parlamento etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
parlamento etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KÂFİR OLDUĞUNU BİLMEYEN KÂFİRLER CENNETİ: TÜRKİYE CUMHURİYETİ

 








Cemaat konulu yazılarda, hadîs-i şerîflerde kast edilen cemaatin, (başında İslam halifesinin bulunduğu) ümmet devleti olduğunu delilleriyle açıklamıştık.

Türkiye’de cemaat diye adlandırılan gruplar, önceki yazılarda atıfta bulunduğumuz “Huzeyfe (r. a.) hadîsi”nde “fırka” olarak adlandırılmaktadır. (Sadece o cemadaat değil, günümüzdeki partiler, hareketler ve ırk esaslı devletler de fırka durumundadır.) 

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Müslümanlar’ın cemaatinin (yani Şeriat’in hakim olduğu, başında halifenin bulunduğu İslam devletinin) mevcut olmaması halinde bütün fırkalardan uzaklaşılmasını tavsiye etmiştir.. 

Yalnızlık ve mahrumiyet yüzünden ağaç kökünü kemirmek zorunda kalınsa bile..

İşte, fırkalardan değil fakat böyle bir cemaatten (yani İslam devletinden, ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabiriyle kast edilen cemaattir) ayrılan kişi cahiliye ölümü üzere ölür.

*

Prof. Dr. İbrahim Canan’ın “Hadis Külliyatı: Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi” adlı eserinde şu satırlar yer alıyor:

7. (4667)- El-Hâris el-Eş'arî (radıyallahu anh) anlatıyor: 

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Allah Teâla hazretleri, Yahya İbnu Zekeriyya aleyhimâsselam'a, beş kelime söyleyip bunlarla amel etmesini ve onlarla amel etmelerini Benî İsrail'e de söylemesini emir buyurdu. (…)

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (buraya hikayeyi tamamlayarak) dedi ki:

"Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allah onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihâd, hicret ve cemaat. Zira, kim cemaatten bir karışçık ayrılırsa boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem molozlarından biridir!"

Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! O kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?" diye sordu. Aleyhisselâtu vesselâm:

"Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da! Ey Allah'ın kulları! Sizi Müslümanlar, mü'minler diye tesmiye eden Allah'ın çağrısı ile çağırın!" buyurdular." [Tirmizî, Emsâl 3, (2867).]

Bu hadîs gösteriyor ki, bir adamın namaz kılıp oruç tutması; itikadının bozuk olması, cahiliye (küfür, şirk) ideolojilerini benimsemesi durumunda fayda vermez.. 

Cehennem molozudur..

Cahiliye davası (daveti, çağrısı) nedir?

Kısaca İslam dışı (Şeriat’e aykırı) her hareket, düşünce ve ideolojidir.

Mesela laiklik (siyasal dinsizlik) ideolojisi.. 

Adına milliyetçilik denilen ırkçılık (Türkçülük, Kürtçülük, Arapçılık vs.)..

*

Son zamanlarda yaşanan Şeyh Said tartışmaları sırasında bazıları, Şeyh’i yargılayan sözde hakimlerden birinin ona yönelttiği bir soruyu dillerine dolamışlardı: “Camiler açık değil mi?” filan demiş..

Camilerin açık olması yetmez.. Memlekette cahiliye davası hakim hale getirilmişse, buna razı olan herkes cehennem molozudur.

Razı olmayanlara gelince..

Buna, (bir hadîste belirtildiği üzere) gücü yeten eliyle, yetmeyen diliyle, ona da gücü yeteyen kalbiyle karşı koyar, muhalefet eder.

Kalbiyle razı olan cehennem molozudur.. 

Cehennem için rezervasyon yaptırmış, gayya kuyusuna giden tren için bilet alıp yer ayırtmıştır.

Hiç camiden çıkmasa, beş vakit namazını aksatmasa, orucunu tutsa da..

Ne yazık ki bizim memleketimiz, böyle namazlı abdestli, oruçlu umreli cehennem molozları bakımından gayet zengin..

Bazıları bu moloz bolluğuna “ülkemizin zenginliği” diyorlar.

*

Yukarıda geçen hadîs, cihadı emrediyor.

Günümüzde bu cihad emri, Fethullahçı Takiyye Örgütü başta olmak üzere, küresel ya da yerli-milli laik (siyasal dinsiz) düzenlere entegre olmuş (kendilerini cemaat diye adlandıran cemadat durumundaki) fırkaların hatırlamak istemedikleri, devri geçmiş kabul ettikleri bir ibadet..

Bazıları da cihad deyince hemen şunu söylüyorlar: Cihadı sen kendi kafandan yapamazsın, devlet yapar.

Peki, devlet laikse, siyasal dinsizse, din işleri ile devlet işlerini birbirinden ayırma iddiasını ya da davasını (Ki, cahiliye davasıdır) benimsemişse ne olacaktır?

Şöyle bir komedi ortaya çıkacaktır: Yaşarken mücahid (cihatçı) olmasına izin verilmeyen insanlar, laik (siyasal dinsiz) devlet için ölünce (Nasıl oluyorsa?) şehit kabul edileceklerdir. 

*

Prof. Canan, yukarıya aldığımız hadisi aktardıktan sonra “Açıklama” başlığı altında şunları söylüyor:

“2- Hicretten murad, fetihten önce ise Mekke'den Medine'ye göçtür. Fetihten sonra ise dâr-ı küfürden dâr-ı İslam'a, dâr-ı bid'a'dan darı'ssünneye [bid’atler ülkesinden Sünnet/Şeriat ülkesine], masiyetten tevbeye intikaldir. Nitekim bir hadiste: "Muhacir, Allah'ın yasakladığı şeyden hicret edendir" buyrulmuştur.

“3- … Hadis, cemaate uymanın ve onlardan ayrılmanın mü'minlerde bulunması gereken temel vasıflardan biri olduğunu, cemaati terketmenin de cahiliye huylarından biri olduğunu ilan etmektedir. Nitekim bir başka hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kim elini itaatten çekerse, kıyamet günü hüccetsiz olarak Allah'a kavuşur. Kim de boynunda bey'at olmadığı halde ölürse, cahiliye ölümü ile olmüş olur."

Evet, cemaat, siyasal biatın (bey’atın) olduğu yerde söz konusudur.

Bey’at, siyasal bir olaydır.

Fethullahçı Takiyye Örgütü, işte bu siyasallığı reddettiği, Siyasal İslam’a (İslamcılığa) savaş açtığı için sapık bir harekettir. (Siyasal İslam konusunda FETÖ ile aynı çizgide yer alan yerli-milli cemadat da aynı durumda.)

(FETÖ’cüler başlarına gelenden ibret alıp tevbe etmeleri gerekirken Siyasal İslam adı altında İslamî hakikatlere savaş açıyorlar.. AK Partililer dinciymiş de dindar değillermiş de, dincilik kötüymüş de dindarlık iyiymiş de.. Batılı yahudi-hristiyan hamilerine yaranmak için kamuflajlı dinsizlik ve İslam düşmanlığı yapıyorlar.. Din, AK Partililerin tekelinde mi, akılsızlar?.. Onların dinciliği yanlışsa sen doğru dinci/İslamcı ol!.. Onları bahane ederek küfür ve nifak kusma!.. Bu sapıklar bu halleriyle bir de Allahu Teala’dan yardım umuyorlar.)

Ancak, bunların sapıklıklarının miladı 17-25 Aralık ya da 15 Temmuz değil.

Fethullah’ın 28 Şubat öncesindeki dalavereleri için tevil kılıfı uydurulabilseydi bile, maskesi 28 Şubat’ta düşmüştü.

28 Şubat’tan sonra da onlarla birlikte yol alan, ayrılıp tavır koymak için devlet tarafından hedefe konulmalarını bekleyen (İslam alimi görünümlü) dünyaperest ilahiyatçıların hiçbir mazereti yoktur.

Dinî bilgisi yetersiz olanları bir dereceye kadar mazur görmek mümkün, fakat ilahiyatçı dünyaperestler için hiçbir mazeret kapısı yok.

*

Prof. Canan’ın sözlerine dönelim:

“4- Sadedinde olduğumuz hadiste geçen cahiliye çağrısı tabirini, bu son hadisin ışığında cahiliye sünnetiyle [geleneği, göreneği, adeti, töresi, kanunu, yasası] diye ıtlakı üzere açıklamak gerekir. Çünkü yapılan çağrı cahiliye devrinin sünnetinedir.

“İkinci bir yoruma göre, da'va, dua, yani çağırma, nida etme demektir. Mana şu olur: "Kim Müslüman olduğu halde, cahiliye devrinin nidası (yani çağırma üslubuyla) çağıracak olursa..." demektir. Yani, cahiliye devrinde, bir kimseye hasmı galebe çalınca, avazı çıktığı kadar yüksek bir sesle "Yâ âl-i fülân!" [falan oğulları, Türk oğlu, Kürt oğlu vs.] diye bağırırdı. Artık bu sesi işiten kavmine mensup kimseler, asabiyetin sevki ve cehaletleri sebebiyle, zalim veya mazlum olduğuna bakmaksızın onun yardımına koşarlardı.”

*

Prof. Canan’ın kitabında naklettiği bir başka hadîs şöyle:

17. (4789)- Abdurrahman İbnu Abdi'l-Ka'be anlatıyor:

"Mescide girmiştim. Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anhümâ)'yı gördüm, Ka'be'nin gölgesinde oturuyordu. Ka'be'nin gölgesinde birçok kimse ona müteveccih olarak oturmuştu. Ben de ona doğru oturdum. Şunu anlattı:

"Bir seferde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la beraberdik. Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını tamir ediyor, kimimiz yerini düzlüyor, kimimiz hayvanlarını güdüyordu. Derken Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın münadisi [anonsçusu, ilan görevlisi] seslendi: "es-Salatu câmia: Haydin namaza!" Resulullah'a gittik, yanında toplandık. Şöyle buyurdular:

"Benden önce her peygamber, ümmeti için hayır bildiği şeyi onlara öğretmekle mükellef idi. Onlar için şer bildiği şeyden de onları inzar etmesi (korkutması) gerekli idi. Bilesiniz, şu ümmetinizin afiyeti önce gelenler hakkında kesin kılınmıştır. Sonrakiler belaya ve kötü addedeceğiniz bir kısım hallere maruz kalacaklardır. Birbirini takip eden fitneler gelecek. Mü'min: "Bu fitne helakimdir" diyecek. Sonra bu kalkacak, başka bir fitne gelecek. "Helakim işte bundan, işte bundan" diyecek. Öyleyse, kim ateşten uzak kalmayı ve cennete girmeyi dilerse, Allah'a ve ahiret gününe inanır olduğu halde ölümü karşılasın. İnsanlara, onların kendisine nasıl muamele etmelerini dilerse öyle muamelede bulunsun. Kim bir imama biat edip samimiyetle sadakat sözü vermiş ise, elinden geldikçe ona itaat etsin. Bir başkası gelip, önceki ile münazaaya girişecek olursa sonradan çıkanın boynunu uçurun.”

"Ravi (Abdurrahman) der ki: "Abdullah İbnu Amr'a yanaştım ve:

"Allah aşkına söyle. Bu anlattıklarını bizzat kendin Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittin mi?" dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak:

"Evet kulaklarım işitti, kalbim de belledi" dedi. Ben:

"Ama, amcaoğlun Muaviye, bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teala hazretleri (mealen): "Ey iman edenler! Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir" (Nisa 29) buyuruyor" dedim.

Biraz sustu, sonra:

"Allah'a itaatte ona itaat et, Allah'a isyanda ona isyan et!" dedi. " 

[Müslim, İmaret 46, (1844); Nesâî, Bey'at 25, (7, 153); Ebu Davud, Fiten 1, (4248); İbnu Mace, Fiten 9, (3956).]

Hadîsin ravisi Abdullah (Amr ibnü’l-As’ın oğlu) r. a., ashabın en abidlerindendir.

Bütün hayatı boyunca (hiç ara vermeksizin) oruç tutmuştur.

Ashabın en çok hadîs bilen birkaç kişisinden biridir. Alimdir. Zahiddir.

Prof. Canan, bu hadîsle ilgili “açıklama”da şunları söylüyor:

“Hadis, izah gerektirmeyecek kadar açık. Ancak son kısımdan, konuşmanın Hz. Muaviye (radıyallahu anh) zamanında geçtiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, icraatı ve hatta meşruiyeti bazı dedikodulara sebep olan halife Hz. Muaviye'ye itaat hususunu gündeme getirmektedir. Anlaşılan, hadisin ravisi [Abdullah r. a.’den rivayet eden] Abdurrahman, Hz. Muaviye'nin emirlerine itaatın caiz olup olmayacağı hususunda mütereddittir. Bu tereddütünü, yeri gelmişken Abdullah İbnu Amr İbni'l-As'a, Hz. Muaviye aleyhinde ayet-i kerimeyi de delil kılarak sorar. Ancak yüce sahabi İbnu Amr, fitne hususundaki İslam'ın fetvasını verir: "Allah'a itaat etmeyi tazammun eden emirlerinde itaat edin. Allah'a isyan mânasını taşıyan emirlerinde isyan edin!"

İşte, müslümanın, devletler karşısındaki konumu budur: 

“Allah’a isyan olan yerde kula itaat yoktur.”

İsyan eden kim olursa olsun, durum budur: Devlet, ağa, paşa, baba, dede, şeyh, şıh, hoca, hocaefendi, alim, aydın, yazar çizer..

Allah’a isyan olan yerde bile devlete itaati gerekli gören (devletçilik yapan), Allahu Teala’yı bırakıp devleti (adına devlet denilen mevcut siyasetçileri ve bürokratları) tanrı edinmiş olur.

Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetinde belirtildiği gibi Yahudi ve Hristiyanlar alimlerini ve rahiplerini rab edinmişlerdi. Şirke düşüp kâfir olmuşlardı. Fakat bir taraftan da kendilerini dindar zannediyorlardı. 

Zannediyorlar.

İslam dünyasında da böyleleri yok değil.. Kur'an ve Sünnet'in (içtihat üstü) nasslarını bir tarafa bırakıp devletlerinin, liderlerinin, şeyhlerinin, hocaefendilerinin herzelerini benimseyen (ya da sükut ikrardan gelir fehvasınca susarak onaylayan) ve şirke düşenler var.

*

Merhum büyük alim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde dile getirdiği gibi, böylesi “Allah’a isyan” durumunda bile devlete itaati gerekli gören kimse, itikaden şirke düşen bir müşriktir..

Kendisini müslüman zannetse, namaz kılıp oruç tutsa, hacca umreye gitse bile.. 

Bunun günah olduğunu bilerek ve itiraf ederek nefsine uyup yapan ise amelen müşriktir.. 

[Böylesinin zamanla itikaden de müşrik hale gelmesi ihtimali yüksektir. İşte Türkiye'de "Şeriat'le yönetilmek ister misiniz?" sorusu etrafında yapılan anketlerde oranın yüzde 10 civarında kalmasının, Şeriat'in spesifik emirleri söz konusu olduğunda ise oranın yüzde 3'e düşmesinin nedeni budur.. Türkiye, kâfir olduğunun farkında olmayan kâfirler cenneti.. Yoksa, münafıklar cenneti mi demeliydim?.. Şimdi denilirse ki, "Bunlar Şeriat'in ne olduğunu bilmiyorlar?", o zaman şunu derim: "Neden Diyanet, Selanikli Mustafa Atatürk gibi (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e 'Arap oğlu' diye hakaret etmiş, Kur'an'ı 'Arap oğlunun yaveleri' diyerek aşağılayabilmiş) bir koyu kâfiri bile bazen ismini vererek, bazen vermeyerek rahmetle anıyorken, bir cuma hutbesinde olsun Şeriat konusunda insanları uyarmıyor, Şeriat karşıtlığının küfür olduğunu söylemiyor, söyleyemiyor?.. Sonra da gelsin "son kale" edebiyatı.. Siz kimi aldatıyorsunuz, Allahu Teala'yı mı?! Diyanet'e, (Allahu Teala'nın kitapları için "gökten indiği sanılan" deyip aşağılayarak küfrünü kusan) Selanikli Mustafa gibi ehl-i zina ve'd-dans şedit ve azgın bir akılsız İslam düşmanını camide anmamanın hesabı soruluyor, Şeriat'ten bahsetmemesinin hesabını soran ise yok! Diyanetçiler Şeriat sansürünü kendi lüzumsuz korkaklıkları yüzünden yapıyorlarsa suçlu kendileridir, yok bunu MİT'çilerin ve siyasetçilerin basıkısı yüzünden yapıyorlarsa, o zaman da o MİT'çi ve siyasetçiler suçludur, ebedî cehennem azabına şimdiden hazırlansınlar.. Madem din devlete, devlet dine karışmıyor, camilerden elinizi çekin: "Allah kendilerine kitap verilenlerden, 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diye söz almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kötüdür!" (Al-i İmran, 3/187) "Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları temize çıkaracaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır." (Bakara, 2/174)]

Merhum Elmalılı Hoca'nın Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetini tefsir ederken vurguladığı şu husus da unutulmamalıdır: Günümüzde, o rab edinilen rahiplerin yerini parlamentolar, parlamenterler (milletvekilleri ve onların liderleri) almış bulunmaktadır.

Hilafet ve Şeriat düşmanlığı yapan, laik (siyasal dinsiz) bir demokraside parlamenterler tarafından yönetilmek isteyen, bunu savunan, Şeriat'i devri geçmiş birşey olarak gören herkes müşriktir. 

Buz gibi kâfirdir.

Böylesi sapıklara en çok da Fethullahçı Takiyye Örgütü mensupları arasında rastlanması, ibretlik bir durumdur.


YÜZ YILLIK "İSLAM’IN İSTİMLAK EDİLİP KAMULAŞTIRILMASI, DEVLETLEŞTİRİLİP MİLLÎLEŞTİRİLMESİ" İHALESİNİN YOLSUZLUK VİRTÜÖZÜ YENİ YERLİ-MİLLİ TAŞERONLARI

 






Batı’da laiklik, devletin (siyasal otoritenin), Kilise teşkilatının (ruhban örgütünün) vesayetinden kurtulması anlamına geliyordu.

Dinin baskı altına alınması değil..

Ve bu, Kilise teşkilatının (Türkiye’de medrese ve tekkelere yapılanın aksine) kapatılması, yasaklanması, baskı altına alınması ve yağmalanması demek değildi.

Kilise’ye (ruhban sınıfına), “Sen istediğini savunabilir, istediğin faaliyeti yapabilir, istediğin gibi örgütlenebilir, devleti istediğin gibi eleştirebilirsin, siyasete karışma demiyoruz, devlete akıl da verebilirsin, fakat emir veremezsin, onun üstündeki bir güç gibi otorite sahibi olamazsın” denildi.

Türkiye’de siyasetin (devletin) Diyanet İşleri Başkanlığı’na “Şu konuları öne çıkaracaksın, şu konulara hiç girmeyeceksin, şu türden vaaz ve nasihatlerde bulunacaksın, şöyle hutbeler okuyacaksın, siyasete karışmayacaksın, onun emrinde olacaksın, onun emirberliğini yapacaksın” diye emir vermesine, "Aksi takdirde ağızını burnunu kırar, anandan doğduğuna seni pişman ederim, anladın mı lan! İskilipli Atıf'ı unutma!" diye hal diliyle tehdit etmesine, gözlerini belertip parmak sallamasına benzer bir durum Batı’da yaşanmadı.

Kilise kendi yoluna, devlet kendi yoluna gitti.

Siyaset, Kilise’nin (dinin değil, din adamları zümresinin) emirberi olmaktan kurtuldu.

*

Bu, zamanla Batı'da siyasetçilerin sadece din adamlarını değil, dini de “takmaması”na yol açtı.

Takmamak zorundaydılar, çünkü tahrif edilmiş dinin, bilimin teori düzeyinde kalan zannî-tahminî verilerinin ötesinde kesin gerçeklerle çatışır durumda olduğu bilinir hale gelmişti. 

Bu gelişme yüzünden din adamlarının bizzat kendileri de dini “takmamaya” başladılar. Buna mecbur kaldılar.

Ancak, bindikleri dalı kesmemek için minareye bir kılıf uydurmaları gerekiyordu.

Yaptılar.

“Tarihsel”lik (tarihîlik) ve sembolizm kavramlarını kullanmaya başladılar.

Dinin emirlerini lafız düzeyinde “takmak” gerekmiyordu, önemli olan "ruh"tu ve ruha bağlı olan "anlam"dı, ve anlam yoruma (dolayısıyla yorumlayana) bağlıydı. 

"Ruh"u yakalamayı becerebilen "aydınlanmışlar" (bağnazlık ve yobazlıktan kurtulmuş, "dini günceleme"yi sağlayacak formasyona sahip olduğuna inanan irfan sahipleri ve entelektüeller) için lafzın kendisi “tarih”te kalmış (tarihsel) şeyler olabilirdi, olmalıydı.

Bilimin (gözlem ve deneyin, akıl ve mantığın) verileri ile çelişen (tahrif edilmiş) dinî metinlerdeki ifadeler de sembolik anlamları üzerinden değerlendirilmeli, böylece reddetmeye (ve metinlerin tahrif edilmiş olduğunu itiraf etmeye) gerek kalmadan yeni bir yoruma tabi tutulabilecek ifadeler olarak anlaşılmalıydı.

*

Batı’da laiklik, devletin tahakkümüne ve zorbalığına karşı bireyin hak ve özgürlüklerinin korunmasını da sağladı.

Çünkü, Kilise’nin desteğini alarak (onun vesayeti altında) din adına devleti yönetenler, kendilerine muhalefet edilmesini sadece “pozitif (mevcut) hukuk” çerçevesinde suç değil, aynı zamanda Tanrı’ya başkaldırma ve affedilmeyecek bir günah olarak gösteriyorlardı.

Din ise, gerek Katolikler gerekse Protestanlar tarafından kendi heva ve heveslerine göre şekillendirilip tahrif edildiği için, dini yorumlama, daha doğrusu güncelleyip (konjonktüre uydurup) tahrif etme tekelini ya da gücünü elinde bulunduranlar, her halükârda haklı çıkıyorlardı.

Böylece, Allahu Teala’nın Kur’an’da açıkladığı gibi (Tevbe Suresi, 31’inci ayet), hristiyan Batı toplumlarında papazlar “rabler” haline getirilmekte, halk da o rablere kulluk eden putperestlere dönüşmekteydi.

*

Batı’da laiklik, işte bu zulme son verilmesinin önünü açtı. (Ancak, büyük âlim Muhammed Hamdi Yazır rh. a.'in Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde ilgili ayeti açıklarken belirttiği gibi, rab edinilen ruhban sınıfının yerini yeni rabler aldı: Parlamenterler/milletvekilleri; insanlara parlak gelecek pazarlayan siyaset esnafı.)

Batılı düşünürler, devlet kurumunun varlık gerekçesini ve meşruiyet zeminini (dinden bağımsız biçimde) "akıl"a bağlı olarak inşa etmek için, “toplumsal sözleşme” (social contract) diye bir teori ortaya attılar.

Buna göre, devlet yöneticilerinin toplumu yönetme yetki ya da hakları tanrısal bir nitelik taşımıyordu. 

Bir siyasal otoritenin bulunmadığı (Ki buna “doğa hali” diyorlardı) bir ortamda “anarşi” ve “kaos” ortaya çıkacağı, hiç kimse güvende olamayacağı için, halk, toplumda “adalet”i ve güvenliği sağlasınlar diye, hak ve özgürlüklerinden bir kısmını, yönetme yetkisi verilen kişilere devretmekte ve aralarındaki bu (zımnî, açıkça telaffuz edilmese de zımnen varolan) “toplumsal sözleşme” çerçevesinde onlara itaat etmekteydiler.

Bu “sözleşme” çerçevesinde ortaya çıkmış siyasal bütüne “devlet” adı veriliyordu.

Sadece yöneticiler değil, halk da, devletin bir parçasıydı. Hatta, asıl kurucu unsurdu. Yönetici yetkiyi Tanrı'dan değil halktan alıyordu.

Yöneticilik pozisyonu Tanrı'nın bir mevhibesi, lütfu, bağışı değil, halkın, "kendisine karşı sorumluluk"la birlikte emaneten verdiği bir yetkilendirme idi.

*

Ve devletin herhangi bir kutsallığı bulunmuyordu. 

Pratik zorunluluklardan doğmuş, daha kötüden koruyan kötü bir arızaydı.

Bir başka deyişle, devlet, meşruiyetini, kaynağı halkın kendi iradesinden (korku ve endişelerinden) ibaret olan zımnî bir sözleşmeden alıyordu, Tanrı’dan değil.

Ve bu sözleşmeyi çiğnediğinde devlet (kendilerini devlet diye adlandıran siyasetçi ve bürokrat/memur taifesi) meşruiyetini, yönetme hakkını kaybediyordu. 

Devrim (padişahları, diktatörleri devirmek) meşru bir hak haline gelebiliyordu.

Aynı şekilde halk da, bu sözleşmeyi durduk yere çiğneyip "meşru" yönetime itaat etmediğinde suçlu hale geliyor, yöneticiler tarafından cezalandırılabiliyordu.

Yöneticilerle yönetenler arasında, bu sözleşmeden doğan “karşılıklı hak ve sorumluluklar” bulunuyordu.

Bu düşünce Batı’da, 30 Yıl Savaşları’na son veren 1648 tarihli Vestfalya Antlaşması’ndan sonra giderek güç kazanmış ve zamanla “toplumsal sözleşme” fikrini temel alan anayasa”lar meydana getirilmiştir.

Anayasa Hukuku denilen, birtakım adamların prof. unvanıyla öğrettikleri disiplinin hikâyesi bundan ibarettir.

*

Ancak Batı’da, devleti Tanrısal nitelikten soyutlamakla birlikte, ona “laik” bir kutsallık ve yücelik atfedenler de ortaya çıkmıştır.

Bunun en uç örneği Faşizm’dir. Faşizme göre, devlet en yüce ve kutsal değerdir. Birey, her halükârda devlete itaat etmelidir.

İslam’a gelince.. İslam, insanın şahsiyetini, hak ve hürriyetlerini en kâmil manada teminat altına aldığı için, daha baştan, yönetme hakkını ve itaat sorumluluğunu “sözleşme”ye bağlamıştır.

Bu, farazî/varsayımsal (zımnen var olduğu düşünülen) bir sözleşme de değildir.

Fiilen yapılması istenen bir sözleşmedir.

Biat (bey’at) budur.

*

Biat eden kişi, yöneticiye, adil olması, kendi heva ve hevesine değil, Allahu Teala’nın hem kendisi hem de yönetilenler için koyduğu kurallara (Şerîat'e) uyması şartıyla biat eder.

Yönetici de, yönetilenin canını, malını, ırzını ve namusunu korumayı taahhüt ederek, ayrıca Allah’a isyan anlamına gelen taleplerde bulunmamak şartıyla, emirlerine itaat edilmesi hakkını kazanır.

İslam’da, yönetici (devlet) ile yönetilen arasındaki “sözleşme”, farazî bir sözleşme değil, gerçek bir sözleşmedir.

Bu gerçek sözleşmenin ortaya çıkma şartları ortadan kalktığı için, hadîs-i şerîfte belirtildiği gibi, hilafet rejimi Rasulullah s.a.s.’den sonra sadece 30 yıl devam etmiştir.

Ondan sonrası (Emevî, Abbasî ve Osmanlı dönemlerindeki) (hadîs-i şerifte geçen kavramlarla) “ısırıcı meliklik/padişahlık” ve  ardından gelen (günümüzdeki) “cebâbire/zorbalar (diktatörlük)" dönemleridir.

O 30 yıldan sonra da, yöneticilere her ne kadar halife denilmiş idiyse de, gerçekte onlar, saltanat sahibi hükümdarlardı; şeklen halifeydiler, fakat Rasulullah Efendimiz s.a.s.’e gerçek anlamda vekâlet ediyor değillerdi.

*

İslam, müslüman bireylerin biati ve rızası mevzubahis olmaksızın, bu biatten (sözleşmeden) bağımsız olarak itaat edilecek devlet adı verilen "itibarî" (isimlendirmeden ibaret mevhum) bir varlığın (Ki pratikte/gerçeklikte siyasetçiler ile onlara bağlı memurlar taifesinden ibarettir), o bireyler üzerinde hükmetme yetkisinin bulunmasını kabul etmemektedir.

Ne var ki, devlete laik (dinden bağımsız) bir kutsallık atfedenlere göre, insanlar her halükârda devlete (bu itibarî/zihnî, isimden ibaret varlığa) saygı duymak ve bağlı olmak zorundadırlar, bu noktada biatin bulunup bulunmaması önem taşımamaktadır. 

Ancak bu sözleşmesiz/biatsiz bağlılık "itibarî" kalmamakta, gölgesi gerçekliğin üzerine düşüp fiilen var olan devletluların (siyasetçi ve bürokratların, devleti temsil iddiasındaki memurların) bir kazanımına dönüşmektedir.

Devlet adı verilen bu masalsı varlığın (Hobbes'un tabiriyle Leviathan'ın, yani Tevrat ve İncil'de geçen kötülük temsilcisi deniz canavarının) insan zihninin ürünü olan bir vehim/kuruntu değil, (Allahu Teala gibi haşa) "varlığı kendinden olup kendi başına var olan" bir şeye dönüştürülmesinin ballı kaymağını, fiilen var olan yönetici sınıf (parlamentolar, laik hükümetler) yemekte, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca'nın (rh. a.) dile getirdiği gibi, bunlar, "yeni rabler sınıfı" (tapınılan laik ruhbanlar zümresi) haline gelmektedirler.

Ve bu rabliğin keyfini süren taife (siyasetçiler ve bürokratlar), bu putçu zihniyetin bekası için, elleri altındaki besleme laik papaz ve vaizlerine (kendilerini aydın ve entelektüel olarak adlandıran kapıkullarına), her halükârda devlete bağlı kalmak, yerli milli olmak gerektiğini anlattırmaktadırlar.

*

Bu anlayış çerçevesinde söz konusu saygı ve bağlılık mükellefiyeti/yükümlülüğü (laiklik gereği) Tanrı'dan (devletin Tanrı'nın emrinde olmasından) değil, devletin bizzat kendi varlığından gelmektedir.

Böylece devlet, (Hegel'in de savunduğu) bu faşist devletçi zihniyet çerçevesinde, kutsal kitapların Tanrı'sına rakip bir tanrı haline getirilmektedir. Getirilmiştir.

Cemal Bali Akal'ın tabiriyle "Sivil Toplumun Tanrısı".

Yönetilenler, bu masalsı tanrıya her halükârda saygılı olmak, böylece  Leviathan'ın yeryüzündeki gölgesi olan mevcut siyasetçi, bürokrat ve memurlara kulluk etmek durumundadırlar. 

Fakat bu, ne saf/pür laik zihniyette olduğu gibi "zımnî sözleşme"den kaynaklanmaktadır, ne de kutsal kitapların Tanrı'sının ona (Şeriat'le) verdiği (ve halkın kabulü/biati/onayı şartına bağlı, açık bir sözleşmeyle oluşan) bir haktan. 

Çünkü o, kendi zatı itibariyle saygıyı ve itaati hak eden bir tanrıdır. Yeryüzü tanrısı.

Kutsal kitapların Tanrı'sını "takmayan", kendisini onun emir ve yasaklarının (Şeriat'inin) üstünde gören, kendi şeriatini (yasalarını) kendisi koyan bir tanrımsı: Leviathan (kötülük canavarı)..

*

Bu şirk (küfür) zihniyeti bugün Türkiye'de özellikle kendilerini milliyetçi olarak nitelendirenler arasında revaçtadır. 

SSCB çökünce "ulusalcı-Atatürkçü" olduğunu farketme felaketiyle karşılaşan eski komünistler de onların izindedir.

Bu putçuluk, dünyevî getirisi olduğu için, eski İslamcılar arasında da "yerlilik millilik" mavalları etrafında müşteri buluyor.

Fakat bu zihniyetin en büyük destekçileri, iktidar olmanın nimetlerinden yararlanan bir kısım siyasetçiler ile bürokraside bir post kapmış olmanın keyfini süren (ya da kapmayı uman) tufeylîler ile onlardan nemalanan yağdanlıklardır.

(Allahu Teala'ya şirk koşmaktan sakınan muvahhid bürokrat ve siyasetçilere sözümüz yok.) 

*

İslam açısından bakıldığında, bugünün demokrasileri de gerçekte saltanattan ibarettir

Birçok Batılı siyaset bilimciye göre de durum budur.

Prof. Maurice Duverger’nin bir kitabı “Seçimle Gelen Krallar” adını taşır.

Hatta, ilgili hadîs-i şerîf çerçevesinde düşünüldüğünde bugünün demokrasileri despot ve zorba (cebrde/zorlamada bulunan) rejimlerdir (cebâbire)

Diktatörlüklerdir.

*

Bunları yazmamızın nedeni, Yeni Şafak’ın edebiyat paralamayı ilim zanneden boşboğaz yazarı Ömer Lekesiz’in son iki yazısındaki zırvalar..

Devlet hakkında şairane düşünceler” başlıklı 5 Ocak 2023 tarihli yazısında şöyle diyor:

Önceki yazımızı “Güçlü Müslüman otoriteler sayesinde, bu olmadığında bile Kur’an yoluyla duyguda ve pratikte kendilerini sürekli olarak bir devlete nispet edebilen büyüklerimiz, devleti koruma ve kollamada yani hamiyet esasında sabit olmuşlar, ancak sistemden kaynaklanan problemler nedeniyle devlete değil muktedirlere (siyasîlere) karşı muhalefet etmeyi seçmişlerdir.” diyerek, Mehmet Akif’in de bu anlayışta olduğunu, ancak önemli kimi nedenlere bağlı olarak konunun sadece bundan ibaret olmadığını belirtmiştik.

“Kendini sürekli olarak bir devlete nispet etmek” ne demektir?

Mesela "mübarek büyüğümüz" Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra kendisini hangi devlete nispet etmişti?

Ve Zahidü'l-Kevserî hangi devlete?

Laik Türkiye Cumhuriyeti’ne mi, Mısır’a mı?

Hiç birine..

Fatih’in haksız bulduğu bir fermanını yırtıp Memluk Devleti’nin elindeki Kahire’ye giden Molla Güranî kendisini hangi devlete nisbet ediyordu? (Okuduğunu anlamaktan aciz kişiler, hemen Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Fatih’le ilgili müjdesini hatırlayacaktır. Efendimiz s.a.s. sadece “Ne güzel komutandır!” buyurmuyor, hadîsin “Ne güzel askerdir!” kısmı da var. Yani “güzellik” bakımından Fatih ile o günkü Osmanlı ordusunun basit bir neferi arasında bir fark yok. Fatih, o günkü “güzel”lerden bir güzel.)

Büyük ilim adamı vatansız (heimatlos) Muhammed Hamidullah kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

Ali Kemal gibi yargısız linç edilmemek için yanına beş kuruş bile almadan ülkesini terk eden Sultan Vahideddin kendisini hangi devlete nisbet etmekteydi?

İmam-ı Azam rh. a. kendisini hangi devlete nisbet etmişti, Emevî Devleti’ne mi, Abbasî Devleti’ne mi?

İbn Haldun kendisini hangi devlete nisbet ediyordu? Ki, zamanın Tunus devletinden yakayı kurtarmak için o günkü hükümdardan hacca gitme bahanesiyle izin alıp Mısır'a gitmiş ve orada kalmıştı. Hükümdar, ailesini, çoluk çocuğunu götürmediğine göre dönüp gelecektir diye izin vermiş, fakat İbn Haldun dönmemişti. Orada ölmüştü.

O, kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

Hacı Bayram-ı Velî'nin mürşidi Şeyh Hamid-i Velî (Somuncu Baba) kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

"Biz ol uşşâk-ı serbâzüz /Akl ü fikir bize yâr olmaz / Karanularda kalmayız / Bize leyl ü nehâr olmaz" diyen Şeyh Hamid k. s., Osmanlı'nın başkenti Bursa'yı terk edip Karamanoğulları'nın elindeki Aksaray'a yerleşmişti. 

O kendisini hangi devlete nisbet ediyordu, Osmanlı'ya mı, yoksa onu arkadan vurmayı dış politikasının değişmez esası ve devlet olarak adeta varlık gerekçesi haline getirmiş bulunan Karamanoğulları Beyliği'ne mi?

Hangisine?

Kemalist Türkiye'de yaşamak istemediği için Medine'ye gidip yerleşen ve orada ölen (Ali Ulvi Kurucu'nun babası) Hacı Veyiszade İbrahim Efendi kendisini hangi devlete nisbet ediyordu?

*

İslam’da kendini “devlet”e (hem de laik, yani siyasal dinsiz olup olmadığına bakmaksızın devlete) nisbet etme değil, “cemaat”e nisbet etme vardır.

Ve bu cemaat, günümüz Türkiye’sinde cemaat diye adlandırılan ve hocalarını yahut liderlerini “hocaefendi” diyerek yüceltmeyi en büyük meziyet bilen gruplar, topluluklar, örgütler, vakıflar, çeteler gibi fırkalar değildir, “hak üzere topluluk” anlamında (hakka tabi olan, Allahu Teala'ya şirk koşmayan, muvahhid) genel müslüman kitledir.

Evet, bu cemaat, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat terkibindeki cemaattir.

(Bir taraftan da Atatürkçülük yapan şöhret budalası soytarı ve komedyenlerin "çakma" Ehl-i Sünnet'inden değil, gerçek Ehl-i Sünnet'ten söz ediyoruz.)

*

Yeni Şafak'ta yazan söz konusu kurnaz şehir edebiyatçısı, yukarıya aldığımız ifadelerinde geçtiği üzere laik devlete bağlılığı “büyüklerimizin yolu” haline getirdikten sonra, laiklik (siyasal dinsizlik) körüğünün ateşiyle su verdiği bıçağını Brütüs marka bir hainlikle İslam Devleti kavramının sırtına saplıyor.

Sözleri şöyle:

… bilahare Ak Parti iktidarının yönetiminde de yer alan bu kuşaklar, Mehmet Akif’in … yeni siyasete (iktidara) karşı muhalefetini, onun şanlı mazideki devlet(ler)e olan özlemini had olarak alıp, bunu da içi boş bir ithal tanımdan ibaret olan “İslam Devleti” tanımı içine çekerek birbirlerine karıştırmışlar ve doğal olarak yanlış yönlere savrulmuşlardır.

Bu kafasının içi akıl ve fikir bakımından boş, fakat faşist tortular bakımından dolu şarlatan, böylece, bir yandan İslam Devleti kavramını hem içi boş bir şey olarak göstererek hem de ithal diye nitelendirerek aşağılıyor.

Değersizleştiriyor.. Tahkir ediyor.

İçi boş olan İslam Devleti kavramı değil, içi (değersizlik anlamında) boş olan, bu bozguncu müfsidin kafası..

İthal olan İslam Devleti’nin tanımı değil, ithal olan, bu şahıs gibilerin İslam Devleti kavramına yönelik tutumları..

*

Atatürk’ün Batı’dan ithal ettiği “devlet anlayışı” ve bu doğrultuda şekillendirdiği devlet yapısı, bunların zihniyetinin temelini oluşturuyor.

Bu yüzden, İslam Devleti idealinin yaşatılıyor olmasından rahatsızlar.

Yeni Şafak'ın edebiyatçısı bu ideali benimsemeyi “yanlış yönlere savrulma” olarak nitelendiriyor. Zihniyet bu!

Böyle düşünen ve bu gayri İslamî zihniyeti savunan "dindar" görünümlü tek kafasız da bu adam değil.. Sürüyle..

Bunlar, ne yazık ki, dış güçlerden ve 28 Şubatçılardan icazet alarak iktidar olan Akparti'nin iktidar döneminin getirdiği zihniyet kirliliğinin çerçöpü durumundalar.

Akparti'nin bu ülkeye en büyük zararı zihniyet alanında oldu. 

Daha doğrusu, birileri Akparti iktidarıyla önlerine gelmiş olan imtihanda kaybettiler. 

Gönülleri zaten bozuk olmasaydı, kaybetmezlerdi. 

İmtihan, hayatımızın kanunu. Hayatın anlamı.

Böyle bir imtihan önlerine gelmeseydi, mazrufları açığa çıkmazdı. "Kalıbı yerinde pehlivan"ların içinin kof olduğu anlaşılamazdı.

Dünya hayatı denilen imtihan, kimsenin kenarından dolaşmayı başaramadığı, herkesin ipliğini pazara çıkaran, içyüzünü ortaya seren bir panayır durumunda.

Bir gün olur herkes bu panayırı terk edip gider.

Kiminin geride Necip Fazıl gibi şarkısı kalır, kiminin şarlatanlığı.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."