fatih altaylı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fatih altaylı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"DEĞER"SİZ LİDER KULLARI, VATANDAŞLAR, VE KÖPEKLER

 











Türk medyasının saldırgan ve ağzı bozuk tipi Fatih Altaylı, mezuniyet töreninde kılıç sallayanlar için “Bir orduya yeni katılacak askerlerin, anayasaya ve o ülkenin kurucu değerlerine bağlılıklarını ilan etmelerinden rahatsızlık duyanlar ancak köpektir” şeklinde konuşmuş.

Bundan rahatsız olan ve rahatsızlıklarını dışa vuranlar hayli fazla.. Gazeteci geçinen bu saldırgan tip büyük bir kitleye resmen hakaret etmiş durumda..

Köpek gibi havlamış.

Buna hakkı yok..

Şöyle söyleyelim:

İstiklal Marşı’nda “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli / Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli” deniliyor.

Bundan hareketle birileri çıkıp sokaklarda vakitli vakitsiz ezan okuma etkinlikleri düzenleseler ve başka birileri de bundan rahatsızlık duyduklarını ifade etseler, bu rahatsızlıklarını dile getirenlere önüne gelenin “Köpekleeer” diye bağırmaları makul karşılanabilir mi?

Ezandan rahatsızlık duyanlar köpektir” diye konuşmaları kabul edilebilir mi?

*

Böyle bir durumda rahatsızlık duyulan şey ezan değildir, usulsüzlüktür, lüzumsuz, arsız ve şirret gösterişçiliktir.

Memleket gâvur işgaline uğrasa, sen de onlara karşı böyle bir eylem yapsan bu anlaşılabilir.. Fakat ülke minarelerinde ezanlar gürül gürül okunurken böyle birşeye kalkışırsan insanlar ezandan değil fakat senin görgüsüz ve küstah gösterişçiliğinden rahatsız olurlar.

(Altaylı soytarısının lafını kendilerinin Twitter'daki paylaşımından kopyalayıp yapıştırmıştık.. Daha sonra paylaşımlarında "kurucu değerler" yerine "kurucu lider" tabirini kullanmaya başladıklarını gördük. Yaş tahtaya bastıklarını anlamışlar. Ekip halinde hareket edip "organize" çalışıyorlar.. Kurucu lider dedikleri Selanikli aynı zamanda yıkıcı lider.. Osmanlı İmparatorluğu'nu, ümmetin hilafet kurumunu, İsmet İnönü'nün itiraf ettiği gibi işgalci düşman İngilizler'in desteğiyle yıktı.)

*

Birilerinin tutup bu şekilde millete kılıç sallayıp artistlik yapmalarından, gösterişçilik sanatında aşılması imkânsız bir rekor kırmalarından rahatsız olunması tabiîdir.

Yasalara bağlılık öyle kılıç sallayıp artistlik sergilemek, millete gösteriş yapmakla olmuyor..

O, görevinin başındayken belli olur.

Havlayan çokbilmiş gazeteci müsveddesinin “kurucu değer” lafına gelelim.

Kendisini çok zeki zannediyor ya, aklınca “kurucu değer” diyerek meseleyi çarpıttığında herkese sövüp sayma ayrıcalığı kazanacağını zannediyor angut.

Dangalak, açık verdiğinin farkında değil.

Bu ülkenin (devletin) kurucu değeri İslam’dı.. Şeriat’tı.

Bu, 1921 Anayasası’nda açık bir şekilde vurgulanıyordu.. Yasaların Şeriat’e uygun olması hükmü vardı.

Yine, 1924 Anayasası’nda da, “Devletin dini, Din-i İslam’dır” hükmü bir kurucu değer olarak yer almaktaydı.

İstiklal Marşı’ndaki ifadeler, kurucu değerlerin de, düşmanların da neler olduğunu ortaya koyuyor.

Sonradan birileri bu kurucu değerlere savaş açtılar.

Kurucu değerlere bağlılık göstermediler.. Tam aksine ihanet ettiler.

Kurucu değerlerden rahatsızlık duydular.

Kurucu değerlere ihanet edilmesine karşı çıkanları, Batı’dan aldıkları ithal değersizlikler hesabına “yok edilmesi gereken düşman” ilan ettiler.

Böylesi kurucu değer hainlerinin yanlış yaptıklarını söylüyoruz.. Fakat Fatih Altaylı buna razı değil..

Onlar ancak köpektir” diye konuşuyor.

Onlara köpek dememizi istiyor.

*

Bununla birlikte, kurucu değerlere ihanet edenler, kendilerini köpek olarak görmüyorlardı.

Tam aksine, eli kalem tutan çenebaz adamlarına “Osmanlı’da halk kuldu, kurucu değerleri ayaklar altına alan yeni rejim onları vatandaş haline getirdi” yollu edebiyat yaptırdılar.

Öyle miydi, bir bakalım..

Önce “kul” kelimesi üzerinde durmak gerekiyor.

Kul, “köle, hizmetçi” anlamına gelir.. Nitekim “kul-lan-ma” kelimesi bu “hizmet” durumuna işaret eder.

Emir kulu” tabiri de bunu ifade ediyor: Cansız, ruhsuz, bilinçsiz ve vicdansız bir robot gibi, verilen emir/komut doğrultusunda hizmette bulunma.

Arapça’da “kul”un karşılığı “abd”dır.. Abd da aynı şekilde “hizmetçi, köle” (birinin hizmetinde olan) demektir. (Aynı kökten türeyen “ibadet” de kelime manası itibariyle “kul oluş, kul olma, kulluk yapma” anlamına geliyor.)

Mesela Abdülmuttalib ismi “Muttalib’in kölesi” anlamına gelir.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in dedesinin amcası Muttalib, yeğeni Şeybe’yi Medine’den alıp Mekke’ye getirdiğinde insanlar onu Muttalib’in kölesi zannedip böyle anmışlardı.. Sonra adı böyle kaldı, aslında ismi Şeybe’dir.

(Kelimenin Farsçası "bende".. Tevazu olsun diye başkalarının karşısında kendisinden "bendeniz" diye söz edenler, muhataplarına "Ben kölenizim/kulunuzum/hizmetçinizim" demiş oluyorlar.. İnsanlara "efendim" diye hitap edenler de dolaylı olarak kendilerinin karşısındakinin "kulu, kölesi, hizmetçisi" olduğunu tevazuan ifade etmiş oluyorlar. Merhum Abdurreşid İbrahim Âlem-i İslam adlı hatıratında, bu dalkavukça mübalağalı tevazu gösterişçiliğinin Türkler'e İranlılar'dan geçmiş bir lüzumsuzluk olduğunu söylüyor. Bu lüzumsuzluk, Osmanlı devlet geleneğinin ve İstanbul'un kibarlık budalalığının ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Nitekim Samsun'a çıktıktan sonra Erzurum'a giden Selanikli Mustafa Atatürk, oradan Padişah Vahideddin'e gönderdiği 10-15 satırlık telgrafta tam beş defa "kul, köle" anlamına gelen farklı kelimeleri kullanmış bulunuyordu.) 

Türkiye’de kul kelimesini kullanmaya meraklı birileri, Osmanlı döneminde kul olan insanların Cumhuriyet’le birlikte vatandaş haline geldiklerini ileri sürüyorlar.

Ancak, Anayasa’da “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerin bulunması ve (Tanrı’nın iradesinden bahsedercesine) “kurucu irade”den söz edilmesi, bu “kul”luk ve “vatandaş”lık meselelerinin zannedildiği kadar basit olmadığını gösteriyor.

*

Türkiye’de ne zaman bir anayasa değişikliği konusu gündeme gelse, birilerinin bir “kurucu irade” ya da “kurucu iktidar” lafına sarıldığını görüyoruz.

Bir devletin anayasasını yapma veya değiştirme, başka bir ifadeyle o devletin temel siyasal yapısını belirleme iktidarına, anayasa hukuku literatüründe “kurucu iktidar” veya “kuruculuk fonksiyonu” adı verilir.

Bazıları da bunu “kurucu irade” diye ifade ediyor.

Anayasa hukuku literatüründe kurucu iktidarın iki değişik durumda ortaya çıkabildiği ve buna uygun olarak iki tür kurucu iktidarın söz konusu olduğu belirtilmektedir: 

“Aslî kurucu iktidar” ve “tâlî (ikincil/türevsel) kurucu iktidar”.

*

Aslî kurucu iktidar, bir devletin anayasasının tümden yapılması veya yeniden yapılması sürecini ifade ediyor.

Bu durum, çoğu zaman, bir ülkenin bağımsızlığına yeni kavuşması ya da anayasal düzenin kesintiye uğraması nedeniyle bir hukuk boşluğunun oluşması hâlinde söz konusu oluyor.

Anayasal düzenin kesintiye uğramasına neden olun durumlar ise ihtilal, hükûmet darbesi, iç savaş, bölünme, yabancı işgali gibi hususlar..

Böylesi kaos ve kriz durumlarında anayasa yapımında izlenecek belirli yöntemler mevcut olmadığından, fiilî iktidarı elinde bulunduran sosyal gücün, bir aslî kurucu organ üretmesi söz konusu oluyor.

Ancak bu, “aslî kurucu iktidar”ın, mutlaka anayasal düzende bir kesintinin olması hâlinde ortaya çıkması gerektiği anlamına gelmez.

Bir ülkenin, ihtiyaçlar gerektirdiği takdirde tümüyle yeni bir anayasa yapması her zaman mümkündür.

Aksini iddia etmek, yeni bir anayasanın ancak zor kullanımını içeren kesintiler sonucunda yapılabileceği anlamına gelir.

Bu da, hukuk karşısında hukuksuzluğa ve haksızlığa üstünlük tanımak olur.  

Halkın iradesine karşı mütegallibenin ve gâsıpların iradesine öncelik vermek demek olur.

*

Aslî kurucu iktidarın ayırt edici özelliği olarak, onun ortaya çıkış biçimi değil, yeni anayasayı meydana getirirken herhangi bir pozitif (fiilen var olan) hukuk normu ile bağlı olmaması gösteriliyor.

Bu anlamda aslî kurucu iktidar sınırsız ve hukuk dışı bir vakıa olarak kabul ediliyor.

Çünkü aslî kurucu iktidar olgusu hukuk çerçevesi dışında ortaya çıkmakta, hukukun bir gereği olarak meydana gelmemekte, bunun hukukla açıklanması mümkün olmamaktadır.

Bu iktidarın sınırsızlığı da sosyolojik değil, hukukîdir.

Sosyolojik anlamda her aslî kurucu iktidar, toplumun temel siyasal değerleri ve inançlarıyla, toplumun o andaki siyasal güç dengesi gibi sosyolojik etkenlerle sınırlanır.

Ancak aslî kurucu iktidarı hukukî anlamda sınırlayan, daha önceden konulmuş bir pozitif (yürürlükte olan) hukuk normu yoktur. 

Hukuk dışıdır ve hukukî anlamda sınırsızdır.

*

“Tâlî kurucu iktidar” ise bundan çok farklı olarak, bir ülkenin anayasasının, o anayasada belirlenmiş usullere uyulmak suretiyle değiştirilmesi durumunda söz konusu oluyor.

Evet, tâlî kurucu iktidar, hukuk çerçevesi içinde ortaya çıkan birşey.

Aslî kurucu iktidardan farklı olarak, hukuk dışında ortaya çıkan birşey değil.

Ancak, laik demokrasiler açısından olaya bakıldığında, demokratik ilkeler aslî kurucu iktidarın tek ve aslî sahibinin halk olmasını zorunlu kıldığına göre, yetkisini halktan alan bir tâlî kurucu iktidarın, (hukuka aykırı olarak darbe gibi yöntemlerle, halk iradesini yok ederek ortaya çıkmış olan) aslî kurucu iktidarın anayasa değişikliği konusunda koymuş olduğu kurallara mutlaka bağlı kalmasını istemek, şeklen hukuka uygun görünse bile, gerçekte hukuku katletmek anlamına gelir.

*

Eğer “aslî kurucu iktidar”ın hukuk dışı nitelikteki anayasa yapma faaliyeti bir süre sonra meşrû ve hukuka uygun kabul edilebiliyorsa, yani burada işin başlangıcı ve yöntemi değil de sonuç önemliyse, “tâlî kurucu iktidar”ın anayasayı değiştirme faaliyetinin de sonucuna bakmak gerekir.

Hazırlanan yeni anayasa halkın tasvibini almışsa, zaten, “aslî kurucu iktidar”ın eylemi kadar meşrû ve hukuka uygun bir tasarrufta bulunulmuş demektir. Hatta bu tasarruf, hukuka, “aslî kurucu iktidar”ın fiilinden daha fazla uygundur, çünkü “tâlî kurucu iktidar”, demokrasilerin esas aldığı halk tarafından seçilmiştir, halkın iradesini yansıtmaktadır; darbeyle, halk iradesine son vererek gelmemiştir.

Böylesi bir durumda tutup millet iradesini temsil eden tâlî kurucu iktidara karşı aslî kurucu iktidara sadakat fedailiği yapmak, laik hukuku şeklen savunmak gibi görünse bile, gerçekte onu çiğnemektir.

Burası, laik, yani insan ürünü anayasa teorisinin içinden çıkamadığı, tutarlılık ve mantıklılık bakımından iflas ettiği noktalardan birini oluşturmaktadır.

*

Kurucu irade lafını kullanmak, “Kurucuların tanrısal iradesi yanında bizim irademiz solda sıfırdır, i’rabda mahalli yoktur, esamisi okunmaz” demek anlamına geliyor.

Cumhuriyet güya halkı kul (köle) ve reaya (güdülenler) olmaktan çıkarmış, vatandaş yapmış.

Hayır, bu vatandaşlık, Atatürkistlerin savunduğu şekliyle, insanları puta tapan iradesiz varlıklar haline getirme anlamına gelmektedir.

Kurucu irade dedikleri iradeye tanıdıkları ayrıcalık ve üstünlük, onu bir tanrı (rab) haline getirip tapmaktan ibarettir. (Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken belirttiği gibi, Batı’da Hristiyanlar tarafından rab edinilen ruhban sınıfının yerini laikleşmeyle birlikte parlamenterler/milletvekilleri aldı.)

İmdi, diyelim ki sen, Suriye’de yaşayan bir müslümansın, Esed ailesi gibi kurucuların iradesini “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” esas kabul etmek zorunda mısın?!

Bunu kabul ettiğin zaman, sana irade sahibi bir insan denilebilir mi?

Yoksa, kendini insanlıktan düşürüp, düşüncesiz ve iradesiz bir koyun yaptığını mı kabul etmek gerekir?

Filistinlisin, Gazze’desin, İsrail’in kurucu iradesini tartışamaz mısın?!

Onu Tanrı iradesiymiş gibi onaylamak zorunda mısın?!

*

Olaya böyle bakılırsa, Osmanlı’ya da hiç itirazda bulunmamak gerekir.

Çünkü, Osman Bey döneminde devleti kuran 400 çadırlık aşiretin de bir “kurucu iradesi” vardı.. O kurucu irade, Osmanlı Devleti’ne şekil verdi.

Osman Gazi neye karar verdiyse, aşiretin tamamının tasvibi ve muvafakatı ile yaptı.

Üstelik o, Selanikli Mustafa Atatürk’ün cumhuriyetin kuruluşu sırasında yaptığı entrika, hile ve katakullilerin benzerlerini sergilemekten uzak durdu.

Halkına yalan söylemedi, takiyye yapmadı, olduğu gibi göründü.

Zamana ve zemine göre konuşmadı.. Her zaman doğru bildiğini söyledi.

 

TASAVVUFTAN BAHSEDERKEN ŞERİATÇI, DEVLETTEN BAHSEDERKEN ŞERİAT’I (HUKUKU) BIRAKIP AHLÂKÇI OLMAK

 



Yıllar önceydi..

2009 senesi.. Temmuz..

Dört ay önce, Mart'ın son günlerinde Muhsin Yazıcıoğlu karlı bir dağ başında helikopter kazasında can vermişti.

Ve ben bir ay önce, Haziran başlarında zehirlenmiştim..

Atlatabilmiştim, fakat iki elimin de üstü yara bere içindeydi, yüzüm sapsarıydı.

O Temmuz ayında Cübbeli Ahmet adlı milli ve yerli felaket, doğal afet, Fatih Altaylı’nın televizyondaki programına ilk kez çıkmış bulunuyordu.

Birisi beni aradı, “Çok güzel konuşuyor, değil mi! Doğruları söylüyor” filan dedi.

Cübbeli’yi izlememiştim, fakat (eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün MİT’le bağlantısını ifşa etmiş bulunduğu) Fatih Altaylı’nın Cübbeli’yi durduk yere ekrana çıkarmayacağını, bunun altında bir Çapanoğlu yatmamasının imkânsız olduğunu, Karaman’ın koyununun oyununu anlamak için biraz beklemek gerektiğini biliyordum.

Beni arayan kişiye şöyle dedim: “Doğruyu söylemek tek başına önemli değil. Hangi doğruyu ne zaman, nerede, kime karşı söylüyorsun, asıl önemli olan bu.”

*

Tasavvuf bahis konusu edildiğinde Şeriat’e vurgu yapmak güzeldir ve gereklidir.

Fakat Şeriat’i asıl devlet yönetimi söz konusu olduğunda hatırlamak gerekir.

Birçok ilahiyatçıya bakıyoruz, tasavvuf söz konusu olunca sergiledikleri örnek ve övülesi hassasiyeti “düzen” söz konusu olunca unuttuklarını, farklı makamdan gazel okumaya başladıklarını görüyoruz.

Bunlardan biri Prof. Hayrettin Karaman.

Yeni Şafak’ta yayınlanan “Kurtarıcı olan tasavvuf mu?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

(…) İmâm-ı Rabbânî’nin bu konudaki bir mektubu:

Peygamberlerin büyüğü (s.a.) hürmetine Allah sizi, düşmanlarınıza karşı muzaffer kılsın. Bizlere, iltifat üslûbuyla yazılmış olan mektubunuzu okumakla şeref-yâb oldum. Mektupta, Mevlâna Kılıç Muvaffak, İslâm’ı öğrenen talebe ile sofîler için bir miktar para gönderdiğini yazıyor. Önem bakımından, ilim taliblerini sofîlerden önce tutmasıyla, gerçekten iyi yapmış. Dış içi gösterir, gerçekte ve iç âlemde de bu topluluğun öne geçirilmesini umarız.

“Her kap, içindekini sızdırır.”

Talebeyi öne geçirip onlara daha çok önem vermekte, şerîatı tervîc ve teşvîk vardır. Çünkü onlar, şerîatı sonraki nesillere taşıyan kimselerdir. Mustafâ’nın (s.a.) getirdiği din, onlarla ayakta durur. İnsanlar kıyamette, şerîattan sorguya çekilirler, yoksa tasavvuftan değil! Gerek cennete girmek, gerekse ateşten uzak kalmak şerîatı (onun emir ve yasaklarını) yerine getirmeye bağlıdır. Kâinatın en ulu kişileri olan peygamberler, halkı yalnız şerîata davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır. Bu büyükleri göndermekten maksat şerîatı tebliğdir. Böyle olunca hayırlı işlerin en büyüğü, şerîata hizmet etmek, onun hükümlerine hayat vermektir. Özellikle İslâmî esasların tatbik sahasından çekildiği bir zamanda! Böyle zamanlarda, Allah yolunda binlerce lira sarfetmek, bir şer’î meselenin uygulanmasını teşvik etmeye eşit olmaz. Çünkü şerîata hizmet ve teşvikte, yaratıkların en büyükleri olan peygamberlere uyuş ve onların yolundan gidiş vardır. En büyük hasenâtın onlara teslim edildiği (en değerli hizmetlerin onlar tarafından yerine getirildiği), halbuki binleri dağıtmak başkalarına da müyesser olduğu bilinen bir hakikattir.

Dini ayakta tutmak ve onun hükümlerini yerine getirmekle nefse karşı davranılmış da olur. Çünkü şerîat nefsin arzularına aykırı olarak gelmiştir. Halbuki mal infakında (bağışlama) bazen nefsin de payı olabilir.

Evet, şerîatı yaşatmak ve İslâm milletini ayakta tutmak için yapılan harcamalar, en yüksek infak derecesini teşkil eder. Bu niyetle bir kuruş harcamak, başka arzularla binleri tasadduk etmekten üstündür.

Denirse ki:

İlim yolcusu nefsinin esiridir. Böylesi, nefsinin köleliğinden kurtulmuş bir sofiye nasıl tercih edilebilir?

Şöyle cevap verilir:

Böyle söyleyen henüz sözü anlayamamış, maksada erememiştir. Çünkü (İslâmî) ilim yolcusu, nefsinin elinde esir olsa bile, yaratıkların kurtuluşuna sebep olmaktadır. Çünkü dînî hükümleri ve ilimleri başkalarına taşımak ve öğretmek bunlara bağlıdır. Kendisi, öğrettiklerinden faydalanmasa bile, bu ikinci vazifeyi (öğretim ve teblîğî) yerine getirir. Halbuki sofî, kurtulmuş olsa da yalnız kendini kurtarmıştır; onun halkla ilgisi yoktur. Birçok kimsenin kurtuluşu kendisine bağlı olanın, kurtuluşu yalnız kendine ait olandan daha üstün olacağı açıktır.

Evet; fenâ, bekâ ve seyir derecelerinden sonra sofî, halkı Allah yoluna dâvete döner ve böylece kendisinde nübüvvet makamından nasîb hasıl olursa; o da şerîatı tebliğ edenler arasına girmiş olur. Artık o da şerefli âlimler gibidir. Bu ise Allah’ın lûtfudur, onu dilediğine verir, Allah büyük lütuf sahibidir.

(Mektûbât, C.I. 48. Mektub)

*

Evet, “Peygamberler halkı yalnız Şerîat’e davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır”.

Peki, senin cansiperane bir şekilde desteklediğin Recep Tayyip Erdoğan bunu unutup (daha doğrusu görmezden gelip) Mısır ve Tunus’ta yönetimleri Şeriat’i terk etmeye çağırdığında niye ona bunu söylemedin:

Peygamberler halkı yalnız Şerîat’e davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır.”

Ona, “Sen kurtuluşu laikliğe, siyasal dinsizliğe bağlıyorsun, bu yanlıştır, bu yolun sonu felakettir, Allah’ın gazabına sebeptir” niye demedin?

“Peygamberlerin yolunu bırakmışsın, Atatürk’ün izinde olduğunu söylüyorsun ve siyasetinle bunun hakkını veriyorsun, fakat Allahu Teala’nın imtihan olarak fırsat vermesine aldanma, güvenme!” diye onu niye uyarmadın?

*

Bunları yapmadın, Ne dedi, niçin dedi?” başlıklı bir yazı ile (Yeni Şafak, 25 Eylül 2011) ona arka çıktın.

Şunu dedin:

“Başbakanımızın Mısır ziyareti öncesinde DREAM TV ile yaptığı bir mülakatta söylediği sözler sağa sola çekilerek büyük gürültü koparıldı. Sanki o, daha önce söylemediği bir şeyi söylüyor veya Müslüman Arab ülkelerinin halkına bir teklif/tavsiye götürüyor, bir hareket başlatıyordu!”

Ve ardından ekledin:

“Başbakan Türkiye tecrübesini anlatıyor ve bu anlatım da yeni değil”.

Yani peygamberlerin tecrübesinin yerini kutsal ve mübarek laik Türkiye tecrübesi aldı.

Anlatımın yeni olmaması da hatada ısrar değil de doğruluğun delili oldu.

*

Kurtarıcı olan tasavvuf mu?” başlıklı yazı yazmayı biliyorsun..

Peki niye bugüne kadar “Kurtarıcı olan laiklik mi?” başlıklı bir yazı yazmadın?

“Hayırlı işlerin en büyüğü (Evet, en büyüğü) Şerîat’e hizmettir” sözü sadece tarikatçılara mı hatırlatılmalıdır?

İmam-ı Rabbanî bunu en başta zorba ve zalim Ekber Şah’a söylüyordu, sen kime söylüyorsun?

Laik Türkiye’nin şamar oğlanı ve laik medyanın maskarası zavallı tarikatçıya.. (Kastımız Şeriat’e bağlı gerçek tarikatçı.. Şeriat/hukuk ile ahlâkı tokuşturup sanki bunlar birbiriyle çelişen seylermiş gibi Şeriat’e karşı ahlâkı savunuyor numarası yapan laikleşmiş sözde tarikatçı şarlatanlar değil.)

Allah yolunda bile olsa (laik devlet ya da millet yolunda değil, Allah yolunda) binlerce lira (altın) sarfının, Şeriat’in bir hükmünün uygulanmasını teşvike denk olamayacağını bilmesi gerekenler sadece tarikatçılar mı?

Erdoğan’ın laikçiliğini ve Atatürkçülüğünü tenkit edenlere “İyi ama TİKA Afrika’da şu kadar kuyu açtı, şuraya şu kadar yardım etti” diyen devletperestlere “Bak kardeş, haydi varsayalım ki bütün bunlar Allah rızası için yapılıyor, işin içine siyasî hesaplar, dünyevî beklentiler girmiyor, yine de Şerîat’i savunmaya denk olamazlar” neden demiyorsun?

Demedin?

*

Erdoğan’ın ve Erdoğancıların yaptığı, Şeriat’in uygulanmasını teşviki terk etmek, bu konuda lakayt ve umursamaz olmak da değildi, tutup onun terk edilmesini istediler.

Hiç olmazsa bu konuda sussalardı.. Susmadılar.

Ve sen onları uyarmadın.

Uyarmadığın gibi, yaptıklarına kulp takarak, alâkasız teviller yaparak onları cesaretlendirdin.

Dolaylı olarak teşvik ettin.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...