İslamcı diyerek saldırdıkları isimler de “Biz İslamcıyız” diyerek ortaya çıkmamışlardı.. 

İslamcılık kelimesini kullanmıyorlardı.. 

İslamcılığı anlatıyoruz diyerek ortaya çıkmıyor, (Fethullah'ın aksine sahici biçimde) “din olarak İslam”ı anlatıyorlardı.

Batıcı ve Türkçülere göre, “din olarak İslam” sadece güzel ahlâktan (affedicilikten, merhametten, yardımseverlikten, sevgiden, saygıdan, dürüstlükten) ve irfandan bahsetmeli, “halden yoksun kâl”in vahdet-i vücudçuluk gibi tehlikeli girdaplarında dolaşmalı, devlet yönetimini ilgilendiren konularda ise sözü laikliğe ve Batılı efendilerinin sundukları reçetelere bırakmalıydı.

Zinhar devletten, Şeriat’ten, İslam hukukundan, cihattan, mücahitlikten bahsetmemeli, yani İslamcı olmamalıydı.

Anlatılan İslam, İslamcı (kendisinden yana) olmamalı, "laik devletçi" (siyasal dinsizlikten yana) olmalıydı.. 

Yerli-milli, milliyetçi (Türkçü) olmalıydı..

Zaten “Kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir”di, mücahid denmezdi.. 

Kendini Türk olarak tanıtman kâfi idi, ayrıca İslam’dan, cihattan, İslam’ın hakimiyetinden bahsetmeye, İslamcılık yapmaya ne gerek vardı cancağızım.. Şimdi yeni şeyler söylemek lazımdı..

O yeni şeyleri de Atatürk (Ata Türk) söylemişti.. Niye soyadında müslim-müslüman yoktu da Türk vardı, anlamak gerekiyordu.

Evet, dindar kesimdeki nüfuz ajanlarının hedefinde İslamcılık vardı, İslam satmıyorlardı ki İslamcı olsunlardı.

Fakat milliyetçilere hiçbir zaman “Oğlum siz milliyetinizi mi satıyorsunuz ki milliyetçisiniz, ülkünüzü mü satıyorsunuz ki ülkücüsünüz, Türk milletini mi satıyorsunuz ki Türkçüsünüz?” demediler.

Onlara alkış tuttular, yalakalık yaptılar.. MHP'den fazla Türkçülük yapmaya başladılar.

Evet, kendilerini “İslamcı değil müslüman” olarak tanıtan bu tipler İslamcı değildiler, devletçiydiler, ideolojileri devletçilikti..

*

Evet, devletçilik..

Bir ara medyanın “Ali kıran baş keseni” olarak Yeni Şafak gazetesindeki köşe yazılarında Türkiye’ye nizam veren Cem Küçük‘ün, kalemini silah gibi doğrulttuğu kişilere verdiği şöyle bir mesaj vardı:

“Benim derdim hükümet ya da iktidar değil, devlet.. Akparti karşıtı olabilirsiniz, onu yerden yere vurabilirsiniz, fakat devlete sonsuz sadakat göstereceksiniz.”

Devlete sonsuz sadakat göstermeyenlerin başına neler gelebileceğini de, ABD ve İngiltere ile onların gizli servislerinin örtülü cinayetlerini emsal göstererek anlatıyordu.

İma ile, Akıllı olun, yani faşist olunbir faşist gibi devletinize kulluk yapın, onu mabud/tanrı belleyin, yoksa hayatınızı bile kaybedebilirsiniz diyordu.

Referansı doğrudan Faşizm ile Mussolini gibi faşist liderler değildi.. Liberal demokrasinin kalesi olarak bilinen ülkeler üzerinden mesaj veriyordu.

Bu arada, kişisel müslümanlığını milletin başına kakmaktan da geri kalmıyordu.

Fakat bu, tuhaf bir müslümanlıktı.. Devlet, iktidar, otoriteye itaat gibi konular söz konusu olunca müslümanlığı buharlaşıyor, yerini, faşizmin buz gibi katı bir versiyonu alıyordu..

Bu “yerli ve milli” faşizmin ilham kaynağı ve “rol modeli”nin “yerli ve milli” olup olmamasını da umursamıyordu, ikide bir ABD ve CIA’i örnek gösteriyordu..

*

Evet, Cem Küçük örneğinin de ortaya koyduğu gibi, malum derin odak için önemli olan, son tahlilde “devletçi” olmanızdı..

İktidarı, rejimi, “düzen“i vs. eleştirebilir, yerin dibine batırabilirdiniz, fakat “devlete sonsuz sadakat” göstermek zorundaydınız.

Devlet denildiğinde akan suların durması gerekiyordu.

Çünkü devlet, kendisine asla toz kondurulmayacak, asla sorgulanamayacak, “la yüs’el“, hikmetinden sual edilmez laik/seküler “tanrı” idi.

Adına tanrı denilmiyordu, fakat ona karşı beslenmesi gereken duyguların tam da “tanrıya bağlılık” türünden birşey olması isteniyordu.

Bir kulun nasıl Tanrı’ya karşı gelmesi, O’nu sorgulaması, O’na karşı çıkması söz konusu olamazdıysa, Tanrı’ya mutlak itaat gerekiyorduysa, devlete de, aynı şekilde kayıtsız-şartsız, mutlak bir bağlılık arzedilmeliydi.

*

Ancak, ortada, İslamcılık‘tan kaynaklanan bir sorun vardı.

İslamcılar, ancak İslam devletine, yani kendisini Allahu Teala’nın emir ve yasakları ile bağlı kabul eden bir devlete (Ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirindeki cemaat demek oluyordu) sadakatin ya da bağlılığın caiz olabileceğini söylüyorlardı.

Bu özellikleri taşımayan bir devletle, ancak, zaruretler çerçevesinde ve gönülden bağlı olunmaksızın mesafeli bir ilişki içinde olunabilirdi.

Zaten, İslamî düşünce geleneği içinde devlet kavramı sonradan ortaya çıkmış bulunuyordu.

Devlet, soyut/mücerret bir kavramdı.. Müşahhas/somut düzeyde söz konusu olan, devlet başkanı ve bürokratlar-memurlar topluluğu idi.

Bu yüzden, devlete bağlılık denilen şey, soyut düzeyde kaldığında içi boş, efsunlu ve aldatıcı bir laftı.

İllüzyondu.

Pratikte devlete bağlılık, mevcut devlet başkanına ve bürokratlar-memurlar taifesine bağlılık anlamına geliyordu.

“Devlete bağlılık” abrakadabrası bu noktada çok önemli bir iş görüyor, “Halik’a (Yaratıcı’ya) isyan olan yerde mahluka (yaratılmışlara) itaat yoktur” düstur-u İslamîsinin unutturulmasına yarıyordu.

*

Devam edeceğiz inşaallah.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...