gayb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gayb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK VE CEMAATSİZ CUMHURİYET

 






Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gelecekle ilgili haberler vermiş, istikbalde neler olacağını bildirmiştir.

Kendisini Atatürk (Türkler’in atası) soyadına layık gören Ali Rıza ile Zübeyde oğlu Mustafa’nın da gelecekle ilgili sözleri var.

Örnek verelim..

Rasulullah s.a.s. mesela dönemin süper gücü Bizans’ın (Roma İmparatorluğu’nun) başkenti İstanbul’un Müslümanlar tarafından fetholunacağını müjdelemiştir.

Aynı şekilde ahir zamanda (kıyamet öncesinde) Yahudiler’in Filistin’de devlet kuracaklarını da haber vermiştir.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın da gelecekle ilgili öngörüleri var.

En başta geleni, ilan ettiği Cumhuriyet’in ilelebet yaşayacağı iddiası.

*

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın Cumhuriyet’le ilgili öngörüsü ya da müjdesini (Kehanet diyen de çıkabilir) sarsılmaz bir imanla tasdik edenlerin, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in (henüz gerçekleşmemiş olan) bildirimlerini kabul etmekte zorlandıkları görülüyor.

Mesela Mehdî meselesi..

İranlılar’ın kabul ettiği türden (çocukken kaybolup da sonradan ortaya çıkacak olan) bir Mehdî inancının saçmalık olduğu ortada..

Fakat, İran Şiası ortaya çıkmadan önce de Mehdî düşüncesi vardı, çünkü hadîslerde yer alıyordu.

(Mukaddime’yi okumadan İbn Haldun’un Mehdîlik düşüncesi hakkında gevezelik edenlerin zannının aksine İbn Haldun “Mehdî kesinlikle çıkmayacaktır” diye birşey söylemiyor. Onun sorunu, ulaşım ve iletişim, sanayi ve teknoloji alanlarında yaşanacak “devrim”lerle geleneksel toplumsal dinamiklerin ve o günün sosyolojisinin etkisini kaybedeceğini bilebilecek durumda olmamasıydı. Olaya o günün dünyasını ve toplumsal yapısını analiz için geliştirdiği teorisi çerçevesinde baktığı, sosyolojik zeminin değişeceğini öngöremediği için Mehdî hadîslerini anlamakta zorlanıyordu.)

Evet, Rasulullah s.a.s.’in İslam’ın geleceği ile ilgili haberlerine inanmak istemeyen tiplerin Ali Rıza oğlu Mustafa’nın “ilelebet”li müjdesini sarsılmaz bir imanla tasdik ettiklerini görüyoruz.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın laflarına imanları tam.. “Atatürk’ün şu sözü de yanlıştır” dediklerine şahit olamıyoruz.

Fakat Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözleri (hadîsleri) mevzubahis olunca kem kümlerin, “ama”ların, “lakin”lerin haddi hesabı yok.

*

Bu tipler, Ali Rıza oğlu Mustafa söz konusu olunca “Gaybı ancak Allah bilir, ve peygamberlerden dilediğine bildirir.. Atatürk gayb olan geleceği nerden bilecek de Cumhuriyet’in geleceği hakkında bilgi verecek?!” demiyorlar.  

“Atatürk olsa olsa bir kâhin gibi gelecekle ilgili ‘atmasyon’lar yapabilir. Ancak, gelecekle ilgili kâhince kehanetleri tasdik etmek (İslam’a göre) küfürdür.. Atatürk’ün gayb haberleri türünden gelecekle ilgili sözlerini tasdik etmek şirktir.. Bu, ona, geleceği bilen Tanrı konumunu yakıştırmaktır” da demiyorlar.

Mesela, böylesi şirk, gayb vesaire konularında dili pabuç gibi uzun olan çırılçıplak uyarıcı pozlarındaki Yaşar Nuri soytarısı konu Atatürk olunca dut yemiş bülbül, süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm oluyordu.

O akademik kahramanlığından, cengâverliğinden geriye sadece Atatürk’e sıdk u sadakatle iman ve teslimiyet kalıyordu.

Öldü gitti, fakat yeri boş kalmadı.. Cübbeliler, Develili Darwin Mustafalar, Mehmet Okuyan’lar yerini doldurmak için çırpınıyorlar.

*

Yaşariyye (Yaşarnuriyye) tarikatının bu yeni şeyhlerinin  Mevzubahis olan Atatürk’se iman da, küfür de, şirk de, gayb hassasiyeti de teferruattır” modunda gevezelik ettiklerini görüyoruz.

Milleti “Atatürk gaybı bilemez.. Atatürk de şirk konusu olabilir.. Atatürk’ü fazla abartmak da şirktir.. Bugünün Atatürkçülük söyleminde şirk olan unsurlar var” diyerek uyarmıyorlar.

Tam aksine, bunların “tarikatsız”ları, “Allahu Teala’ya şirk koşacaksanız bu sadece Atatürk için olmalı, Atatürk’ün yanı sıra şunun bunun da putlaştırılması kabul edilemez, Allahu Teala’nın tek ortağı Atatürk olabilir” modunda konuşuyorlar.

Tarikatçıların hali de ortada.. Mesela Haydar Baş belası..

Öldü, kutbu’l-aktab, seyyid, velî ilan ettiği “ata”sına kavuştu.. Birlikte haşrolup aynı yerde misafir edileceklerinden şüphe edilemez.

Onların ahirette kuracakları “dergâh”ın müntesibi olmalarını sağlayacak “intisab/bey’at” ahd ü peymanını dile getirmek için sıraya giren diğer tarikatçılar Cübbeli şaklaban ile Cevat Akşit gibi isimler.

Siyasetçileri hiç saymayalım.. Onlar, “Biz de Atatürkçü’yüz.. Hatta en hakiki Atatürkçüyüz” demekle meşguller. (Erbakan zekî ve uyanık bir adamdı, hiçbir zaman “Ben Atatürkçüyüm” demedi, “Ben Atatürkçü olmam, fakat Atatürk yaşasaydı bana biat ederdi, Erbakancı olurdu” dercesine “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” diye konuştu.)

*

Cemaat ve cumhuriyet meselesine gelelim..

Cemaat kavramı Rasulullah s.a.s.’in hadîslerine dayanır.. Cumhuriyet ise, Batılılar’ın kullandığı “republic” kelimesine karşılık olarak icat edilmiştir..

İthaldir..

Cemaat kavramını kullandığınızda “müslümanca” düşünmüş olursunuz.. (Yazarın biri “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” diye bir kitap yazdı, bunu denedi, fakat denediğiyle kaldı, siyasal konularda müslümanca düşünmeyi başaramadan öldü gitti. Ona “laikleştirilip güncellenmiş müslümanlığın” yürüyüşü yetti.)

Evet, cemaat kavramını kullandığınızda “müslümanca” düşünmüş olursunuz, cumhuriyet kavramını kullandığınızda ise bir Batılı gibi.

(İşte bu yüzden, merhum Bediüzzaman’ın cumhuriyet övgüsünden hareketle cumhuriyetçilik yapan Nurcular’ın İslam anlayışı da özü itibariyle Siyasal İslam’dır, siyasal bir boyuta sahiptir.. Fakat “Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler” hesabı neyi niçin nasıl savunduklarından haberleri yok. Evet, cumhuriyetçilikte bir Batı etkisi de söz konusu..)

*

Fıkıh kitaplarında cumhur kelimesi “bir topluluğun çoğunluğu” anlamına gelecek şekilde kullanılmıştır (cumhûrü’l-ulemâ: alimlerin çoğunluğu), fakat esas itibariyle “yığın, topluluk, birikinti” demektir.

Risale Sözlüğü şu anlamları vermiş:

“Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler. * Âlimlerin çoğu, ekseriyeti. * Seçimle idare edilen devlet. * Bir yere toplanmış kum, toprak.”

“Cumhuriyet”e gelince.. Cumhurluk demek oluyor. Serbestiyetin serbestlik, aleniyetin alenilik olması gibi.

Yani (sözlük anlamı itibariyle) yığınlık.

Evet, cumhuriyeti (duruma göre) insanların yığın haline getirilmesi olarak da görebiliriz.

*

Ancak, zihniyet düzeyinde olay farklı..

Cumhuriyet, cumhurun (yığınlaşmanın, yığın olmanın), bir tür ideolojiye (dinin yerine ikame edilen inanca) dönüştürülmesi demek oluyor.

Böylece “cumhur”luk bir “değer” halini alıyor, meşruiyetin (meşru oluşun, meşruluğun) yegâne temeli ya da ölçütü konumuna getiriliyor.

Cumhur, cumhur olarak kalsa sorun yok, fakat cumhuriyet adı altında ideale ya da egemen zihniyete dönüştürüldüğünde putperestlik iyot gibi açığa çıkıyor, yığının kendi kendisine tapınması (kitlesel hevanın tanrı/ilah edinilmesi) felaketi yaşanıyor.

Öyle ki, yığınlığını (kitleselliğini) doğruluk ölçütü (değer) kabul eden cumhur, artık laf dinlemez hale geliyor:

“Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Böyleyken sen ona (avukatlığını yapıp savunmak suretiyle) vekil mi olacaksın?

“Yoksa onların çoğunun (vahyi, peygamberlerin tebliğini) dinleyeceklerini veya akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Oysa onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta yol bakımından daha sapıktırlar.” (Furkan, 25/43-44)

*

Evet, İslam nazarında ekseriyeti (çoğunluğu) teşkil etmenin, “cumhur” olmanın bir önemi yoktur.

Dolayısıyla (cumhurluğu değer ölçüsü haline getiren) cumhuriyet zihniyeti (cumhuriyetçilik) de önemsizdir.

Önemli olan, Fatiha Suresi’nde belirtildiği gibi, sırat-ı müstekîm üzere olmaktır.

Sırat-ı müstekîm ise, vahyi dinlemeyen, aklını da kullanmayan hayvanlaşmış yığınların, kalabalıkların, toplulukların oylarıyla değil, Allahu Teala’nın “nimet verdiği” kulları olan peygamberlerin irşadıyla bilinir.

(Burada bir parantez açalım.. Akıl düşmanlığı yapmayı marifet zanneden ahmakların zannının aksine, akıl ile iman çelişmez.. Tam aksine akıl, insanı imana götürür. Akıl, ancak Atatürkçülük vs. gibi zırva ideolojilerle çelişir. Hayvanlar, âkil baliğ olan insandaki gibi bir akla sahip olmadıkları, en iyi ihtimalle üç dört yaşındaki çocuk zekâsına sahip bulundukları için eylemlerinden mesul değildirler, fakat âkil baliğ olan insan, kendisine verilen, hiçbir hayvanda bulunmayan akıl nimetine nankörlük ettiği için, yolca hayvandan daha kötüdür. Çünkü mazereti yok. Hayvanlardan bahsetmişken Bediüzzaman’ın cumhuriyetperverliklerini mükâfata layık gördüğü karıncalardan söz etmek de uygun olur. Aslında karıncalar arasındaki işbölümünün cumhuriyetçilikle bir ilgisi bulunmuyor. Bir cumhuriyette görülen her işbölümü ve dayanışma bir krallıkta da pekâlâ mevcuttur. Cumhuriyetçilik yapan Siyasal İslamcı Nurcular ayet ve hadîslerden yani normdan değil de olgudan ideoloji üretmeye çalıştıklarını anlamalıdırlar. Evet, Bediüzzaman büyük bir alim, mübarek bir zat.. Fakat her sözünü ayet ve hadîs gibi kutsal kabul etmek gerekmiyor. Peygamberlerin bile içtihatlarında hata yapabildiklerini unutmamak önem taşıyor. Ulemanın çok iyi niyetle söylediği sözler bile bazen batıl düşüncelerin revaçta tutulması için istismar edilebilir. İstismara kapalı olan sadece Allahu Teala’nın kelamıdır. Çünkü Allahu Teala her anımızı, herşeyi, geçmişimizi geleceğimizi bilir, hangi sözün nasıl algılanacağını, nasıl istismar edilebileceğini de.. İşte o yüzden, kâfirler Kur’an’ı istismar etmeyi başaramazlar, böyle bir maksatla bir ayeti dillerine doladıklarında onlara bir başka ayetle karşılık vermek mümkündür. Zayıf akıllılar ve ahmaklar bunu çelişki gibi görür. Oysa Allahu Teala kitabını, istismar edilemeyecek ve batıla payanda yapılamayacak şekilde indirmiştir. Bu yüzden kâfir, Müslüman’ın karşısına Kur’an’la çıkamaz, Kur’an karşısındaki tek tutumu ona düşmanlık olabilir. Yakmaktan başka çaresi yoktur. Aynı şekilde Rasulullah s.a.s.’in hadîslerini de istismar edemezler.. Fakat gâvur sana İbn Arabî ile gelir, Ibn Arabi Society’yi kurar, İbrahim Kalın’ı bile ona onur üyesi yapar. Said Nursî ile gelir… Fethullah Gülen ise zaten emirlerine amadedir. Rasulullah s.a.s.’e sıra gelince ise onun için çirkin karikatürler çizer.)

*

“Müslümanca düşünme” cumhur ve cumhuriyet kavramlarıyla değil, “cemaat” kavramı ile olur.

Cemaat konulu önceki yazılarda dile getirdiğimiz gibi, bugün Türkiye’de (Huzeyfe hadisinin gösterdiği üzere) cemaat yoktur, fakat cumhur ve cumhuriyet mevcuttur.

Cumhur (yığın, kalabalık) var, fakat cemaat yok.

Cumhuriyet’te önemli olan cumhurun (yığının, yığınlaşmanın) kendisi iken, Cemaat’te (ümmetin, başında halife bulunan birleşik/tefrikasız küresel devletinde) önemli olan Şeriat’e (Kitap ve Sünnet’e) bağlılıktır.

Cumhur, ilah/tanrı edindiği kitlesel/yığınsal heva ve hevesini, arzu ve tutkularını, kolektif kibir ve toplumsal nefsaniyetini “anayasa” adı altında kitap haline getirebilir, kendi kitabını kendisi yazabilir, buna cumhuriyet (cumhurluk) adını verebilirken, Cemaat, kitap olarak Allahu Teala’nın vahyi olan Kur’an-ı Kerîm’i esas alır.

Evet, cemaat ile cumhur arasındaki fark budur.

Mesele cumhur (yığın) olmaktan çıkıp cemaat olabilmekte.

Cumhur, kendisini değer ölçütü haline getirip cumhuriyetten söz ederken Cemaat, cemaatiyet davasından uzak durur, cemaatiyetçilik yapmaz. Onun davası îlâ-yı kelimetillahtır, Allah’ın sözünü yüceltmedir.

Bir kum yığını bile (Risale Sözlüğü’nde belirtildiği gibi) cumhur olabilir, fakat, “hak” üzere olmadıkça insan yığınları cemaat olamazlar.

Cumhurdurlar elbette, fakat cemaat değildirler.. Kumdan bir farkları olmaz.

*

Nitekim cumhurun cumhuriyetçiliği bazen cumhuriyet namına tek bir lidere perestiş halini alabilmektedir..

Türkiye’de olduğu gibi..

Evet, Türkiye’de “Atatürk ilke ve inkılapları” var, fakat “cumhur ilke ve inkılapları” yok.

Şayet Türkiye’deki cumhuriyetçilik sahici bir cumhuriyetperverlik olsaydı, bugün Atatürk ilke ve inkılaplarından değil, “cumhur ilke ve inkılapları”ndan ya da “cumhuriyet ilke ve inkılapları”ndan söz ediliniyor olacaktı.

Oysa hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de cumhur ya da cumhuriyet “ilke ve inkılapları” değil, Atatürk ilke ve inkılapları mevcuttur.

*

Bütün bir millet (cumhur), bu ilke ve inkılaplara kul ve köle edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde böyle birşey yoktu.. Hiçbir zaman Osman Gazi ilke ve inkılaplarından söz edilmedi.

Tam aksine Şeriat (hukuk) karşısında padişah ile tebaa (halk, cumhur) aynı konumdaydı.

İşte Sultan Abdülhamid buna dayanılarak padişahlıktan indirildi.. Çünkü o,  Şeriat (hukuk) üstü değildi, Şeriat koyucu (Şari, yasa koyucu, yasama mercîi) makamına çıkarılmamıştı.

Devletin yazıya geçirilmemiş anayasası (esas teşkilat hukuku) şayet Şeriat değil de keyfî Abdülhamit ilke ve inkılapları olsaydı, tahtından hangi hukuk ilkesine dayanılarak indirilebilirdi?

Kendisine Atatürk soyadını layık gören Ali Rıza oğlu Mustafa’nın cumhuriyetine gelince.. Bu öyle bir cumhuriyet ki, mer’iyetteki yasalar manzumesine göre onu bin yıl yaşasa bile taht misali koltuğundan indirmek mümkün değildi.

Çünkü Atatürk’ü Atatürk ilke ve inkılaplarına göre hesaba çekmek mümkün değil..

Adam isterse yeni ilke ve inkılaplar ihdas edebilir.

Her gün yeni bir ilke ve inkılap icat etmek onun keyfine kalmış.

Evet, aslında Türkiye’de cumhur'un (anayasal düzende) adı var, kendisi yok.

Sadece Atatürk (Ali Rıza’nın oğlu Mustafa) var.

Kutlanılan cumhur-iyetin içyüzü bu.

Cumhurun çıkıp "Yeter artık bu Atatürk ilke ve inkılaplarına kulluk ettiğimiz, artık cumhur ilke ve inkılapları hayata geçirilsin" diyemediği bir siyasal sisteme cumhuriyet yerine Atatürkiyet demek daha isabetli olmaz mı?

İsteyen Mustafaviyet veya Kemaliyet tabirlerini de kullanabilir.

Türkiye'de cumhurun eli kolu, ayağı bacağı, ağzı dili Atatürk ilke ve inkılapları ile bağlı kaldığı sürece bu ülkeye Türkiye Cumhuriyeti Devleti yerine Türkiye Atatürkiyeti Devleti demek daha dürüstçe ve mantıklı bir adlandırma olur gibi görünüyor.


DİYANET, KEŞF Ü KERAMET, VE RÜYA

 





Diyanet, 15 Temmuz’un ardından okuttuğu hutbelerden birinde, Allah’ın Kitabı (Kur’an-ı Kerîm) dururken keşf, keramet, rüya vs.ye itibar edilmemesi gerektiği mesajını vermişti.

Yapılan doğruydu.

Edille-i şer’iyye arasında keşf, keramet, rüya yer almadığı halde istismar konusu olabildiği için, bu uyarının yapılması gerekiyordu.

Ancak, “sahih İslam”ı anlatma iddiasındaki bir kurumdan, halkı müslüman bir ülkede hiç kimsenin Allah'ın Kitabı'nı devlet hayatından sürüp atmasının, onun yerine emperyalist Batı'nın düzenini muhalefetsiz tek parti otoriterliğiyle millete dayatmasının, ve bu yaptıklarını ilke ve inkılaplar adı altında sanki beşer ürünü değil de sorgusuz sualsiz iman edilmesi gereken lahutî "değiştirilemez" hikmetlermiş gibi göstermesinin İslam nazarında caiz olmayacağını da anlatması beklenirdi.

Ancak Diyanet bunu yapmıyor. 

Yapamıyor.

Ona bunu yaptırmıyorlar.

*

O yüzden, Cuma namazlarında mesela Şeriat konulu bir hutbe duyamıyoruz.

Şu ayet-i kerime meali hutbelerde hiç geçmiyor:

 “Sonra emirden bir şerîat üzere seni me’mur kıldık, onun için sen o şerîate ittiba’ eyle de ılmi olmıyanların hevalarına uyma.” (Elmalılı meali, Casiye Suresi, 45/18)

Evet, Şeriat, akıl ve ilimle beraberdir..

Şeriat’in karşısında ise cehalet ve heva yer alır..

Birilerinin Şeriat’e ait olup da beğenmedikleri her meselede akıl ve ilim Şeriat’in yanındadır.

Onların heva, heves, tutku, şehvet ve arzuları da, Şeriat’in karşısında…

Diyanet, neden bunu açıkça söylemiyor, söyleyemiyor?

Neden, Şeriat bahsini sükutla geçiyor, geçmek zorunda?

Din ve vicdan hürriyetinin "şu sizin lehçede manası bu mu"?

*

Evet, keşf, keramet, rüya vs. dinde delil olmaz..

Diyanet’in hutbesinde de belirtildiği gibi, dinî konularda sadece peygamberlerin rüyaları delildir.. (Buna bir de peygamberlerin tasdik edip tabir ettikleri rüyaları eklemek gerekir..)

Fakat, dinde delil olmamakla birlikte, sahih rüyalar da vardır..

Diyanet’in hutbesi ise, zımnen, sanki bütün rüyalar “adğâsü ahlâm” (karmakarışık düş) imişler gibi bir mesaj veriyordu.

Halbuki, bizzat “adğâsü ahlâm” tabirinin geçtiği ayet-i kerime, Diyanet’in hutbesinde verilen mesajı çürütüyor.

Çünkü, Mısır Meliki (Kralı), etrafındaki ileri gelenlerden, rüyasını tabir etmelerini istemiş, onlar da, “Bunlar karmakarışık rüyalar (adğâsü ahlâm), biz bu tür rüyaların tabirini bilmeyiz” demişlerdi. (Yusuf, 12/44)

O karmakarışık rüyayı Hz. Yusuf a.s. tabir etmiş, ve tabir ettiği gibi de çıkmıştı..

*

Gerçekten olgun olanlar hariç, insanlar hata, noksan ve cehaletlerini genelde itiraf etmekten kaçınırlar, kusuru başka şeylere yüklerler.

Bu olayda da söz konusu ileri gelenler, “Bizim bilgimiz, bu rüyayı tabir etmeye yetmiyor” demek yerine, kusuru rüyaya yüklüyorlar.

Yani, cahil birilerinin “adğâsü ahlâm” (karmakarışık düş) saydıkları rüyalar da sahih olabilir, ve geleceğe (gaybe) ilişkin bilgi verebilir.

Bunu ben söylemiyorum.

Allah’ın Kitabı söylüyor..

Peki, Diyanet İşleri Başkanlığı hazretleri, Allah’ın Kitabı böyle söylerken, neden bunu gizliyor da, sanki Allah’ın Kitabı rüyalardan hiç bilgi edinilmez mesajı veriyormuş gibi bir çarpıtmaya hutbede yer veriyor?

Neden, Allah’ın Kitabı’na çağırma görüntüsü altında, Allah’ın Kitabı’nın mesajını saklıyor?

*

Ehl-i Sünnet’in itikadına göre, keramet haktır..

“Derin” güçler tarafından üretilip palazlandırılan, önü açılan, yalan rüyalar ve (istihbarata dayanan) sahte kerametlerle insanların gözünü boyayan kişilerin varlığı, keramet (Allahu Teala’nın salih kullarına ikramı) diye birşeyin hiç bulunmaması anlamına gelmez.

*

Doğrusunu söylemek gerekirse, Diyanet İşleri Başkanlığı ile FETÖ arasında, dinî hassasiyet ve sorumluluk duygusu bakımından mahiyet değil, derece yahut boyut farkı var.

Biri, “ulusal” laik Kemalist düzenin hoşuna gitmeyecek gerçekleri söylemiyor, söyleyemiyor..

Diğeri de, “küresel” Yahudi-Hristiyan düzeninin hoşlanmadığı İslamî gerçekleri saklıyor ya da çarpıtıyor..

Batıl (İslam’a göre batıl), “küresel” değil de “ulusal” (yerli-milli; milli piyango gibi milli) olunca makbul hale mi geliyor?!

Bu arada olan, ne yazık ki, halkın İslam anlayışına oluyor..

Diyanet’in ulusal/devletçi kaygılarıyla FETÖ’nün küresel/Amerikancı kaygıları çarpışırken, İslam, moda tabirle özne olmaktan çıkarılıp nesneleştiriliyor.

Her iki tarafça da kullanılıyor.. İstismar ediliyor..

Bu istismar işinde "ekmek" olduğunu küresel emperyalistlere öğretenler de bir ölçüde yerli-milliler.

*

Hutbede bir de kıyametten bahsediliyor, Abdurrahman Dilipak ağzıyla, “kurtarıcı (yani Mehdî) beklememe” mesajı veriliyordu..

Sırtlarını aynı yere dayamış oldukları, ya da aynı kaynaktan beslendikleri belli..

Ne yapalım yani, sahte peygamberler vardı diye, gerçek peygamberlerin varlığını da kabul etmeyelim mi?!

Sahte Mehdî‘ler türemiş diye, konuyla ilgili hadîslere sırt mı çevirelim?!..

Fakat, Diyanet’i anlayabiliyoruz..

Laik düzen açısından, Mehdî beklemenin bir faydası yok..

Onlar için, Mehdî’den çok daha fazla birşey olan Atatürk var…

Nitekim, Diyanet İşleri Başkanlığı, hutbelerinde her ne kadar Şeriat‘ten bahsetmese de, 30 Ağustos Zafer Bayramı gibi vesilelerle, “Başta Gazi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere bütün şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anmayı” ihmal etmiyor.

Gazi Mustafa Kemal Paşa gelmiş, bizi kurtarmış.. Önce Yunan’dan, sonra hain Padişah‘tan..

Başka bir kurtarıcıya laik (siyasal dinsiz) devletin ihtiyacı yok..

Kurtarıcı konusunda şerik/ortak kabul etmemeye kararlılar..

*

Sonra, laik düzenden memnun zevat, neyden kurtarılacaklar ki?!..

Laiklikten (siyasal dinsizlikten) mi?..

Zevk ü sefasını sürdükleri nimetlerden mi?!.

Onların, kurtarıcı beklememek için yüzlerce nedeni var..

Allah’ın Kitabı, bir “kurtarıcı” bekleyen insanların var olabileceğini haber veriyor, fakat bu, laik düzenin Diyanet’inin umurunda mı?!..

Sözde Allah’ın Kitabı’na çağırıyorlar, fakat Allah’ın Kitabı’ndan haberleri yok. Ya da, haberleri yokmuş gibi yapıyorlar:

“Size ne oluyor da: ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lutfet’ diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (Eski Diyanet İşleri Meali, Nisa, 4/75)

*

Mardin Artuklu Üniversitesi’nde, 4-6 Ekim 2018 tarihlerinde, İslâm âleminin muhtelif yerlerinden “ilim erbabı”nın katıldığı “İslâm Medeniyetinin Geleceği” konulu bir çalıştay yapılmıştı.

Gelecek, malum olduğu üzere, gaybdır.

Bilimsel analizlere göre tahminlerde bulunmak mümkün olabilir elbette.

Bazen rüyalar da bilgi verebilir.

Ancak, ne bilimsel tahminlerin ne de rüyaların “kesin bilgi” vermesi beklenebilir.

Doğru çıkabilirler tabiî, ama bunu ancak olay olup bittikten sonra anlayabilirsiniz, doğru çıkacaklarını önceden bilme şansınız yok.

Bunu bilmek ancak Yusuf aleyhisselam gibi peygamberlere özgü.

İşte, Müslüman “ilim erbabı”nın İslam medeniyetinin geleceği hakkındaki sözleri ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kıyamet alâmetleri ve ahir zamanla ilgili hadîslerine dayandıkları ölçüde “kesin” bilgi verebilirler.

*

Kıyamet alâmetleriyle ve ahir zamanla ilgili hadîs-i şerîfleri çok iyi ve dikkatli bir biçimde okuyup anlamadan değil geleceği, bugünü de doğru yorumlayamayız.

Anlayamayız.

Resulullah s.a.s. başkalarına iş bırakmamış, “İslam medeniyetinin geleceği”ni anlatmış.

Söz konusu hadîs-i şerîfler aynı zamanda “mucize” niteliği taşıyor.

Mesela Peygamberimiz s.a.s., Yahudiler‘in gün gelip Filistin ve Kudüs‘te siyasal hâkimiyet kuracaklarını haber vermiş.

Yaşadığı döneme bakıldığında, normal şartlarda, hiç kimsenin gelecekle ilgili böyle bir tahminde bulunabilmesi mümkün değil.

Çünkü, Roma İmparatorluğu miladî 70’lerde Yahudiler’i Filistin’den kovmuş, sürgün etmiş..

Farklı beldelere dağılmışlar. Aradan nice yüzyıllar geçmiş.

Bir daha Filistin’e dönmeleri, umulmayan ve beklenmeyen birşey haline gelmiş.

Ama bu beklenmeyen şey, geçen yüzyılda gerçek oldu.

*

Bilindiği gibi, İslamî ilimlerin tedvinine temel teşkil eden Cibrîl hadîsinin kılavuzluğunda yapılan Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf şeklindeki tasnif genel kabul görmüş bulunuyor.. 

Fakat söz konusu hadîste bir de kıyamet saati ile ilgili bir soru var.

O halde, bu hususun da ayrı bir ilim dalı olarak özel çalışma konusu yapılması faydadan hali değildir.

Çünkü Kıyamet’in zamanı değilse de, alâmetleri haber verilmiş.

Ve bu haberler, aslında ashabdan çok bizleri ilgilendiriyor.

Çünkü, bu alâmetleri asıl yaşayanlar, etkisine asıl maruz kalanlar bizleriz.

*

İslam medeniyetinin geleceği, ancak ahir zaman ve kıyamet alâmetleri ile ilgili hadîsler çerçevesinde ele alınırsa faydalı bir çalışma konusu olabilir.

Aksi takdirde, bir tür kâhinliğe, entelektüel şovmenliğe dönüşmesi engellenemez.

Bizi, yaşadığımız andan koparan, hayal âlemlerine daldıran bir tür uyuşturucuya dönüşür.

Ancak, günümüz Diyanet kurumu da, İlahiyatlar da, böylesi “ahir zamanla ilgili hadîslere” dayalı çalışmalardan fazla "hazzetmiyorlar".

Çünkü söz konusu hadîsler bugünkü “bulunmaz Hint kumaşı idarecilerimiz“in de, Diyanet’in de, bu zamanın “kapıkulu mollaları“nın da ipliğini pazara çıkarıyor.

Yüzlerine ayna tutuyor.

O yüzden, ahir zaman ve kıyamet alâmetleri ile ilgili hadîsleri fazla gündeme getirmemeye, mesela hutbe ve vaazlarda konu edinmemeye, halının altına süpürmeye devam ediyorlar.

*

Nitekim, Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Görmez faciası, Mehdî konusuna kafayı takmış bulunuyordu.

Evet, hadîs bilmeyen, Sünnet cahili hadîs profesörü Mehmet Görmez efendi, Mehdî ile ilgili hadîs bulunmadığını iddia edebilmişti..

Halbuki, geçmişte bu meselede en eleştirel tutumu sergilemiş olan İbn Haldun şöyle demektedir:

Tirmizî, Ebu Davud, Bezzar, İbn-i Mace, Hâkim, Taberanî ve Ebu Ya’la Musulî gibi bir grup hadis imamı Mehdî hakkında bir çok hadis rivayet etmiş ve ileride zikredeceğimiz gibi bu hadisleri eleştiriye açık olabilecek senetlerle Hz. Ali, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Hz. Talha, İbn-i Mesud, Ebu Hureyre, Enes, Ebu Said Hudrî, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Sevban, Kurre bin İyas, Ali Hilalî ve Abdullah bin Haris bin Cüz’î gibi sahabelere dayandırmışlardır.”

(Mukaddime, çev. Halil Kendir, C. 1, s. 413.)

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanı’na göre ise, Mehdî hakkında hadîs yokmuş..

Önceki hadis “imam“ları cahil, bu ise, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği eşi bulunmaz bir allâme..

Kütüb-i Sitte arasında yer alan Tirmizî, Ebu Davud ve İbn-i Mace de hadîs kaynağı değilse, hadîs kaynağı nedir?

*

Laik-Kemalist-Atatürkçü imtiyazlı zümre ve onların şaklabanı omurgasız ilahiyatçılar Mehdi’den neden bu kadar rahatsızlar?

Mehdî’nin geleceğine inanıyorlarsa, buna göre hareket etmeleri akıllılık olur.

İnanmıyorlarsa, yani onlara göre Mehdî diye birşey yoksa, gülüp geçmeleri gerekirken neden böyle asabîleşiyorlar?

Mesela Ehl-i Sünnet camiası, Şia’nın (mağarada kaybolmuş olup da yeniden geleceğine inanılan çocuk) Mehdî’sini sorun yapıyor mu?!

Tebessüm edip geçiyor.

*

Evet, söz konusu hadisler, İbn Haldun’un belirttiği gibi, tek tek tenkide uğramış olabilir.. Ancak, hepsi birlikte düşünüldüğünde “manevî tevatür"ü akla getiren bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Tevatür, bu kelimenin anlamını “yalan yanlış rivayet” zannedenlerin bildiğinin aksine, “yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir topluluğun rivayeti” demektir ve aktarılan haberin kesinlikle doğru olması anlamına gelir.

Mesela, Kuzey Kutbu’nu görmemişizdir ama, varlığından şüphe etmeyiz. Çünkü bu kadar çok insanın bir araya gelip, böyle bir yerin varlığını uydurmaları ve birtakım alâkasız fotoğrafları ve kamera görüntülerini Kuzey Kutbu imiş gibi göstermeleri mümkün değildir.

Mehdî ile ilgili rivayetlerin her biri kendi başına sorunlu olsa da, hepsi bir araya geldiğinde, Mehdî’nin varlığını gösterir.

Bu, (Teşbihte hata olmaz derler) şuna benzer:

Diyelim ki bir mahallede pekçok kişi bir hırsızlık olayını anlatıyor.

Biri diyor ki, “Hırsız gençti”, diğeri “Hayır, yaşlıydı”, bir başkası “Elbisesi mavi renkteydi”, öbürü “Hayır, yeşildi”, bir diğeri “Hırsızlık gecenin ilk saatlerinde oldu”, başka biri “Hayır, sabaha doğru oldu” vs. diyor.

Olayı nakledenler arasında doğru sözlüler de, palavracılığıyla tanınanlar da var..

Böylesi bir durumda, her bir rivayet tek başına sorunlu olsa da, hepsi bir araya geldiğinde, bir hırsızlık olayının yaşandığını ve özellikleri tam bilinmese de, bir hırsızın varlığını kesin biçimde gösterir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."