zina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ULUS-DEVLET FIRKACILIĞI VE TÜRKİYECİLİK

 





İrancılık, Suudculuk, Arnavutlukçuluk, Türkiyecilik vs. gibi “ulus-devlet” eksenli “devletçilik”lerin (Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîste bahis konusu yapılan fırka olgusu çerçevesinde) Müslümanlar’daki (ümmetteki) “cemaat” ruhunu öldüren (ve böylece onları “amelen” ve hatta “zihniyet” bakımından Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen “cemaat”in dışına iten) birer fırkacılık hareketi olduğunu önceki yazılarda dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışmıştık.

Bu tür “cilik, culuk”ların akıl yürütüş biçimi her yerde aynıdır.

Yani bir Türkiyeci ile bir (İranlı) İrancı, bir Arap Suudcunun kendi “devletçiliği”ni savunma biçimi benzerlik gösterir: Kendi devleti, İslam karşıtı devletlerin gerçek hedefidir, sürekli komplolarla karşı karşıyadır, diğer ülkeler ise bu İslam karşıtı cephenin açık veya örtülü işbirlikçisidir.

Mesela bir İranlı İrancı’ya göre, Türkiye NATO üyesi bir ABD müttefikidir, laiklikten (siyasal dinsizlikten) taviz vermek istemeyen Kemalist bir devlettir.. İran gibi İslamcı/Şeriatçı değildir, anayasasının temelini oluşturan Atatürk ilke ve inkılapları çerçevesinde hristiyan-yahudi uygarlığı ve çağdaşlığının peşine düşmüş bir “Batı uydusu”dur. Halbuki İran bu ittifakın dışında ve karşısındadır, hedefidir.

Bir Suudcunun kendi ülkesi ve Türkiye hakkındaki düşünceleri de bundan farksızdır.

Buna karşılık Türkiyeciye göre de Batı asıl (şanlı tarihinden, Viyana önlerine kadar gitmiş olmasından dolayı) Türkiye’den korkmaktadır.

*

Şaşırtıcı gelebilir fakat Suriye gibi görece önemsiz bir ülkede bile rejim yanlısı ulema Türkiyecilerinkine benzeyen argümanlarla Esed yönetimine destek vermiş durumdalar:

… el-Buti, modern devletin gölgesinde, barındırdığı çelişkilerin şuurunda olmayarak ‘rejimin fakihi’ne (el-fakîhu’s-sultânî) bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. O şaşırtıcı bir şekilde [Suriye’nin şahsında] sürekli tuzaklara ve komplolara maruz kalan bir İslam anlayışına sahiptir; Beşşâr el-Esed rejiminin çöküşü, ona göre [Amerikan komplosu marifetiyle] İslam’ın çöküşü demektir.

“Onun bu bakış açısı şöyle açıklanabilir: Ona göre … Suriye yönetimi hedef tahtasındadır. Zira Suriye, Arap haklarının elde edilmesi için verdiği destekle Batı politikalarının karşısında bir engel olarak durmaktadır. Amerikan politikaları da el-Esed’i düşürmek suretiyle, Suriye’yi bataklığa sürükleme ve parçalamayı hedeflemektedir. Bu yüzden el-Bûtî, Suriyede meydana gelen devrimin [ayaklanmanın] dış güçler tarafından yönetildiğini … düşünmektedir. …

“… Aynı zamanda bu grubun fetvaları daima kendilerini rejimin destekçisi, izleyicisi veya teşvik ve korkutmasına boyun eğen kişiler olarak ortaya koymamaya çalışır. Bunu yapmalarının sebebi, verdikleri fetvanın siyasi şaibelerden uzak olduğu ve sadece Allah’ın şeriatının, emrinin ve nehyinin gereği olduğu görüntüsünü vermek içindir. Bununla birlikte, rejimin fukahası, kendilerinin her ne kadar siyasetten uzak olduğunu devamlı vurgulasalar da, her münasebette, başkan ve rejim adına idari kararları ve yönetimin buyruklarını tebliğ eden şahsiyetlere dönüşmüşlerdir. Onlar aslında, dinin hükümlerini ve dini fetvaları anlatma kılıfıyla rejimin tebliğciliğini yapmaktadırlar. Bu ister, ders anlatma şeklinde olsun, ister camilerde verilen hutbeler şeklinde olsun, böyledir. …

“El-Bûtî’nin çelişkili tavırları, siyaset ve yönetimin [kendisi] üzerindeki etkisini göstermektedir. O genelde, kendi mezhebine ait fıkhî tercihlere sıkı sıkıya bağlı kalırken, zaman zaman siyasi otorite ile ilgili konularda … fıkıh usulünün bazı delillerini kullanmak [ve yeni içtihat yapmak] zorunda kalmaktadır. … Hatta bir adım daha ileriye giderek Batının Suriye rejimi tarafından temsil edilen İslam’a kurduğu komplodan bahsederken, rejimin baskısının kurbanlarından [kendi] cüzi maslahatlarını umumun [genel] maslahatı yolunda –ki bu da rejimin bekasıdır- görmezden gelmelerini ister. …

Yine el-Bûtî’de dikkatimizi çeken bir nokta da, siyasi otoriteye karşı teslimiyetçi tavrı [onların] icraatlarını sorgulama cesareti gösterememesidir. O sürekli, otoritenin emirlerine karşı konulamayacağını kabul etmektedir. Bu yüzden, hitabını sadece insanlara [yönetilen vatandaşlara] yöneltmekte ve onların tasarruflarını sorgulamaktadır. … Onun bu tutumu, sık sık çelişkiye düşmesine sebep olmuştur. Zira otorite çeşitli etkenlerden dolayı tavrını sık sık değiştirmiştir. El-Buti de buna paralel olarak sık sık görüş değiştirmek zorunda kalmıştır. …

“Bu tevillerden birisi de, … bu devrimin [ayaklanmanın] adil ve müslüman bir yöneticiye isyan manası taşıdığını düşünmektedirler. Bu yönetici aynı zamanda Siyonist düşmana karşı direniş cephesini de temsil etmektedir. Bu yüzden, onların nazarında devrim [ayaklanma] İsrail’e hizmet etmektedir; Allah’a, Resulüne ve Müslümanlara karşı savaş ilanı mesabesindedir. Bu, el-Buti’nin benimsediği ve hayatının son anlarına kadar arkasında durduğu görüştür. …

“Bu meselenin, bu [Suriyeci] grup tarafından ‘fitne’ olarak nitelenmesi ve bunun üzerinden fitneyi kötüleyen naslar [ayet ve hadîsler] çerçevesinde değerlendirilmesine gelince, …

Bu müftilerin fetvalarını ve resmi beyanlarını incelediğimizde, …  ‘İki zarardan daha azını [ehven-i şerreyni] işlemek’, ‘Def’-i mefasidin celb-i menafia müreccah [zarardan kaçınmanın fayda sağlamaya tercih edilir] olması’ gibi genel kuralları delil olarak kullanmaktan öteye geçmemektedir. Üstelik burada bile, maslahat ve mefsedet’in [fayda ve zararın] doğru tarifleri yapılmamakta, aralarında nasıl bir karşılaştırma yapıldığına yer verilmemektedir. Bu karşılaştırma, kesin bir sonuç mu ifade etmektedir yoksa zanna mı dayanmaktadır? Dolayısıyla bu yöntem, otoritenin arzusuna uygun düşen bir dayanak veya çıkış yolu arayan kişinin kullanacağı yöntemdir. Tabii ki, otorite ve otoritenin ihtiyacı ile uyumlu hareket etmektedir. Resmi söylemi benimsemekte ve otoritenin siyasi tutumuyla kendi arasına mesafe koymamaktadır. Hatta çoğu zaman, karşıt görüş ifade eden fetvalarda siyasi polemiklere girişmektedir. Halbuki hilâf ilmi, tarihsel geleneği olan bir ilimdir. En önemli esası da, prensip olarak bütün içtihatların meşruiyetlerinin kabul ediliyor olmasıdır [İçtihat, içtihatı nakzetmez, geçerliliğini kaldırmaz]. Ancak biz bu resmî fetvalarda, bu anlayışın izine rastlayamayız. Zira bu fetvaların varlık sebebi, siyasi muhalefet prensibine düşman resmî müftilerce siyasi bir fonksiyonu yerine getirmektir. Bu yüzden fetvaları halka yöneliktir [sadece halkın tutumunu sorgular], yoksa yolunda yürüdüğünü düşündükleri devlet veya otoritenin politika ve tutumuna yönelik değildir.”

(Ruaa Mansour, Suriyeli Âlimlerin Suriye Savaşı Hakkındaki Fetvalarının İslam Hukuku Açısından Analizi, yüksek lisans tezi, Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 91-95.)

Görüldüğü gibi bir Suriyeci ile Türkiyeci arasında yaklaşım bakımından kayda değer bir fark bulunmuyor.

*

Doğal olarak, Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği hadîste dile getirilen türden bir “cemaatsiz” dünyada “itaat” edilmesi gereken bir “zamanın imamı” da mevcut değildir.

Yine, itaat edilmesi gereken bir kutup, gavs vs.nin mevcudiyeti de söz konusu değildir. (Birbirini bilip tanıyan keramet ehli gerçek evliyaullah [Öyle zannedilenler değil, gerçek velîler] içlerinden birini en üstünleri görüp onun için “Bu kutuptur, gavstır” nitelemesini belki yapabilirler, fakat bu, ümmetin bilmek ve inanmakla yükümlü oldukları birşey değildir. Yani bir müslüman için “Falanca gavstır, kutuptur” diyerek inanma ve peşinden gitme mükellefiyeti yoktur. Günümüzün tarikat şeyhlerine gelince.. Bunların büyük çoğunluğu kendisinden başkasını adamdan saymaz, Şeriat açısından kendisi de arızalı olduğu için diğer şeyhleri bu açıdan değil fakat “silsile”si ve “icazet”i açısından sorgular, onları “sahte” olmakla suçlar.)

Evet, peşinden gidilmesi vacip olan kutuplar, gavslar yoktur, terk edilmesi gereken fırkalar vardır. (Fırkalaşmamış, fırka durumundaki mevcut devletlerin açık ya da örtülü biçimde emrine girmemiş ender-i nadirattan meşayih ve ulema bahis dışı; onlardan istifade edilmesi gerekir.)

*

Velhasıl, cemaatin, küresel İslam devletinin mevcut bulunmadığı zamandaki bütün devletler (araya mesafe konulması gereken) fırkalardır.

Cemaat olmadıkları kesin olan bu fırkaları, ayette geçtiği üzere taife olarak da adlandırmak mümkün olabilir:

“Eğer mü'minlerden iki tâife birbirleriyle vuruşurlarsa, hemen aralarını düzeltin! Artık onlardan biri (yine de) ötekine haksızca zulmederse, o takdirde Allah'ın emrine dönünceye kadar o saldıran (taraf)la savaşın! Fakat dönerse, o takdirde aralarını adâletle düzeltin ve adil olun! Şübhesiz ki Allah, adâletli olanları sever.” (Hucurat, 49/9)

Ayetin Arapça’sında “taife” kelimesi geçiyor. Bu kelimeyi kısım, grup, topluluk, zümre ve bölük diye tercüme eden meal yazarları mevcut..

İmdi, bu taifeler, birer cemaat midir, değil midir?..

Taifelere cemaat diyebilir miyiz?.. Bu taifeler, kendilerinden ayrılanlara “cemaatten ayrılma” suçlaması yöneltebilirler mi?..

*

Bugün Türkiye’de kendilerini “cemaat” olarak tanıtan gruplar aslında “taife”dirler.

Fırkadırlar.

O gruplardan ayrılmak cemaatten ayrılmak anlamına gelmez.

Fakat, böylesi gruplara katılan bir kişi, aralarında kalmaya dair (şer’an mahzurlu olmayan) bir sözleşme yapmışsa, ahd ü peyman vermişse ve (karşı tarafın sözleşmeyi çiğnemesi gibi) haklı bir gerekçesi bulunmadan ayrılmışsa, sözünden dönmüş, ahdini çiğnemiş, münafıkça hareket etmiş olur.

Fakat “cemaati terk” etmiş olmaz.. Çünkü o topluluk “cemaat” değildir.

Cemaat (büyük harfle başlayan, el-Cemaat olan cemaat) başka birşeydir.

Hadîslerdeki cemaat kelimesiyle kendilerinin kastedildiğini zanneden tarikatçı cahiller ile gerçeği bildiği halde böylesi bir izlenim vererek insanları aldatan sahtekâr sofuluk pazarlama anonim şirketleri de (terk edilmesi gereken) birer fırka durumundadır.

*

Sahîh-i Müslim’i tercüme ve şerh eden Mehmed Sofuoğlu, cemaati terk edenlerle ilgili “cahiliye ölümü” ifadesi hakkında şöyle bir açıklama yapıyor:

“ [Rasulullah s.a.s.] ‘Her kim … İslam ümmetinden bir karış ayrılırsa cahiliyet ölümü ile ölür’ buyuruyordu ki bu, başsız [imamsız, halifesiz] ve ictimaî nizamdan [toplumsal düzenden, devletten] mahrum cahil milletlerin asi bir ferdi olarak ölür demektir, yoksa kâfir olarak ölür demek değildir. Devlet başkanına yapılan bu itaatın mutlak olmadığını, bunun bir hududu (sınırı) bulunduğunu, birçok hukuk nazariyelerinde [kuramlarında, teorilerinde] ve fıkıh sistemlerinde zikredilen bazı şartlar ve hallerinde bu itaatın son bulacağını daha önceki hadîslerde ve hâşiyelerinde [ilave açıklamalarda] belirtmiş bulunuyoruz.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 51-52, dn. 22.)

Benzer ifadeler merhum Ahmed Davudoğlu Hoca’nın Müslim şerhinde de mevcut.. Bu açıklamalar kökeni itibariyle İmam Nevevî gibi alimlerin yazdıkları şerhlere dayanıyor.

Ancak, burada bir hususun altını çizmek gerekiyor: Cemaatten ayrılmak bazen küfür anlamı da taşıyabilir.

Nitekim bir hadîste şöyle buyuruluyor:

“Allah’tan başka tanrı bulunmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şahitlik eden bir müslümanın kanı (öldürülmesi), ancak şu üç şeyden biri ile helal olur: Başından evlilik geçmiş olduğu halde zina etmekle (es-seyyibü’s-zânî, seyyib zinacı), öldürdüğü nefse karşı öldürülmekle, dinini terk edip cemaatten ayrılmakla (ve’t-târikü li dînihi’l-mufârıku li’l-cemâati).” (A.g.e., C. 5, s. 261.)

Bu hadîs, kütüb-ü sittenin tamamında yer almaktadır: Buharî: Diyet 5, hadis no. 6484; Müslim: Kasame 25, hadis no. 1676; Tirmizî: Diyet 10, hadis no. 1402; Ebu Davud: Hudud 1, hadis no. 4352; Nesaî: Tahrimu’d-dem 5, hadis no. 4016; İbn Mace: Hudud 1, hadis no. 2534.

Dikkat edilirse bu hadîste de “cemaat” için “el takısı (the artikeli) kullanılıyor. Doğal olarak bu “belli, belirli” cemaat, ümmetin genelini temsil eden küresel İslam devletidir.

Mufârık kelimesi de yine “fırka” kelimesiyle aynı kökten (fâraka-yufâriku fiilinden) türemiş “ism-i fail”.

Evet, burada sözü edilen cemaat, “el” takısı almadan yazılan “herhangi” bir cemaat değildir.

*

Burada sözü edilen cemaatin İslam devleti demek olduğu, “öldürme”den söz edilmesinden de bellidir.

Çünkü bu tür had cezalarının uygulanması “İslam devleti”nin ve “Şeriat mahkemeleri”nin varlığına bağlıdır.

İslam devletinin bulunmadığı bir yerde (mesela Almanya’da), bugün cemaat denilen toplulukların üyelerinden biri o cemaati (cemaatimsiyi) terk etse ve İslam’dan da dönse, onun öldürülmesinden söz etmek abes olur.

Aynı şekilde Türkiye’de mesela İsmailağa Cemaati’nden Talha Hakan Alp’in dinden döndü ve cemaati terk etti diye öldürülmesini istemek söz konusu olmaz.

Çünkü Türkiye İslam devleti değil ve ortada “resmî” Şeriat mahkemesi yok.

*

Evet, hadîslerde geçen cemaat, İslam devletidir, bugün adına cemaat denilen topluluklar değil.

Sofuoğlu, Abdullah ibni Mes’ûd radiyallahu anh’in rivayet ettiği bu hadîs hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“… İmam Şafiî, namazı terk edip tevbe etmeyenin de katli (öldürülmesi) içtihadında bulunmuştur. Ebu Hanife namazı terk edenin öldürülmesini tecviz etmemiştir (caiz görmemiştir) ki bu içtihad şu İbn Mes’ûd hadîsine mutabıktır.

Zina eden dul ki, nikah ile evlenmiş ve evlilik hayatı bitmiş olan erkek ve kadın demektir. Bunu ifade eden seyyib sözü bâkir (bekâr) mukabilidir (karşıtıdır). … Evlenmemiş oğlan ve kız zina ederlerse, bunların cezası ölüm değil, yüz değnektir. … “ ‘Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara, Allah’ın dini hususunda acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir zümre de bunların azabına şahit olsun.’ (en-Nûr, 24/2)

“Vurulacak değneğin serçe parmak kalınlığında ince olması, çıplak değil, orta giyimli vücuda vurulması, değnek en çok omuza kadar kaldırılarak vurulması, vücudun (tek) bir noktasına değil, yüz gibi nazik bölgeler korunarak diğer kısımlara ayrı ayrı vurulması, zayıf bünyeli olan mücrimler (suçlular) hakkında bu şartların azamî tahfif edilmesinin (hafifletilmesinin) bu cezanın en mühim şartları olduğu fıkıh (Şeriat) kitaplarında tasrih edilmiştir (açıklanmıştır).”

(A.g.e., C. 5, s. 261, dn. 9.)

Cezanın halkın huzurunda infazı hem ibret alınması ve başkalarının gözünün korkutulmasını sağlar, hem de cezayı infazla görevli kişilerin yoksullar, kimsesizler ve sahipsizler söz konusu olduğunda haddi aşmalarını, itibarlılar, zenginler ve makam mevki sahipleri söz konusu olunca ise torpil geçip onları serbest bırakmalarını engeller.

Şer’î cezalar (Ki adalet demektir) karşısında birer merhamet abidesi haline gelen, fakat laiklik ve Kemalizm/Atatürkçülük hesabına şapka giymedi diye insan asılmasını bile alkışlayan düzenperestlerin, laik (siyasal dinsiz) rejimlerin karanlık izbelerinde “Burada Allah yoktur” denilerek yapılan akla havsalaya sığmaz canavarlıktaki işkencelerin “dilsiz şeytan” kabilinden ortakları olduğunu unutmamalıyız.

*

Görüldüğü gibi Sofuoğlu, “Devlet başkanına yapılan itaatin mutlak olmadığını, bunun bir hududu bulunduğunu” söylüyor.

Sözünü ettiği “devlet başkanı” laik (siyasal dinsiz) devletin ya da küfür devletinin başkanı değil, İslam devletinin imamı (halife).

Laik (siyasal dinsiz) devletin başkanı değil.. Onun (dinî bir yükümlülük olarak) itaat konusunda i’rabta hiç mahalli bulunmuyor.

Evet, halifeye bile itaat “mutlak” değildir, emirlerinin meşru (Şeriat’e uygun) olması şartına bağlıdır.

*

Nitekim Hz. Ebubekir r. a. halife olduğunda şu özlü, veciz, ibret ve ders dolu hutbeyi irad etmiştir:

“Ben sizin en hayırlınız olmadığım ve istemediğim halde sizin başınıza halife seçildim. Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber dinin hükümlerini açıklamıştır. Ey insanlar! Onun bize öğrettiklerinden öğrendik ki, akıllıların en akıllısı Allah’tan korkan, yani Allah’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından uzak durandır. Acizlerin, zavallıların en zavallısı da helal haram demeden günahlara dalandır. Sizin en güçlünüz, benim katımda zayıfın hakkı kendisinden alınıncaya kadar en zayıftır. Sizin en zayıfınız da hakkı alınıncaya kadar benim yanımda en güçlüdür. Ey insanlar! Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olunuz. Eğer doğru yoldan saparsam beni düzeltiniz. Allah yolundaki cihadı terk eden bir millet mutlaka fakr u zaruret ve zillete düşer. Bir toplumda fuhuş yayılırsa Allah hepsine belayı gönderir. Ben Allah’a ve Rasulü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz. Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez. Ey insanlar! Benim yanımda doğruluk emanettir (güvenilirliktir), yalancılık ise hiyanettir. Söyleyeceklerim şimdilik bundan ibarettir. Hem kendim için hem de sizler için Allah’tan af ve mağfiret dilerim.”

Görüldüğü gibi Hz. Ebubekir “Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez” diyor.

Ayrıca “Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim” diyerek “dinde güncelleme” hadsizliği ile arasına mesafe koyuyor.

Ve de, algı operasyonu ve psikolojik savaş gibi artistik laflar eşliğinde yalancılık ve siyasal dolandırıcılığı meziyet ve fazilet gibi sunan modern devlet şeytanlığının aksine yalancılığı “hainlik” olarak niteleyip lanetliyor.

 

DİNSİZ DEVLET HİNLİĞİ






Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırları buluyoruz:

İslam dünyasında teo-politik radikal düşüncenin radikalleşmesine tesir eden en önemli konulardan bir tanesi de hukuk meselesi olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde Müslüman topraklar üzerinde kurulan yeni ulus devletler, şüphesiz Batı’da üretilen hukuk sistemlerinden etkilenmişler ve kendi anayasalarını oluştururken bu sistemleri örnek almıştır. Dini radikal grupların; yeni ulus devletleri tekfir etmelerinde ve onlara karşı İslam devrimi ile sonuçlanacağını ümit ettikleri bir savaş içine girmelerindeki temel motivasyonu da söz konusu rejimlerin ülkelerini İslam hukuku yerine modern hukuk ile yönetmeyi tercih etmeleri olmuştur. “Şeriatın tatbiki sorunu” olarak şöhret kazanan problem, altmışlı yıllardan günümüze kadar, devlet ile cihâdî gruplar arasında en önemli gerilim kaynaklarından biri olarak var ola gelmiştir.

Ulus devlet” denilen devletler, ırk esaslı devletler.. 

Bu devlet tipi Batı’da Otuz Yıl Savaşları’na son veren Vestfalya Antlaşması ile başlayan laikleşme sürecine paralel olarak ortaya çıktı. 

Hakimiyet-i milliye (ulus egemenliği) düşüncesini bayraklaştıran Fransız Devrimi de bu süreci hızlandırdı. İmparatorlukların (hanedanların) yıkılması ile sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı ise süreci zirve noktasına taşıdı.

Ulus devletlerin tekfiri meselesine gelince.. 

Gerçekte bu devletler kendi kendilerini tekfir ediyorlardı.. Yani “İslam devleti” olmadıklarını, Şeriat’i uygulamak gibi bir hedefleri ya da dertleri bulunmadığını söylüyorlardı.

Din devleti” olmamakla övünüyorlar, fakat İslam namına kendilerine “dinsiz devlet” denilmesinden de rahatsız oluyorlardı.

Buna karşılık kendilerine çağdaşlık ve uygarlık (medeniyet, medenilik) adına “dini olmayan (dinsiz) laik devlet” denildiğinde bunu öpüp başlarına koyuyorlardı.

Yani övgü maksadıyla dinsiz devlet denilmesini istiyor, fakat İslam adına olumsuz anlamda dinsiz devlet denilmesini ise hazmedemiyorlardı.

*

“Kişi ikrarı ile muaheze olunur” ilkesi gereğince bu tür devlet ve rejimleri tekfir etmek (İslam'ın kâfiri olduklarını söylemek) aklın ve mantığın gereği durumunda.. 

İslam’la ilgisi olmadığını açıklayan bir devlet için “Yok yok, aslında o İslam devleti” demek aklı olan birinin yapabileceği birşey değil.

Ancak bu laik (siyasal dinsiz) devletler (Mısır’ı işgal eden Napolyon’un halka müslüman olmuş gibi propaganda yaptırması, II. Abdülhamid döneminde Almanya Kayzeri Wilhelm’in İslam dünyasında gizli servisi eliyle sanki müslüman olmuş gibi bir izlenim vermeye çalışması, İngiltere Kralı Charles için veliahtlığı zamanından beri müteveffa müteşeyyih Kıbrıslı Nazım ile müritleri tarafından “Müslüman oldu, Hüseyin adını aldı” diye propaganda faaliyeti yürütülmesine benzer şekilde) müslüman halkı daha rahat güdebilmek için (İslam dışılık anlamında) dinsizliklerinin gündeme getirilmesini istemezler.

Onun yerine “Laiklik dinsizlik değildir, gerçek din özgürlüğüdür” masalını anlatırlar.

Türkiye’deki “Bayrak inmez, ezan dinmez” sloganı da benzer bir işleve sahip.. Tamam da bu (eskiden olmayan, senin bahşettiğin) bir lütuf mu?! Laiklik, çağdaşlık ve Batılılaşma adına çanı susturmayacaksın fakat ezanı susturacaksın, bu olacak şey mi?.. 

Bu millet ezan susmasın diye İstiklal Harbi vermedi ise ne diye verdi, Dolmabahçe Sarayı’nda yaşayan adamın adı Mehmed Vahideddin değil de Mustafa Kemal olsun, milleti Kayı boyundan, Osman Gazi soyundan biri değil de bir Selanikli yönetsin diye mi?!

*

Modern hukuk denilen şeye gelince.. Bu, kökleri Roma Hukuku’na dayanan, Hristiyanlık’tan etkilenmiş Avrupa hukuku..

Şeriat’le (İslam hukuku ile) çelişmeyen yönleri de var, çelişen yönleri de..

Türkiye gibi ulus devletler hukuk düzeni meselesinde laiklik (siyasal dinsizlik) noktasından çifte standart uygulamış durumdalar.

Bugün bile Türkiye’de Yahudi’nin cumartesisi, Hristiyan’ın pazarı resmî tatil iken Müslüman’ın cumasının tatil olması istendiğinde laiklik ve Kemalizm (Atatürkçülük) adına ortalığı velveleye veren, “Türkiye Şeriat devleti oluyor” diye feryad ü figan koparan, şirretlik sergileyenler var.

Bunların bir bölümü aynı zamanda Türkçülüğün, milliyetçiliğin, yerlilik ve milliliğin şampiyonluğunu yapmayı da ihmal etmiyorlar.

Selanikli Mustafa Atatürk sayesinde hukuk alanında modernleşme yönünde devrim niteliğinde adımlar atmış olan devletimiz, modernleşmeyi AKP döneminde de sürdürdü..

Mesela zinayı suç olmaktan çıkardılar..

Zina suç değil, fakat 20 yaşında bir delikanlı 17 yaşında bir genç kızla evlense suç işlemiş oluyor.. Niye?. Çünkü zina edip kızı ortada bırakması gerekirken reşit olmayan kızı nikâhına aldı.. Modernleşme yolunda çok büyük bir günah işledi..

Güler misin, ağlar mısın?.. Böyle bir “son kale Türkiye”de yaşıyoruz.. Mazlumların umudu, kimsesizlerin kimsesi imiş..

2011 seçimleri sırasında MHP üst yönetiminden (evet, en üst yönetiminden) (tıpkı Aczimendebur Müslüm Gündüz gibi “uçkurist” olan) dokuz-on kişi “kaset”leri ortaya çıktığı için siyaseti bırakmak zorunda kalmışlardı.

Yaptıkları hukuken suç muydu?..

Değildi..

O yüzden, bu şahıslar değil, onların kasetlerini internette yayınlayanlar ayıplandı, ahlâksızlıkla suçlandılar..

Ve AKP Hükümeti bu tür ahlâksızlıklar yaşanmasın diye tedbir aldı..

Hayır, zinayı engellemek için değil, zanilerin teşhir edilmesini engellemek için; modern Türkiye'de asıl ahlâksızlık oydu.. Hukuk, millete (özellikle Ankara'nın kaymak tabakasına) güvenli biçimde zina yapma imkânı sağlamalıydı. 

O yüzden “özel hayatın (bu türden) dokunulmazlığı” sağlama alındı.. MHP'nin üst yönetimi "modernleşme" yolculuğuna hasarsız güvenli bir biçimde devam edebilirdi artık.

Evet, bu ülke Selanikli Mustafa Atatürk’ün izinde modernleşme yolunda müthiş mesafe almış durumda.. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi muasır medeniyet seviyesini aşma yolunda..

Dolayısıyla başkasının karısıyla (evli olmayan biriyle de değil, evli kadınla) zina eden CHP lideri Deniz Baykal gibilerin “özel hayatı” koruma altında.. Bir daha hiçbir siyasetçi Baykal'ınki gibi bir bahtsızlık yaşamasın diye gereken tedbirler alınmış.

Cumhuriyetin fazilet olduğu modern hukuk alanında yaşanan bu gelişmeler sayesinde daha iyi anlaşılıyor.

*

Ancak dünya beşten, Türkiye de muhafazakâr demokrat AKP'den, Kemalist CHP'den, bomboz kurtçu MHP'den büyük.

Bu ülkede, her ne kadar sayıca az olsalar da, (İslam devrimi anlamında) devrimciler de, Şeriatçılar da var.

Hatta, (merhum Bediüzzaman'dan, Es'ad Erbilî rh. a.'den beri) sırf Selanikli’ye rahmet okumadığı, laikliğe (devletin siyasal dinsizliğine) iman etmediği için “özel hayat” bakımından “Nerede nasıl zehirlenebilirim”in hesabını yaparak yaşamak zorunda kalanlar bile var.

(Çakmaktaş'ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.) 

 

SENİN SANMAMAN YETMEZ!

 




Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinin 13 Şubat 2014 tarihli sayısında yayımlanan, “Dostluğun ve desteklemenin şartı” başlıklı yazısında şu görüşleri dile getirmişti:

İnançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar ülkeyi yönetmekte ise dindar Müslümanlar kendi din hürriyeti alanlarına bakar, burada beklentiler karşılanıyorsa iktidara destek verirler. İslam dışı ve/veya İslam’a aykırı inanç ve hayat tarzlarına sahip vatandaşların da hak ve hürriyet adına talepleri olacaktır. Bu talepler içinde İslam dini ve ahlakına aykırı olanlar varsa dindar Müslümanlar ‘demokrasi ve insan hakları adına’ bunların da verilmesinin peşine düşmezler, verildiği zaman da memnun ve mes’ud olmazlar, mevcut sistem gereği tahammül ederler.

İslam maddi ve manevi beş değeri korumayı amaç edinmiştir: Hayat, akıl, din, mal (servet) ve nesil. İktidar dini korumakla beraber diğer dört değeri -ki, bunun için de mal; yani ekonomi de vardır- korumada gevşeklik, ihmal ve kusur içinde ise o iktidarı -sırf dini hakları verdiği için- desteklemezler, diğer korunması gerekli değerleri de korumasını bekler, ister ve desteklerini buna göre ayarlarlar.

Bir iktidar Müslümanların dini haklarını vermede gevşek ve kusurlu olursa, diğer alanlarda başarılı olsa bile dindar Müslümanlar o iktidarı desteklemezler.

Mevcut iktidar döneminde bu beş değerin korunması bakımından önemli mesafeler alındığını, gece gündüz demeden çalışıldığını yar da ağyar da biliyor ve insaflı olanlar itiraf ediyorlar.

Şimdi biri çıkar da ‘Biz iktidarı desteklemek için demokrasi, insan hakları ve AB sürecinde katedilen mesafeye bakarız; bu konularda başarılı ise destekleriz, gevşek ve kusurlu ise desteğimizi çeker, onu düşürmek için başkalarıyla ortak hareket ederiz’ derse bu tamamen seküler, dünyevi, maddi, dindar bir Müslümanın tercih etmeyeceği bir yaklaşım olur. Bu yaklaşımı benimseyen vatandaşların da tercih haklarına saygımız tamdır; ancak bizim tercihimiz bu değildir.

Dindar Müslümanlar demokrasi ve insan haklarının ‘içi İslam ahlakı ile doldurulmuş’ olanını tercih ederler.

AB ile entegre olmayı, Batılılaşmayı, kendi öz ve yüce medeniyetimizi Batı’nınki ile değiştirmeyi asla istemezler ve bu konuyu bir ‘inanç meselesi’ bilirler. Batı ile ilişkileri, zorunlu ve ümmet için yararlı olan sınırda tutar, orayı aşmamaya gayret ederler.

Milli sınırlar içindeki insan unsurunu, büyük İslam ümmetinin ‘ayrılmaz bir parçası’ kabul eder, dost düşman ayırımında ümmeti esas alırlar. Onlara göre bugünkü parçalanma, dağılma, hatta kendi aralarında savaşma ve çatışma büyük günahtır; izale edilmesi, ümmet bütünlüğünün sağlanması, kavganın adil bir barışa, kardeşlik ve dayanışmaya dönüşmesi için gayret etmek farzdır.

Bu iktidar ekonomiyi batırmadı, maddi ihtiyaçları olabildiğince karşıladı, barış sürecini başlattı ve ‘İmam Hatiplerin önündeki engelleri kaldırdı, başörtüsü zulmüne son verdi, okullara seçmeli Kur’an, Peygamberimiz’in Hayatı ve Temel İslam Bilgisi’ derslerini koydu ise -ki, evet bunları yaptı- ona cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum.

Yolsuzluk, haksızlık, rüşvet, irtikab, kul hakkına tecavüz… büyük günahlardandır. Bunları dindar Müslümanların onaylaması mümkün değildir. Ancak ‘hüküm giymedikçe kişilerin masum oluşları’, ‘Soruşturmanın gizliliği’ de temel hukuk kurallarıdır.

Yukarıda sayılan kusurların ve günahların istismar edilmesi, bunları onaylamayan iktidarı yıpratmak için kullanılması da dine ve ahlaka uygun düşmez.

*

Görüldüğü gibi 2014 yılında, sonraki yıllara göre biraz daha mutedil bir çizgideymiş. 

Kesin ifadeler kullanmak yerine “Sanmıyorum” diyebiliyormuş.

Sonradan kendisine bir haller oldu.

Yazdıklarına gelince..

Hayrettin beyin ilk cümlesinden başlayalım: 

“İnançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar ülkeyi yönetmekte ise dindar Müslümanlar kendi din hürriyeti alanlarına bakar, burada beklentiler karşılanıyorsa iktidara destek verirler.”

Buradaki “inançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar” kaydı, hiç tartışılmadan, bir aksiyom gibi önümüze konuluyor.

Yani, hareket noktası olarak, önce, mevcut iktidarın “inançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas” olduğunu teslim ediyoruz. Hareket noktamız bu.

Ancak, memleketin manzarası tam böyle değil.

*

İnancımızı açıkça söylemediğimiz, bu ülkede Şeriat’in hakim olması gerektiğini açıkça söylemekten kaçındığımız için, (çokları da zaten hristiyanca bir İslâm anlayışını benimsemiş, Şeriatçılıktan vazgeçmiş bulunduğu için) din ve vicdan hürriyetimiz varmış gibi görünüyor.

Bu, gerçek bir özgürlük müdür?!

Bu ülkede bir milletvekili ya da önemli bir bürokrat, “Arkadaş, ben Şeriatçıyım, Şeriatçı olmam, benim müslüman olmamın zorunlu sonucudur, lazım-ı gayri mufarıkıdır” diyebilir mi?!

TBMM Başkanı İsmail Kahraman bunu dediği için bile değil, “Anayasa’da laiklik kelimesinin yer alması şart değil, nitekim Avrupa’da öyle” dediği için siyasî linçe maruz kalmadı mı?

Sen şimdi mevcut iktidara destek verdiğin, böylece mevcut rejimi dolaylı olarak desteklemiş bulunduğun için, yazılarına rüşvet-i kelâm kabilinden eklediğin “Aslında benim gönlümden geçen rejim tam bu değil” şeklindeki kayd-ı ihtirazîlerine tahammül edilmesini, gerçek bir özgürlük mü zannediyorsun?!

*

Ekonomi bahsine gelelim.

“Ekonomiyi batırmamak, maddi ihtiyaçları olabildiğince karşılamak”, bir iktidarı desteklemek için tek başına yeterli bir neden olamaz.

Aslında her iktidar, her parti, ülkesini zengin etmek ister; bunu başarır başaramaz, becerir beceremez, o ayrı mesele..

Mesela bir şirketin başına kimi getirseniz, o şahıs (şirketteki iktidar olarak), firmanın üstün başarı göstermesini, büyük kâr elde etmesini ister. Bazıları başarır da.. 

Bu, o yöneticinin “iyi bir insan” olduğunu göstermez.

Hangi yönetim, ülke ekonomisinin bozuk olmasını, vergi gelirlerinin azalmasını, cüzdanının boşalmasını ister ki?!..

*

Asıl önemli olan soru şudur: Bu iktidar, ekonominin işleyişinde helal ve haram sınırlarına ne kadar dikkat etmiş, ekonominin İslâmî kurallara göre işlemesi için ne yapmıştır?.

Bu soruyu sormadan, iktidar için, “ona cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum” demek uygun olmaz.

Başörtüsü zulmüne son verilmesi ve “seçmeli” din derslerinin konulmasına gelince…

Evet bunlar yapıldı..

Fakat, bu ülkede aynı zamanda “Şeriatçı” olmak, “sahih bir İslam anlayışı”nı savunmak da marjinal bir olay haline getirildi.

Şeriat ve Şeriatçılık kavramları, derin odakların kullandığı birtakım "yerli-milli" kişiler tarafından, bizzat “dinci medya” olarak gösterilen basın yayın organlarında sistematik olarak itibarsızlaştırıldı.

Bu, senin yazdığın Yeni Şafak'ta da yapıldı. 

*

Aslında olay şu:

28 Şubat sonrasında “Şeriatçılar”ı “muhafazakâr demokrat” ve “ılımlı laik” hale getirenler (Evet, aslında Ilımlı İslam değil, Ilımlı Laiklik projesi var), bu kitlenin tekrar radikalleşmesinin (yani Şeriatçılaşmasının, laik düzeni sorgulamasının) önüne geçmek için, başörtüsü sorununu bir ölçüde çözmeye ve bazı yüzeysel dinî dersleri “seçmeli” (sadece seçmeli) olarak “dindar” insanlara “lutfedip vermeyi” kabul ettiler.

O yüzeysel ders kitaplarına bakınız; onlarda bile bir yandan resmî ideolojinin ve Atatürkçülüğün empoze edildiğini görürsünüz.

Hayrettin bey, böyle bir iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyormuş.

Tamam da onların Ankara’da, “Türkiye’de rejim sorunu kalmamıştır, bizim sayemizde dindar insanımız da laikliği benimsemiştir, biz de zaten laik bir partiyiz, İslamcı/dinci değiliz, gizli gündemimiz asla yoktur, Türkiye’deki Şeriatçıları Şeriatçı olmaktan çıkardık, laikleştirdik, ılımlı laikler haline getirdik, asıl biz Aziz Atatürk'ün izindeyiz, Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı minnet ve şükranla yâd ediyoruz vs.” dediklerinden haberin var mı?

Belki de var.. Olması lâzım..

Çünkü, Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta yaptığı laik yönetim tavsiyesinin bile arkasında durdun, ona bir kulp takmak için mugalata sanatının dibini buldun.

Bu iktidar şunu yapmışmış da bunu yapmışmış da.. Evet yaptılar, fakat dindarları laikleştirmekle de ("siyasal dinsiz" hale getirmekle de) övündüler..

Hızlarını alamayıp Mısır ve Tunus'a bile "siyasal dinsizlik" ihraç etmeye kalkıştılar.

Millete "Size amelî hususlarda müsamaha göstereceğiz, fakat bunun karşılığında itikadî tavizler verecek, (merhum Said Nursi'nin "küçük deccal / küçük yalancı" olarak nitelendirdiği) Atatürk'ü rahmetle anmaya başlayacak, Şeriat savunuculuğunu bırakacak, laiklik (siyasal dinsizlik) eleştirisine son vereceksiniz" mesajını verdiler.

Millete sundukları, onlardan istediklerinin yanında devede kulak bile değildi.. 

*

Evet, Hayrettin bey, “İslam maddi ve manevi beş değeri korumayı amaç edinmiştir: Hayat, akıl, din, mal (servet) ve nesil” diyor.

Sonra da ekliyor: 

“Mevcut iktidar döneminde bu beş değerin korunması bakımından önemli mesafeler alındığını, gece gündüz demeden çalışıldığını yar da ağyar da biliyor ve insaflı olanlar itiraf ediyorlar.”

Nerde yaşıyorsa?

Zinanın suç olmaktan çıkarılmasının, İstanbul Sözleşmesi’nin yasal düzeyde hayata geçirilmesinin, üniversitelerde toplumsal cinsiyet adı altında okutulan derslerle her türlü sapıklığın reklamının yapılmasının vs. (ki özgürlük adı altında kabul edilen başka rezillikler de var) ne anlama geldiğini bilmez gibi konuşuyor.

Mevcut iktidar, “nesil” maddî ve/veya manevî değerinin korunması için zinayı serbest bıraktı mı demek istiyor? Ya da ne?

Hayrettin beye göre, bu iktidar “nesil” değerini korumak için gece gündüz demeden çalışmış, zinayı serbest hale getirmiş.

Hayrettin efendi nesilden artık neyi anlıyorsa?.. Bunu bilemiyoruz.

Gece gündüz demeden neslin korunması için çalışılmış, bunu yar da ağyar da biliyormuş, insaflı olanlar bunu itiraf ediyormuş..

İnsaf da bunların tekelinde, babalarından miras kalmış tapulu malları..

*

"İnsan hayatı"na gelince… Mevcut iktidarın insan hayatını korumak için neler yaptığını, bu iktidar döneminde neler yapıldığını şahsen çok iyi biliyorum.

Neler yapıldığı benim gibiler açısından "bi't-tecrübe sabit"tir.. Hariçten gazel okuyan, "yaşayan" kadar bilemez.

Ne demişti Mevlana: "Ben ol da bil!"

Gelelim dinin korunmasına.. Bu ülkede bugün, Şeriat kavramını camilerdeki hutbelerde bile duyamıyoruz.

Daha ne olsun!

Malın korunmasına gelince.. İşte bu doğru olabilir. 

Birileri servetlerini çok iyi koruyorlar.

*

Hayrettin efendi olayı çarpıtıyor..

"Böyle bir iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum" demek yerine, "Böyle bir iktidarı beğenmediği için zihniyet bakımından ondan da bozuk olanı desteklemek caiz olmaz" dese, anlaşılabilir.

Fakat öyle demiyor.

Dindar geçinen ve bilinenler böyle yaparsa, 'çağcıl' CHP iktidarından da herşey beklenebilir, bunu bilmiyor değiliz.

Fakat şunu da biliyoruz: CHP amelî bakımdan zarar verebilir, fakat milletin itikadıyla oynayamaz.

Mesela Mısır'a ve Tunus'a Tayyip Erdoğan yerine Bay Kemal "Şeriat'i bırakın, laik olun!" mesajını verseydi yer yerinden oynardı.

"Sınırlı sorumlu müslüman" Erdoğanist yağ tulumları kim bilir nasıl da kabına sığmayan mücahitler haline gelirlerdi. 

*

Tuzun koktuğu yerde diğer nesnelerin kokmasının hesabını kim nasıl sorabilir?

Daha doğrusu, tuzun kokmasından değil, tuzun yokluğundan, yasaklanmasından söz etmemiz gerekiyor.

Soytarılığın yerlilik-millilik-vatanseverlik katına yükseltildiği, ihlas edebiyatı ve umuma açık nefis muhasebesi gösterisi ile işe başlayacak kadar ustalaşmış kaşar riyakârlığın dindarlık zannedildiği, gerçek dindarlığın da "tehlike" kabul edilip açık ya da "örtülü" yöntemlerle önünün kesildiği bu ülkede tuz, "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" biçimde yasak. 

Tuz diye, ne idüğü belirsiz kalp/sahte nesneler piyasaya sürülüyor. 

Yoksa, sahici tuz asla kokmaz.. 


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...