sünnet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sünnet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: SÜNNET’E KARŞI METİN TENKİDİ ŞARLATANLIĞI -HİLAFET HADÎSLERİ ÖRNEĞİ-

 

https://archive.org/details/sunnete-karsi-metin-tenkidi-sarlatanligi-hilafet-hadisleri-ornegi 

SÜNNET’E KARŞI METİN TENKİDİ ŞARLATANLIĞI

-HİLAFET HADÎSLERİ ÖRNEĞİ-

 

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ YERİNE: LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) EMRİNDEKİ SİYASAL İLAHİYATÇILARIN SİYASAL İSLAM DÜŞMANLIĞI 4

BİR İLAHİYAT GAZİNOSU ASSOLİSTİNİN ENCAMI 9

TARİHSELCİ-MODERNİST İLAHİYATÇILARIN “ZEKÂ YAŞI” ORTALAMASI SEKİZ GİBİ GÖRÜNÜYOR 16

ANKARA İLAHİYAT TİPİ “ZAMAN MAKİNASI” YA DA “GAYBA VUKUF” MUCİZESİ 22

‘SÜNNET’SİZ BUDALALIĞIN ALTIN ÇAĞI 25

ÇIFIT GOLDZIHER’İN YERLİ-MİLLİ GAYRİMEŞRÛ (NESEBİ GAYRİ SAHİH) “DÖL”Ü: ANKARA EKOLÜ 30

ÇIFIT GOLDZIHER’İN MANEVÎ DÖLÜ (MANEN ÖLÜ) ANKARA EKOLÜ 34

“ANKARA ÖLÜ GOLDZİHER DÖLÜ EKOLÜ’NÜN HADÎS USÛLÜ’NDE YAPTIĞI “NİYET OKUMA” DEVRİMİ 38

DEFOLU ANKARA EKOLÜ EZBERİ: ÇIFIT-I AZAM GOLDZİHER’İN İZİNDE METİN TENKİDİ 46

NE SİHİRDİR NE KERAMET, METİN TENKİDİDİR BU MERET 51

ANKARA EKOLÜ UKALALARINA (ATATÜRK KONULU BİR ÖRNEK OLAYLA) ÜCRETSİZ “METİN TENKİDİ” KURSU (1) 57

ANKARA EKOLÜ PALYAÇOLARININ METİN TENKİDİ BALONU 70

ANKARA ŞOVMENLER EKOLÜ'NÜN METİN TENKİDİ (KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNCE) İLLÜZYONU 77

ANKARA EKOLÜ ŞOVMENLERİNE (ATATÜRK KONULU BİR ÖRNEK OLAYLA) ÜCRETSİZ “METİN TENKİDİ” KURSU (2) 82

AKADEMİK İŞPORTACILIĞA "CERH" NEŞTERİ 99

İLAHİYATÇILAR PANAYIRININ PUTPERESTLİĞE MEYİLLİ CESUR CAHİL VE AHMAKLARI 104

SÜNNET SAHASININ KARTALLARINI YERE SEREN ANKARA DEFOLU EKOL SİVRİ SİNEĞİ 109

SİYASALSIZ İSLAMCILIĞIN ORYANTALİST DANSININ KIVRAK VE FIRILDAK FİGÜRLERİ 120

AKADEMİK CEHALETİN AĞINDAKİ İLAHİYAT 130

NEBEVÎ HİLAFET VE MÜLKÎ (MELİKÇE) HİLAFET 142

İMAM BUHARÎ VE İMAM MÜSLİM'E HADÎS DERSİ VERMEK 152

EN KARA EKOLÜN MÜZELİK ZIRVALARI 158

MASALIN BİLE BİR KENDİ İÇ MANTIĞI VARKEN ANKARA EKOLÜ TİPİ AKADEMİK CÜRUFTA NEDEN YOK? 163

MANTIĞIN KÜSÜP TERK ETTİĞİ TOPLULUK: ANKARA EKOLÜ 171

İLYAS CANİKLİ’NİN HEYBESİNDEKİ ASIL BÜYÜK TURPUN SİYASAL RENGİ 182

*

ÖNSÖZ YERİNE: LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) EMRİNDEKİ SİYASAL İLAHİYATÇILARIN SİYASAL İSLAM DÜŞMANLIĞI

 

İslam devleti tabirinin birçoklarının tüylerini diken diken ettiğinin farkındayız.

Üstelik bunların birçoğu kendilerini dindarlıkta yekta zannetmekte.

Fakat, dinsizliğe (küfre, şirke) devleti bonkörce bağışlarken, İslam’a devleti çok görüyorlar.

Laiklik (siyasal dinsizlik) için her gün iman tazelerken, sözde müslüman oldukları halde, İslam’ın devlete hâkim olmasını gereksiz ilan ediyor, hatta “tehlike” ilan edenlere dolaylı destek veriyorlar.

Bunu yaparken de “Siyasal İslam”dan, “İslamcılık”tan vs. söz ederek dolambaçlı ifadeler kullanıyorlar.

Hristiyan ve Yahudiler ile onların izinden giden yerli-milli işbirlikçileri, çağdaş Batı uygarlığının Amerika’da hayata geçirdiği “En iyi kızılderili ölü kızılderilidir” politikasından uyarlanmış olan “En iyi İslam, devletsiz, siyasetsiz, laik (siyasal dinsiz) rejimin insafına terk edilmiş köle İslam’dır” felsefesinin üzerine yapıştırdıkları “laik tandanslı din ve vicdan hürriyeti” etiketi ile Müslümanları aldatıp dolandırıyorlar.

*

İslam kelimesi yetmiyormuş gibi “Siyasal İslam” ve İslamcılık tabirlerini ortaya atıyor, böylece içimizdeki aptalları ve de “Ne şiş yansın ne kebap” babından aptal görünmeyi çıkarlarına uygun bulanları peşlerine takıyorlar.

Sözde İslam’a değil, Siyasal İslam’a ya da İslamcılığa karşılar.

Bu, Erdoğan iyi, Siyasal Erdoğan (siyaset yapan, devlet yöneten Erdoğan) kötü” demek gibi birşey..

Evinde oturan, etliye sütlüye karışmayan, kanun yapmayıp konulan kanunlara tıpış tıpış uyan etkisiz yetkisiz, güdülen koyundan farksız, ayaklar altında çiğnenen aciz bir Erdoğan’ı baş tacı etmeye hazırlar, fakat Siyasal Erdoğan’ı ise ellerine geçirseler bir kaşık suda boğacak, diri diri derisini yüzecekler.

Güya Erdoğan’a karşı değiller, Siyasal Erdoğan’a karşılar.

*

Böyle yazdığımıza bakmayın, Erdoğan gibi siyasetçiler söz konusu olduğunda kimse böylesi bir söylemle ortaya çıkmıyor.

Çünkü bu tür numaraları kimsenin yutmayacağını gayet iyi biliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda bu bayat ve aptalca söylem sözde “bilimsel” kitaplarda bile kendisine yer buluyor.

İslam’a değil Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler çok akıllılar ya, dünyada bir tek onlar akıllı ya, Müslümanları aptal zannediyorlar.

Bu hokkabaz abrakadabrasını Müslümanlardan ahmak ya da dünyaperest olanlara yutturmak için de, özellikle İslamî camiadaki “nüfuz/etki ajanı” konumundaki adamlarını kullanıyorlar.

(Bunlardan biri, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığını da yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harp”in adamı olduğunu açıklamış bulunduğu Mehmet Şevket Eygi idi. Bu şahıs, Erbakan’ın gazetesi Millî Gazete’de “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazabilmişti. Yazmasına müsaade edilmişti.)

*

Fakat böyleleri, mesela Atatürkçülük vs. söz konusu olduğunda “Atatürk’e değilse de,  her tür Atatürkçülüğe ve dolayısıyla Siyasal Atatürkçülüğe karşıyız” demiyorlar. (Atatürk öldüğü için, onun “şahsına” taraftar veya muhalif olmanın “fiilen” bir önemi yok. Fakat Atatürkçülük ideolojisi millete dayatılıyor.)

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen süper sivri zekâlar milliyetçilik bahis mevzuu olduğunda Milliyetle sorunumuz yok, fakat siyaset arenasında milliyetçilik yapmak, milliyet istismarıdır. Biz siyasal milliyetçiliğe karşıyız” diye konuşmuyorlar.

“Milliyete diyeceğimiz bir şey yok, fakat milliyetçiliğin (ırkçılığın) her türü sapıklıktır diye yazmıyor, yazdırmıyorlar.

Dinsizlik, fertlerin kendi karar verecekleri birşeydir, isteyen dinsiz olabilir, fakat dinsizlik devlete hâkim hale getirilerek dinsizler lehine dinliler baskı altına alınmamalıdır, siyasal dinsizlik (dinsizlikçilik) tehlikelidir” demeyi kimse düşünmüyor.

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen beyzadeler, “Türkiye’ye değil, Türkiyeciliğe, özellikle de Siyasal Türkiyeciliğe karşıyız” deme ihtiyacı duymuyorlar.

Türkiye yaşasın, var olsun, fakat Siyasal Türkiye kahrolsun, Türkiyecilik kahrolsun! Türkiyeciliğin her türü sapıklıktır” demek, Türkiye düşmanlığı değilse, Türkiye düşmanlığı nasıl birşeydir?

Sözde İslam’a değil İslamcılığa karşı olanlar, kendi putlaştırdıkları şahıslar, kurumlar, devletler, gruplar, cemaatler, ideolojiler vs. söz konusu olduğunda böyle akla ziyan ayrımlar yapıp konuşmak bir yana, öyle konuşacak olanları hain ilan edip çarmıha germek için alesta bekliyorlar.

Bunlara göre, herşeyin “siyasal”ına kapı sonuna kadar açık olmalı, milliyetçiliğin/ırkçılığın, sosyalizmin/solculuğun, her zihniyetin “siyasal”ı, siyaseti serbest olmalı, siyaset ve siyasallık bir tek İslam’a yasaklanmalı.

*

Laiklik (siyasal dinsizlik) devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırma iddiasında..

İslam ise, devlet işleriyle dinsizlik işlerini birbirinden ayırıyor

İslam’a göre dinsizlik devlete karışamaz, dinsizliğin devlet işlerine bulaştırılmasına müsaade edilemez, din de (İslam devleti de) dinsize karışmaz, ona müslüman olma dayatmasında bulunmaz.

İşte bu noktada Siyasal İslam (İslam’ın siyaseti) ile siyasal dinsizlik (laiklik) karşı karşıya gelmektedir.

Müslümanlar, “Siyasal alanın temel kurallarını kullar koyamaz, bunlar ancak kulların yaratıcısı olan Allahu Teala tarafından belirlenir. Biz insanların, temel hak ve hürriyetler söz konusu olduğunda birbirimiz için kural koymamız, birbirimize tanrılık taslamamız anlamına gelir, birbirimizi kendimize kul ve köle yapmaktır” derken, açık ya da örtülü (takiyyeci) dinsizler (kâfirler ve münafıklar), “Kuralları Allah koyamaz, bizim putlaştırdığımız, tanrı yapıp taptığımız şahıslar (tağut) koyar, biz onların ilke ve inkılaplarına tabi oluruz. Siyasal alan, tağutlarımızın tekelindedir” diyorlar.

*

Ve bu tağutçu laikler, tağutun egemenliğinin sürmesi için bir yandan jakoben siyaset izlerken, diğer yandan da Müslümanlar arasındaki ajanları ve işbirlikçileri ile beşinci kol faaliyeti yürütüyor, içerideki “itikadî sabotaj timleri” eliyle İslam’ı içeriden tahrif ve tahrip etmeye çalışıyorlar.

Adamlarına “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazdırabiliyorlar.

Bu arada, kullanışlı dünyaperestler olan “devlet memuru” modernist-tarihselci ilahiyatçıları da tepe tepe kullanmayı ihmal etmiyorlar.

Bu “siyasal ilahiyatçılar” eliyle, İslam’ın siyaseti demek olan Siyasal İslam’ı yok etmeye, İslam’ın siyasete ilişkin hükümlerini geçersiz hale getirmeye ve itibarsızlaştırıp unutturmaya çalışıyorlar.

Bunun için de, Kur’an’daki siyasete ilişkin hükümleri tarihsel (tarihte kalmış, devri geçmiş) ilan ediyorlar.

Hadîslere gelince.. Onları da ya ravîleri (rivayet edip aktaranları) bahane ederek ya da “metin tenkidi” adını verdikleri “Bence Peygamber bunu demiş olamaz” şeklinde özetlenebilecek sözde bilimsel “her hadîsin üzerine giydirebildikleri konfeksiyon kılıf” ile, “uydurma” etiketli çuvala dolduruyorlar.

Böylece, hem o hadîsleri rivayet eden selefi, hem bütün bir ömürlerini bu işe harcayarak onları toplayıp yazmış olan muhaddisleri, hem de onlardan hareketle bize “fıkıh” mirası bırakmış olan ulemayı cahil, anlayışsız, uydurmalar peşinde ömürlerini ziyan etmiş ahmaklar taifesi ilan etmiş oluyorlar.

Fakat dertleri aslında onlarla değil.. Dertleri, hadîslerdeki İslamcılığa, Siyasal İslam’a dayanak olan tebligatla..

O tebligatı, bildirimleri katletmek için çalışıyorlar.

Kim için, kim hesabına?

Hristiyan Batı patentli laikçi tağut düzeninin bekası için..

Bu işbirliğinde nimet-külfet dengesi de gözetiliyor tabiî.. İşbirlikçi “siyasal ilahiyatçı” makulesinin hizmetleri karşılığında aldıkları samansal "semen", ömür boyu garantili bir maaş ile hristiyan yüksek öğrenim sisteminden ithal edilmiş prof., doç. ve dr. gibi unvanlar.


EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT (SÜNNET'İN VE CEMAAT'İN EHLİ) OLMANIN ANLAMI: İSLAM DEVLETİ




Konuyla ilgili önceki yazıda belirttiğimiz gibi, İmam Şatıbî hadîslerde dile getirilen “cemaat”in ne anlama geldiği hususunda insanların ihtilaf etmiş ve ortaya beş ayrı görüşün çıkmış olduğunu belirtiyor.

Bu görüşlerden biri şöyle: Cemaat, bir emîrin (halifenin) etrafında toplanmış Müslümanlar topluluğudur.

Cemaat kavramını en iyi açıklayan yaklaşımın bu olduğunu, konu hakkındaki “Huzeyfe hadîsi”nin de bunu desteklediğini söylemiştik.

Bu beşinci yaklaşım çerçevesinde cemaatin, İslam ümmetini (tüzel kişi olarak) temsil eden (başında halifenin bulunduğu) İslam devleti olduğunu dile getirmiştik.

Ayrıca İslam devletinin bulunmadığı zamanların “cemaatsiz” zamanlar olduğunu belirtmiştik

*

İmam Şatıbî, söz konusu beş görüşten tercih olunan görüş için şunları söylüyor:

Beşincisi (beşinci görüş), İmam Taberî'nin tercih etmiş olduğudur. O da şudur: Cemaat, müslümanların bir emîr (başkan, halife) etrafında toplanarak meydana getirdikleri topluluktur (Şeriat’le yönetilen İslam devletidir). Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu gerekli görüp emretmiş, etrafında toplanılan kişinin öne çıkarılması hususunda ümmetin fırkalara (gruplara) ayrılıp parçalanmasını yasaklamıştır.

Çünkü onların ayrılıp bölünmeleri şu iki halden uzak kalmaz. Birincisi: Emîrlerine itaat hususunda tanımazlık ve inkârcılık yapmaları (Müslümanların bir emîrinin/devletinin olması lüzumunu kökten reddetmeleri ve), emîrin rızaya uygun ahlâk ve karakterini mesnetsiz olarak kötülemeleridir.

Bu, tevil/yorum yoluyla dinde bid’at ihdas etmektir. Ümmetin savaşmakla emrolunduğu Haruriye fırkasının (Haricîlerin) durumu budur. Hz. Peygamber s. a. s. onları “dinden çıkanlar" olarak isimlendirmiştir.

İkincisine gelince, o da şudur: Cemaatin emîrine biat akdi/sözleşmesi yapıldıktan sonra emîrlik talebinde bulunmalarıdır. Bu ise, (biatle emîre itaatin) vacipliği ortaya çıkmışken verilen sözden dönmek (ahde vefasızlık) ve akdi/sözleşmeyi çiğnemektir. Nitekim Rasulullah s. a. s. şöyle buyurmuştur: "Her kim ümmetime, onların cemaatlerini (ümmet devletini, İslam birliğini) parçalamak için gelirse, kim olursa olsun boynunu vurun."

Taberî dedi ki: Cemaate uyma işinin/emrinin manası budur.

Ve dedi ki: “Emîrin başa geçirilmesine razı olunup birleşilmesi suretiyle ortaya çıkan cemaat”ten ayrılan kişinin cahiliye ölümü ile ölmesine gelince.. İşte o, Ebu Mes'ud el-Ensarî'nin özelliklerini bildirdiği cemaattir; insanların çoğunluğudur, ilim ve din ehlinin kâffesi ve diğerlerinden oluşur. O, sevad-ı azamdır (büyük karaltıdır).

Yine şöyle dedi: Ömer b. el-Hattab bunu açıklamıştır. Amr b. Meymun el-Evdî'den, şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ömer (suikaste uğrayıp ölümcül) yara aldığında Suheyb'e şöyle dedi: (Rasulullah s. a. s.’in Cennet’le müjdelediği kişiler olan) Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd (bin Ebî Vakkas) ve Abdurrahman yanıma gelsinler (ve aralarından birini halife seçsinler). Oğlum (Abdullah), evin bir kenarında dursun. Bu işten ona bir şey yoktur. Ey Suheyb, onların başları üzerinde kılıçla dur. Eğer bu altıdan beşi (aralarından birini halife seçip) biat eder, birisi (razı olmayıp biat etmez ve) karşı çıkarsa, onun başını kılıçla vur! Dördü biat eder, ikisi karşı çıkarsa o ikisinin başını vur! Tâ ki tek kişi üzerinde güvenilir bir birlik oluşsun.

Taberî şunu da dedi: Hz. Peygamber s.a.s.'in bağlı kalınmasını emrettiği, ve onu bırakıp kendi başına kalanı "(cemaatten) ayrılan" olarak adlandırdığı cemaat, Ömer'in halifelik (devlet başkanlığı) hususunda birlik olunmasını kendileri için gerekli gördüğü kişilerin oluşturduğu (ümmetin devletini temsil eden) cemaatin bir benzeridir. Ki o Suheyb’e, onlardan ayrı baş çekenin (böylece İslam devletini bölüp parçalayanın) boynunun vurulmasını emretti. Burada sayının çokluğu halifeye biat hususunda birlik olma (cemaatleşme), sayıca azlık ise ayrı baş çekme (İslam devletini bölüp parçalama) anlamına gelmektedir.  

Yine Taberî şunu da dedi: Ümmetin sapıklık/dalâlet üzerinde birleşmeyeceğini bildiren habere gelince.. Onun anlamı, Hak Teâlâ’nın onları, karşılaştıkları dinî işlerde, hep birden ilimden sapıp hata edecek şekilde sapıtma üzerinde birleştirmemesidir. Bu, bu ümmette olmaz, olmayacaktır. (Azınlıkta da kalsalar hakkı söyleyenler her zaman bulunacaktır.)

Taberî'nin sözleri burada bitti. Çoğunlukla lafızlarıyla yazılmış olsa da, mana olarak aktarılmıştır.

(İmam Şâtıbî, el-İ’tisâm, çev. Ahmet İyibildiren, İstanbul: İ’tisam Y., 2014; eş-Şâtıbî, el-İʿtisâmC. 3, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 309-311.)

*

Evet, terk edilmesi, ayrılınması “dinden çıkma” anlamına gelen cemaat budur: Başında halifenin bulunduğu, ümmeti temsil eden, Şeriat’in yürürlükte olduğu İslam devleti..

İmam Taberî bunu açık bir şekilde ifade ediyor.

Yoksa, günümüzün cahillerinin zannettiği gibi falanca Nurcu grup, Süleymancı taifelerden bir taife, filan tarikatın falan tekkesi mensuplarının oluşturduğu klik, feşmekân dinî topluluk, hadîslerde kastedilen ve Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde yer alan “cemaat” değildir.

Bu gruplara katılmak “cemaat”e dahil olmak anlamına gelmediği gibi, onlardan ayrılmak da “cemaatten ayrılmak” olarak değerlendirilemez.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in ayrılınmamasını istediği “cemaat” günümüzde ne yazık ki mevcut değildir. (Bu konuyu bir sonraki yazıda Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs çerçevesinde ele alacağız inşaallah.)

*

Günümüzde cemaat (İslam devleti) taraftarları azalmış, Haricîler (Haruriye) taifesi ise çoğalmış bulunuyor.. 

Üstelik günümüzün modern Haricîleri, çok farklı gruplara dağılmış durumdalar; hem Kur’an Müslümanlığı edebiyatı yapanlar arasında, hem de onun tam zıddı olan Ehl-i Sünnetçilik (ehlî sünnetçilik, ehlileştirilip laik düzene uydurulmuş sünnetçilik) hareketi içinde boy gösterebiliyorlar.

Bunların temel özelliği İslam devleti nosyonunu (Batılı efendilerinden aldıkları akılla adına bazen İslamcılık yahut Siyasal İslamcılık, bazen irtica, bazen de din istismarı diyerek, ve İslamcılığın “din olan İslam”dan farklı olduğunu iddia ederek) aşağılamaları ve reddetmeleridir.

Onlara göre, laik (siyasal dinsiz) rejim, inanç ve ibadet hürriyeti tanıması, bütün inanç gruplarını saygın kabul edip hepsine eşit hak ve hürriyet tanıması şartıyla, İslam’ın onay verdiği bir düzendir. Kur’an ayetlerinin bu şekilde yorumlanması mümkündür.. Bütün yapılması gereken, bu gerçeğin anlaşılmasına engel olan “uydurma hadîsler”den ve bu hadîsler çerçevesinde oluşmuş bulunan mezhep prangalarından Müslümanların kurtarılması, “İslam’ın güncellenmesi”dir. İnsanlara devletin dininin olamayacağı, olabiliyorsa o takdirde de devletin dininin ancak adalet olabileceği anlatılmalıdır. Adalet ve ahlâk.. İşte esas olan budur.. İslam devleti davası ve Şeriatçılık ise yok edilmesi gereken zihniyetlerdir.

Savundukları palavraların özeti bu.

Adaletten ne anladıkları ise meçhul.. Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belirsiz..

Tek belli olan, onun Şeriat olmadığı.. Bunlara göre dünyada adaletsizlik diye birşey varsa, o, özellikle Şeriat'ten ibaret.

*

Günümüzde Türkiye gibi ülkelerde İslam adına konuşup yazan çevrelere bakıldığında, (Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirindeki cemaat, “başında halife bulunan ve ümmeti temsil eden İslam devleti” demek olduğu için) onların birçoğunun itikad (zihniyet) düzeyinde Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışını terk etmiş olduklarını görürsünüz.

Çünkü, açıkça veya ("İstemez, yan cebime koy" tarzı) dolaylı biçimde savundukları devlet ümmetin değil, bir ırkın devletidir.. Şeriat'i (müslümanlığı) değil, siyasal dinsizliği (laikliği) esas alır. 

Bunların bir kısmı (tarihselci şaklaban ve soytarılar, Goldziher dölü modernist ilahiyatçı dallamalar, İhsan Eliaçık gibi bir buffalo kadar narin ve kibar olma üstünlüğüne sahip tipler, Mustafa Öztürk gibi en az bir kertenkele kadar şirin ve sempatik olmalarıyla temayüz eden ekran artistleri) sünnet ve cemaat gibi kavramları önemsemediklerini zaten açıkça ortaya koyuyorlar.

Fakat, sözde onlarla çatışan ve mücadele eden kimi ehlî sünnetçilerin, tarikatçıların, Nurcuların ve de Millî Görüşçü siyaset esnafının da (önemli bir bölümümün) bu noktada onlardan bir farklarının kalmamış olduğu görülüyor.

Mesela Temel Karamollaoğlu.. Tarikatçı kökleri de bulunan bu Millî Görüşçü şahıs, “İslamcı olmadığını, müslüman olduğunu” söyleyebilmişti.. Neden?.. Çünkü “ci, cı” olmaya karşı alerjisi vardı, fakat “haspaya yakıştığı için” Millî Görüş-çü olabiliyordu.. “Ci, cı” ile “çü” aynı şey değildi..

İmam böyle olursa cemaati nasıl olur, tahmin etmek zor değil..

Beş yıl önce “İslam’ın güncellenmesi” nutku atarak hocaları aşağılayan, daha öncesinde de Mısır ve Tunus’a “Şeriat yerine laiklik” tavsiye eden Recep Tayyip Erdoğan’dan hiç bahsetmeyelim.

Nurcu gruplar, tarikatçılar, şucular bucular.. Kimisi laiklik havarisi, kimisi demokrasi fedaisi, kimisi turfanda Kemalist, kimisi “devletçi”, yani laik (siyasal dinsiz) devlete sıdk u sadakatle iman etmiş vaziyette.. İslam- olmadıklarını ilan için kendilerini paralıyor, devlet-çi olduklarını duyurmak için kırk takla atıyorlar.

Memlekette meselenin farkında olan gerçek Ehl-i Sünnet ve Cemaat mensupları (Sünnet'e bağlı İslamcılar, Siyasal İslamcılar, Şeriatçılar) varsa da, kıyıda köşede kalmış “garipler” durumundalar.

*

Evet, günümüzde Türkiye gibi ülkelerde modern Haricîliğin altın çağı yaşanıyor.

Neden böyle olduğunun anlaşılması için Haricîlik meselesini biraz açmak gerekiyor.

Haricîliğin ilk nüveleri Hz. Osman r. a. döneminde oluştu.

Birtakım kişiler ahlâk, edep, fedakârlık ve dürüstlük timsali olan Hz. Osman’ı ahlâk ve adalet adına eleştiriyorlardı.

O kadar ileri gittiler ki, sonunda onu, evine girip (Kur’an okurken) şehid ettiler.

İsteseydi bu kişilerin hepsini tutuklatabilir, bir soruşturma başlatıp arkalarındaki kışkırtıcıları tespit edebilir, ya da doğrudan hepsini kılıçtan geçirebilirdi.

Nitekim Şam valisi Muaviye r. a. bir askerî birlik gönderip onu korumayı ve muhalifleri defetmeyi teklif etmiş fakat o kabul etmemişti.

Sonra bu zümre Hz. Ali k. v.’nun ordusuna katıldılar fakat çok geçmeden onun başına bela oldular. Sıffîn Savaşı’nda yaşanan hakem olayını bahane ederek onun saflarından ayrıldılar, ayrı bir grup haline geldiler.

İlk toplandıkları yer olan Harûrâ’ya nisbetle onlara Harûriyye denildi.

*

Prof. Ethem Ruhi Fığlalı, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Hâricîler” maddesinde, onların siyasî görüş ve tutumlarına ilişkin olarak şunları söylüyor:

İlk Hâricîler ve diğerleri için esas olan nokta, İslâm ümmetinin Kur’an’a dayandırılması hususundaki ısrardır. … Bu anlayış, yanlış yola sapmadan İslâm’ı yaşamayı ve adaleti gerçekleştirmeyi gerektirir. … Buna göre Hâricîler’in görüşlerinin hareket noktası, devletin en önemli niteliği olan adalet ilkesiyle Allah’ın hükmünün gerçekleştirilmesinden birinci derecede sorumlu makam olması açısından hilâfet meselesidir. Halifelik âdil, âlim ve zâhid olması şartıyla hür yahut köle her müslümanın hakkıdır; diğer mezheplerin ileri sürdükleri Kureşî, Hâşimî, Emevî yahut Arap olma gibi şartlar geçerli değildir. Halife, müslümanlar arasında yapılan hür seçimle iş başına getirilir; doğru yoldan ayrıldığı zaman da azledilir ve öldürülür. Koruyucu çevresi az olacağı ve azledilmesi gerektiğinde güçlü bir direniş gösteremeyeceği için Arap olmayan kimsenin halifeliği tercih edilir. …. Hâricîler, bu görüşleriyle hürriyetçi demokrasinin ve gelişen olaylara göre süratli değişmenin [İslam’ı değiştirip güncellemenin] temsilcileri olarak görülmektedir. … Osman’ın ilk altı yılını ve Ali’nin tahkîme kadarki halifeliğini meşrû sayıp Hz. Osman’ın ikinci (son] altı yıllık halifelik …  dönem(in]deki icraatını adaletsizlik şeklinde değerlendirmeleri hemen bütün Hâricîler’in ittifak ettiği hususlardır. Bu anlamda Hâricîler devlet adamlarının yetkilerini, hüküm verme salâhiyetlerini reddederek devlet [İslam Devleti] kurumuna karşı bedevî tepkisini ve bir tür anarşizmi dile getirmişlerdir. Esasen kabile toplumunda bütün değerler kabile içinde oluşur ve kabile dışında hiçbir değer kabul edilmez. Geniş ölçüde bedevîlerden teşekkül eden Hâricîler de bir kabile gibi idrak ettikleri kendi topluluklarının dışında kalan herkesi düşman görmüşlerdir. …

Hâricîler için devletin en önemli vasfı adalet olduğundan … Ahlâkî endişenin doğurduğu bu görevi yerine getirme hususunda Hâricîler’in son derece sert oldukları hemen hemen bütün ilk dönem kaynaklarında belirtilmiştir. Meselâ Abdullah b. Habbâb b. Eret gibi seçkin bir sahâbîyi hunharca katletmeleri, buna karşılık, “Peygamberinizin emanetini koruyunuz” diyerek hıristiyanlara ve Hâricîler’in kötülüklerinden korunmak için “müşrik gibi görünen” [Müslüman olduğunu söylese öldürülecek olan] Vâsıl b. Atâ ve arkadaşlarına arka çıkmaları hep bu ters bedevî anlayış ve dar görüşlülüğün örnekleridir (Müberred, III, 1078-1079, 1134-1135).

… bu anlayışı daha da ileri götürerek Hâricî olmayan herkesi düşman ve kâfir kabul etmişler, buna bağlı olarak kendilerinin dışındaki müslümanların kadınlarını ve çocuklarını da esir almış veya öldürmüşlerdir. …

Prof. Fığlalı’nın verdiği bilgiler, çağdaş (modern) Haricîliğin anlaşılması bakımından ufuk açıcı nitelikte..

Görüldüğü gibi, “Gök kubbe altında yeni bir fikir yoktur” diyen Prof. Ali Fuat Başgil çok da haksız sayılmaz, Kur’an Müslümanlığı dalgası (dalaveresi) yeni bir şey değil, çağdaş Haricîlere manevî atalarından miras kalmış.

Adaletten kendi kişisel, ailevî, zümrevî (grupsal) veya etnik/ırkçı imtiyazlarının korunmasını anlayan ve bir yandan da “Devletin dini adalettir” diye yaygara koparan çağdaş Haricîlerin irticaî (gerici) bir zihniyete sahip oldukları ve bin 400 yıl öncesinin diliyle konuştukları da böylece ortaya çıkıyor.

Üstelik o eski Haricîlerde “hürriyetçi demokratlık” da eksik değil.. Hatta Fransız İhtilali’nin sloganlarından “özgürlük” ve “eşitlik” bile onlarda var, “kardeşlik”ten ayrıca söz etmemişlerse de onu “eşitlik”te mündemiç kabul edebiliriz.

Sadece Fransız İhtilali’nin değil, İttihat ve Terakki çapulculuğunun sloganları da onlarda mevcut: Hürriyet, müsavat (eşitlik), adalet.

*

İslam’da “değişme”nin (güncellemenin) de şampiyonları durumundalar.. Adamlar yaşadıkları devrin insanlarına göre “bin 400 yıl ileri”ler.

Dahası, Fığlalı’nın ifadesiyle “devlet kurumuna karşı bedevî tepkisini ve bir tür anarşizmi dile getirmişler”.

Anarşizm, "devlet otoritesi"ni gereksiz görmek anlamına geliyor.

Ancak, pratiklerine bakıldığında, devlet kurumuna karşı sergiledikleri bedevî (göçer, göçebe) tepkisini, ırkçı/milliyetçi göçebeliğin devlet anlayışını “ümmetçi İslam devleti” anlayışına tercih etmeleri olarak anlamak gerekiyor.

Fığlalı’nın şu ifadesi önemli:

“Esasen kabile toplumunda bütün değerler kabile içinde oluşur ve kabile dışında hiçbir değer kabul edilmez.”

Burada “kabile” kelimesi yerine “millet”i koyduğumuzda çağdaş Haricîlik bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor: “Esasen millet toplumunda bütün değerler millet içinde oluşur ve millet dışında hiçbir değer kabul edilmez.”

Böylece, Fransız İhtilali’nin azgelişmiş ülkeler ve azıcık gelişmiş beyinler tarafından vird-i zeban haline getirilen “milletin/kabilenin kendi kendisine tapınması” olgusuna ulaşmış oluyoruz: “Hakimiyet kayıtsız şartsız kabilenindir”

Çünkü kabile dışında herhangi bir “değer” mevcut değildir. Kur’an’dan filan bahsedilse bile, bu, onun kabilenin "kabilesel çıkarlar"ı için istismarı ameliyesinden ibarettir.

Bu çılgın merdivenin bir sonraki basamağında, kendi kabilesinden olmayanı düşman belleme vardır. Fığlalı’nın ifadesiyle:

“Geniş ölçüde bedevîlerden teşekkül eden Hâricîler de bir kabile gibi idrak ettikleri kendi topluluklarının dışında kalan herkesi düşman görmüşlerdir.”

Bin 400 yıl öncesinin Haricîsi bu ilericiliği, vatanseverliği, yerliliği, milliliği, milliyetçiliği hayata geçirir de çağdaş Haricîlik ondan geri kalır mı?! O da kendi “devletçiliği”ne bir tür “çağdaş din” olarak iman etmeyen herkesi düşman beller.

*

Bu çağdaş Haricîlik, tıpkı bin 400 yıl önceki prototipinde olduğu gibi Hristiyan’a, Yahudi’ye, Sataniste (şeytancılara), Budiste, putpereste, ateiste, deiste “Her inanç saygındır” diyerek hürmet arz ederken, karşısında iki büklüm olurken, “İslamcı, Siyasal İslamcı, Şeriatçı” diye nitelendirdiği Müslümanların “inanç”larını “saygın olan inançlar” listesinden ustaca bir gözbağcı elçabukluğuyla siler ve benimseyenleri (açıkça olmasa da trafik kazaları, zehirlemeler vs. gibi “örtülü” yöntemlerle) yok edilmesi gereken hedefler listesine yerleştirir.

Bugün İslam dünyasının birçok beldesinde, mesela Suudi Arabistan’da, Pakistan’da, Mısır’da, Tunus’ta müslüman âlimleri hapse tıkan, öldüren, fakat Batılılar karşısında haysiyetsizlik ve karaktersizliğin destanını yazan çağdaş Haricîlerin, Rasulullah s.a.s.’in ashabını katleden fakat Hristiyanları “Rasulullah’ın emaneti” diyerek baş üstünde tutan bin 400 yıl öncesinin adalet tellalı kabileci-hürriyetçi-eşitlikçi Haricî sapıklarından farkı nedir?

*

Şudur: Birincisi, çağdaş Haricîler “adalet”i, daha çok, laiklik (siyasal dinsizlik) olarak anlıyorlar.. Ne kadar çok dinsizlik, o kadar adalet.. Ne kadar çok dindarlık, o kadar adaletsizlik.. 

Şeytan gibi tümden dinsiz olduğunuzda en adil adam haline geliyorsunuz.

Bu yüzden, çağdaş Haricîlerin dilinde adalet, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya itaat ile Şeytan’a itaatin (Satanistliğin) devlet nezdinde eşit olmasıdır.

Yani (İslam açısından) devletin şeytanlaşması, ya da şeytanîleşmesidır.. Bu şeytanîleşme adalet anlamına gelmektedir. 

İkinci farklılık ise şu: Antik Haricîler som, saf ve pür “yerli ve milli” idiler, modern Haricîlerin ise “medenî, çağdaş müttefik ve dostları, yahudi ve/veya hristiyan akıl hocaları, aşıp geçmeye çalıştıkları bir kızılelmaları (çağdaş uygarlık düzeyi idealleri)" mevcut.

O yüzden modern Haricîler, manevî ataları gibi (zahiren) kaba saba ve nobran değiller, imaj çağının adamları oldukları ve “algı”nın herşey demek olduğunu öğrendikleri için “olmadıkları gibi görünme, göründükleri gibi olmama” sanatında ustalaşmış durumdalar.

"İlm-i siyaset" kalpazanlığı hayat tarzları haline gelmiş durumda.

Dolayısıyla ince, kibar, rafine, medenî/şehirli, kibar, nazik ve zarif görünmeyi iyi beceriyor, ruhlarındaki yabaniliği ve gönüllerindeki canavarlığı Batılı akıl hocalarından aldıkları cicili bicili insancıl söylem ambalajı ile başarılı bir şekilde örtebiliyorlar.

Fikirlerindeki tutarsızlık ve çelişkileri, boş laflarındaki anlamsız kelime kargaşasını “yeni arayışlar, yeni yaklaşım, yeni yorum, farklı bir okuma” vs. türünden süslü laflarla revaçta tutmayı ve pazarlamayı iyi beceriyorlar.

Fikir jimnastiği terkibinin jimnastik kısmını fazla abarttıkları için düşünceleri acayip esnekleşebiliyor, omurgaları yokmuş gibi kalıptan kalıba girebiliyorlar; renksiz ve kokusuz sudan düşünceleri bazen akışkan, bazen buz gibi katı, bazen de buhar olabiliyor.

*

Mesela İslam (Şeriat) söz konusu olduğunda “İslam’ın devlet diye bir derdi olmadığını, İslam devleti diye birşeyin bulunmadığını” söyleyerek “devlet”i dinî açıdan (hem itikad hem de amel noktasından) önemsiz bir kurum haline getirirken, konunun dinî boyutunun kimsenin aklına gelmediği zamanlarda acayip “devletçi” hale gelebiliyorlar.

Devlete sadakat ve ona endekslilik onlar için tek doğruluk ve meşruiyet kıstası haline gelebiliyor.

Mesela FETÖ konusunda sergilenen tavır tam da buydu.. Budur.

Onların söylemlerindeki dinî hatalar, aşırılıklar, sapmalar, tahrifat ve sahtelik, “devlet”le ters düştükleri görülünceye kadar önemsenmedi. Ne zaman ki “devlet”le (iktidar konumundaki adına devlet denilen siyasetçiler ve bürokratlar ile) dünyevî bir rekabet içine girdiler, bunlar için denilmedik laf bırakılmadı.. Hakaretin, aşağılamanın, tekfirin, aforozun, sövgünün, küfrün bini bir para haline geldi..

Nedeni, olaya “din” (İslam) değil “devlet, devletluluk” açısından bakılması..

Şayet olaya İslam'ın mutlak doğruları açısından bakılsaydı, FETÖ’ye çok daha önceden tepki gösterilmesi gerekirdi..

Fakat, mevcut rejim (devlet) de o “mutlak doğrular” açısından yanlış yerde durduğu için, bunu hiçbir zaman umursamadılar.

Çünkü o mutlak doğrulara saygı ve saygının gereğini yapma, laikliğin (siyasal dinsizliğin) lügatinde “adaletsizlik” demek oluyordu.

Adalet, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarında tecelli eden bir şey değildi; adalet, putlaştırdıkları taklitçi önderlerinin Batılı akıl hocalarından öğrendikleri palavralara kayıtsız şartsız itaatle sağlanıyordu.

*

Evet, modern Haricîlerin, İslam devleti nosyonu söz konusu olduğunda, manevî ataları gibi “devlet”i “tu kaka” ilan ettiklerini, adaletten, ahlâktan, maneviyattan, zühdden, dünyayı terkten, insanlığa hizmetten vs. söz ettiklerini görürsünüz.

Fakat sıra “laik (siyasal dinsiz) devlet”in fikir(sizlik) temellerini tartışmaya gelince birden bire lâl ü ebkem kesilirler.

“Dinsiz (laik) devlet”i ancak dostlar alışverişte görsünler kabilinden (ahmakları aldatmak üzere “yem” olarak) birkaç cümleyle (işin özüne temas etmeyip sureta) eleştirdikten sonra lafı İslam devleti idealine getirir, onu yerin dibine batırmak için (içinde istismar, vahşet, baskı kelimeleri resm-i geçit yapan) hezeyanları sel gibi boca ederler.

*

İmam Şatıbî’nin “cemaat”ten neyin anlaşılmasına gerektiğine dair beş ayrı görüşten söz ettiğini söylemiştik.

Bunları sıraladıktan sonra konuyu şöyle bağlıyor:

Kısacası cemaat, Kur'an ve Sünnet’e muvafakat eden bir imam (devlet başkanı, halife) üzerinde birleşilmesi meselesine raci olmaktadır. Böylece açığa çıkmaktadır ki, Sünnet’in gayrisi üzerinde birleşme (birlik ve beraberlik, içtima), hadîslerde sözü edilen cemaatin manasına dahil değildir; Haricîler’in ve onların mecralarında yol alanların durumunda olduğu gibi.

(eş-Şâtıbî, el-İʿtisâmC. 3, s. 311.)

İmam’ın ifadelerinden çıkan sonuçlar şunlar:

Bir: Cemaat, (ümmeti temsil eden) İslam devletidir.

İki: Devlet başkanı (ve onun şahsında devlet), cemaat vasfını kazanmak için, Kur’an ve Sünnet’e (Şeriat’e) bağlı olmak zorundadır.

Üç: Sünnet’e (Ki Kur’an’ın nasıl anlaşılması ve hayata geçirilmesi gerektiğini gösteren kılavuzdur) aykırı laiklik (siyasal dinsizlik/ilkesizlik), demokrasi, milliyetçilik (ırkçılık), vatanseverlik, yerlilik-millilik, “devletçilik” vs. gibi ilke(sizlik)ler etrafında birleşen topluluklar “cemaat” değildir.  Bilakis bu ilke(sizlik)leri bayrak edinen toplum ve topluluklar, grup ve kliklerin varlığı tefrika (parçalanıp fırkalaşma, bölünme/bölücülük) anlamına gelmektedir.

Dört: Devlet yönetiminde Sünnet’e bağlılığın (Şeriat’in) esas ilke olmasını reddetmek, Şeriat’e karşı çıkmak, Şeriat düşmanlığı yapmak (Haricîler’in mârika yani “dinden çıkmış” bir topluluk kabul edilmesinde olduğu gibi) dinden çıkma (dinsizlik) anlamına gelir.

Beş: Günümüzde Türkiye gibi ülkelerde cemaat diye adlandırılan yapılar belki Alman sosyolog Tönnies’in “cemaat” diye Türkçeleştirilen Gemeinschaft’ına karşılık geliyor olabilir, fakat hadîs-i şerîflerde sözü edilen cemaatle bir ilgisi bulunmamaktadır. Tam aksine tefrika (fırkalaşma, bölünüp parçalanma) olarak görülebilecek bir mecrada seyretmektedirler.. (Tönnies’in Gesellschaft’ının hadîslerdeki cemaat olgusunu daha iyi yansıttığı söylenebilir, fakat bir önemi yok, Tönnies’in canı cehenneme..)


İLYAS CANİKLİ’NİN DERİN HEYBESİNDEKİ ASIL BÜYÜK TURPLARIN SİYASAL RENGİ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ – 25

 

"Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü"nden Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisinin "sonuç" bölümünün son paragraflarını da mercek altına alarak bu tartışmayı bu bölümde noktalayacağız inşaallah.

Şöyle diyor:

8. Gelecekte halifelerden birinin çok mala sahip olacağı ve bu malı insanlar arasında dağıtacağını dile getiren hadislerin Hz. Peygambere ait olması söz konusu değildir. Çünkü vahyin bildirmesi dışında Hz. Peygamberin gelecekte vuku bulacak olaylar hakkında bilgi vermesi Kur’an’a aykırı bir durumdur. Ayrıca halife, mehdî ve deccal ilişkisini dile getiren hadislerin de hilâfetin nassa dayandığını iddia eden kimselerin iddialarını haklı çıkaracak sıhhatte olmadıkları yapılan senet ve metin tetkîki sonucunda görülmüştür. (s. 242)

Kur’an’dan habersiz, fakat Kur’an’a aykırılıktan söz ediyor.

Bu şahsın tezinin sonuç bölümündeki bu ifadeleri onaylamış olan danışmanı hayırsız Prof. Hayri’nin de, diğer jüri üyesi ilahiyatçı akademisyenlerin de boş beleş adam oldukları böylece belgelenmiş oluyor.

Ankara Ekolü denilen, başını Prof. Mehmed Said Hatiboğlu’nun çektiği soytarılar kumpanyasının bütün üyelerinin durumu aslında bu: Boş beleş adamlar..

Adamlar çift kanatlı, zülcenaheyn.. Hem bilgi bakımından boşlar, hem zekâ.. Böyle balon gibi yüksekten uçmaları, içlerinin boş (daha doğrusu heva ve havayla dolu) olmasından kaynaklanıyor.

*

“… vahyin bildirmesi dışında Hz. Peygamberin gelecekte vuku bulacak olaylar hakkında bilgi vermesi Kur’an’a aykırı bir durumdur”muş..

Sanki, “gelecekte halifelerden birinin çok mala sahip olacağı ve bu malı insanlar arasında dağıtacağını dile getiren hadisleri” rivayet edenler, ayrıca şunu diyorlar: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, gelecekte vuku bulacak bu tür olayları “vahyin bildirmesi dışında” biliyordu..

Böyle bir iddiaları yok, hiçbir zaman da olmadı, fakat bu ilahiyatçı süper zekâ onlara zımnen böyle bir iddiayı izafe ediyor.

Oysa, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gelecekle ilgili olarak verdiği bütün haberler vahiy kaynaklıdır..

Bu konularda “vahyin bildirmesi dışında” bir şey söylemiş olması mümkün değildir.

*

Bu aptal şahıs belki de “vahyin bildirmesi dışında” ifadesi ile “Kur’an’da yer almıyor olma”yı kastediyor.

Vahyedilen her hususun Kur’an’da yer alması gerekmez.

Bir peygamber ortada herhangi bir kitap ya da suhuf (sayfalar) söz konusu olmadan da vahiy kaynaklı bilgi aktarabilir.

Mesela, Lut kavmini helak eden meleklerin önce Hz. İbrahim a. s.’a uğramalarını, onu âlim bir oğul ile müjdelemelerini, ve Lut kavmini helak edeceklerini, sadece Lut ailesinin kurtulacağını bildirmelerini alalım (Hicr Suresi)..

Bunlar, gelecekle ilgili haberler..

Ve, o an için, bir kitap ya da suhuf’ta yer alacak şekilde indirilmiş ayetler değiller..

İmdi, bu görüşmenin ardından Hz. İbrahim a. s.’ın bir komşusuna, kendisinin ve hanımının çok yaşlı olmalarına rağmen bir oğullarının olacağını, ve çok yakında Lut kavminin helaki haberini alacaklarını söylediğini düşünelim..

Böyle gelecekten haber vermesi, Kur’an’a aykırı mıdır?

Bay angut, Kur’an’ın haber vermiş olduğu bir şey, nasıl Kur’an’a aykırı olabilir?

Ama, Ankara Ekolü adlı soytarılar sirki palyaçolarına göre, oluyor..

Bunlar, angutluğun bile cılkını çıkarttılar, angutluk bile bunlardan yaka silkiyor, bunlar yüzünden utancından öleyazmakta..

*

Mesela şu ayet-i kerime:

Bir zaman, Allah’ın kendisine lutufta bulunduğu, senin de lutufkâr davrandığın kişiye, “Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork” demiştin. Bunu derken Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi içinde saklıyordun; öncelikle çekinmen gereken Allah olduğu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onunla evlenip ayrıldıktan sonra müminlere, evlâtlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik. Allah’ın emri elbet yerine getirilecektir. (DİB Kur’an Yolu meali, Ahzab, 33/37)

Görüldüğü gibi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Zeyd r. a. ile Zeyneb r. a.’nın boşanacaklarını ve kendisinin Zeyneb r. a. ile evleneceğini, bu konuda henüz ayet inmiş olmadığı halde biliyor..

Yani ona, gelecekte olacak olaylar, Kur’an’da onlar hakkında bir şey indirilmemiş olsa bile, bildirilebiliyor.

İmdi, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in “içinde sakladığı” şey, vahiy midir, değil midir?

Vahiydir diyorsanız, gelecekle ilgili olarak sahip olduğu diğer bilgilerin de vahiy kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, “vahyin bildirmesi dışında” diyerek onları vahyin dışına atmanızın bile bile yalan söylemek olduğunu kabul ediyorsunuz demektir.

Yok, “Onlar vahiy değildir, onları vahyin bildirmesi dışında biliyordu” diyorsanız, o zaman da, onun “vahyin bildirmesi dışında” bilmesinin Kur’an’a aykırı bir durum olduğunu iddia etmeniz bile bile yalan söylemek olur.. Çünkü örneğimizdeki olay Kur’an’da bildiriliyor.

Evet, ortada bir “Kur’an’a aykırılık durumu” var..

Aykırılık, zekâ bakımından eşeklerden bir gömlek üstün oldukları görülen Ankara Ekolü dangalaklarının akademik üfürükçülük ve hikâyecilik sanatında..

*

Gelelim bu şahsın son cümlelerine:

9. Hz. Peygamberin vefatından sonraki dönemde Müslümanların siyasî literatürüne giren ve pek çok sayıda rivayette yer alan, ayrıca çeşitli tartışmalara konu olan hilâfet meselesi, günümüzde bazı kesimlerin zihinlerini meşgul etmektedir. Hilâfeti o günün şartlarına göre şekillenmiş siyasî bir kurum olarak görmeyerek ona dinî kutsiyet katmak isteyen ve bu kurumun yeniden hayata geçirilmesini dinî bir emir telakki eden dinî cemaat, grup ve oluşumlar bu düşüncelerini rivayetler yoluyla desteklemeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla bu grupların hilâfetle ilgili düşüncelerini mesnet kabul ettikleri dinî naslar/rivayetler çerçevesinde yeniden gözden geçirmeleri yararlı olacaktır. Aksi takdirde Kur’an’da yer almayan ve ayrıca Hz. Peygambere ait olduğu senet ve metin bakımından eleştiriye açık çok sayıda rivayet esas alınarak geçmişin siyasî tecrübelerini dinin mutlak emri kabul etmek gibi bir yanlışlığa düşülmüş olacaktır. (s. 242-3)

Böylece Vehbi’nin derin tandanslı, ortaya laik (siyasal dinsiz) kokular saçan çirkin kerrakesi olanca iğrençliğiyle arz-ı endam etmiş oluyor.

Hilafetin günümüzde bazı kesimlerin zihinlerini meşgul etmesi seni niye rahatsız ediyor, vatandaş?

Bu hassasiyetinin kaynağı ne?

Bu kurumun yeniden hayata geçirilmesini dinî bir emir telakki eden müslümanların varlığı seni neden bu kadar geriyor?

Neden nasırına basılmış gibi feryat ediyorsun?

Sen nesin, ilahiyatçı bir akademisyen misin, yoksa akıl(sızlık)larınca dine (yani Allahu Teala’ya) operasyon çekmeye çalışan bir istihbarat teşkilatının (gizli servisin) elemanı mı?

Nesin?

Hilafetle ilgili rivayetler uydurulmuş değil, fakat siz, Osmanlı’yı yıkan yahudi –hristiyan ittifakının “hilafetsiz ve halifesiz İslam” projesinin bekası için hadîsleri uydurma ilan eden bir “paralı ilahiyat askerleri” çetesisiniz. Ankara Ekolü’ne “İlahiyat alanının Wagner’i” denilse yeridir.

Bunların, yahudi çıfıt Goldziher ile onun prostestan yamağı Schacht kaltabanının zihniyetine aykırılığı Kur’an’a aykırılık olarak gösteriyor olmaları, sadece Kur’an konusunda cahil olmaları ve zekâ geriliğiyle açıklanamaz.

Yukarıya aldığımız satırlardaki “siyasal” boyut da gösteriyor ki olay laik (siyasal dinsiz) rejimin hassasiyetlerinden beslenen derin köklere sahip.

Salak ayağına yatarak milletin maneviyat hazinelerini talan etmeye çalışan bu kurnaz tilkiler, mukaddesat dolandırıcıları, mesleklerini icra ederken tecahül-i arifane sanatından da sonuna kadar yararlanmayı bilen profesyonel “din yolu haramisi” durumundalar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...