akıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HRİSTİYAN USULÜ TASAVVUFÇULUK: İBN ARABÎCİ AKIL DÜŞMANLIĞI VE "AKILSIZ TEMİZ KALB (GÖNÜL)" HURAFESİ

 




Şu satırlar, İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı’nın, eseri tanıtmak için yazdığı hurafeler arasında yer alıyor:

“… İbn Arabî Tedbîrât’a yazdığı girişte … “Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında fark vardır” (s. 46) diyerek tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğuna dikkat çekmiştir. … tasavvufî idrak “cüz’î akl”ın ötesinde “kalp ve gönül” dediğimiz bir meleke ile ilgilidir. Bütün “îman” konularında bu melekesini kullanmak durumunda olan insan, hususî bir gayret ile bu melekesini daha da geliştirip “akıl tavrı”nı gerçekten aşmak mertebesine yükselebilir.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix.)

Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında elbette fark vardır.

Fakat, tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğu lafı bir palavradır. (Ayet ve hadîs-i kudsî nakletmeleri durumu hariç.)

Değil tasavvuf ehlinin, peygamberlerin bile söylediklerinin bir kısmı zanna dayanır. İçtihatlarının durumu budur. (Ulemadan farkları, onların içtihat hatalarının vahiyle düzeltilmesidir. İsabetli olunca mesele yok.)

Tasavvuf ehlinin sözleri “hadîs-i kudsî” değildir.

Üstelik, tasavvuf ehli diye bilinenlerin birçoğu resmen sapıktır, “şeytandan söyleyen” durumundadırlar.

Ancak, hadîs-i şerifte belirtildiği üzere bu ümmette “muhaddesûn” (kendilerine ilham olunanlar) vardır, fakat bunun için tasavvuf ehli zümresinden olmak şart değildir. Ya da şöyle söyleyelim: Tasavvuf ehli olmak, muhaddesûndan olmayı gerektirmez ve garanti etmez.

*

İbn Arabîci hurafe prof.u Tahralı’ya göre (O kendisini tasavvuf prof.u zannediyor) “Tasavvufî idrak ‘cüz’î akl’ın ötesinde ‘kalp ve gönül’ dediğimiz bir meleke ile ilgilidir”miş.

Eğer böyleyse, tasavvufî idrak denilen şey, idraksizlik ve ahmaklığın ta kendisi demektir.

Akılsız dindarlık da, tasavvuf da olmaz.

Ayrıca, kalb ile akıl birbirinden ayrı şeyler değildir. Ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

“Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlarla akıl erdirecekleri kalbler ve onlarla işitecekleri kulaklar olsun! Ama şu gerçek ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalbler kör olur.” (Hac, 22/46)

Kalb, akletmek için vardır. Kalbin akletmenin dışında ya da ötesinde, aklı devre dışı bırakan bir hassesi yoktur.

*

İmam Gazzalî, fıkıh usûlü kitabı el-Mustasfa’da şöyle demektedir: 

Akıl deliline hiçbir şekilde muhalefet mümkün değildir.

(Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik Y., 2006, s. 37.)

Aynı şekilde Bediüzzaman da şunu söylemektedir:

“Yerleşmiş usuldendir [İslamî ilimlerin temel usul kaidelerindendir]Akıl ve nakil [vahiy] çatıştığında, akıl asıl alınır ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl gerektir.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemat, İstanbul: Şahdamar Y., 2005, s. 23.)

Evet, o akıl, senin akıl zannettiğin akılsızlığın değildir.

*

Ehl-i Sünnet uleması, bilgi kaynakları (ya da bilgi edinme yolları) olarak şu üç şeyi sıralamışlardır: Akıl, havass-ı selime (sağlam duyular), haber-i sadık (doğru haber)

Vahiy (nakil), “doğru haber” kapsamına girmektedir.

Keşf, ilham, rüya vs., Ehl-i Sünnet tarafından “kesin” bilgi kaynağı kabul edilmez. 

Hiç bilgi vermez değiller, fakat hataya açıktırlar ve “kesinlik” taşımazlar. Özellikle dinî meselelerde ve hak-hukuk bahislerinde dikkate alınmazlar.

Basit bir misalle açıklamaya çalışalım:

Mahkemede hüküm verme konumunda olan hakim, herkesçe kabul edilen aklî ilkelerebeş duyu vasıtası ile algılanıp kayda geçen verilere, ve doğru olduğu anlaşılan haberlere (şahitliklere) dayanarak karar verme durumundadır. “Ben dün bu konuyla ilgili bir rüya gördüm, o yüzden şöyle hükmediyorum” veya “Benim kalbime şöyle bir duygu geliyor, içimden bir ses şunu diyor, o yüzden hükmüm şu” diyemez.

Dinî konular mahkemelerde karara bağlanan dünyevî davalardan herhalde daha az ciddi değildir.

*

Hanefîler’in itikatta tabi oldukları büyük alim İmam Matüridî rh. a., sağlam duyular ve nakil (haber, vahiy) yoluyla erişilen bilginin doğruluğunun da yine akılla anlaşılacağını ifade etmektedir:

“Aslında nesne ve olayların meşru oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin gelişinden sonra bile –şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde edilebilecek nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve bir de sadece tefekkür ve istidlalle ulaşılabilecek hususların ortaya çıkarılmasıyla mümkündür.”

(Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b., İstanbul: İSAM, 2015, s. 51.)

Evet, sağlam duyular ve doğru haber de "kesin" bilgi kaynağı ya da vasıtası iseler de, “nihâî bilgi” akıl çerçevesinde ortaya çıkar.

Bu durumda, İbn Arabîci hurafe ehlinin “akıl” ile bağını koparmış “gönül”ünün “bilgi” (marifet) bahsinde yeri ne olabilir?

"Akletmeyen, akla savaş açmış kalb" ile nereye varılabilir?!

“… Haktan sonra dalaletten (sapıklıktan) başka ne vardır?! ....” (Yunus, 10/32)

*

Kelam ilminin müstesna otoritelerinden Seyyid Şerif Cürcanî, meseleyi şöyle açıklamakta ve bir bakıma İmam Matüridî’nin sözünü şerhetmektedir (Normal parantez içi ifadeler, Mevâkıf yazarı Adudiddin el-Îcî’ye aittir. Parantez dışı ifadeler ise, Seyyid Şerif Cürcanî’nin şerhi durumundadır. Köşeli parantezler ise tarafımızdan eklenmiştir):

(Delil, ya) ister yakın ister uzak olsun (bütün öncülleriyle aklîdir, ya) aynı şekilde (bütün öncülleriyle naklîdir, ya da bu ikisinden bileşmiştir. Birincisi) kesinlikle nakle dayanmayan saf (aklî) delildir. (İkincisi) ki bu, saf naklî delildir ([böylesi bir delil türü] tasavvur edilemez. Çünkü) naklî delilin medlûlün [delâlet olunan şeyin] bilgisini vermesi için (haber verenin doğru olması gerekir. Haber verenin doğruluğu ise ancak akılla sâbit olur.) Bu, aklın, onun [haber-i sadıkı yani doğru haberi getiren bir peygamberin] doğruluğuna delalet eden mucizede nazar etmesidir [düşünmesi, ölçüp tartmasıdır]. Eğer [peygamberin getirdiği haberin doğruluğu, mucize söz konusu olmaksızın salt] nakille ispat edilmek istenirse devr veya teselsül olur [Devr, modern tabirle totoloji, birşeyin yine kendisiyle ispatlanmasıdır. Yani peygamberin, “Verdiğin haberin doğruluğunu nerden bilelim?” sorusuna, “Çünkü ben bir peygamberim” şeklinde cevap vermesi, “Peki peygamber olduğunu nerden bilelim?” sorusuna da, “Çünkü getirdiğim haber peygamber olduğumu bildiriyor” demesidir. Burada teselsül/silsile ise, naklin/haberin doğruluğunun yine bir başka haber ya da nakille ispatlanmaya çalışılması anlamına gelir. Ancak, o haber ya da naklin doğruluğu için de bir başka haber ya da naklin delil olarak getirilmesi gerekir ki, bu silsile sonsuz biçimde uzar, dolayısıyla varlığı ile yokluğu eşit hale gelir]. (Üçüncüsü) yani aklî ve naklîden bileşik olan (ise bizim) genel olarak nakle dayandığı için (naklî diye isimlendirdiğimiz delildir.) Dolayısıyla delil, saf aklî ve aklî ve naklîden bileşik olmak üzere iki kısımla sınırlıdır. İşte tahkîk [deliller yardımıyla hakikati arama] budur.” 

(Seyyid Şerîf Cürcanî, Şerhu’l-Mevâkıf, çev. Ömer Türker, İstanbul: Kırk Gece Y., 2011, C. 1, s. 211.) 

[Bu meseleler için, internetten okuyup indirebileceğiniz FELSEFE, BİLİM VE İMAN (SAF AKILSIZLIĞIN TENKİDİ) adlı kitabımıza bakılabilir: https://archive.org/details/felsefe-bilim-ve-iman-saf-akilsizligin-tenkidi]

*

Mesele bu kadar açıkken bu sözde “Rablerinden söyleyen” boş beleş ukalalar neden akıl ile kalbi birbirine düşman ilan ediyorlar diye sorarsanız cevap şu:

İlhamlarını Rableri Allahu Teala’dan değil, Eski Yunan’ın kafası karışık filozoflarından alıyorlar da ondan.

Bazısı bunu dini bozmak ya da (İbn Arabî kalpazanı gibi) farklı şeyler söyleyerek artistlik yapmak için kasten yapıyor, bazısı da, tasavvuf ehli diye bilinen kişilerin her yazdıklarını “ilahî ilham ve keşf” ürünü zanneden saftirik taklitçiler oldukları için.

Hristiyan ilahiyatçılar da, özellikle modern bilimin gelişmesinin ardından, akıl-kalb (ya da akıl-gönül) ayrımına sıkı sıkıya sarılmış durumdalar. Tahrif olunmuş haliyle Hristiyanlık akıl tarafından kabul edilebilir olmaktan uzak olduğu için onlar, asırlar öncesinden, “İman akıl değil gönül işidir” demeye başlamış bulunuyorlardı.

Batı'nın dünyevî başarısı ve teknolojik üstünlüğünün etkisinde kalan bazı "yarım hoca" müslüman okumuşlar, hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini İslam dünyasına taşımakta gecikmediler. Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Mısır'a gitmek zorunda kaldığında, oradaki Ezher hocalarının bile (tasavvufçu olanı ve olmayanıyla) bu sakat ve yanlış görüşü savunmaya başlamış olduklarını gördü. Mevkıfu'l-Akl kitabını bu zihniyetle mücadele için kaleme aldı. 

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca da, Fransızca’dan Metalib ve Mezahib adıyla tercüme etmiş olduğu felsefe tarihi kitabı için yazdığı uzun “giriş”te bu konuyu irdelemiş, Batı’daki düşünce akımlarından etkilenen müslüman aydınların/münevverlerin söz konusu hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini taklit ederek akıl düşmanlığı yapmalarındaki sakatlığa dikkat çekmiş durumda.

Şu ifadeler söz konusu "giriş"te yer alıyor:

“Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin [aklın] ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor…

“Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, …, Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. ‘Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat “üçlü bir Allah”ı anlayamaz’ deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor….”

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

“… Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor…. Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, ‘imkânın isbatı’ gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması]….” (s. xxxviii.)

“Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakk’a olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür…. Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, ‘hakikat’te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder…. Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat mümkün olanın mevcudiyeti salt akılla bilinemez, gözlem ya da haberle bilinir]…. Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, … Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [teorisi] ile de (insan bilgisini tümden reddeden ["şüphecilik" esaslı] sofizm ile de) müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, mutlak sofizm bile, tenakuzun (çelişkinin) esasını itirafa mecburdur.” (s. xlii-xliii.)

Evet, merhum Elmalılı Hoca, "Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur" diyor.

Tasavvuf karşısında aklın kusurundan bahsetmek de abestir.  


VAHDET-İ VÜCUTÇULUK NEDİR, NE DEĞİLDİR? (İBN ARABÎCİLİĞİN SEFALETİ.. EN BASİT ANLATIMIYLA..)

 



Sıra, Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde, Varlık Görüşü” başlığı altında yazdıklarına geldi.

İlk cümlesi şöyle (köşeli parantez içindeki ilaveler bize aittir):

“İbnü’l-Arabî’ye göre bir cevher olarak hakikat nihayetinde bir [tek] olduğundan “mutlak vücûd” [mutlak varlık] veya “küllî vücûd” var olan bütün şeylerin kaynağıdır.”

Bu söz, herşeyi Allahu Teala’nın yaratmış olması anlamında doğru.

Ancak, böyle konuşmakla, Kelamcılara yönelttiği  Cevher ve arazdan başka bir şeyden bahsetmezler” şeklindeki suçlamanın mâsadakı haline gelmiş oluyor.

Bu cümle, “mutlak (kayıt ve şart taşımayan) vücûd (varlık)” olarak nitelendirilen Allahu Teala’nın bir “cevher” olarak görülmesinin önünü açıyor..

Çünkü adamın “hakikat” anlayışının temelinde “cevher” kavramı var.

Nitekim, Kılıç’ın bir sonraki cümlesi şöyle (bir cevher olarak hakikatin nihayetinde bir tek olduğunu hatırlayalım):

“Dış gerçeklik alanında bir kavram olarak kullanılan mutlak vücûd ile mutlak hakikat (el-Hak) birbiriyle örtüşmektedir.”

Oysa ki Kelamcılar, “Allah’a ruhanî anlamda bile cevher denmesinin, hıristiyânî ‘uknûm’ (hypostasis) anlayışına yol açacağı endişesiyle de reddedilmesi gerektiğini vurgulamışlardır”. (Bkz.  TDV İslâm Ansiklopedisi, “Cevher” maddesi.)

Ee, kimmiş şimdi “cevher ve arazdan başka birşeyden bahsetmeyen”?

*

Kılıç’ın sözlerinin devamı, Yaratan ve yaratılanları ile birlikte bütün vücud (varlık) ile mevcudatın (var olanların) özü/hakikati itibariyle aynı şey olduğu inancını ortaya koyuyor:

Bir kavram olması hasebiyle bilgimiz dahiline giren her şey sadece mukayyet [kayıtlı, kayda tabi] bir vücûda (varlığa) sahip demektir. Bu mukayyet vücûd kendi kendisinin kaynağı olamaz. Binaenaleyh bütün sınırlı varlıkların kaynağı olan bir “mutlak” [kayıt ve şart altına girmeyen], bir “mutlak [kayıtsız ve şartsız] hakikat”, bir “mutlak vücûd” olmalıdır. Bu mertebeden bakınca mutlak vücûd (vücûd-ı mahz) denildiğinde ister vücûd ister mevcûd kastedilsin İbnü’l-Arabî’ye göre çok fazla farketmez, çünkü her ikisi de neticede o tek hakikate bağlıdır. Diğer bir ifadeyle her ne kadar düşüncede, dilde ayrılabilirlerse de mutlak hakikat ile mutlak vücûd ve mevcûd aynında [işin aslında], özünde, hakikatinde birdir. Delil ve burhan aramadan bütün müslümanların inanmaları lâzım gelen esasları belirtirken, “Vücûd-ı mahz Allah’tır, başkası değil” (a.g.e., II, 473) sözüyle mutlak vücûdu Allah ile bir tutan İbnü’l-Arabî’ye göre filozofların yaptığı gibi vücûdun kadîm [ezelî olan] ve hâdis [sonradan olan] olarak ikiye ayrılması tamamen ıstılahî [söylemsel] bir ayırımdır, yoksa hâdis olana zaten vücûd lafzı asla ıtlâk olunamaz. O halde “vücûd-ı hâdis" [sonradan ortaya çıkan varlık]” demek yanlıştır, bunun doğrusu “mevcûd-ı hâdis”tir [sonradan var olan]. Çünkü hâdis olanın varlığı kendinden değildir, o ancak kadîm olanın varlığı ile vardır. Bu durumda vücûd birdir. Âlemdeki şeyler yani mevcûdat [sonradan var olanlar] ise bu vücûdun [varlığın] değişik mertebelerdeki tezâhürleri [zahir oluşları, zuhura gelişleri], taayyünleridir [belirlenimleri, belirgin hale gelmeleridir]. Hakiki fâil bir tanedir, o da vücûddur, vücûdda ancak “bir” (vâhid) vardır. Suyun rengi kabının rengidir, vücûdda ancak Allah vardır. Hak vücûdun aynıdır [ta kendisidir]. …. Vücûd [var oluş] Allah’a aittir. Allah daima var (vücûd) olandır, [mevcud ya da “mukayyed vücud” durumundaki] biz ise hep yokuz (adem). Hak vücûd [varlık] olandır; eşya [alemdeki şeyler, mevcudat, sonradan var olanlar] ise o vücûdun sûretleridir.

Böylece, “mukayyed vücud” (mevcudat, alemdeki şeyler) Allahu Teala’nın tezahürleri, taayyünleri ve “suretleri” haline gelmiş oluyor.

Evet, alemdeki şeylerin yani mevcudatın Allah’ın haşa tezâhürleri [zahir oluşları, zuhura gelişleri] ve taayyünleri [belirlenimleri, belirgin hale gelmesi] olduğunu ileri sürüyor.

Haşa Allahu Teala, sonradan (evet, sonradan) tezahürleri, taayyünleri ve suretleri oluşan bir varlığa dönüşüyor.

Bu, zamandan münezzeh olan, zamanı da yaratmış bulunan Allahu Teala’nın, “zaman” içine alınması demektir.. Çünkü O, İbn Arabî'ye göre, “sonradan” âlem olarak (ya da âlemde) tezahür ediyor, taayyün ediyor, suretleniyor. 

Sonradan.. Zaman içinde..

Tezahür ve taayyünler için “sonradan” kaydını getinmezsek, bu durumda alemdeki mevcudat “mutlak vücud”a dönüşmüş, Allah’ın (tezahür de değil) bizzat kendisi olmuş olur.

Ayrıca, bu laflar çerçevesinde Allahu Teala, tezahürleri, taayyünleri ve suretleri itibariyle mekan haline de geliyor.

Ortada zaman ve mekandan münezzeh olma diye birşey kalmıyor.

*

Kılıç’ın sözlerinin devamı, karlı bir dağın zirvesinden yuvarlanan bir kartopunun giderek büyümesini andırır şekilde, mantıksızlık ve akılsızlığın bir çığa dönüşmesine sahne oluyor:

Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi. O Allah Teâlâ’dır. O’nu bilmenin (mârifet) son noktası bu dünya hayatında, O’nun misli yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ve, “Senin izzet sahibi rabbin, onların isnat ettikleri her türlü vasıflardan münezzehtir” (es-Sâffât 37/180) âyetlerinde olduğu gibi ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımaktır. İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir. Fakat câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmek bize ait bir durumdur, Hak ise kendi aynında [kendi aslında, özünde, hakikatinde] mevcuddur. O’nun vücûdunun ademden olması [bizim gibi aslında yok durumda olması] câiz değildir zira O, mutlak vücûddur. … O vücûd-ı mutlaktır ve hiçbir kayıtla mukayyet değildir.

Ehl-i Sünnet’e göre, Allahu Teala’nın zatî sıfatlarının bilinememesi diye birşey yoktur, bilinirler.

Bunlar (Ehl-i Sünnet alimlerinin büyük çoğunluğuna göre) Vücud (var olma), Kıdem (zamanın yaratıcısı olması itibariyle varlığı için zamansal bir başlangıç düşünülememesi), Beka, Vahdaniyet (tek oluş), Muhalefetün li’l-havadis (sonradan olan şeylere benzememe) ve Kıyam bi-Nefsihî’dir (varlığının kendisinden olması, başkasının yaratmasının ürünü olmaması).

*

İkincisi, “O’nun misli gibisi yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ayeti zatî bir sıfatı ortaya koymaktadır: Muhalefetün li’l-havadis.

Mahmut Erol’un yaptığı “O’nun misli yoktur” şeklindeki tercüme yanlış, ayette “misli gibisi” geçiyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca bu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor:

… sizin eşleriniz, emsalleriniz evlatlarınız oluyor, çoğalıyorsunuz. Fakat O'nun misli gibi bir şey yok, doğrudan doğruya O'nun misli, aynısı bir şey bulunması şöyle dursun, O'na benzer bir şey bile yoktur. Bu şerefli söz Allah'a benzer olmadığını ifade ile tevhid ve tenzihde sağlam, belâgatlı bir delildir. Allah gibisinin olmadığını ifade etmekten maksat, kendine benzer olmadığını ifadede mübalağadır. Nitekim "Senin gibi bir kimse cimrilik etmez" derler. Bununla onun zatında, şahsiyetinde cimriliğin olmadığını ifade etmek isterler, bunun olmadığını ifadede mübalağa etmiş olmak için kinaye üslubuna giderler. Bu mânâ dilimizde de çok yaygındır. Mesela “senin gibi bir kimse ona tenezzül eder mi?” desek “sen ona tenezzül etmezsin” demiş oluruz. Bunda mübalağa ile birlikte bazen ta'zim de kastedilir. Dolayısıyla, bu niteliğin olmadığında doğrudan doğruya kendine nisbeti tasavvur bile caiz olamayacağına işaret gibi bir incelik vardır. Bazen de bu bir istidlal (delil getirme) neşesi verir. Hatta bu kinaye mânâsı o kadar kuvvetlidir ki burada gerçek mânâsı üzere "Allah'a benzer bir şey yok" denilse idi, kinaye yolu ile zatının olmadığını ifade [Allah diye birşey yok denilmek istendiği] şüphesi ve kusuru bulunacağından dolayı güzel olmazdı. Keşşaf sahibi [Zemahşerî] der ki: "Bunun kinaye olduğu bilinince 'Allah gibi bir şey yok' demekle misli gibi bir şey yok demek arasında kinayenin verdiği faydadan başka bir mânâ farkı olmadığı anlaşılır ki ikisinin de mânâsı zatında benzerliğin olmadığını ifadedir. Allah'ın misli yok demektir."

MÜMASELET [misillik]: (Benzerlik), hakikatte ortaklık, yani zatî sıfatta benzeyiştir. "Yerini tutabilecek şekilde özel sıfatta ortaklıktır." diye tarif edilmiştir. Bu açıklamaya göre asıl mânâ, Allah'ın benzeri olması suretiyle bir başkasına benzetilmesinin mümkün olmadığının ifade edilmiş olmasıdır. Bununla birlikte benzerliğe yakın bir şekilde benzetmenin olmadığı ifade ediliyor denilmesi daha uygundur. Alûsî, der ki: "Bu âyet her açıdan Allah'ın başkasına benzerliğinin olmadığını ifade etmektedir." Bu hükme herhangi bir şeyin O'na eş olamayacağının ifadesi de dahildir. Bu âyetin öncesine bağlanma yönü de budur. Bu açıklama, İhlâs Sûresi'ndeki "Hiçbir şey O'nun dengi değildir" (İhlâs, 112/4) ifadesinin mânâsıdır. Gerçi yüce Allah'ın ahlak ve niteliklerinden ilim ve irade gibi bazıları ile insanın da nitelendiği varsa da o sıfatların yüce Allah'taki niteliği ve gerçek yüzü insanlardaki gibi değildir. Buna özellikle işaret için de buyuruluyor ki: Ve O, öyle Semî öyle Basîr'dir. Yani misli olmayan işitici ve görücüdür. İşitilmeye uygun olan şeylerin bazısını değil hepsini işitir görülenlerin ve varlıkların hepsini görür, hem insanlarda olduğu gibi dış dünyadan duyu organlarının etkilenmesi yolu ile değil, sonradan olma durumundan hayal kurma ve vehmetmeden uzak ve ezeli bir idrak ile bilerek işitir ve görür. … O, kulakları ve gözleri yaratan ve onları mülkünde tutup idare eden, benzeri bulunmayan, ezelî ve her şeyi kuşatan gerçek bir işitici ve görücüdür.]

*

Üçüncüsü, Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibidenilmesi, bütün “marifet” ve “hakikat” edebiyatının berhava edilmesi, bunların törenle yedi kat yerin dibine gömülmesi anlamına gelmektedir.

Hani sen, “hakikat ilmi”nden söz ediyor, “marifet” (bilme) edebiyatı yapıyor, “Dış gerçeklik alanında bir kavram olarak kullanılan mutlak vücûd ile mutlak hakikat (el-Hak) birbiriyle örtüşmektedir” diyordun.

Şimdi de “Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez” diyorsun. Yani “Mutlak hakikatin mahiyeti bilinemez” demiş oluyorsun (Ki mukayyedliğin payına da zaten yokluk/adem düşüyor).

Bu durumda hangi “hakikatbilgisinden ve hangi “marifet”ten (bilmeden, bilişten) söz ediyorsun?

Şunu demiş oluyorsun: Tek bildiğimiz, mutlak hakikat diye birşeyin var olduğudur. Fakat mutlak hakikatin mahiyetini, yani ne olduğunu, nasıl birşey olduğunu bilemeyiz.

Demek ki senin “hakikat bilgin” ve/veya “marifetin”, mutlak hakikat diye birşey bulunduğuna iman etmekten ibaret.

Başka da birşey bildiğin yok.

O halde niye utanmadan hakikat edebiyatı yapıyor, marifetfuruşluk taslıyorsun?

*

Dördüncüsü, bu “cehalet” itirafın “son kararın” değil. Sürekli kendinle çelişiyor, mantıksızlık binasına yeni kaçak katlar ekliyorsun.

Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi” diyorsan, şunu diyemezsin:

“Âlemdeki şeyler yani mevcûdat ise bu vücûdun değişik mertebelerdeki tezâhürleri [zahir oluşları, zuhura gelişleri], taayyünleridir [belirlenimleri, gözle görülür elle tutular hale gelmeleridir]. Hak vücûd olandır; eşya [alemdeki şeyler, mevcudat] ise o vücûdun sûretleridir.”

Mutlak vücudun tezahürleri, taayyünleri ve suretleri olarak nitelendirdiğin "alemdeki şeyleri" biliyorsun (Hatta, senin gibi gözü kulağı ve aklı olan herkes biliyor), o zaman geriye bilinmeyen ne kalıyor?

Evet, mutlak vücudun, tezahür ve taayyün eden bir şey olduğunu iddia etmiş (ya da bilmiş) durumdasın.. Sana göre, mutlak vücudun tezahür etme ve taayyün edip belirme gibi özellikleri var..

Dahası, o tezahür ve taayyünlerin neler olduğunu da biliyorsun: Alemdeki her şey.

Ayrıca, mutlak vücuda suretler (suret sahibi olma özelliği) izafe ediyorsun.. Etmekle de kalmıyorsun, alemdeki şeyleri (mevcudatı) göstererek “Aha işte bunlar Allah’ın suretleridir” diyorsun.

Hem tezahür ve taayyünü var, hem de suretleri.

Mutlak vücudun, yani Allahu Teala’nın hem mahiyeti, keyfiyeti, zatî sıfatı yok, hem de tezahürü, taayyünü, dahası suretleri var, bu nasıl oluyor?

Tanrı’nın mahiyeti, keyfiyeti, zatî sıfatı olmayan “mutlak” tarafını “bilemiyoruz”, fakat zararı yok, geride kapı gibi tezahürleri, taayyünleri ve suretleri var.. 

Hem de sayısız bollukta.. Bütün mevcudat.. Alemdeki her şey..

İnsan da mesela esas itibariyle ruhuyla insandır.. Fakat alemde bedeniyle tezahür ve taayyün eder, suretlenir.. Tezahür ve taayyün değişim gösterir, öyle ki, beş yaşındaki bedenin atomları ve hücreleri ile 55 yaşındaki tamamen farklıdır. İki aylıkken sahip olunan suret de 90 yaşındaki surete hiç benzemez.. Fakat o, geri plandaki ruhtan dolayı, aynı insandır. Ve de mesela şöyle birşey diyemeyiz: "Ben, ruhum itibariyle ben'im, bedenim itibariyle ben, ben değilim." Tam aksine, "Ben ruhumla da, bedenimle de, iç alemimle de, suretimle de ben'im, aynı kişiyim" deriz.

Bu durumda, Allahu Teala'nın tezahürlerinden, taayyünlerininden, suretlerinden söz etmenin ne anlama geldiğini düşünün.

*

Beşincisi, “Mutlak vücûdun (Allah’ın) mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi. O Allah Teâlâ’dır” diyorsan,

 Ve de, “Allah’ı bilmenin (mârifetin, marifetullahın) son noktasının bu dünya hayatında O’nu ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımak olduğunu” söylüyorsan,

Evvela, O’nun tezahür, taayyün ve suretlerinin bulunup bulunmadığının bilinemeyeceğini, saniyen de, ondan tezahürün, taayyünün ve suretlenmenin nefyedilmesi gerektiğini kabul etmiş olursun.

Nefyetmiyorsan, kendi ön kabulüne göre, Allahu Teala’yı bilmiyorsun, marifet (marifetullah) bakımından tam takır kuru bakırsın demektir.

Evet, İbn Arabî soytarısının durumu tam da budur.

*

Altıncısı, “İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin (marifetin, hakikat bilgisinin) kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir” diyorsan, meselenin keşf ya da mükaşefe meselesi olmadığını, sadece “akletmek”le ilgili olduğunu itiraf etmiş olursun.

Farkında olmadan.

“Hak için câiz olmayan şeyi” bilip de nefyetme hususunda “akıl”dan başka yol gösterici yoktur.

Çünkü keşf ve mükaşefe (müşahede de öyle), nefyedilene (menfî/negatif olana) taalluk etmez, müsbet (sabit/pozitif olan) için söz konusu olabilir.

Nefyetmek, “Bulamadık, keşfedemedik, müşahede edemedik, göremedik” demek, ve bundan hareketle “aklın bir hükmü” olarak nefyetme tavrı sergilemektir.

Burada akıl devreye girmiyor olsa, mesele salt keşf/mükaşefe ve müşahede meselesi olarak kalsa, oturur beklersin, “Şimdilik keşfedemedik, yarın bir daha bakalım, belki keşfederiz” gibi birşey dersin.

*

İbn Arabî şarlatanı, alemdeki şeyleri, yani mevcudatı “mutlak varlık”ın (Allahu Teala’nın) tezahür ve taayyünü, ve de suretleri olarak gösteriyor.

İmdi, mevcudat, mümin ve kâfir, alim ve cahil herkes tarafından bilinen ve “müşahede” edilen (gözlemlenen) birşey.. Mükaşefeden değil, müşahededen söz ediyoruz.

Burada, İbn Arabî soytarısının zırvaları çerçevesinde keşf ve mükaşefenin payına düşen şey, mevcudatın, alemdeki şeylerin “mutlak varlık”ın tezahür ve taayyünleri, ve de suretleri olduğu iddiasından ibaret.

Ancak, “Mutlak vücûdun mahiyeti bilinemez. Hatta O’na mahiyet dahi denilemez; tıpkı O’na keyfiyet denilemeyeceği ve ispat [sabit görme] açısından zâtî sıfatların bilinemeyeceği gibi” diyorsan, tezahür, taayyün ve “mutlak varlık”ın suretleri adını verdiğin mevcudatın “mutlak varlık” ile olan ilişkisinin keşf ya da mükaşefe konusu olamayacağını kabul ediyorsun demektir.

Yani, vahdet-i vücud inancına ne müşahede (pozitivizm eksenli pozitivist yöntemle) ve ne de keşf ve mükaşefe yoluyla ulaşılabilir.

*

[Allahu Teala'nın varlığı ve birliği inancına müşahedeye dayalı akıl yürütme ile ulaşılır.. Alemdeki herşey Allahu Teala'nın "ayet"leridir, varlığının ve birliğinin delilleridir. 

Peygamberlerin mucizeleri ise, onların gerçekten Allahu Teala'nın peygamberleri olduğunun, "materyalist-pozitivist zeminde müşahede (gözlem) konusu olan" kesin kanıtlarıdır: "... İşte bu ikisi (yılana dönüşen âsâ ve beyazlaşan el) Firavun'a ve ileri gelen adamlarına Rabbinden iki kesin delildir (burhan)..." (Kasas, 28/32)

Allahu Teala'nın varlığı ve birliği, Kur'an'da gösterildiği gibi, kevnî ayetler üzerinde tefekkürde bulunularak (akıl ve fikir/nazar yoluyla) bilinir.

Fakat ahiretin varlığı salt akıl yürütme ile bilinemez, bunun için bir peygamberin, muhbir-i sadıkın (doğru habercinin) getireceği "haber"e ihtiyaç vardır. (Bu muhbirlik, casusluk jargonundaki muhbirlik değildir; muhbir, if'al babından ism-i faildir, "haber veren, haber verici" demektir. İhbâr da bu bubdan gelen masdardır, "haber verme" demektir.)

Bununla birlikte, Kur'an'da belirtildiği gibi, kışın karlı buzlu havalarında tümden ölen yeryüzü yeşilliğinin baharda tekrar canlanması, ahiret hayatının "aklen mümkün" olduğunu, "muhal" olmadığını gösteren bir delildir. Bunu mucize ile teyit edilmiş, sıdkı/doğruluğu mucize ile ispatlanmış bir peygamberin söylemesi ise, onun "doğruluğu kesin bilgi" haline gelmesini sağlar. (Bununla birlikte, yeniden dirilişin "aklen mümkün" olması, dünyevî gözleme bağlı bir durum değildir. Böyle bir şey yaşanmamış olsaydı bile aklın vereceği hüküm "imkan/mümkünlük" olurdu.)

Hz. İsa aleyhisselam'ın ölüleri diriltmesi, materyalist-pozitivist düzlemde müşahedeye (gözleme) dayalı açık/doğrudan bir "burhan" (kesin delil) durumundaydı.]

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’da ayrıntılı bir şekilde anlatmaya çalıştığı husus işte bu: 

Vahdet-i vücudçuluk, keşf ya da mükaşefe ürünü olarak benimsenen bir inanç değildir, alem hakkında spekülasyonlar yapan ateist ya da deist felsefecilerden kopyalanmış yarım akıl ürünü (ve de akla aykırı) bir felsefedir, batıl bir felsefî zırvadır, zandan ibaret (hurafe kabilinden) bir kuruntudur.

Şeyhülislam şöyle diyor:

“Sofiyye-i Vücûdiyye erbabı (Vahdet-i Vücudçu tasavvuf ehli), Allah hakkındaki re’ylerini (görüşlerini)felasife (felsefeciler) re’yine bina etmişler, ulema-yı Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinden uzaklaşmışlardır.”

(Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi, Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemâsıyla İlmî MünâkaşalarıC. 1, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman Erdem, İstanbul: Gül Neşriyat, 2005, s. 185, n. 138. Bu eser, Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı 4 ciltlik kitabının birinci cildinin tercümesidir.)

*

Evet, nasıl mahlukatın Allahu Teala ile olan ilişkisi müşahede (gözlem) konusu olamıyorsa, keşf ve mükaşefe konusu da olamaz. 

(Eğer müşahede konusu olsaydı, nasıl hiç kimse bize, müşahede edilmekte olan Güneş için “Güneş’in varlığını bana ispat et!” diyemiyorsa, diyemezse, “Allah’ın varlığını bana ispat et!” de diyemezdi.)

Nitekim İbn Arabî, şunu diyerek, keşf ya da mükaşefe ile oluşan bir “marifet”ten söz edilemeyeceğini ortaya koyuyor:

O Allah Teâlâ’dır. O’nu bilmenin (mârifet) son noktası bu dünya hayatında, “O’nun misli yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ve, “Senin izzet sahibi rabbin, onların isnat ettikleri her türlü vasıflardan münezzehtir” (es-Sâffât 37/180) âyetlerinde olduğu gibi ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımaktır. İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir.

İşte zurnanın zırt dediği, dananın kuyruğunun koptuğu yer burası.

Bu durumda keşf ve mükaşefeden değil, ancak (Kur’an’da geçtiği gibi) akletmeden, “akıl ile bilme”den söz edebilirsin.

Bir defa, "Hak için caiz olmayan şey" ancak "akıl yürütme" yoluyla bilinebilir.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, “Hak için câiz olmayan şeyi” bilip de nefyetme hususunda “akıl”dan başka yol gösterici yoktur.

Eğer tamamen "keşf" esaslı düşünürsen, Hak için caiz olan ve olmayan şeylerden değil, ancak keşf olunan ve olmayan şeylerden söz edebilirsin.

Yani şöyle konuşman gerekir: "Ben, Hakk'ı mükaşefemde şöyle gördüm.. Fakat Hakk'ta şunları şunları göremedim, onları nefyediyorum, onlar hakkında 'yokluk' hükmünü veriyorum."

Dangalak şarlatan böylece bütün keşf edebiyatının içine etmiş, kaldırıp çöpe atmış oluyor.

Ama haberi yok.. Kendisinden bile haberi olmayan bu soytarı tutup bize keşfiyle Allahu Teala'dan, mutlak vücuddan vs. haber veriyor.

*

Akıl yürütmenin söz konusu olduğu yerde keşf ve mükaşefe değil, Kelam ilmi devreye girer.

Allahu Teala’nın ancak selbî açıdan bilinebilmesi, onun hem müşahede (gözlem) hem de mükaşefe/keşf konusu olamayacağı anlamına gelmektedir.

Bununla birlikte, Allahu Teala’nın hiç bilinememesinden söz edilemez; bilinir, fakat sadece akıl yoluyla, ve aklın elverdiği sınırlar içinde (varlığı ve birliği cihetinden).

Selb/olumsuzlama, akılla verilen bir hükümdür, müşahede ya da mükaşefe ile kavranılmakta olan birşey değildir.

*

Eğer Kelam’ı (aklı ve nakli/vahyi) bir yana bırakır ve salt keşf ve mükaşefeye dayanırsanız, Allahu Teala’yı asla bilemezsiniz.

Salt müşahede (gözlem) çerçevesinde kanaat oluşturan, kabaca “Gördüğümü kabul eder, görmediğimi inkar ederim” diyen pozitivistlerin Allahu Teala’yı bilme (marifet) bakımından tam takır kuru bakır olmaları gibi.

Aklı (Kelam’ı) devre dışı bırakan keşfçilik/mükaşefecilik de “manevî pozitivizm” durumundadır.

Son tahlilde materyalist pozitivizmin ikizidir.

Nitekim materyalist pozitivizm madde ve enerjiye (mevcudata) Allahu Teala’nın “kıyam bi-nefsihî” (varlığı kendinden olma, sonradan yaratılıp var edilmeme) sıfatını yüklüyor, ve evreni, bütün parçalarıyla birlikte tanrı haline getiriyor.

Benzer bir şeyi manevî pozitivizm durumundaki vahdet-i vücutçuluk da yapıyor, mevcudatı Tanrı’nın tezahürleri, taayyünleri ve suretleri olarak gösteriyor.


DEVLET, ŞERİAT/HUKUK, VAHİY VE AKIL

 








Müslümanların (ümmet-i Muhammed’in s.a.s.) tek bir devletinin ve tek bir imamının (halifenin, devlet başkanının) bulunması gerekmektedir:

“İmam Eş’arî, Müslümanların imamının sadece bir tane olacağını belirtir. Çünkü birden fazla olması caiz olsa, buna bir sınır getirilemez ve bu, son tahlilde imametin iptali, ortadan kaldırılmasıdır. Öyle ki iş, herkesin kendi ailesinin imamı olması noktasına kadar varabilir.”

(Abdülhakim Nas, İmâmet Probleminin Sünnî Literatüre Girişi ve Bâkıllânî’ye Göre İmâmet, yüksek lisans tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 52.)

Kavimleri/ulusları büyük birer aile olarak düşünmek mümkündür. Türkler söz konusu olduğunda Türkmenler’den, Uygurlar’dan, Özbekler’den, Kırgızlar’dan, Azeriler’den vs. bahsettiğimizde de bunların bir tür büyük birer aşirete/kabileye karşılık geldiğini söylemek mümkün olabilir..

Bu tür parçalanma ve bölünmelerin sonu gelmez.

Evet, Müslümanlar’ın birlik olup tek devlet haline gelmeleri gerekmektedir. (Müslüman olmayan dilediği gibi düşünebilir.)

*

Bu “tek”lik olgusu çerçevesinde şu hususa da dikkat etmek gerekir: Tarikat şeyhleri ve alimler için (bütün Müslümanların önderi anlamında) “zamanın imamı” tabiri kullanılamaz.

Çünkü, tek değildirler. Müslümanların bir zamandaki imamının tek olması gerekir.

Hadîste belirtilen her asırda gelecek olan müceddidler de bu anlamda imam değillerdir. Çünkü müceddidleri tecdidden önce bilme durumu yok.

Bir alim için ancak eserler verdikten sonra (ve genelde ölümünün ardından) müceddid değerlendirmesi yapılmaktadır.

Müceddidin şahsı değil tecdidi önemlidir.

*

Hz. Peygamber s. a. s. şöyle buyurdu:

“İmamlarınızın en hayırlıları sizi seven ve sizin sevdiklerinizdir. En şerlileri ise size kin güden sizin de kin güttüğünüz, sizi sevmeyen ve sizin de onları sevmediğiniz, sürekli birbirinize lanet ettiğiniz emirlerinizdir.”

(Bunun üzeriniz sahabe “Ya Rasulallah bu durumda onlarla savaşmayalım mı?” sorusunu yöneltince de şöyle buyurmuştur:)

“Hayır! Size namazı ikame ettikleri sürece onlarla savaşmayın.”

(Müslim, Kitâbu’l-imâre, 1855. Diğer bir rivayete göre de “Namaz kıldıkları sürece” buyurulmuştur: Müslim, Kitâbu’l-imâre, 1854.)

Böylesi hadîslerden hareketle şu sonuca varılmıştır:

“Ulema, kâfir birinin imametinin sahih olmadığı ve küfre düşüren bir harekette bulunduğunda onun azledileceğini söylemiştir. Aynı şekilde namazı kılmayı ve insanlara namazı emretmeyi bıraktığında da azledilir.”

(Abdulbaset İbrahimoğlu, Günümüzde Cihat Hadislerinin Anlaşılması, doktora tezi, Bursa: U. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022, s. 75.)

“İmam Şâfiî, fısk ve zulüm sebebiyle halifenin yetkisinin düşeceğini kabul eder. Çünkü fasık velayet hakkına sahip değildir …”

(Mehmet Sever, Sa’dettin Taftâzânî’nin İmamet Anlayışı ve İlk Dönem Siyasi Olayları Değerlendirişi, yüksek lisans tezi, Samsun: O. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s. 85.)

Güç yetmeme durumu başka:

“Ancak İmam-ı Azam’a göre, (fasık babanın kızını evlendirmesinde olduğu gibi) fasıkın da velayeti caizdir. Ona göre fasık emire, daha büyük mazarrat ortaya çıkacaksa onu tahtından indirmek üzere isyan etmemek daha iyidir. Ancak bu, İmam’ın [İmam-ı Azam’ın] isyancıları suçlaması anlamına gelmemektedir.” (Sever, s. 86-7)

İmam-ı Azam bunu (fasık da olsa) müslüman devlet başkanı için söylüyor. Küfre düşen bir devlet başkanı için değil.

Kâfirin velayeti hiçbir şekilde caiz değildir.

*

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki “zamanın imamı” adı altında imamlık tekelini elinde bulunduran ya da imamlığın tapusunu Rasulullah s.a.s.’den almış sorgulanamaz (masum) kişilerin varlığından söz edilemez.

İmamlar (halifeler, devlet başkanları) masum olsalardı, onlar için namazı terk gibi büyük günah olan bir durumun ortaya çıkması ihtimalinden söz edilemezdi.

Çünkü hadîse göre, imam (halife) namazı terk de edebilir, yani onun için masumiyet diye birşey söz konusu değildir, ve bu durumda imamet ehliyet ve liyakatini yitirmiş olur.

Evet, söz konusu hadîs, “masum imam” inancının batıl olduğunu ortaya koymaktadır:

Ehl-i Sünnet uleması, hadislerden deliller getirerek, fasık, facir ve zalim de olsa “beş vakit namazı kılan” imama (halifeye) itaat edilmemesinin (isyan edilmesinin) uygun olmayacağını savunmuşlardır. Ancak bu, masiyet (günah, zulüm) olan emirlerine de itaat edilmesi anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte imamın (halifenin) küfrü benimseyip kâfir olması ya da beş vakit namazı terk edecek kadar dinî yaşayıştan uzaklaşması durumunda onun azledilmesinin, görevinden uzaklaştırılmasının gerekli olduğu konusunda müttefiktirler. Özellikle küfür durumunda bu kesinlikle farzdır. (Malikî mezhebine göre bid’atçi imam da makamından indirilir.) Burada kastedilen devletin Şeriat’i reddetmesi ve küfür kanunlarını benimsemesi de değildir, devlet başkanının kişisel olarak kâfir olmasıdır. Öte yandan, Matüridiyye’nin önde gelen isimlerinden Ebu’l-Muîn en-Nesefî, imamın sadece namazı terk durumunda değil, halkın içinde (halktan saklamadan) günah işlemesi durumunda da azledilmesi gerekir. Ayrıca zulüm, halkın mallarını gasbetme, haksız yere adam öldürme ve şer’î hadleri (Şeriat’in ceza kanunlarını) uygulamama da azil nedenidir.

(Selim Özarslan, “Ebû’l-Muîn en-Nesefî’nin İmâmet/Devlet Başkanlığı Anlayışı”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, C. 14, S. 3-4, s. 435-6.)

*

Kısaca ifade etmek gerekirse, müslüman bir toplumun devletinin İslam devleti (Şeriat devleti), devlet başkanının da beş vakit namaz kılan bir müslüman olması zorunludur.

Ve Müslümanların bunu sağlamak için çaba sarfetmeleri farzdır.

Müslümanların Şeriat (Kur’an ve Sünnet) ahkâmıyla yönetilmesinin gerekli olmadığını, laik (siyasal dinsiz) bir devletin de kabule şayan olduğunu ileri sürmek ise, buz gibi küfürdür.

Çünkü bu, birçok Kur’an ayetini yalanlama, tekzib etme ve inkâr etme anlamına gelmektedir.

Bir müslümana yakışan, Kur’an hükümlerinin değil, (Türkiye için konuşmak gerekirse) Atatürk ilke ve inkılaplarının lüzumsuz olduğunu söylemektir.

Atatürk ilke ve inkılaplarını (Ki “çağdaş uygarlığı” esas almaları bakımından, çağdaşlık tekelini elinde bulunduran İngiliz ve Fransızar’ın ilke ve inkılapları olarak adlandırılmaları yanlış olmaz) kutsal bilip onlardan biri için bile lüzumsuz diyemeyen kişilerin hem Şeriat’i (Allahu Teala’nın koyduğu ilkeleri) lüzumsuz görmeleri hem de kendilerini müslüman saymalarına ise gülünür.

*

İslam devletinde (Şeriat’i gerçekten uygulayan bir İslam devletinde) imama (devlet başkanına) laik (siyasal dinsiz) devletlerde olduğu gibi dokunulmazlık verilmez.

İmam, Şeriat hükümleri karşısında sıradan bir müslümanla aynı konumdadır. “Şura (parlamento, uzmanlar kurulu vs.) şöyle uygun gördü, böyle uygun gördü, zaman bunu gerektiriyor” vs. denilmesi tek başına değer taşımaz.

Taftâzânî’nin ifade ettiği gibi, “Bu ilimde asıl olan Kitap ve Sünnet’e tutunmaktır. İnançla ilgili konularda açıklamaların bu asıllara göre yapılmasıdır. İcma [konsensus, fikir birliği] ve ma’kul [aklî çıkarımlar, akıl yürütmeler], bu asıllarla çelişmedikçe geçerlidir”. (Sever, s. 44.)

İslam devleti meselesi öyle “Olsa da olur, olmasa da olur” türünden birşey değildir:

Taftâzânî, imamet kavramının değerlendirmesini yaparken kendisinden önce yaşamış olan ve birçok konuda da etkisinde kaldığı Fahreddin er-Râzî (ö.606/1210)’nin, “Şahıslardan bir şahsın, din ve dünya işlerinde genel başkanlığıdır” şeklindeki imamet tarifini şöyle değerlendirir: “Bu tarif fıskından, günahkârlığından dolayı imam azledildiğinde ümmetten bu yetkinin ve vazifenin düşmediğini ifade etmek içindir”. Bu tariften anlaşılan imametin [İslam devletini kurmanın, imamet şartlarını taşıyan bir imam seçmenin] müslümanlar için bir sorumluluk olduğudur. (Sever, s. 45.)

Fasık bir imam fıskını kabul edip azledilmesine razı olsa, bir cihetten faziletli bir adam sayılması gerekir.

Pratikte fasık biri, “Her toplum layık olduğu idarecileri bulur, size layık olan da benim” diyecek, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” şirretliği sergileyecek, kendisini azletmek isteyenleri bozgunculuk yapmak ve fesat çıkarmakla suçlayacaktır.

(Selanikli Mustafa Atatürk’ün, sadece namazın önemini hatırlattı diye merhum Bediüzzaman’ı “Aramıza ihtilaf verdin” diye suçlaması gibi.. Gerçekte bunu söyleyerek ihtilaf çıkaran kendisi.. Selanikli gibi namaz kılmadığı gibi bir de “emr-i bi’l-maruf” yapılmasına tahammül edemeyenler, Müslümanlar’ın lideri/imamı olamazlar. Adamın durumu ortadayken bunu bile bile Atatürkçülük yapanlar, merhum Abdülhakîm Arvasî’nin ifade ettiği gibi, gizli küfür ve nifaklarını ya da cehaletlerini ortaya sermiş olurlar. Dolayısıyla, bir müslüman asla “Atatürk’ün izindeyiz” diyerek onun siyasetini benimsediğini söyleyemez.)

Hadislerde salih veya fasık fark etmeksizin her imamın arkasında namaz kılınmasının ve her (müslüman) emirle cihat edilmesinin emredilmesinden hareketle aynı kişilerin zulümlerine de (fiilen veya susup onaylayarak pasif) destek verilmesi gerektiği söylenemez

Tam aksine zulme, haksızlığa ve yanlışa güç nisbetinde tepki göstermek gerekir. Bunun en aşağısı da “kalple buğz”dur, bunun daha aşağısı yoktur.

Değil fiilen ya da kavlen (sözle) destek olmak, içten içe hoş görmek ve sempati beslemek bile mevzubahis olamaz.

*

Yanlışlara karşı çıkma konusunda şunu söylemek gerekir: Nassla sabit olan hususlarda “Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur” ilkesi gereğince herkesin doğruyu söyleme hakkı (ve aynı zamanda sorumluluğu) vardır.

İslam’da mükellefiyet sadece ulema için değildir, herkese terettüb eder.

Bununla birlikte ictihadî konularda söz, usul ilimlerini bilen, Kitap ve Sünnet’e vakıf kişilere bırakılmalıdır.

Çünkü usul ilimlerini bilmeyenler, ictihad diye kendi heva ve heveslerini öne çıkarırlar. Kitap ve Sünnet’e (bilerek veya bilmeyerek) sırt çevirirler.

Dalkavuk ulema-i sû / kötü alimler de aynı durumdadır.

Çünkü bunlar, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtildiği şekilde “haramı helal, helali haram” gösteren fetvalar verip nassları (sübutu/varlığı ve delaleti/anlamı kat’î/açık emirleri) devreden çıkararak kendilerini “rab” konumuna getirmektedirler.

*

Burada bir parantez açalım.

Bu şekilde “helali haram, haramı helal yapan” ilahiyatçılar taifesi içinde sakallı, cübbeli tipler de yer alıyorsa da (Ki alâmet-i farikaları devletçi ve “sonradan görme” Kemalist olmalarıdır), böyleleri daha çok tarihselci-modernist soytarılar arasından çıkıyor.

Bunlara göre, Kur’an ve Sünnet’teki emir ve yasaklar “belirli bir tarihe ve coğrafyaya özgü” kabul edilmeli, çağlar üstü ve evrensel oldukları düşünülmemelidir. Dolayısıyla dinde zamana ve zemine göre “güncelleme” yapılmalıdır..

Kulağa hoş gelsin diye buna tecdid adını verdikleri de olur. Böylece tecdid kavramını istismar ederler.

Gerçekte tecdid, yenilik yapmakla değil, yeniymiş gibi canlı hale getirmekle, gündemden düşürülmüş hakikatleri yeniden gündeme taşımakla olur.

Mesela hadis-i şerifte imanların eskiyeceği belirtilir ve tecdid olunması tavsiye olunur. Tecdidin yolu olarak ise, “La ilahe illallah” sözünün (kelime-i tevhidin) çok tekrarlanması gösterilir.

*

İşte tecdid, önensenmez hale gelen ya da sıradan birşeymiş gibi gösterilen büyük dinî hakikatlerin tekrar çok canlı bir şekilde gündeme getirilmesi, hatırlanması, hatırlatılması demektir..

Bize düşen, bunu yapan müceddidleri örnek almak ve onların izinden gitmektir, bid’atçilerin değil.

Tarihselcilik ve güncellemecilik denilen yaldızlı palavra ise, tecdid değil, sabotaj ve suikasttır. Cinayettir.. Dinî emir ve yasakların katledilmesi ve ardından tarih mezarlığına gömülmesi faaliyetidir: “Ve böylece her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık; (bunlar) aldatmak için birbirlerine (bâtıl) sözün yaldızlısını fısıldarlar.(En’âm, 6/112)

Evet, tarihselciler, gerçekte bir yönüyle suikastçi-katil din mafyası, bir yönüyle de dini gömmeye çalışan cenaze levazımatçısı ve mezarlık işçisi durumundadırlar.

Fakat tecdid edebiyatı yapmaktan da geri kalmazlar..

Oysa yaptıkları yenilikler/yenilemeler, din için mezar kazma alanında yapılmış icatlar durumundadır; daha derin kazma, daha parlak mermer kullanma, mezar taşına daha yaldızlı laflar yazma gibi.

*

Söz tarihselciliğe gelmişken, ekran soytarısı ilahiyatçı eblehlerden Prof. Mehmet Okuyan’ın “tarihselcilik” meselesiyle de ilişkili bir zırvası üzerinde duralım.

Bilindiği gibi, kafadarı ve dava arkadaşı Develili Darwin Mustafî İslamolog, dini (İslam’ı) evrim teorisinin peygamberi Darwin’le barıştırmak, Darwin’in zırvaları doğrultusunda tahrif ve tahrip etmek için, egzantrik bir masal icat etmiş durumda.

Buna göre, Hz. Adem aleyhisselam döneminde tam da insan görünümünde (fakat insan değil beşer diye adlandırılması gereken) evrim geçirmiş hayvanlar vardı, Hz. Adem’in oğulları, kızları bunlarla evlendiler.

Sözde bununla, “ensest” olarak kabul edilebilecek bir uygulamayı insanlık tarihinden kaldırmış oluyorlar.

Gerçekteyse, bütün hayatı her türden “ensest” üzerine kurulu olması gereken mevhum ve muhayyel “hayvan-insan”ı, diğer bir tabirle “beşer”i, dedemiz ve ninemiz haline getiriyorlar.

Üstelik, bu “insan-hayvan”ın, (Hz. Adem’in çocuklarıyla evlenmekle tümden “insan” haline gelmedikleri, “hayvan”lıkları sürdüğü için,) evlilik sonrasında bu “ensest” ilişkilerini bırakmış olmaları düşünülemez..

Çünkü bedenen ve görünüş olarak insan olsa da, ruhen hayvan..

İmdi, Hz. Adem diyelim ki kızını böylesi bir hayvan-insanla, yani beşerle evlendirdi ve bu evlilikten kızlar dünyaya geldi, bu beşer damadın kendi kızlarıyla ensest ilişkisine nasıl engel olacaksınız, ey angutlar?

Yine, Hz. Adem’in bir “insan-hayvan”, yani beşer gelini, dünyaya getirdiği oğullarıyla nasıl bir ilişki içinde olacaktır?

Alıştığı önceki hayatını sürdürmeyecek midir?!..

Evliliğinde bile, diğer “insan-hayvan” taifesiyle olan “evlilik dışı zina” alışkanlığı ensestlisi ensestsizi ile devam etmeyecek midir?!

Bu Mustafî İslamolog gibi dangalaklarda idrak sıfır olduğu için böyle açıkça yazmamız, ahmaklara lafın tamamını söylememiz gerekiyor. Bunları adamdan sayıp ekranlara çıkaran ve zırvalarını dinleyip inananlar onlardan da ahmak..

Tabiî burada “insan” ve “hayvan” dışında “beşer” adlı bir “ara form” icat edilmesi tam bir şapkadan tavşan çıkarma hokkabazlık ve gözbağcılığından ibaret.. Çünkü insan dışında beşer diye bir tür yok. Bir başka deyişle insan eşittir beşer..

*

Burada şunu da belirtelim: Allahu Teala Nisa Suresi’nin 1’inci ayetinde “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının” buyuruluyor. 

İmdi, kendilerini çok akıllı zanneden bazı ukalalar, hiçbir delile dayanmadan kafadan atarak, “Bu ‘bir tek nefis’ten şunu anlamak lazım, bunu anlamak lazım” diye gevezelikler yapabilirler, fakat Hz. Adem a.s.’dan ve eşinden söz edildiğinde, Havva’nın Hz. Adem’den yaratılmış olduğunu kabul etmek durumundadırlar. 

Aksi takdirde ayeti yalanlamış olurlar. 

Peki, Havva anamızın Adem babamızdan yaratılması, aralarında ya bir “ikiz kardeşlik” ya da (Hz. Meryem ile Hz. İsa a.s. arasındaki “ana-çocuk” ilişkisini akla getiren bir) “baba-çocuk” ilişkisinin bulunduğunun düşünülmesine yol açmaz mı? Bu durumda Adem a.s. ile Havva anamız arasındaki “eş”lik ilişkisini de birileri “ensest” olarak nitelendirmeyecekler midir?.

Ne yazık ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kur’an Yolu adlı tefsiri de bu noktada bir sürü lüzumsuz ve saçma gevezelik içeriyor. Mustafî İslamolog’dan farkları lafı eveleyip gevelemiş, ağızlarındaki baklayı çıkarmaya cesaret edememiş olmalarından ibaret gibi görünüyor.

*

Şunu da söylemeden geçmeyelim: Bu tür saçma gevezelikler, bu akılsız, aşağılık duygusu ruhlarına işlemiş ilahiyatçı taifesinin ensest gibi sapıklıklara olan alerjisinden çok, evrim teorisi yandaşlarına hulus çakmak için sözde “dindarca” bir bahane bulmuş olmalarından kaynaklanıyor.

Ayrıca şunu da belirtelim: Haramlar ve helaller “akıl yürütme” ile değil, Allahu Teala’nın “bildirmesi” ile bilinir. 

Eğer helaller ve haramlar (ve onlara medar olan emir ve yasaklar) akıl yürütme ile belirlenseydi, “akl”a dayanarak “sosyal darwinizm”i ve buna bağlı olarak zekâ ve beden bakımından güçlü olanların akıl hastalarından ve başkalarına yük olan hastalardan daha çok yaşama hakkına sahip bulunduklarını, hatta sadece onların yaşamayı “ellerinin emeğiyle” hak ettiklerini ileri sürenlere, yine, Naziler gibi akıl hastalarına yaşama hakkı tanımak istemeyenlere itiraz etmek kolay olmazdı.

Ayrıca, salt “akl”a dayanıldığında, normların/kuralların pozitivist bir bakış açısıyla tabiatın işleyişinden ve olgulardan istinbat edilmesi durumu ortaya çıkar. 

Böylesi bir durumda mesela bir insanın ateşle bir başkasını yakmasını “hayatın doğal akışı”na müdahale niteliği taşıması ve ortaya çıkan fizikî zarardan hareketle yanlış bir davranış olarak değerlendirmek “aklen” mümkün olsa da, insanların cinsel yaşamına “akıl”dan hareketle sınırlamalar getirmek mümkün olmazdı. Bu yönde aklî deliller getirseniz bile muhatabınız kendince “akıl yürütmeler” yapabilir; bunu engelleyemezsiniz. 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Kâzım Karabekir’e “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar…. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diyebilmiş olması bunun bir örneğini teşkil ediyor. Adam kendince “akıl yürütüyor”, namussuzluğun zenginleşmeyi ve daha iyi bir hayat sürmeyi sağladığı sonucuna varıyor.

*

Evet, insanları salt akıl yürütmelerle ikna edemezsiniz, çünkü beşer davranışları ve sosyal ilişkiler, ateşin yakması gibi “tartışma” götürmez, akıl yürütmeye ihtiyaç bırakmayan gerçeklikler değil.. 

Mesela bugün laik (siyasal dinsiz) zihniyet çerçevesinde içkili araba kullanmayı yasaklamak mümkün olabilir, çünkü kimse bir sarhoş yüzünden trafikte risk almak istemiyor, fakat böylesi risklerin bulunmadığı durumlar ve ortamlar söz konusu olduğunda onlara içki yasağını (haramlığı) kabul ettiremiyorsunuz. 

Cinsellikte de durum aynı.. Çünkü sınırlamaları gereksiz “tabu” olarak nitelendiren ve özgürlüğüne/haklarına saldırı olarak değerlendiren insanlar her zaman çıkar.

İlahî vahyin devreden çıkarıldığı, sadece “aklın” hüküm sürdüğü bir dünyada insanları sadece “doğal etkenler ya da sınırlar” durdurabilir. Mesela kimse ateşle şurasını burasını yakmaz, kaynar suyla kendisini haşlamaz, böylesi durumlarda “tabiat/doğa” insanları frenler, fakat zararı “doğal” olarak hemen ortaya çıkmayan, aksine zevk veren cinsel ilişkide böylesi bir “doğal fren” yok.. 

İşte bundan dolayı bu LGBT hareketi ve eşcinsellik gibi sapıklıklar ortaya çıkıyor, çıkabiliyor, kimse de “Bu, akla aykırı, o halde yasaklayalım, yasak getirelim” demiyor.. 

Tam aksine, bunu diyenler, “akıl” adına, akılcılık havariliği ile, dini “totaliter bir siyasal tasavvur ve proje” haline getirmekle suçlanıyorlar..

*

Tabiî bunların “akıl” adını verdikleri şey gerçekte akılsızlıktan, heva ve hevese, nefsanî arzu ve dürtülere teslim olmaktan başka birşey değil..

Çünkü “akıl”, insanı hayvandan ayıran garîzedir.  

Bunların “akıl” adını verdikleri şey ise, insanı hayvanlaştıran, insanı hayvan derekesine düşüren özellikler durumunda. 

Mesela pekçok iktisatçı/ekonomist, rasyonel/akılcı bireyi, çıkarını maksimize edip azamîleştirmeye çalışan insan olarak tanımlar.. Oysa bu, hayvanlıktan, hayvan gibi nefsanî arzuların peşinde koşmaktan başka birşey değildir.

Daha kötüsü, aynı iktisatçılar insandaki bu akılsız sözde akılcılığın toplumun çıkarına (toplumsal yarara) pozitif katkı sağladığını ileri sürebilmektedirler..

İşte burası insanın hayvandan aşağı (bel hum adall) hale geldiği yerdir, çünkü insandaki bu maksimizasyon/azamileştirme tutkusu hayvanlarda bulunmadığı için onlar tabiatı/doğayı tahrip ve yaşanmaz hale getirme hayvanlığından uzaktırlar.

Böylesi bir hayvanlık, bildiğimiz hayvanlara değil, sözde aklıyla hareket eden, akılcı geçinen ve akılcılık adına ilahî buyruklara (Şeriat’e) havlayan “hayvandan aşağı” insanımsılara özgü.

*

Konumuza dönersek, Hz. Adem’in çocuklarının evlilikleriyle ilgili olarak “Şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır” diye hüküm vermek, vahyi bırakıp akıl ile hüküm vermektir.

Her ne kadar Mustafî İslamolog gibi dangalaklar sözde “vahye dayalı” bir “namus telakkisi”ni kalkan yapıyorlarsa da, hareket noktaları kendi akılları.. 

Vahiy değil..

LGBT sapıklığı almış başını yürümüş, İstanbul Sözleşmesi denilen cinayet memlekete gelip çöreklenmiş, kanunlar hâlâ bu sözleşme doğrultusunda işliyor, Selanikli’nin “memleketi namussuzlaştırma” projesi altın çağını yaşıyor, ve utanmadan bu Selanikli’ye Twitter hesabından methiyeler düzen Mustafî İslamolog gibi sahtekâr soytarılar sözde Hz. Adem’in çocuklarının namusunu kurtarıyorlar..

Vay şerefsizler vay!

*

Mehmet Okuyananlamayan’ın, (Ki tanıma bahtsızlığı yaşadığım en aptal ve angut kişilerden biri olduğunu söylemek zorundayım) internette tesadüfen karşılaştığım bir video’sunda, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem döneminde haram ve yasak olan hususların Hz. Adem döneminde de haram ve yasak olduğunu söylediğine şahit oldum.. 

Dolayısıyla, bugünkü yasaklar, Hz. Adem dönemindeki evlilikler için de söz konusuymuş, öyle diyor.

Böyle salakça ve cahilce bir lafı, bir imam hatip ortaokulu talebesi bile söyleyemez, fakat bu dangalak söyleyebilmiş.

Halbuki, Allahu Teala emir ve yasaklarda değişiklikler yapmıştır.

Mesela Âl-i İmran Suresi’nin 50’nci ayetinde Hz. İsa aleyhisselam’ın Yahudiler’e Size haram kılınan bazı şeyleri size helal yapayım diye gönderildim” dediği bildiriliyor.

Bazen de helal olan, haram hale getirilir; cumartesi yasağında olduğu gibi.

*

Bu Mehmet Okuyananlamayan bir de tefsir yazmış..

Kopyala-yapıştır yazarlığının kolaylaştığı günümüz bilgisayar çağında tefsir yazmak çok zor birşey değil, çünkü elde bir sürü tefsir var, okuma yazması olan herkes, şu kitaptan biraz, bu kitaptan biraz birşeyler kopyalayıp yapıştırarak, cümleler üzerinde ufak tefek tasarruflarda bulunarak kolayca bir eser ortaya çıkarabilir.

Evet, günümüzde sabırlı, gayretli ve kalemi işlek birinin bu yöntemle her hafta bir cilt kitap üretmesi mümkün.

Ama, mesela bir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi tefsir yazmak zor.

Selanikli diktatörün şapka giymeyenleri bile astırdığı bir zamanda onun gibi laiklik aleyhinde ifadeler kullanabiliyor musun, bunun dinsizlik demek olduğunu söyleyebilir musun, mesele burda.

Onun gibi, Allahu Teala’ya şirk koşulmasından söz ederken Sakarya Savaşı’nı, Çanakkale’yi örnek verip, “Allahu Teala’nın yardımını unutup ‘Zafer şundan oldu, bundan oldu’ diyerek şirk koşuyorlar, müşriklik yapıyorlar” diyebiliyor musun?..

Evet, bu şekilde (o an için) başkalarının söylemediği, söyleyemediği, ya da akıl edemediği hakikatleri yazacaksan buyur yaz, fakat söylenmişi aynen tekrarlayacaksan, Türk’e Türk propagandasına benzer şekilde herkesin bildiği ve de kimsenin itiraz etmediği risksiz gerçekleri tribünlere oynayarak tekrarlayacaksan, buna lüzum yok..

Fakat bu Mehmet Okuyananlamayan olayında durum daha vahim..

Çünkü bu adamda birincisi akıl ve mantık yeterli değil, angut bir tip, zekâ eksikliği ile malul.. (Niyeti bahsine girmiyoruz, orası Allahu Teala’ya karşı sorumluluğu.)

İkincisi, adamda “fıkıh usulü”ne, tasavvuf alanına ve usulüddin’e (Kelam ilmine, ve bu çerçevede epistemolojiye / bilgi felsefesine ve bilim felsefesine) vukufiyet diye birşey yok..

Böyle birinin Kur’an’ı doğru anlayabilmesi mümkün değildir.

Fakat mesela merhum Elmalılı, bu alanların hepsine hakkıyla vakıf..

Fransızca’dan felsefe kitabı bile tercüme etmiş.. Fıkıh usulüne hakim. Kelam ve tasavvufu iyi biliyor..

Dolayısıyla yazdığı tefsir bir şaheser durumunda..

Bu Mehmet Okuyananlamayan soytarıya gelince..

Durumu, sınavda kopya çeken kurnaz fakat akılsız öğrencilerinki gibi..

Öğrenci, kopya çekip yazılı kâğıdını doldurup tam not alabilir de, bu, dersi biliyor olması anlamına gelir mi?!..

Şurdan burdan derleyip kitap yazmak da bilmek ve anlamak (dinde fakih olmak) değildir.

Dirayetsiz rivayet o kadar önem taşımaz.

Bu Mehmet Okuyananlamayan gibi tipler arasıra “dirayet” gösterisi de yapıyorlarsa da, bu, yapılanı bozma, saçmalama anlamına geliyor. Batılı bir akademisyenin öğrencisine söylediği sözde olduğu gibi: “Ne yazık ki yazdıklarından doğru olanlar yeni değil, yeni olanlar da doğru değil.”

*

Meselenin tarihselci soytarılıkla ilgisi şu:

Şayet Hz. Peygamber s.a.s. ile vaz’ edilen son şeriati Hz. Adem döneminde de geçerli sayarsanız, tarihselcilerin iddialarının tam aksi noktada durmuş, “Şeriat hükümleri, emir ve yasaklar hiç değişmez, evrenseldir, her çağda ve coğrafyada mutlak biçimde aynıdır” demiş olursunuz.

Fakat bunlar öyle bir “ilahiyat dansözlüğü” icat etmişler ki, oraları buraları bazen titreyip oynayarak tarihselci mesajlar veriyor, bazen de tam aksi yönde açılıp saçılıyor.

Konuya göre bazen sıkı tarihselci, bazen de fanatik anti-tarihselci hale gelebiliyorlar.. 

O kadar ki, bunların mutaassıp anti-tarihselciliği çerçevesinde Allahu Teala bile şeriatte değişiklik yapamıyor; evet Allahu Teala bile, Hz. Adem’in çocukları ile sonraki nesillere evlilik hükümleri bakımından farklı emirler verme, farklı yasaklar getirme hakkından mahrum.

*

Şeriat (emir ve yasaklar) değişir, değişebilir, fakat değişiklik yapma yetkisi şâri’nindir (şeriati koyanındır).

Modern hukukta da böyledir (Ki Şeriat, İslam hukuku demektir), yasa koyma yetkisi TBMM’de (parlamentoda) olduğu gibi, onu değiştirme ve yürürlükten kaldırma yetkisi de yine TBMM’dedir.

Başka biri buna kalkışırsa yetki gasbı içine girmiş olur, suçtur.

Mesela vatandaşlar, “Bu yasa bizim aklımıza uymadı, değiştirelim” diyerek değiştiremezler.

Hatta, hukukçu oldukları halde hâkimler de bunu yapamazlar, hukukçu olmayan adamların yaptıkları yasaları (aptalca bile olsa) uygulamakla yetinme durumundadırlar.

Aksi yönde hareket etmenin hukuk usulüne ve mantığına aykırı olduğunu kabul ederler.

Evet, Hz. Peygamber s.a.s.’in tebliğ ettiği İslam Şeriati son şeriattir ve kıyamete kadar geçerlidir; onda değişiklik düşünülemez.

Değişiklik gerekseydi Allahu Teala yeni peygamber ve yeni kitap gönderirdi.

Tarihselcilik (Prof. Mustafa Öztürk adlı beş para etmez tipin durumunda görüldüğü gibi) küfürdür, maskeli inkârcılıktır (Mustafa’nın diğerleriyle arasındaki fark, bunun münafıklığı becerememesinden ibaret; diğerleri münafıklıkta maharet kesbetmişler, küfürlerini saklamayı iyi biliyorlar, gerektiğinde ustaca kıvırıyorlar).

Ancak, tarihselciliğin tam karşıtı kutuptaki, Allahu Teala’yı bile şeriatte değişiklik yapamaz konumda görme sapkınlığı da, en az tarihselcilik kadar batıldır.

*

Konudan uzaklaştık, esasa dönelim..

Evet, insanlar için (Allahu Teala’nın açık emirlerine aykırı olarak) kanun/yasa yapıp kural koyanlar, “rablik” taslayan birer tağut hükmündedirler.

Böyle yapanların bağımsız bir kişi veya kurul/komisyon olmaları, millî irade (millet iradesi, demokrasi) adına konuşmaları veya diktatör konumunda bulunmaları, durumu değiştirmez.

Nitekim, büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde (yukarıda atıfta bulunduğumuz) Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken, Hristiyanlar’ın “rab” edindikleri ruhbanlarının yerini laiklikle birlikte parlamentoların (millet meclislerinin) aldığını söylemektedir.

Türkiye’de “rab” edinilenlerin başını (Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu) Selanikli Mustafa Atatürk çekmektedir.

O, “demirbaş rab” durumunda..

Devletçi putperest zümre tarafından “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez rab” ilan edilmiş.

Bir de “değişken rabler” var.. Bunlar seçimlerle gelip gidiyor.

*

Yukarıda, bir İslam devletinde dinden dönen (küfre düşen) ya da namazı vs. terk edip fasık hale gelen imamların (devlet başkanlarının) azledileceğini ifade etmiştik.

Benzer bir durum laik (siyasal dinsiz) demokrasilerde de söz konusu..

Örnekler üzerinden gidelim.. Mesela Başbakan Adnan Menderes laik-Kemalist rejimin “fasığı” (günahkârı) olma suçlamasıyla koltuğundan indirildi.

Fakat bu yeterli görülmedi.. Hapse atıldı..

Bu da yeterli görülmedi, idam edildi.. Darağacında sallandırıldı..

İki bakanı ile birlikte..

Celal Bayar da onun “mesai arkadaşı” olması hasebiyle (“Bir fasıkla nasıl yoldaşlık edersin!” kabilinden) sigaya çekildi, ipten kendisini zor kurtardı.

İkinci bir örnek, Prof. Necmettin Erbakan..

Kurduğu Milli Nizam Partisi, Kemalist-laik rejime “iman”ının sağlam olmaması suçlamasıyla kapatıldı.

Bundan ders aldı, Milli Selamet Partisi’nde falso yapmamaya çalıştı..

12 Eylül darbesinden sonra Refah Partisi’ni kurdu ve zaman geldi başbakan oldu.

Kemalist-laik rejimin kâfiri ya da fasığı olmakla suçlanmamak için çok dikkatli hareket ediyor, şifreli bir “kuş dili” konuşuyordu.

Fakat Kemalist-laik rejimin (kendilerini devletin gerçek sahipleri ve birinci sınıf vatandaş kabul eden) radikal ve fanatik müminleri, ellerindeki “iman ölçer” aletlerin yardımıyla “niyet okuma” konsültasyonları yaptılar ve Erbakan için “Kemalist-laik rejimin münafığı” teşhisini koyarak onu siyasî yasaklı hale getirdiler.

Ona, “Sen laik (siyasal dinsiz) rejimin münafığı olduğun, imanın samimi olmadığı için değil başbakan, bakan bile olamazsın. Hatta milletvekili bile olamazsın.. Hatta hatta kıytırık bir beldenin belediye başkanı bile olamazsın.. Hatta hatta hatta mahalle ya da köy muhtarı bile olamazsın.. Ne yapalım senin makine mühendisliğini, Almanya’da yaptığın doktorayı, önemli olan Selanikli’ye samimi iman” dediler.

Erbakan tecrübeliydi, kendisi siyasî yasaklı olsa da arkadaşları ve talebelerine Fazilet Partisi’ni kurdurdu..

Ancak, laik (siyasal dinsiz) rejimin ayrıcalıklı sahipleri bu defa (başka bir gerekçe bulamadıkları için, tavşanın suyunun suyu hesabı) “Fazilet Partisi, Refah’ın devamı sayılır” diyerek onu da kapattılar.

*

Laik-Kemalist rejim Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu Selanikli Mustafa’ya imanı bu kadar önemserken, bir İslam devletinin Allahu Teala’ya imanı önemsememesi, bir kâfirin İslam devletinin başkanı olmasına izin vermesi düşünülemez.  

Laik (siyasal dinsiz) rejimin müminleri (ölüp gitmiş, cesedi çürümüş bir şahsın) Atatürk ilke ve inkılapları adını verdikleri (don, kilot, atlet, çorap, şort devrimi vezninde şapka devrimi gibi saçmalıkları da içeren) işgüzârlıklarına aykırılığı “siyasetten men” gerekçesi kabul edecekler, fakat bir İslam devleti (Müslümanlar’ın devleti) Allahu Teala’nın ilkelerine (Kur’an ve Sünnet’e) aykırılığı önemsemeyecek, bu da olamaz.

*

Yukarıda Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetine atıfta bulunmuştuk.

Söz konusu ayet-i kerimede, Yahudi ve Hristiyanlar’ın hahamlarını ve papazlarını rabler” haline getirmiş oldukları bildirilmektedir.

Sebebi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden hristiyan olan Adiyy bin Hatem r. a.’e açıklamış olduğu üzere, onların (Allahu Teala’nin indirdiği hükümlere aykırılığı açık olan) fetvalarına itibar edip helali haram, haramı helal kabul etmelerinden ibarettir.

Merhum Elmalılı Hoca’nın dile getirdiği gibi, parlamentoların (millet meclislerinin) Allahu Teala’nın emirlerine aykırı kararlarına da aynı şekilde değer verenler (ya da mesela Selanikli Mustafa Atatürk gibi “Biz ilhamımızı gökten indiği sanılan kitaplardan değil hayattan alıyoruz” diyenler), Allahu Teala’yı bırakıp başka şeyleri (insanları ve/veya nesneleri) “rab” edinen müşriklerdir.

Selanikli’nin rab kabul ettiği şeyin “hayat” olduğu görülüyor, başka birçok kimsenin rabbi de, (Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen kararları ve icraatı Allahu Teala’nın hükümlerine [Şeriat’e] tercih ettikleri için), Selanikli..

Bunun gibi, “Tamam Allah’a inanıyoruz, müslümanız, fakat devlet işleri farklı; devlet birşeyi emrettiği zaman ona, Allah’ın emrine aykırı bile olsa itaat etmek ve saygı duymak gerekir” diyenler de müşriktir.. Putperesttir.. 

Böylelerinin rabbi de devlettir (devlet adı verilen siyasetçi ve memur-bürokrat taifesidir).

*

Tartıştığımız konuyla ilgili olduğu için meşru kelimesi üzerinde de durmak gerekiyor.

Meşru ve meşruiyet/meşruluk (meşrutiyet değil) kelimelerini hukukçular ve siyaset bilimciler çok kullanırlar.

Meşru kelimesi şeriat kelimesiyle aynı kökten türemiştir ve “şeriate/hukuka uygun olan” demektir.

Ancak günümüz hukukçuları meşru kelimesini kullanırken bununla İslam Şeriati’ne (İslam hukukuna) uygunluğu kastetmiyorlar.

Yürürlükteki anayasa ve yasalara uygunluğu kastediyorlar.

Burada bir tutarsızlık ortaya çıkıyor, çünkü, meşru kelimesini kullandıklarına göre, anayasa ve yasalar için “Bizim beşerî (insan yapısı) şeriatimiz” demeleri gerekirken, bu tabiri asla kullanmıyorlar.

Bu durumda, bu yasalara uygun davranış için “meşru” nitelemesini de yapmamaları, bu kelimeyi kullanmamaları gerekir.

Aynı şekilde, meşruiyet kelimesini de lügatlerinden çıkarmaları icab eder.

Asıl tutarsızlık ve çelişki ise, bazı ilahiyatçıların de meşru ve meşruiyet kavramlarını bu laik (siyasal dinsiz) rejimin İslam Şeriati’ne aykırı hükümleri için kullanabiliyor olmaları.

Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetinde açıklanan şirk olgusunu akla getirecek şekilde “Şu meşrudur, bu meşru değildir” filan şeklinde ifadeler kullanıyorlar; kasıtları İslam Şeriati’ne uygunluk değil, mevcut yasalara uygunluk..

Meşru kelimesini öyle kullanıyorlar ki, söz konusu yasaların hükmünü, İslam’a aykırı oldukları halde, sırf “devletin yasası” olmaları itibariyle “meşru” kabul etmekte oldukları izlenimi ortaya çıkıyor.

Bu tavrın “şirkten arınmış” olduğunu söylemek mümkün değildir.

Böylece “şirk dili”ni benimser hale gelmiş olduklarının ya farkında değiller ya da şirke düşmeyi umursamıyorlar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...