iman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İMANINI GİZLEMENİN ESKİ MISIR VE YENİ TÜRKİYE VERSİYONLARI

 



Bir önceki yazımızı şu ifadelerle bitirmiştik:

Buradaki temel sorun, bazı ülkelerde bazı memuriyetler (mesela milletvekilliği) için ‘tağutun ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etme’ şartı getirilmiş olmasıdır.

Meselenin can alıcı noktası burası: Tağut tarafından dayatılan küfür ilke ve inkılaplarına bağlı kalma sözü vermek, insanı küfre düşürür mü, düşürmez mi?

Aslında bu sorulara, Türkiyecilik (yani dolaylı olarak, evet sağ kulağını sol eliyle tutar gibi dolaylı biçimde mahcup Türk ırkçılığı ve devletçilik, yani “devletluculuk”) yapan, ve bu Türkiyeciliği Ehl-i Sünnet anlayışını savunma refleksi gibi göstermeye çalışan sahtekârlar cevap vermeliler.

Biz bu sorulara onlarca, hatta belki yüzlerce yazımızda cevap verdik.

İnternete yüklemiş olduğumuz kitaplarımızda da var.

*

Tağut tarafından dayatılan küfür ilke ve inkılaplarına bağlı kalma sözünü samimi bir biçimde veren kişinin küfründe şüphe yoktur.

Peki, mesele bu olunca birden bire en ateşli bir Şiî halini alıp “takiyye” bayrağını göndere çekmek caiz midir?

Şia’nın “takiyye”sini reddeden Türkiyeci bir ehlî (ehlileştirilmiş) sünnetçi iseniz, Şah İranı’nda şiî mollaların bile yapmaya tenezzül etmedikleri, kabul edemedikleri bir takiyyeye onay vermeniz elbette mümkündür.

Ama Türkiye'de takiyyecilerin sayısı az.. "Laik Türkiye Cumhuriyeti tipi güncellenmiş müslümanlık" samimi surette büyük ölçüde benimsenmiş durumda.

*

Bu tür konuları tartışanlar, Firavun ailesinden olup da imanını gizleyen zatı örnek göstermeyi de unutmuyorlar.

Onunla ilgili ayetlere baktığımızda, imanını, bu zamanın "imanını izhar ettiğini zannedenlerinin" birçoğundan neredeyse daha fazla açığa vurmuş olduğunu görüyoruz:


28 - Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam da şöyle dedi: "Bir adamı, Rabbim Allah dediği için öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Hem o bir yalancı ise çok sürmez, yalanı boynuna geçer. Fakat doğru ise size yaptığı tehditlerin birkısmı olsun başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıyı doğru yola çıkarmaz."

29 - "Ey kavmim! Bugün mülk sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?" Firavun: "Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve herhalde ben size doğru yolu gösteriyorum" dedi.

30 - O iman etmiş olan kimse de: "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin hakkınızda Ahzab (önceki çeşitli toplumlar)ın günleri gibi bir günden korkuyorum."

31 - "Nuh Kavmi'nin, Âd'ın, Semud'un ve daha sonrakilerin maceraları gibi (bir günün geleceğinden korkuyorum). Allah, kulları için bir zulüm istemez."

32 - "Ey kavmim! Ben size gelecek o çağrışma gününden (kıyamet gününden) korkuyorum."

33 - "O gün arkanıza dönüp kaçacaksınız. Fakat sizi Allah'tan koruyacak olan yoktur. Her kimi Allah şaşırtırsa, artık ona bir yol gösterici bulunmaz."

34 – “Bundan önce size delillerle Yusuf gelmişti. O zaman da onun size getirdiği hakikatte şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de ‘Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez’ dediniz. İşte aşırı şüpheci olanları Allah böyle şaşırtır.

35 - Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele ederler. Bu durum, Allah katında ve iman edenler yanında büyük bir buğzu gerektirir. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbini öyle bir tabiat ile mühürler.

36 - Firavun dedi ki: "Ey Hâmân! Bana bir kule yap, belki ben o yollara ulaşabilirim."

37 - "Göklerin yollarına ulaşabilirim de, Musa'nın ilâhının ne olduğunu anlarım. Ben onu mutlaka yalancı sanıyorum." İşte böylece Firavun'a kötü ameli süslü gösterildi de yoldan çıkarıldı. Çünkü Firavun düzeni hep boşa çıkar.

38 - O iman etmiş olan kimse dedi ki: "Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim."

39 - "Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaatten ibarettir. Ahiret ise durulacak karar yurdudur."

40 - "Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Erkek veya kadın, her kim de mümin olarak iyi bir amel işlerse, işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız rızık verilir."

41 - "Hem ey kavmim! Niçin ben sizi kurtuluşa davet ederken, siz beni ateşe davet ediyorsunuz?"

42 - "Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve bence hiç ilimde yeri olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi o çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan Allah'a davet ediyorum."

43 - "Hiç inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da, ahirette de bir davet hakkı yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Şüphesiz haddi aşanların hepsi cehennemliktir."

44 - "Siz benim söylediklerimi sonra anlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını görür, gözetir."

45 - Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un adamlarını ise, o kötü azab kuşattı.

(Mü’min, 40/28-45)

Firavun'un milli güvenlik kurulu, bakanlar kurulu veya parlamento hükmünde olan bir danışma meclisinde biri çıkıp bunları söyleyebiliyor.

Evet, imanını gizleyen o zat, imanını gizleme adına hiçbir küfür söz sarfetmiyor.

Hz. Musa için “O size Rabbinizden delillerle gelmiştir” diyor.

Şunu demiyor: “Firavun’un ilke ve inkılaplarına bağlıyım. Ona her daim minnet ve şükranlarımızı sunmamız gerekir. O, ‘ortak değer’imizdir.”

Tam aksine, ona itiraz ediyor, tartışıyor.

Açıkça “Musa peygamberdir” demiyor, ima ile yetiniyorsa da, Hz. Yusuf aleyhisselam’ın peygamberliğine iman ettiğini ilan ediyor.

Kavmini Firavun’a değil, Allah’a davet ediyor.

İnsanları Firavun’un ilke ve inkılaplarına değil “Allah’ın doğru yolu”na çağırıyor.

*

Bu, Firavun Mısırı'ndan bir tablo..

Günümüze gelelim..

O imanını gizleyen zat Mısır’da yaşadı, Erdoğan da arasıra Mısır’a gidiyor.

Gidişlerinden birinde verdiği mesajın özeti şuydu: “İslam Şeriati’ni bırakın, Batılı yahudi ve hristiyan siyaset felsefecilerinin ve kamu hukukçularının icat ettikleri laikliği (siyasal dinsizliği, devletin dinsizliğini) benimseyin.”

O zatın yaptığı şey imanını gizlemeyse (Ki, Allahu Teala'nın bildirdiğine göre, gizleme), Erdoğan’ın yaptığı şey nedir?

Erdoğan Mısırlılar’ı kimlerin yoluna ve neye çağırmıştı?

Erdoğan’ın etrafındakilere, Erdoğancılık yapan yazar çizer ve ilahiyatçı makulesine bakıyoruz, aralarından “imanını gizleyen” biri çıkar da, o Firavun ailesinden olan zatın Firavun’la tartıştığı gibi Erdoğan’la bu tür sözleri hususunda tartışır mı diye gözlüyoruz, tı, kimseden ses çıkmıyor.

Tam aksine, Erdoğan’ın her sözünde bir hikmet bulmak için yarışıyor, kendilerini paralıyorlar.

Biz de, “Bunlarda, gizledikleri bir iman var mı, kalmış mı acaba?” diye kara kara düşünüp duruyoruz.

İmanları varsa eğer, gizlemeyi çok iyi başarıyorlar.. Hiç açık vermiyorlar.. Firavun ailesinden olan zat gibi acemi değiller.


BAZI FETÖ'CÜLERDEKİ (HÜKMÜ KÜFÜR OLAN) İTİKADÎ SAPMA





Reşit Haylamaz diye FETÖ’cü (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensubu) hin bir haylaz varmış, varlığından yeni haberdar oldum. 

Bu şahıs, "Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz" adlı bir kitap yazmış ve 252. sayfasında şu “küfür” ifadeyi peydahlamış:

"Ancak O'nun hedefi, öncelikle bütün insanları rahmet ve şefkatle kucaklayıp, ümmeti arasında da kelime-i tevhidin ikinci yarısını söylemekten kaçınarak kendisini kabul etmese bile La ilahe illallah diyen herkesi buraya getirmekti. Çünkü O, 'Kim La ilahe illallah derse cennete girer' buyuracaktı."

Buradan anlaşılıyor ki, bu şahsın gönül tahtında oturanlar Yahudi ve Hristiyanlar.. (Büyük ölçüde de Yahudiler olması gerekiyor, çünkü Hristiyanlar’ın önemli bir bölümü “teslis”ten/üçlemeden dolayı “La ilahe illallah” diyemiyorlar.)

*

Allahu Teala, Hûd Suresi’nin 17’nci ayetinde şöyle buyuruyor:

“Rabbi tarafından gönderilen kesin delile (Kur'ân'a) dayanan, peşinden de o delili destekleyen (diğer mûcizelerden şahitleri) bulunan, daha önce de rehber ve rahmet olarak gönderilmiş Mûsâ'nın kitabı ile tasdik edilen kimse, yalnız dünya hayatını arzu eden gibi olur mu? İşte bu kesin delile dayananlar Kur'ân'a iman ederler. Hangi zümre de onu reddederse bilsin ki varacağı yer ateştir. Bunda hiç şüphen olmasın. Çünkü o Rabbinden gelen hakikatin ta kendisidir; fakat insanların çoğu buna iman etmezler.”

Verdiğimiz bu meal, bir başka FETÖ’cüye, ilahiyat profesörü Suat Yıldırım’a ait..

Demek ki, kim Kur’an’ı reddederse, ateştedir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini reddeden kişi, otomatik olarak Kur’an’ı reddetmiş, onu sahte bir peygamberin uydurması kabul etmiş olur.

Yeri ateştir.

Yok, böyle biri Kur’an’ı kabul ediyorsa, o zaman da Peygamber Efendimiz s.a.s.’in peygamberliğini tasdik ediyor demektir.

*

“La ilahe illallah” diyen Cennet’e girer de, insanların laf u güzafının hatırına Allahu Teala’nın kitaplarını reddeden, kulların peşine takılıp da Allahu Teala’nın hükümlerini (Şeriatlerini) ayaklar altına alan, fakat Allahu Teala’nın vahyi gereği insanların safsata ve herzelerini reddetmeye gelince bundan kaçınan kişi, gerçekten “La ilahe illallah” demiş olur mu?

“La ilahe illallah” demek, “Allah Teala’nın vahyi (özellikle de tevile müsait olmayan açık nasslar) karşısında insanların laflarının (adına ister bilim, ister felsefe, isterse akla tabi olma desinler) hükmü yoktur” demektir.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözleri, Kur’an’ın açık hükümleri yok sayılarak yorumlanamaz.

Ayrıca, konuyla ilgili diğer hadîslerin de dikkate alınması gerekir.

Râmûz el-Ehâdîs’in dördüncü sayfasında yer alan 10 numaralı hadîste şu ifade geçiyor:

“… Allah'a iman nedir bilir misiniz? Allah'tan başka ma'bud olmadığına ve Muhammed'in O'nun peygamberi olduğuna şahitlik etmektir. …”

Görüldüğü gibi, Allah’a imana, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in peygamberliğini tasdik dahildir.

FETÖ’cü körlük, sağırlık ve akılsızlık, bu hadîsi görmüyor, duymuyor, akletmiyor.

Tıpkı, yukarıda mealini aktardığımız ayet-i kerimeyi görmedikleri, duymadıkları ve akletmedikleri gibi. (Böyle Kur’an’ı akletmeden okuyan o kadar çok akılsız var ki.. Mesela seçmece angut Mehmet Okuyan, mesela kifayetsiz muhteris şovmen/artist Mustafî İslamoğlu.. Bunların iki dakikalık konuşmalarına sığdırdıkları yanlışları ve mantıksızlıkları düzeltmek için neredeyse iki cilt kitap yazmak gerekiyor.)

FETÖ’cü mantığa göre, Cennet’e girmek için deist olmak kâfi gibi görünüyor.. (Yalnız, varlığını kabul ettikleri tanrının Allah olması şart. “Ben tek tanrıya inanıyorum, fakat o tek tanrı Hz. Muhammed s.a.s.’in Allah’ı değil” derlerse Cannet’i hak etmiyorlar.)

Reşit Haylamaz'ın ve onun gibi düşünen FETÖ'cülerin tevbe etmeleri ve itikatlarını düzeltmeleri gerekiyor.

Tabiî, şayet Cehennem'e gitmek istemiyorlarsa..

Bu batıl itikatları, yukarıda mealini aktardığımız ayeti yalanlamaları ve küfre düşmeleri anlamına geliyor.

*

Önceki ümmetlerden iman sahipleri de Peygamber Efendimiz s.a.s.’in peygamberliğine, müjdelenmiş ahir zaman peygamberi olarak iman ediyorlardı.

Aksi takdirde Allahu Teala’ya iman etmiş olmalarından söz edilemezdi.

Cehennemlik olurlardı.


İSLAM HÜKÜMETİ VE YERLİ-MİLLİ HÜKÜMET

 




Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, bir İslam alimi olarak, laik Türkiye Cumhuriyeti hükümeti hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“Başı Şeriat’a bağlı olmamak üzere müteşekkil (oluşturulmuş) bir hükümet, İslam hükümeti olamayacağı gibi, o hükümet bir ecnebi (yabancı) hükümet değil de, halkın, milletin kendi kendine teşkil ettiği bir millî hükümet ise, öyle bir milletin de, kişilerce (kişiler olarak) isimleri Ahmed, Mehmed olmasına rağmen, İslam dini ile ilgilerinin, hükümetleri vasıtasıyla toptan kesilmiş olması zarurî idi (zorunludur).

“Yalnız bu hallere karşı içinden kan ağlayan ve elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkanını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.”

https://belgelerlegercektarih.com/2012/07/30/seyhulislam-mustafa-sabri-efendi-m-kemal-ataturkun-foyasini-ortaya-cikardi/

Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa konusunda derin hassasiyet geliştiren ehlî sünnetçiler sakin olsunlar, bunları yazan zat selefî bir Arap değil..

Vehhabî hiç değil.

Osmanlı’nın sondan ikinci şeyhülislamı..

Tokatlı.. Türk oğlu Türk.

Kayseri ve İstanbul'da ilim tahsil etmiş.

*

Merhum Şeyhülislam'ın ifadelerinden anlaşılabileceği gibi, mesele bir hükümetin "milli/yerli" hükümet olmasından ibaret değil.

Asıl istenen idarenin İslam hükümeti (İslamî hükümet) olmasıdır.

İsrail'de Yahudiler'in kendileri açısından yerli-milli bir hükümete sahip olması, hak ve hakikat noktasından değer taşıyan bir durum değildir.

Hatta Yahudiler'in Müslümanlar'ın idaresi altında olması, kendilerine ait bir yerli-milli hükümetlerinin bulunmaması hem genel olarak insanlık, hem de kendileri için daha hayırlıdır.

*

Böyle olmakla birlikte, merhum Şeyhülislam'ın sözleri “laik (siyasal dinsiz) rejim” açısından kabul edilemez şeyler değil.

Çünkü başı Şeriat’e bağlı olmayan bir hükümete İslam hükümeti denilmesini İslam kabul etmediği gibi, laik (siyasal dinsiz) rejim de kabul etmez.

Bunun, benimsediği laikliğine (siyasal dinsizliğine) aykırı olduğunu söyler.

O yüzden, bugün Türkiye'de herhangi bir siyasal parti, programına “İslam hükümeti olarak faaliyet göstereceğiz” şeklinde bir ifade koyamaz.

Koyarsa, derhal kapatılır.

*

Ancak, laik rejimcilerin Şeyhülislam’ın bu tür yazılarına acayip “gıcık” olduklarını biliyoruz.

Kızmaları şundan: Aynı şeyi kendileri olumlu bir anlam yükleyerek ve övünerek, Şeyhülislam ise olumsuz biçimde ve yererek dile getiriyor.

Bunlar istiyorlar ki, Türkiye’nin laikliğini (siyasal dinsizliğini) herkes alkışlasın.

Kendileri “fikirsizliği hür, vicdansızlığı hür, irfansızlığı hür” olarak her lafı söyleyebilsinler, fakat Şeyhülislam gibi zatlar “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmasın.

Kendilerinin ilkokul ezberlerini herkes düşüncesizce tekrarlasın istiyorlar.

*

Ecnebî/yabancı bir hükümet ile yerli/milli hükümet arasındaki farka gelince..

Müşahhas örnek üzerinden gidelim, mesela Batı Trakya Türkleri‘ni alalım.

Batı Trakya, Lozan’la Yunanistan‘a bırakıldı. Oradaki Türkler açısından Yunan hükümeti ecnebi bir hükümetti, İslam hükümeti değildi. Bu hükümeti “kendi hükümetleri” kabul etmiyorlardı. Benimsemiyorlardı.

Dolayısıyla Yunan hükümetinin küfrüne onay vermiş olmuyorlardı.

Tabiî ki, (Yunan hükümeti İslam hükümeti olmaya tenezzül etmediği halde) “Bu hükümet de İslam hükümetidir” diye kabul etmeye başladıkları anda, İslam’ı tahrif edip bozma cinayetini işlemiş, küfre düşmüş olurlardı.

Çünkü, nasıl müslümanı tekfir etmek, kâfir saymak küfürse, bir kâfiri müslüman kabul etmek de küfürdür.

*

Türkiye Cumhuriyeti, laikliğini (siyasal dinsizliğini, siyaset sahasında dinsizliği benimsediğini) alıştıra alıştıra ortaya koydu.

Önce, cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra Anayasa’dan “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesi çıkartıldı.

Ardından 10 yıl sonra, 1937’de de laiklik (siyasal dinsizlik) ilan edildi.

Yani hükümet, “Ben İslam hükümeti değilim” dedi. 

İslam açısından ecnebi hükümetinden (mesela bir Avrupa hükümetinden) farkının olmadığını ilan etti.

Bu durumda, saçmasapan teviller üreterek böyle bir hükümeti İslam hükümeti kabul etmek İslam açısından küfür, laik rejim açısından anayasal düzeni yıkma niyeti taşımak, akıl ve mantık açısından ise angutluk alanında rekora koşmak oluyordu.

Şeyhülislam’ın içi yanarak dikkat çekmek zorunda kaldığı husus buydu.

*

Fakat Şeyhülislam şunu da söylüyor:

“Yalnız bu hallere karşı içinden kan ağlayan ve elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkanını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.”

Buna bağlı olarak bir mazeret daha var.

O da şu:

İslam açısından” Türkiye’de yaşamak ile, bir ecnebi hükümetin (mesela bir Avrupa ülkesi hükümetinin) idaresi altında (hukuk/yasalar çerçevesinde) yaşamak arasında bir fark bulunmadığını,

Türkiye’nin laik “yerlilik ve millilik” davasının (yine İslam açısından) Ebu Cehil’in Mekke’ye bağlılığı türünden dünyaperestlik ve ilkel kabilecilik taassubundan ibaret olduğunu,

Mevcut Türk hükümetinin hem İslam hem de mevcut Anayasa açısından İslam hükümeti olmadığını,

Yerlilik-millilik safsata ve hurafeleriyle devletin laikliğine/dinsizliğine (dininin olmayışına) kulp takılamayacağını,

Müslüman bir toplumun hükümetinin laik (dinsizlik siyasetine göre) bir hükümet değil İslam hükümeti olması gerektiğini...

Bütün bunları kabul eden bir müslüman da, (rejimi benimsemeden) gayrimüslim/ecnebi ülkelerde yaşamak durumunda olan veya zorunda kalan müslümanlar gibi, İslam ile bağını korumuş, Müslümanlık dairesinin dışına çıkmamış olur.

*

Buna karşılık, "Önemli olan hükümetimin yerli-milli olmasıdır, İslam hükümeti olması önem taşımaz.. Hatta hükümetim İslam hükümeti değil laik (siyasal dinsiz) hükümet olmalı, öküze, puta yahut tağuta tapıcılık da dahil bütün dinlerin hükümeti olacak şekilde politika belirlemelidir" diye inanıp düşünen kişi, İslam ile bağını koparmış olur.

Çünkü Kur'an'la bağını koparmış, Allahu Teala'nın kitabındaki açık ifadelere itiraz edip karşı çıkmış, onları yalanlamıştır.

İşte (Nurcular'ın edebiyatını çok fazla yaptıkları) "iman kurtarma" davasının bir boyutu da budur. 

Fakat Nurcular'ın bir bölümünün bu gerçekten haberi ne yazık ki hiç yok.

Mesele sadece Allahu Teala'nın varlığını ve birliğini kabul etmek olsaydı, Mekke müşrikleri de kurtulurdu. Çünkü onlar da Allahu Teala'nın yaratıcı olarak varlığını ve birliğini kabul ediyorlardı.

"Bizi putlar yarattı" demiyorlardı.

Fakat, bir yandan da, Allahu Teala'nın yarattığı (ve kendi elleriyle imal ettikleri, kendilerinin ürettiği, yaratıcı olmayan) putlarının Allahu Teala gibi saygıya layık olduklarını iddia ediyorlardı.

Tıpkı bugün Türkiye'de birilerinin "Bütün inançlar saygıya layıktır" diyor olmaları gibi.

Ve yine birilerinin devlet idaresinde Allahu Teala'nın hükümlerinin değil Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa'nın laflarının belirleyici olması gerektiğini iddia etmeleri gibi.

Ne yazık ki "Bütün inançlar saygıya layıktır" diyerek Allahu Teala'nın yanı sıra putlara kulluk edilmesini de saygıya layık bulan akılsızlar arasında kendilerini çok iyi müslüman zanneden, İslam'a hizmet ettiğini zanneden entellik meraklısı cahiller de var.


NATO'CU TÜRKİYE TEKFİRCİLİĞİ

 




Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, tekfir (kâfir ilan etme, küfre nisbet etme) tartışmaları hakkında şunları söylüyor:

“Dini radikalizmin önemli metinlerinde ana akım İslamcılık, tekfir konusunda Kuran ve Sünnetin açık beyanına mugayir tutum benimsemekle itham edilmiştir. Bu metinlere göre; naslardaki bu açık seçik beyanlara mugayir hareket eden İslamcılar ya cehaletle hareket etmektedirler ki bu durumda insanlara fikir beyan etmeleri caiz değildir, ya nasları reddeden sapkınlık içindedirler ya da imanı amelden bağımsız sadece tasdik ve ikrar olarak görmekte ve böylece onlara göre sapkın bir yol olan Mürcie mezhebinin düştüğü hataya gark olmaktadır (El-Lecnetu’ş-Şer’iyye, ts., 34-35).”

Ana akım İslamcılıktan kasıt, Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı gibi hareketler..

Tekfir meselesine gelince..

İmana iman, küfre de küfür demek önem taşır; dolayısıyla imana mugayir olmayan birşeyi küfür olarak görmek kadar, küfür olan şeyi imana muvafık kabul etmek de itikaden mahzurludur.

*

Haricîlerden beri tekfirde aşırılık sergileyenler her zaman olmuştur.. Bunlar, Hz. Ali’yi bile hakem olayından dolayı tekfir ettiler.

Bunların tam zıddı noktada, kâfir olduğu açık olan kişileri bile müslüman ilan edenler bulunuyor.

Hatta bu tür sahtekârların, küfrün önderlerini velî, seyyid, hafız filan ilan ettikleri de oluyor.

Bu tiplerin elinden gelse “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide, 5/44) ifadesini Kur’an’dan çıkaracaklar, fakat tahrife güçleri yetmiyor.

Bu konularda hatalı tutum sergileyenlerin bazıları cahil, bazıları ise bunu kasten yapıyor (Mesela laik rejimlerin dinî gruplar içindeki ajanları ve adamları).

*

İmanı amelden bağımsız sadece tasdik ve ikrar olarak görme”ye, Mürcie mezhebinin düştüğü hataya düşmeye gelince..

Ehl-i Sünnet’in cumhuruna göre iman tasdik (doğrulama) ve ikrardan (açıklayıp söyleme) ibarettir, amel ise imanın kemaline karşılık gelir.

Tasdik, kalb ile olur. İkrar ise dilin işidir.

Yani mümin, dinin gereklerini (Şeriat'i) kalbi ile onaylayan, ve bu onayını dili ile de ifade eden, itiraz etmeyen kişidir.

Kalbiyle onaylamayan (inanmayan) fakat dili ile onayladığını beyan eden kişi münafıktır.

Mürcie (ümitvarlık) mezhebine gelince.. Bunlar, imanda kendilerince kalb ile tasdiki ve dil ile ikrarı yeterli gören, amel olmadan kurtulunacağını düşünen, iman eden kişiye günahın zarar vermeyeceğini savunan zümredir. [Mürcie kelimesi reca (ümit) sözcüğünden türemiştir.]

Evet bunlar, amel etmeden (ne işe yaradığı belli olmayan) imanlarını başa kakan kimselerdir: “İman ettik ya, daha ne istiyorsunuz!”

*

Günümüzde Haricîler gibi ölçüsüz tekfircilerin sayısı fazla değil, fakat Mürcie taifesi (ve de münafıklar) sayıca çok kalabalık.

Zamanımızda ehlî sünnetçilik yapanların büyük çoğunluğu da (münafıkları bir yana bırakılırsa) bu Mürcie taifesinden.

Ancak günümüzün Mürciesi geçmişteki Mürcieden biraz farklı..

Geçmişin Mürciesi, ameli önemsemese de, dil ile ikrar etmeyeni, Şeriat’e karşı çıkanı imansız sayıyordu, günümüzün Mürciesi ise dil ile ikrar etmeyenleri bile mümin kabul ediyor.

Şöyle örnek verelim: Bir AK Partili düşünün, AK Partili olduğunu söylüyor fakat AK Parti’ye oy vermek için sandığa bile gitmiyor, sadece AK Partili olduğunu söylemekle yetiniyor, onu desteklemek için hiçbir şey yapmıyor. Fakat sırf böyle konuşmakla partisinin iktidarında kendisinin de bundan yararlanması, yakınlarını torpille işe yerleştirmesi hakkının doğduğuna inanıyor (Türk siyasetinin geleneği bu). 

AK Parti teşkilatında “Böyle hayırsız biri, AK Partili sayılır mı, sayılmaz mı?” diye tartışma çıkar. 

Bir de şöyle olduğunu düşünün: “AK Partiliyim” diyor, fakat hem sandığa gidip oy vermiyor, hem de AK Parti’nin kararlarının bir kısmını reddediyor. Mesela şöyle diyor: “Erdoğan’ın şu yaptığı iyi, bu yaptığı ise yanlış, bu çağda, böyle bir dünyada olacak şey değil bu.. Bu AK Partililikse ben AK Partili değilim.. AK Parti’nin kendisini güncellemesi lazım.. Ne o öyle eeeyytli meeyytli konuşmalar, herkesten biat istemeler, ‘Herşeyi ben bilirim’ demeler.. Bizim aklımız yok mu?! AK Parti’nin bazı politikalarını beğenmiyorum, bu çağa uygun değil.” 

Böyle konuşuyor, oy da vermiyor, fakat bir taraftan da “Ben de AK Partiliyim” diyor. Ve AK Parti iktidarında, oy veren ve Erdoğan’a kayıtsız şartsız biat edenler gibi muamele görmeyi istiyor. 

Böyle birini Erdoğan da, AK Parti teşkilatı da AK Partili kabul etmez.. Bozgunculukla, partinin içini karıştırmakla suçlarlar.

İşte günümüzün Mürciesinin durumu böyle.. Hem İslam’ın bazı hükümlerini bu çağa, çağdaş uygarlığa uygun bulmuyor, beğenmiyor, hem de müslüman sayılması, Allahu Teala tarafından mükâfatlandırılması gerektiğini düşünüyor.

*

Mesela adam umre yapıyor, bayram sabahı kalkabilirse bayram namazına gidiyor, oruç tutmasa bile hiç değilse huşu içinde iftar ediyor, ölüsü için Mevlid okutuyor, fakat bir yandan da “Bu zamanda faizsiz ekonomi mi olurmuş?! Bu zamanda el kesme mi olurmuş?!” filan diyor, ve günümüzün Mürciesi, bu tiplerin tekfir edilmesi karşısında feveran ediyorlar.. 

Tekfircileeer, Vehhabileeer” diye ortalığı velveleye veriyorlar.

Şahsen bu lafları Ezher mezunu bir AKP’li “düzen”bazdan bile duydum.. Afganistan İslam Emirliği için “Ne o el kesme, kol kesme!” diyordu. (Ezher’de okurken bir yandan da, vatansever ya, arkadaşları hakkında Türk konsolosluğuna bilgi vermiş, muhbirlik yapmış, o da ayrı bir konu.. Huylu huyundan vazgeçmez.) 

Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) kanunları için böyle konuşmaz, fakat Kur’an’ın emri için böyle konuşur.

*

Günümüzün ehlî sünnetçi geçinen, İmam Matüridî istismarcılığı yapan Mürciesi, geçmişin Mürciesi gibi değil, zıvanadan çıkmış durumdalar.

İmdi, Ehl-i Sünnet itikadı adına Hanefî-Matüridî çizgisinin [imanı kalb ile tasdik ve dil ile ikrardan (“Şeriat’e bağlılığı dil ile ifade”den) ibaret gören, ameli (Şeriat’i uygulamayı) imanın kemalinden sayan] anlayışını tenkid eden ve onları Mürcielikle suçlayanların Ehl-i Sünnet dışı olduklarını söylerseniz, mesela Abdülkadir-i Geylanî rh. a.’i de Ehl-i Sünnet dışı ilan etmiş olursunuz.

Çünkü mezheben Hanbelî olan Abdülkadir-i Geylanî, İmam-ı Azam Ebu Hanife rh. a.’e Mürcielik suçlaması yöneltmiş bulunuyor.

Gerçek şu ki iki tarafın da kendine göre delili var; burası içtihat mahalli.. İki taraf da Sünnet ehlidir.. 

İmam-ı Azam döneminin Mürciesine sorsanız onu kendilerinden kabul etmezlerdi.

*

Günümüzün Mürciesine gelince..

Yukarıda da söylediğimiz gibi bunlar bir taraftan “Ne bu el kesme, kol kesme!.. Müslümanlık buysa ben müslüman değilim” filan diyor, her küfür söze bir kulp takıyor, beğenmedikleri Şeriat hükümlerini aşağılıyorlar, diğer taraftan da kendilerinin en temiz kalpli, en merhametli, en rikkatli, en ince, en medenî müslüman olduklarını ileri sürüyorlar.

Afganistan’daki, Şeriat için savaşıp ölen, başta ABD olmak üzere NATO çatısı altındaki cümle kefere taifesine karşı “Sizin hatırınız için İslam’dan taviz vermeyiz” diyen mücahitleri beğenmiyorlar, fakat kefere taifesinden neredeyse tek farkı (dededen babadan kalma bir alışkanlıkla) “Biz de müslümanız” demek olanları (Şeriat hükümlerini beğenmediklerini açıkça söyledikleri halde) savunuyor, onların durumu hakkında gerçeği söyleyenleri tekfircilikle suçluyorlar.

Fakat DEAŞ (IŞİD), FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) vs. söz konusu olunca tekfirciliğin şampiyonluğunu da kimseye kaptırmıyorlar: “Bunların İslam’la alâkası yok.. Bunlara müslüman denilemez.."

*

Bunların ABD gibi devletlerin istihbaratlarının (doğrudan veya dolaylı) kontrolü altında olmaları, durumdan haberleri olsun olmasın üyelerinin tekfirleri için yeterliyse, senin devlet olarak o küfür devletleri ve (NATO, AB gibi) organizasyonlarla işbirliği yapman, onların bir parçası olmaya çalışman da küfür olur.

"Ben laik (siyasal dinsiz) devlet olarak işbirliği yaparsam sorun yok, fakat başka birileri bir örgüt kurup işbirliği yaparlarsa, Şeriatçı olduklarını söyleseler bile, kâfir olurlar."

Böyle bir çifte standart laik (siyasal dinsiz) devletlerin istihbarat teşkilatlarının itikadında yer bulabilir, fakat İslam itikadında yoktur.

Senin müslüman kalmanı sağlayan ne, Şeriatçı değil de laik (siyasal dinsiz) olduğunu söylemen mi?


LAİKLİK KÜFÜRDÜR, LAİKLİĞİ SAVUNAN DA KÂFİRDİR

 



Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırlar yer alıyor:

"İslam dünyasında ulus devlet sonrasında neşvünema bulan İslami hareketler içinde tartışmasız bir şekilde dillere en fazla pelesenk olan ve İslamcılar arasında tartışmaya neden olan Kuran ayeti Maide Suresinin 44. ayeti olmuştur. Bu ayet etrafında ayetin gerçek maksadının ne olduğu üzerine tartışmalar mütemadiyen devam etmiştir. Ana akım İslamcılar, ayetin nüzul bağlamını önemsemenin gerekliliği üzerine vurgu yapmış ve ayetin özel olarak Yahudilerle alakalı olduğunu iddia etmiştir. Dolayısıyla Müslüman ülkelerdeki devlet yöneticilerinin, bu ayeti referans alarak tekfir edilemeyeceğini savunmuşlardır. Ömer Abdurrahman ise esasında mahkeme savunması olan ve daha sonra kitaplaştırılan 'Kelimetu Hakk' isimli eserinde bu ayeti uzun uzadıya açıklamaya çalışmıştır."

Söz konusu ayet-i kerimenin meali şöyle:

“İçinde bir hidâyet ve bir nûr bulunan Tevrât'ı muhakkak ki biz indirdik. (Allah'a) teslîm olmuş peygamberler, yahudi olanlara onunla (Tevrât'la) hüküm verirlerdi; Allah'ın Kitâbı'nı muhâfazaya me'mur edilmeleri sebebiyle Rabbânîler (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabb'e mensub olan kimseler) ve ahbâr (ilim sâhibi zâtlar) da Çünkü ona gözcülük eden (tahriften koruyan ve uygulanmasını sağlayan) kimseler idiler. O hâlde insanlardan korkmayın; ancak benden korkun ve âyetlerimi az bir fiyata (geçici dünya menfaatleri mukabilinde) satmayın! Artık kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”

Ayetin Yahudiler hakkında inmiş olduğu doğru.. Fakat bundan, “Tevrat’ı uygulamayan Yahudiler kâfir olur, müslüman olduklarını söyleyenler Kur’an’ı uygulamadıkları zaman ise kâfir olmazlar” sonucunu çıkarmak için ya geri zekâlı ya da münafık olmak gerekiyor.

Ayrıca, ayetin “O halde insanlardan korkmayın” diye başlayan bölümünde sadece Yahudiler’e hitab edildiğini, Yahudi olmayanların ise “Allah’tan korkmama” imtiyazına sahip olduklarını düşünmek için salt geri zekâlı olmak yetmez, bunun yanı sıra insanda biraz şeytanlaşmışlığın da bulunması gerekir.

Başka ayetlerde Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin “zalimler” ve “fasıklar” oldukları da belirtilmiştir.

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler bazen (duruma, içinde bulundukları şartlara göre) kâfir olmazlar, fakat “zalim” ve “fasık” olmaktan da kurtulamazlar. (Şeriat’e Şer’-i Şerîf yani Şerefli Şeriat ya da Şeriat-i Garra yani Aydınlık/Parlak Şeriat diyerek tazimde bulunan Selçuklu ve Osmanlı gibi devletlerin müslüman yöneticileri günahlarından ve noksanlarından dolayı tekfir edilmezler, fakat Şeriat’i aşağılayan, devri geçmiş Ortaçağ kalıntısı deyip küçümseyen, gericilik olarak nitelendiren, hükümlerini beğenmediğini söyleyen kişiler, Şeriat’i uygulasalar bile kâfirdirler.)

Zalim ve fasık olmaktan kurtulmak için “hiç hükmedemeyen, hüküm verme imkânına sahip olamayan, sözü dinlenmeyen aciz kimse” olmak gerekir.

*

Modern hukuk” diye adlandırılan hukuk düzeninden örnek verelim.

Türkiye’nin kendisine ait bir anayasası, kanunları, tüzük ve yönetmelikleri var.

Diyelim ki Hakkari valisi ve oradaki hakimler, güvenlik güçleri vs. şöyle dediler: “Bu kanunlar buraya uymaz, biz kendimiz başka kurallar koyup uygulayalım.. Ankara’da fî tarihinde çıkarılan kanun Ankara için uygun olabilir, fakat burası için uygun değildir. Zaman ve zemin önemli, hangi çağda yaşıyoruz!”

Böyle dediklerini ve kanunları uygulamadıklarını, kendi kafalarından Hakkari’ye göre bir anayasa ve yasalar hazırladıklarını, ve anayasa diye hazırladıkları metne şöyle yazdıklarını varsayalım: “Hakkari’de egemenlik Hakkari halkına aittir.. Hakkari Hakkarililerindir.. Hakkari’yi yönetecek kanunları Hakkari halkının seçtiği kimseler yapar. Ne mutlu Hakkariliyim diyene!.. Bir Hakkarili tüm Türkiye’ye bedeldir.”

İmdi böylesi bir durumda Ankara’daki devlet erkânı, “Aferin yav, bu Hakkarililer çağdaşlığın, uygarlığın, ilericiliğin, demokrasinin ruhunu kavramışlar, aydınlanmışlar, halkçılık ve devrimcilik gibi ilkeleri özümsemişler, dolayısıyla bunları taltif etmeli, onların bu aydınlanmışlığı karşısında şapka çıkarmalıyız” demezler.

Ne diyeceklerini, ne yapacaklarını ben söylemeyeyim.

İmdi, Allahu Teala boşu boşuna peygamberler göndermiş, iş olsun diye kitaplar indirmiş gibi tutup o kitaplara sırt çevirecek kendi kafanızın doğrusuna gideceksiniz, fakat kâfir, zalim ya da fasık sayılmayacaksınız.. Örnek müslüman/mümin kabul edileceksiniz.. Bu dünyada keyfinize göre yaşayacaksınız, fakat öbür dünyada da yine keyfinizin istediği olacak..

Erdoğan gibi konuşalım, yok öyle 25 kuruşa simit.

*

Çakmaktaş, Ömer Abdurrahman’dan şu görüşleri aktarıyor:

"Ona göre bir Müslüman, Allah’ın teşri ettiği (şeriat/yasa olarak koyduğu) hükmün dışında bir hüküm ihdas eder ve Kuran’ın ortaya koyduğu ceza hukukunu uygulamazsa küfre girmiş olur. Zira Allah’ın koyduğu cezayı bırakıp yerine başka bir ceza hükmünü uygulamak İslam’dan yüz çevirmek anlamına gelmektedir (Abdurrahman, ts., 55-56). Dolayısıyla Allah’ın şeriatına muhalif olacak şekilde beşerî kanunlara uyanların küfre ve şirke düştükleri hususunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Öyle ki mirasta erkeğin kadından fazla pay almasını insafsızlık olarak görüp kadın ve erkeğin eşit olmaları gerektiğini söyleyerek veya çok eşliliğin ve boşanmanın kadına zulüm olduğunu düşünerek veya recm ve hırsızlık cezalarının vahşice bir muamele olduğunu kabul ederek yeni bir hukuk düzeni oluşturmak yaratıcının inkârı anlamına gelmektedir (Abdurrahman, ts., 62). Yine faizin serbest bırakılması, içki, zina ve hırsızlık gibi suçlara İslam ceza hukukunun uygulanmaması gibi Kuran ve Sünnete açıkça muhalif olan bir anlayışı sürdürmek ve kâfir devletler tarafından üretilmiş ithal kanunları İslam diyarında tatbik etmek ve bu kanunlara rıza gösterip başvurmak küfürdür (Abdurrahman, ts., 64)."

Bu meseleyi merhum Elmalılı Hoca Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde şirk (Allahu Teala’ya ortak koşarak küfre düşme) kavramı etrafında ele alıyor.

İtikadî (zihniyet düzeyinde) ve amelî (pratikte, uygulamada) şirk ayrımı yapıyor.

İnsanların yaptıkları kanunları Allahu Teala’nın hükümlerine tercih edip onlara razı olanların itikadî şirke düşeceklerini ve dolayısıyla İslam’ı terk etmiş olacaklarını belirtiyor. (Türkiye’de böyle kendisini müslüman zanneden, hatta namaz kılıp hacca da giden aklı kıt zavallılar çok.. Dinin bir kısmını kabul ediyor ve uyguluyor olmak yetmez.. Ona kalırsa Yahudiler’in de ellerindeki Tevrat’ın hepsi uydurma değil, kendi aralarında uyguladıkları bazı hükümler gerçekten Allahu Teala’nın emri.. Allah’a inanıp o hükümleri uyguluyor olmaları onlara kurtarmayacak.. Aynı şekilde Şeriat’i –Ki Allahu Teala’nın Kur’an’daki hükümleridir- beğenmediğini, Şeriatçılığa karşı olduğunu söyleyerek namaz-oruç-hac müslümanlığını sürdüren ahmaklar da o Yahudilerle aynı konumdadır.)

Amelî şirke gelince.. Merhum büyük âlim (Bu nitelendirmeyi yapan, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi) Elmalılı Hoca, Şeriat’i kabul ettiği, ona razı olduğu halde, müşriklerin (başka şahıs, topluluk ve nesneleri Allahu Teala gibi yüceltip itaate ve tazime layık görenlerin) idaresi ve tahakkümü altında kalıp da istemeden o hükümlere göre yaşayanların amelî şirke düşeceklerini (yani putperest gibi yaşamış olacaklarını) belirtiyor.

Doğal olarak, bu amelî şirklerine zamanla alışıp beğenmeye başlar, onaylar hale gelir, razı olurlarsa, şirkleri amelî olmaktan çıkar itikadî şirke dönüşür, tam tekmil dört başı mamur müşrik (putperest) olurlar.

Namaz kılıp oruç tutuyor olsalar, akıllarınca Allahu Teala’ya ibadete devam etseler bile.. (Hristiyan rahipler de görünüşe göre gece gündüz Allahu Teala’ya ibadet ediyorlar.)

*

Evet, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini tefsir ederken şunları söylemiş bulunuyor:

… Burada iman ile şirki, önce biri inanca, biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur.

İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur.

Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur.

Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar.

Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

*

Demek oluyor ki, Ömer Abdurrahman’ın yazdıkları kendi icadı şeyler değil..

Böyle inanmak için Selefî veya Vehhabî olmak gerekmiyor. Bu, mümin/müslüman olmanın gereği.

İslam itikadı Arabistan’da başka, İstanbul veya Ankara’da başka olamaz.

Nitekim, Nakşibendî Tarikatı şeyhlerinden müderris Ahmed Ziyaüddîn Gümüşhanevî k. s. şöyle diyor:

"Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere, icma vaki olan manalarının dışında mana veren kâfir olur. Buna göre ‘recmi’ iptal ettikleri için Haricîler kâfirdir. İslam milletinden olup da, bazı hükümlerde başka milletlere (başka din mensuplarına) uyan kimse kâfir olur."

(Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, İstanbul: Bedir Y., s. 155-6.)

Bu ifadeler ile Ömer Abdurrahman’ınkiler arasında hiçbir fark yok.

*

Türkiye’de Ehl-i Sünnet müdafaası maskesiyle ortaya çıkan bazı ehlî sünnetçi şirk ehlinin (Ki yularları derinlerin elinde), laik (siyasal dinsiz) düzenleri aklayıp paklamaya uğraştıkları, şirk konusunda yapılan uyarıları ise Selefî ve Vehhabî meşrep kişilerin “sapma”ları olarak göstermeye çalıştıkları görülüyor.

Gazzalî, Gümüşhanevî ve Elmalılı gibi zatların dile getirdikleri hakikatleri söyleyenleri hemen “tekfirci”likle, Vehhabîlikle suçluyorlar.

Muhammed Zahid el-Kevserî rh. a. de mi Vehhabî idi?!

O, laiklik hakkında şu fetvayı vermiştir:

“Kur’an ve Sünnet nassları, İslâm dininin hem dünya hem de ahiret maslahatlarını câmi olduğuna ve bunların ahkâmına açık bir şekilde delalet etmektedir. Bu itibarla, dini devletten ayırmaya çalışmak açıkça küfürdür.

(Zâhid el-Kevserî, Makalât, s. 453; Ebubekir Sifil, “Makâlâtu’l-Kevserî’nin Değerlendirilmesi”, Muhammed Zahid el-Kevserî: Hayatı – Eserleri – Tesirleri – Sempozyum Bildirileri içinde, İstanbul: Seha N., 1996, s. 167.)

Evet, açıkça küfürdür.

Bunun lam’ı, cim’i, tevil kabul eden bir tarafı yok.

Şeyhüslam Mustafa Sabri Efendi ise şöyle demektedir:

“Eğer ümmet böyle (lâik) bir hükümeti seçip hoşnutlukla kabullenirse, bana göre kesinlikle dinden çıkar. Bundan [dinden çıkıldığından] şüphe eden de dinden çıkar. Tevbe edip, dinî hüküm ve dinî yönetime dönmedikleri [dönmek gerektiğini kesin olarak kabul etmedikleri] sürece müslüman sayılmazlar.”

(Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Hilafetin İlgasının Arka Planı, çev. Oktay Yılmaz, İstanbul: İnsan Y., 2010, s. 176.)

Müslüman sayılmak için (İmam Gazzalî’nin el-Mustasfa’da belirttiği gibi) salt namaz kılıyor, kıbleye yöneliyor olmak yetmez:

 “… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(el-Mustasfâ, C. 1, çev. Y. Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)

*

Aşağıdaki satırlar, Ömer Abdurrahman’ın ya da Selefî, Vehhabî filan denilerek “son kale Türkiyeci ehlîleştirilmiş ehlî sünnetçiler tarafından lanetlenen birinin değil, Osmanlı’nın şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi'nın kaleminden çıkmış bulunuyor:

… İşte hâlâ Müslümanlık davasını elinden bırakmayan ve ukaladan (akıllılardan) geçinen birçok adamlar var ki, … Kur’an-ı Kerim’in sarahaten müsaadesine iktiran eden (açıkça iznine ulaşan) taaddüd-ü zevcatı (çok hanımla evlenmeyi) vahşet addederler. Yine Kur’an’ın sarahati mucibince (açık hükmü gereğince) kadını erkeğe müsavi (eşit) tutmamayı adaletsizlik sayarlar, Kur’an’daki miras ahkâmını (hükümlerini) makul ve mantıkî bulmayarak Frenk kanun-ı verasetleri (Avrupa miras yasası) ile mübadeleye (değiş tokuş etmeye) kalkarlar….

Türkiye haricindeki muhalifler arasında gezen bir İttihatçı asker bilirim ki işte bu itikatta bulunur, hem de müslüman geçinir.… Mehakim-i şer’iyeyi (Şeriat mahkemelerini) çürütmek için söylediği sözler arasında “o mahkemelerden sârıkın (hırsızın) eli kesilmesi gibi vahşiyane hükümler sadır olduğunu” da ilave ediyordu. Halbuki sârıkın bu vech ile cezalandırılmasını Kur’an-ı Kerim emreder….

Türkiye’nin … dinini ve milletini kaybetmiş olan bu mahkeme-i şer’iye düşmanları kadar dünyada daha sefil düşünceli adamlar olur mu acaba? …. Gayrimüslim bir devlet idaresinde bulunan mahkeme-i şer’iyyeyi ilga ettirmek (kapattırmak) marifet değil, açtırmak marifettir. ... Vay şaşkın herifler, vay alçak herifler vay! Haydi sen gel de aklın ve insafın varsa şimdi bunlara yine müslüman de bakayım!

İşte biraz evvel ta’dad ettiğimiz (saydığımız) vechile, (hem) sarahaten (açıkça) Kur’an- Kerim’de zikr olunan birçok ahkâm-ı şer’iyeyi (Şeriat hükümlerini) beğenmemek ve reddetmek cüretinde bulunsunlar, hem de müslüman kalsınlar…

Bu ne kadar tenakuz (çelişki)! 

Kur’an-ı Kerim’in münderecatını (içeriğini) kısmen (bile olsa) tahtie eden (hatalı gören) adam, onun Allah kelamı olduğunu kabul etmediğinden buna cüret eder.

“Cenab-ı Hak bazı şeyleri iyi bilememiş! Şimdi akıllı kulları Allah’ın yanlışlarını tashih ediyor (düzeltiyor)…” denilemez ya! Demek ki herif Allah’ı beğenmiyor, Peygamber’i tahkir ediyor (aşağılıyor), hem de “Allah’a iman ettim, Peygamber’e iman ettim, müslümanım” diyor.

“Hocalar beni tekfir etti (kâfir ilan etti)” diye kızıyor. “Yobazlar benim dinime, vicdanıma ne karışır! Beni müslüman yapmak, gâvur yapmak, aforoz etmek onların elinde mi?” diyor. “Müslümanlıkta ruhbaniyet yoktur; böyle salahiyetler (yetkiler) kimseye verilmemiştir” diyor.

Halbuki işte hocalar, ellerinde doğrusunu söylemekten başka bir şey olmadığı için herifi müstehak olduğu (hak ettiği) sıfatla tavsif ediyorlar. 

Bir kimseyi gâvur yapmak, Müslümanlıkta ibka etmek (bırakmak) ve günah affetmek hocaların elinde olsaydı, belki “Haydi hatır için seni yine müslüman addedeceğiz” diyebilirlerdi. 

Lakin hoca ne yapsın? Herifi Kur’an tekfir ediyor (kâfir ilan ediyor), akıl ve mantık tekfir ediyor, tenakuzlu (çelişkili) imanı tekfir ediyor….

Nefse, şeytana uyup günah işlemek fakat günahını ve kabahatini kabahat telakki ederek haddini bilmek ve kusurunu itiraf etmek başka, Allah’ı kabahatli çıkarmak, emr ve nehyini (yasağını) beğenmemek ve makul görmemek de başka…

Birinci nevi ve şekildeki günahlar ne kadar çok olsa imana zarar vermez, çünkü imana münafi (aykırı) olmaz.

Lakin ikinci nevi ve şekildeki günahın zerresi bile imanı zîr ü zeber (yerle bir) etmeye kâfidir.

(Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışları, İstanbul: Derin Tarih Kültür Yayınları, Eylül 2014, Derin Tarih dergisinin Eylül 2014 tarihli 30. sayısının hediyesi, s. 61-66.)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...