Kemal Ohri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemal Ohri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ANADOLU’DA OSMANLI DEVLETİ’Nİ ÇÖKERTEN “ŞİKELİ MAÇ”: CURZON’UN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’Ü DESTEKLEMEK İÇİN ABD’YE VE YUNANİSTAN’A OYNADIĞI OYUN

 









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 22

 

Bir zamanların “eski subayı yeni uluslararası ticarî girişimcisi” Kemal Ohri’nin kadîm dostu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazdığı hilafet konulu uzun mektubu üzerinde duruyorduk.

Bir önceki bölümde, Prof. Dr. Metin Hülagü’nün şu sözlerini aktarmıştık:

“1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile İngiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilafet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de Dini Eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu, ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.”

(Bkz. Metin Hülagü, “Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?”, 21 Temmuz 2018, https://www.superhaber.com/hilafetin-ilgasini-ismet-pasa-mi-imzalamis-makale-124433)

Peki mektuptan başka neleri öğreniyoruz?

Prof. Hülagü bunları şöyle sıralıyor:

“… mektupta geçen ifadeler dikkatlice okunduğunda söz konusu antlaşmanın mahiyeti ve neden imzalanmış olduğuna dair kesin bilgi olarak ortaya çıkan hususları şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Türkiye ile İngiltere arasında yapılmış gizli bir anlaşma mevcuttur.

2. Antlaşma toplamda 4 maddeden oluşmaktadır.

3. Sözü edilen gizli anlaşma Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmıştır.

4. Antlaşmayı İsmet İnönü imzalamıştır.

5. Gizli antlaşma Lozan Antlaşması’na rağmen geçerliliğini korumuştur.

6. Gizli antlaşma 1947 yılında hala geçerli durumdadır. 

7. Gizli antlaşmanın içeriği hilafet ve saltanatın kaldırılmasını kapsamaktadır.

8. Gizli antlaşma Türkiye’deki Dini Eğitim Yasağını da içermektedir.

9. Lozan Antlaşması Hilafet ve Saltanat’ı kaldırma sözü verilmesi neticesinde ancak imzalanabilmiştir.

10. Hilafet ve Saltanat ilga edilmeden barış yapılamamıştır.

11. Antlaşmanın İngiltere ile birlikte ilga edilmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na defalarca teklif edilmişse de İngiltere’yi kızdırmamak adına bu teklifler dikkate alınmamıştır.”

*

Prof. Hülagü’nün şu ifadeleri de önem taşıyor:

“… Ohri’nin beyanlarını destekler manada, yine Ohri’nin mektubundan iktibasla, Mustafa Kemal’in 1923 İzmir harp oyunlarından sonra yaptığı konuşmasındaki Büyük bir dostluğun yeniden kurulması, sulhun teessüsü (barışın gerçekleştirilmesi) makam-ı hilafetin ilgasına menuttur (hilafet makamının kaldırılmasına bağlıdır)” ifadesini burada zikretmek gizli antlaşma konusuna açıklık getirmesi bakımından doğru olacaktır.”

Büyük bir dostluk kiminle kurulacak?

İngiltere ile..

Peki bu neye bağlı?

Hilafetin kaldırılmasına..

Demek ki İngiltere, “Önce hilafeti kaldır, sonra ‘barış’ı al, parayı veren düdüğü çalar” diyerek bir şart öne sürmüş.

Selanikli de “Tamam agam, sen ne dersen o” demiş.

Prof. Hülagü şu değerlendirmeleri de yapıyor:

“Hamidiye [II. Abdülhamid] devrinde doğup büyüyen, okuyup devlet kademelerinde göreve gelmiş olan ve Cumhuriyet idaresinin kurulmasına öncülük eden devlet ricali de İngiltere’nin şahit oldukları ikiyüzlü ve ince siyaseti dahilinde hilafetin ne anlam ifade ettiğinin muhakkak ki farkındalardı.

“Belki de bu farkındalık sebebiyledir ki Cumhuriyeti kuranlar onu kurma yolunda hilafeti kaldırma esaslı Türk-İngiliz gizli antlaşmasını imzalamaya mecbur kalarak hilafeti İngiltere’ye kurban etmişlerdi ve fakat İngiltere’ye itimat edemedikleri ve hilafetin Türkiye’den başka bir coğrafyada ihyasını da arzulamadıkları için ‘Halife hal edilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır’ demeyi bir emniyet gereği olarak satırlara döküp kanunlaştırmışlardı.”

Bunu düşünmüş olabilirler, fakat gerçekte bu, başka bir yerde bir başkasının halifeliğini ilan etmesine engel olmaya yetecek mahiyette bir tedbir değildir.

*

Prof. Hülagü, ayrıca Ohri’nin mektubundaki şu ifadeleri aktarıyor:

“Gerçi hükümet şekli [cumhuriyetin ilanı] İslam kamuoyunda bir tesiri haiz olmamışsa da [tepki görmemişse de] İslam’ın gereklerinin esaslarından biri olan hilafetin ilgası ve akabinde hala devam eden İslam terbiyesinin okullarda kesinlikle yasaklanması, yalnız Türkiye’de değil bütün İslam dünyasında büyük bir hoşnutsuzluk uyandırmıştır.

“Hakkıyla söylemek lazım gelirse İngiltere siyasetiyle teşrik-i mesai (işbirliği) büyük bir yarar olarak kabul edilmekle beraber hilafet ve saltanatın [Osmanlı Devleti’nin] ilgası, herkeste büyük bir iç tepki doğurmuştur. Hele Türkiye dini teşkilatı kaldırıyor, denildikten ve halife bütün aile efradı ile memleketten tam bir hakaret ve sefaletle çıkarıldıktan sonra, bütün patrikhanelerin, hahamhanelerin.. vs. en eski dini teşkilata varıncaya kadar Türkiye’de eskiden olduğu gibi vazifelerine devam etmeleri bu infiali, en yüksek dereceye çıkarmıştır. Bu işlerin nereden ileri geldiği ve ne suretle Lozan’da ilk antlaşma imzalandığı herkesçe malum olduğu ve hele Lord Kürzon’un Lozan Antlaşması’nı savunurken neler söylediği bilindiği için bundan ortaya çıkan her şeyi bütün çıplaklığı ile anlamak mümkündür.”

*

Evet, Kemal Ohri’nin dikkat çektiği şekilde, Lord Curzon’un Lozan Antlaşması’nı savunurken kullandığı ifadeler önem taşıyor.

Onun bu ifadelerine geçmeden önce Lozan Antlaşması’nın hangi şartların ürünü olduğu üzerinde durmakta yarar var.

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde belirtildiği gibi, İngiltere 1916 senesinde Sykes-Picot projesi çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu’nu (ve bu arada Anadolu’yu) bölüp parçalamaya karar vermişti.

Ancak, sonraki yıllarda yaşanan gelişmeler, Anadolu’yu parçalama hedefinden vazgeçmelerine neden oldu.

Birincisi, Ekim 1917’de yaşanan Bolşevik (komünist) ihtilali ile Rusya’nın İngiltere’nin safından ayrılması, onun eski müttefiklerinin (İngiltere, Fransa ve İtalya) Türkiye’ye (Anadolu’ya) yönelik hesaplarını gözden geçirmelerine yol açtı.

Komünist devrimden üç ay sonra Ocak 1918’de ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın 14 maddelik “Wilson Prensipleri”ni ilan etmesi ve 12’nci madde ile Osmanlı Türkleri’nin egemenlik haklarına vurguda bulunması, hesapların gözden geçirilmesini gerektiren ikinci önemli gelişmeydi.

Söz konusu 12’nci madde şunu diyordu:

“Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.”

Bu gelişmelerin ardından İngilizler 1918 Ocak ayında, Hindistanlıları kendi yanlarında savaşa ikna etmek için onlara, “Türkler’e, başkent İstanbul'a ve hilafete dokunulmayacağına dair” söz verdiler ve böylece 1 milyon 160 bin Hindistanlı askere sahip oldular. (Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

*

Diğer taraftan savaşın bitiminden üç ay sonra, 18 Ocak 1919'da düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda Yunanistan’ın birtakım taleplerde bulunması da İngilizler’in Anadolu’ya yönelik planlarını gözden geçirmelerini gerektiriyordu.

Konferansta Yunanistan Başbakanı Venizelos’un İzmir’de Rum (Yunan) nüfusunun çoğunlukta olduğunu iddia ederek Wilson ilkeleri gereği bölgenin Yunanistan’a verilmesini talep etmesi İtalya’yı rahatsız etti. 

Bundan iki ay sonra da İstanbul Ortodoks Patriği’nin Antalya'nın da Yunanistan’a verilmesini istemesi İtalya’nın harekete geçmesine neden oldu. 

İtalyanlar, Yunanistan'ın bölgeyi ilhak etmesini engelleme bahanesiyle, müttefikleri İngilizler’in onaylamamasına rağmen, 23 Mart 1919’da, Antalya, Konya ve Muğla'yı işgal ettiler. 

İngiltere Başbakanı Lloyd George ise, 5 Mayıs’ta, İtalyanlar’ın Anadolu'daki etkisini sınırlandırmak ve İzmir'i de işgal etmelerini önlemek için Yunan birliklerinin İzmir'i işgal etmesini teklif etti.

Bahaneyi İtalya vermişti.

Fransa ve ABD, 6 Mayıs'ta, İngiltere tarafından yapılan “Yunan birliklerinin İzmir'e çıkarılması teklifi”ne onay verdiler.

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesi olayların seyrini böyle özetliyor.

Doğal olarak, İngiltere ve Yunanistan ile İtalya arasındaki ihtilafın danışıklı dövüş olması da mümkündür.

Çünkü, yankesici iki kafadarın kavga ediyormuş gibi yakapaça birbirlerine girmeleri ve sonra onları ayırmaya gelen kişinin ceplerini boşaltıp tabanları yağlamalarına benziyor.

Nasrettin Hoca'nın "Yorgan gitti, kavga bitti" macerası gibi..

*

İngilizler’in arzusu, başkenti (İstanbul yerine) Anadolu’daki bir şehir olacak çağdaş ve uygar yeni bir Türk devletinin kurulması, onun vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilmesi ve hilafetin kaldırılması..

Fakat bu yeni devleti kim, nasıl kuracak?

Anadolu’da bu yönde bir hareketin başlayabilmesi için Müttefikler (İngiltere, Fransa ve İtalya) dışında üçüncü bir gücün Anadolu’ya saldırması lazım..

Böyle bir saldırı olmadan bir “kurtarıcı”nın Anadolu’da yeni bir hareket başlatması mümkün değil.

*

İngiltere Başbakanı’nın (Vikipedi’nin söylediğine göre) ülkesinde kimseye danışmadan aldığı bu karar (Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesi kararı), İngiliz hükümetinde bölünmeye neden olduğu gibi İngiltere Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson’ın da tepki göstermesine neden olur.

Başbakanlığın Yunan taraftarlığına karşı Savaş Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Hindistan Bakanlığı, Türkiye ile, İngiliz çıkarları doğrultusunda iyi ilişkiler kurulmasından yanadır. (A. y.)

Vikipedi’de olay bu şekilde anlatılıyor olsa da, İngiliz hükümetinde yaşanan bu bölünmenin Türkler’e ve İslam dünyasına karşı sergilenen bir “iyi polis – kötü polis” numarası olmadığı garantisini vermek kolay değil..

Her ne olursa olsun, İngiliz hükümetindeki bu bölünme ve görüş ayrılığı görüntüsünün, Osmanlı topraklarındaki ve Hindistan gibi diğer İslam beldelerindeki Müslümanlar’ın tansiyonunu düşürmüş ve amiyane tabirle “gazını almış” olduğu kesin. 

*

Vikipedi’de şu ifadeler de yer alıyor:

“… İzmir'deki Yunan varlığı son derece elverişsiz koşullar altında başlayıp Anadolu'da bir Türk direnişi oluşmasına sebep oldu. Yunanların bu işgaliyle bütün Türkiye ayağa kalktı: ‘Başka milletlere katlanabilirdik ama Yunanlara asla.Mustafa Kemal'in bir kurtarıcı olmasını sağlayan şeyin, İngilizlerin yaptığı bu yanlış hareket olduğunda şüphe yoktur. İzmir gerçekten İngiliz veya Fransız birlikleri tarafından işgal edilmiş olsaydı Mustafa Kemal asla böyle bir etkiye sahip olamayacaktı. Şimdi ise yalnızca kabaran öfke dalgalarını güçlü bir ırmağın kanalına yönlendirmesi yeterliydi. Türkler, güçlü ve muzaffer bir İngiliz ordusunun yasadışı işgaline bile dayanabilirdi ama eski bir tebaa olan Yunanlar tarafından yapılan işgal, neredeyse kabul edilemez bir rezaletti. Yunan istilası, İstanbul'un her yerinde kitlesel gösteriler ve ayaklanmalar meydana getirdi. İzmir işgali, düşman süngü çemberi içinde yarı koma halindeki harap, morali bozuk bir milleti öfkeli bir uyanıklık durumuna sokmuştu.”

Ancak, madalyonun bu görünen/gösterilen yüzünü ters çevirdiğimizde şu soruyla karşılaşıyoruz:

İngiltere, sözü edilen yanlışlığı/hatayı bilinçli bir biçimde, (istihbaratı / gizli servisi vasıtasıyla anlaşmış olduğu) Mustafa Kemal’in önünü açmak için yapmış olabilir mi?

Ya da olamaz mı?

İngiliz hükümetinin, bir Yunan işgalinin Türkiye’de büyük tepkiye yol açacağını ve halk tarafından sindirilmesi ihtimalinin düşük olduğunu bilmiyor olması beklenemez.

Nitekim İngiliz istihbarat subayı Yarbay Smith’in 13 Mayıs 1919'da sunduğu rapor bu gerçeği ortaya koyuyor:

"Eğer Yunanlar tarafından bir işgal yapılacaksa bu, ancak, her şeyden önce, Fransız veya İngiliz kuvvetleri tarafından bölgenin kontrolü ve polisliğinin üstlenilmesi ile yönetimin kontrol altına alınması ve daha sonra geri çekilen birliklerin yerini aşamalı olarak Yunan birliklerine devretmesiyle gerçekleştirilebilir." (A.y.)

Bu bilindiği halde, tam aksi yönde hareket edildi ve böylece Selanikli’nin önü açılmış oldu.

Bu bir hata mıydı?

*

Bu sırada bir barış antlaşması imzalanmış olsaydı Mustafa Kemal için defter daha açılmadan kapanmış olacaktı.

Tam da bu noktada İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon sazı eline aldı, Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandıracak şekilde yanık ve içli bir türkü “çığırmaya” başladı.

“Türk’ü söyler türküler” babından bir türkü..

İpe un seren, fareli köyün kavalcısı gibi birilerini peşinden sürükleyip bilinmez diyarlara götüren, hayattan koparan bir türkü..

Çoğu türkü gibi Lord Curzon’un türküsü de dünyayı sevilenin ayaklarının altına seriyordu: İngiltere’nin dışişleri bakanı olduğunu unutmuş olarak, ABD’nin dışişleri bakanı gibi ahkâm kesiyor, olmayacak bir dua için aminler yağdırıyordu.

Türküyü “çığırmaya” başladığı tarih çok ilginç: 19 Mayıs 1919..

Selanikli’nin Samsun’a çıktığı gün..

Türküsündeki dilek ise şu: ABD’nin Ermenistan, Anadolu, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde “manda” yönetimi kurması..

Kendisi, (Çanakkale gibi cephelerde bir sürü insan kaybetmiş, maddî zarara uğramışken) Türkiye’ye çöreklenmeyi başardığı halde “manda” yönetimi kurmayacak kadar kibar ve nazik..

Manda teklifinin gerekçesi ise şu: Böylece Anadolu’nun parçalanması engellenmiş, Rus yayılmacılığına karşı önlem alınmış olacaktır.

*

Hakkını yemeyelim, Lord Curzon çok iyi bir satranç oyuncusu..

Büyük oyuncu..

Adam kurnaz, ABD’nin daha yeni ilan edilmiş Wilson Prensipleri çerçevesinde bu teklife evet demesinin mümkün olmadığının farkında.

Evet dese bile, hem Osmanlı Devleti hem de Ermeniler ile oturup konuyu müzakere etmesi, onları ikna etmek için uğraşması lazım.. Bölgede onları “zorla” ikna etmesini sağlayacak herhangi bir askerî gücü yokken “evet” cevabını alması çok zor.

Evet, Lord Curzon, hükümetinin onayıyla, ABD’ye böyle saçma bir teklifte bulundu ve ABD bu teklife cevap verinceye ve barış görüşmeleri yeniden başlayıncaya kadar sekiz ay geçti.

Yani Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılması gereken barış antlaşmasıyla ilgili müzakereler sekiz ay geciktirilmiş oldu.

Curzon’un hamlesinin ardındaki etken de bundan başka birşey değildi.

Demirel’in dediği gibi “siyasette 24 saat çok uzun bir süre” ise, “240 kere 24 saat” ne uzunlukta bir süredir, kestirmek zor.

Fakat şunu biliyoruz: Bu “240 kere 24 saat”te Osmanlı Devleti’nin nefessiz kalıp boğulması sağlandı.

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde şu satırlar da yer alıyor:

“Daha sonra ise İngilizlerin; İtalya ve Fransa'yı tamamen bölgeden uzaklaştırarak Anadolu'nun parçalanmasını engellemek ve Rus yayılmacılığına karşı önlem almak için Ermenistan, Türkiye, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde bir Amerikan mandası teklif etmesi ve ABD'nin bunu değerlendirme sürecinin uzaması sonucu Osmanlı İmparatorluğu ile yapılacak sulh antlaşmasının imzalanması epey gecikmişti. İngiliz kabinesi, Lord Curzon'un önerisi üzerine, 19 Mayıs 1919'daki kabine toplantısında tüm Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilmesine karar verdi. Bu teklif, antlaşmanın 6 ay gecikmesine neden oldu. Bu süre Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'da gerçek bir milli direniş oluşturabilmesi ve İstanbul Hükûmetini devirebilmesi için tam da ihtiyacı olan süreydi.

Aslında sekiz ay.. Altı değil..

Bütün bunlar, Selanikli Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü’nün 1973 yılında yaptığı itirafı daha iyi anlamızı sağlıyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Vikipedi, aynı maddede Lord Kinross’un şu sözünü de aktarıyor:

“Curzon'un öteden beri sezdiği gibi Mustafa Kemal'in tam da bu kadar bir süreye ihtiyacı vardı.”

Yani Kinross’a göre herşey bir hesap kitabın sonucu..

Ve Lord Curzon sezgileri kuvvetli bir satranç oyuncusu..

Destek verdikleri adamları Selanikli’nin (19 Mayıs’tan itibaren) ne kadar zamana ihtiyacının bulunduğunu biliyor.

Sezgileri, ABD’nin bu manda teklifine olumsuz cevap vereceğini de bildiriyor.

Evet, İngiltere hükümeti, 19 Mayıs’ta ABD’ye manda teklifinde bulunulmasına karar veriyor. İki gün sonra, 21 Mayıs’ta İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransa Başbakanı Clemenceau ve ABD Başkanı Wilson ile görüşerek bu teklifi onlara iletiyor.

Bu teklif Fransa’yı rahatsız ediyor, çünkü bir ABD mandası durumunda Türkiye’deki ekonomik kazanımlarını ABD’ye kaptırması ihtimali var. Yani ABD’nin manda teklifini kabul etmesi, Fransa’yı karşısına alması demek.. Bu da, böyle bir karar almasını zorlaştıran bir başka etken..

Nitekim, Vikipedi’deki aynı maddede belirtildiğine göre, İngiltere Başbakanı’nın bu teklifini duyan Fransa Başbakanı Clemenceau şunu diyor:

“Bu, Lord Curzon'un işi olmalı. Fransa'yı Türkiye'den kesin olarak dışlıyorsunuz. Kaldı ki Fransa, Avrupa'da, Türkiye ile iktisadi ve mali bağları en fazla olan memlekettir.”  

*

Satranç ustası Curzon’un asıl hamlesi bir ay sonra geliyor. Yine Vikipedi’den okuyalım:

“27 Haziran 1919'da Paris Konferans Heyeti, İngilizlerin teklifi ile, Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti Türkiye'nin herhangi bir bölgesi için manda alıp almayacağına karar verene kadar, Türkiye ile Barış Antlaşması'nın askıya alınmasına karar verdi. Böylece Lord Curzon, Türkiye ile ilgili barış müzakerelerinin 12 Şubat 1920'de başlayan Londra Konferansı'na kadar ertelenmesini sağladı. Halbuki "çok erken yapılacak bir barış", Türk-Yunan çatışmasını önlemek için tek çareydi. Aynı zamanda Yunan Başbakan VenizelosYunanistan'ın Anadolu'daki varlığını çok uzun süre finanse edemeyecek olması nedeniyle zamanın kısıtlı olduğunu düşünüyordu. Zaman Venizelos'un aleyhine ve Mustafa Kemal'in lehine işliyordu. Sonuçta 1912 yılından beri savaşlar sürüyordu. Çözüm ne kadar uzatılırsa Yunanistan gibi küçük bir ülke için finansal zorluk o ölçüde artacaktı.” (A.y.)

Görüldüğü gibi Curzon burada Venizelos’a Selanikli Mustafa Atatürk lehine esaslı bir “kazık” atıyor.

Bu kazık sadece barış görüşmelerinin ertelenmesiyle ilgili değil..

Haziran ayı, aynı zamanda İzmir’e asker çıkarmış olan Yunanistan’a (adını General Milne’den alan) “Milne Hattı” ile Anadolu içlerine yürüme yasağının “fiilen” getirildiği ay.. Resmîleşmesi Ağustos’ta olacaktır.

Öyle ki, (sonradan yürümeye başladıklarında Ankara’nın burnunun dibindeki Polatlı’ya kadar giden, Eskişehir’de 70 bin kişilik Türk ordusunu mağlup eden) Yunan kuvvetleri o gün yürüyüşüne devam etmiş olsa, Erzurum’da Kâzım Karabekir’e “toslayıncaya” kadar sellemehüsselam yol alabilecekti.

Bu da, Karabekir'in İstiklâl Harbi'nin (Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin) doğal lideri haline gelmesi sonucunu verecekti..

Böyle bir ortamda Selanikli'nin Erzurum ve Sivas'ta kongre tertiplemesi, Ankara'da yeni bir Meclis oluşturması ve İstanbul'a karşı "millet hakimiyetinden, millet iradesinden" söz etmesi mümkün olmayacaktı. 

Fakat, Selanikli'ye Samsun'a gitme ve Anadolu'da ağını kurma "vize"si veren İngiliz, Yunan'a, Anadolu içlerine yürüme "vize"si vermedi.

General Milne eliyle kırmızı kart gösterdi.

Yunan ordusu, İngiltere’nin emriyle bir yıl boyunca Aydın sınırında bekleyip İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretti, ot yoldu. 

*

Evet, bu manda hikâyesi, satranç ustası Lord Curzon’un Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandırma girişimiydi.

ABD’nin olumsuz cevap vereceğini biliyordu.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Diğer taraftan Lord Curzon, İngiliz kabinesine daha önce verdiği memorandumda, Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilse bile ABD'nin bu öneriyi kabul etmesinin pek mümkün görünmediğini kendisi de belirtmişti. ABD Başkanı Wilson, ABD'nin bölgede bir manda almak için en isteksiz konumda olduğunu söylemişti.” (A.y.)

Yani bile bile lades..

Önemli olan kime çalım atıldığı, topla kimlerin daha fazla buluştuğu değil, hangi kaleye gol atıldığı..

Bu “şike”li maçta gol yiyen kale, Osmanlı Devleti’nin kalesi..

Gol atan ise “İngiliz destekli” Selanikli Mustafa Atatürk..

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Lord Curzon'un bölgede ABD mandası önerisi üzerine antlaşmanın imzalanmasının aylarca ertelenmesi sonucu İstanbul Hükümeti'nin ülke içindeki kontrolü çok hızlı bir şekilde azalırken Anadolu süratle milliyetçilerin [Selanikli’nin] kontrolü altına girmeye başladı. Milliyetçi hareketi ortaya çıkaran şey İzmir'in işgal kararıydı. İzmir işgali, Mustafa Kemal için bir talihti. Lord Curzon'un da tahmin ettiği gibi, tüm Türkiye ayağa kalkmak için hazırdı ve gecikmenin her anı Türklerin [Selanikli’nin] lehineydiBernard Lewis şöyle dedi: “Her şey hazırdı, sadece lider bekleniyordu.” Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gitmesini [ve orada lider olmasını] sağlayan ise asayişi yeniden temin etmek için Samsun'a bir subay gönderilmesinde ısrar eden İngilizlerdi. Yunanların İzmir'e ayak basmasının ertesi günü, İngilizlerden aldığı bir vize ile İstanbul'dan ayrılan Mustafa Kemal, tüm Anadolu'ya geniş yetkilerle atanmıştı.” (A.y.)

Bu geniş yetkiler fiilen “Anadolu Genel Valiliği” anlamına geliyordu..

*

Lord Curzon (İngiltere), İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “destek” çerçevesinde sadece Yunanistan’ı kullanıp “kazıklamış” değildi, ABD’yi de parmağında oynatıp kullanmıştı.

Ve bu oyuna Selanikli Mustafa Atatürk de bir ucundan katılmıştı.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

"Fakat ABD'nin [manda] kararından önce İtilâf [devletleri, yani İngiltere, Fransa ve İtalya], Amerikan başkanlık kampanyasının sonuçlarını ve Amerikan Senatosunun kararını beklemek zorundaydılar. Bu gecikme, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile hızlı bir barışın sonuçlanmasına yeni engeller ekledi. Curzon'un sekreteri, Türkiye'de erken bir barış olasılığının en düşük düzeyde olduğunu vurguladı. ABD'nin bölgede incelemeler yapmak üzere gönderdiği, Sivas Kongresi'nde de gözlemci olarak bulunan ve Mustafa Kemal ile görüşen General Harbord, raporunda, Türklerin amacının tercihen Amerikan mandası altında İmparatorluğun toprak bütünlüğünü korumak olduğunu ifade ediyordu. Mustafa Kemal, Amerikan Hükûmetinden ülkenin koşullarını araştırmak için bir komisyon gönderilmesini istedi. Fakat Washington'daki Senato, Türkiye üzerinde bir manda ile hiç ilgilenmedi. Değerlendirme sürecinin sonunda ABD başkanı Woodrow Wilson, bölgede bir manda almak yerine sadece Türk-Ermeni sınırını çizmek üzere hakem olmakla yetindi.”

Bu aslında hem Curzon’un hem de Selanikli Mustafa Atatürk’ün beklediği ve istediği şeydi.

Vikipedi’ye kulak vermeye devam edelim:

“Anadolu'daki Türk milliyetçiliğinde böylesine önemli bir büyüme meydana gelirken ABD'nin kararını beklemek, İngiliz diplomasisindeki büyük bir gaf olduğunu kanıtladı. Curzon'un 19 Mayıs 1919'da Türk hükûmeti ile yapılacak olan antlaşmanın imzalanmasını geciktirmesi Mustafa Kemal için harika bir fırsata dönüştü. Gecikmenin her anında Mustafa Kemal daha da güçleniyordu. Bu dönemde Anadolu'da artan Türk direnişi, Paris'teki barış şartları için giderek daha ciddi bir tehdit oluşturuyordu. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komisyonundan gelen ciddi raporların ise Londra'daki Dışişleri Bakanı Lord Curzon tarafından genellikle göz ardı edilmesi, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile başarılı bir barış için iyiye işaret değildi. Bunun yerine Curzon, en doğru tercihin Mustafa Kemal'in başında olduğu yeni bir Türkiye'nin ortaya çıkmasına izin vermek olabileceği sonucuna varıyordu.” (A.y.)

Aslında söz konusu olan “İngiliz diplomasisinin gafı” değildi, o diplomasinin (siyasetin) Curzon liderliğindeki “Şeytan’a pabucunu ters giydirecek ustalıktaki mahareti”ydi.

İsmet İnönü’nün ağır işiten kulakları çınlasın:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


KEMAL OHRİ'NİN AÇIKLADIĞI SIR: SELANİKLİ-İNGİLİZ GİZLİ ANTLAŞMASI

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 21

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Türkiye’de Atatürk ilke ve inkılapları diye bilinen devrimlerin/devirmelerin aslında Curzon ilke ve inkılapları olduğunu görmüştük.

Lord Curzon, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı..

“Kim Birinci Dünya Savaşı’nın galibi olmak ister” yarışmasında İngilizler, sorulara cevap verirken bazen fikir değiştiriyorlar, ve Mondros Mütarekesi’nden sonra gündeme gelen “barış antlaşması” hususunda “son karar”ları İstanbul’u Türkler’e bırakmak oluyor.

Ama hangi Türkler’e?

Selanikli Mustafa Atatürk liderliğindeki Türkler’e..

*

İngilizler’in Selanikli’yi “destekledikleri bir işbirlikçileri ya da ajanları” değil de “İngilizler’in inadına ulusal kurtuluş savaşı veren bir kahraman” gibi göstermek için yaptıkları hileleri önceki bölümlerde açıkladık, tekrar etmeyelim.

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü, bu destekleme ya da işbirliği gerçeğini, sıkça tekrarladığımız gibi, 1973 yılında tek cümleyle özlü bir biçimde ifade etmiş bulunuyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin!

“Bu milletin içinde aptallar da var, dolayısıyla onların hatırı için ‘lafın tamamı’nı söyleyelim” diyerek gerçeği en açık ve yalın biçimde açıklamış.

Daha ne desin!

*

Tabiî İnönü’nün tarihî açıklaması bazı sorulara cevap aranmasını gerektiriyor:

Bir: İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İstiklâl mücadelesinin başarısı”nı, yani Selanikli Mustafa Atatürk’ün muvaffakiyetini niçin istemişti?

İki: Curzon (onun şahsında İngiliz hükümeti) böyle bir karar verirken sahadaki İngiliz subayları ile istihbaratçıların (ajanların) sundukları raporları ve yapılan analizleri gözardı edemeyeceğine göre, o kurmay subaylar ile casusların “Selanikli Mustafa Atatürk”ü hükümetlerine “pazarlamış” olmaları gerekiyor.

Selanikli bunu nasıl başardı, onların gözüne nasıl girdi?

Üç: İngilizler müttefiklerini (Fransa ile İtalya’yı) Selanikli’yi desteklemeye mecbur etmeyi niçin göze aldı, böyle bir riske niçin girdi?

Boru değil bu, Birinci Dünya Savaşı boyunca omuz omuza, sırt sırta birlikte savaştığınız, kader birliği yaptığınız koskoca iki devlet..

Yola çıktığı sırada elinin altında emrine amade doğru dürüst bir güç bulunmayan, Kâzım Karabekir’in desteğiyle ayakta kalmayı başarabilen bir adama yatırım yapmaları, “barış masası” kumarında onun için bahse girmeleri yetmiyormuş gibi, bir de arkadaşlarını (müttefiklerini) bu kumara katılmaya zorluyorlar.

Niçin?

Bahsi kazanmaları durumunda devasa bir kazancın sahibi olacaklarına inanmamaları durumunda böyle bir riski alırlar mıydı?

Bu soru, bizi bir başka soru üzerinde düşünmeye yöneltiyor:

Dört: İngilizler, Selanikli’den birtakım sözler almadan böyle bir riske girmiş olabilirler mi?

Ve de, kendilerine verilen sözlerin mutlaka tutulacağına kesin olarak inanmadan müttefikleri olan iki koca devleti Selanikli’ye destek verme konusunda zorlayabilirler miydi?

*

Bu soruların cevabı açık:

İngilizler Selanikli ile o daha İstanbul’dayken, Samsun’a hareket etmeden önce anlaşmış olmalıdırlar. (Ki Selanikli’nin sadece İngiliz subaylarıyla değil, İngiliz Gizli Servisi’nin / İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile de defalarca başbaşa gizli görüşme yapmış olduğu, kendisinin ve yakın arkadaşlarının itirafıyla sabit.)

Evet, Selanikli ile İngilizler’in karşılıklı olarak sözler vermiş, taahhütlerde bulunmuş oldukları anlaşılıyor.

Vahideddin’in güvenini kazanıp yaveri olmuş bulunan Selanikli’nin olağanüstü yetkilerle Samsun’a gitmesini sağlayacak gerekçeleri ve ortamı hazırlayan İngilizler’in, o Anadolu’ya geçince bu defa Vahideddin’den onu geri çağırmasını isteyerek İstanbul Hükümeti’nin kendilerinin işbirlikçisi, Selanikli’nin ise korkup çekindikleri, (olmayan) gücünden “tırstıkları”, vatanı için kendisini feda etmekten çekinmeyen gözü kara bir kahraman gibi görünmesini sağladıkları açık.

İşin aslı ise, İkinci Adam İnönü’nün açıkladığı gibi, Selanikli’ye sunulmuş tam teşekküllü, tam tekmil bir “İngiliz desteği”ydi.

Türkiye’nin emperyalizm karşıtı ulusalcıları böylesi “destek”ler ve işbirlikleri için “ajanlık” ve “vatan hainliği” tabirlerini kullanmayı tercih ediyorlar.

*

Ve Selanikli, Ağustos 1919’da, Samsun’a çıkışından üç ay sonra Erzurum'dan gönderdiği mektubunda anasına “Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” diyerek, vatan için kendisini feda etmeye hazır bir serdengeçti değil, “Mevzubahis olan netice ise, vatan da teferruattır” modunda ağını ören bir “hesapçı” olduğunu ortaya koymuş durumda. (Bkz. Salih Bozok, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, haz. Can Dündar, 7. b., İstanbul: Doğan Kitapçılık 2006. s: 72-74;  Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul: Kırmızı Beyaz Yayınevi, 2004, s. 253-255.)

Böylece bir başka soruya ulaşmış oluyoruz.

Beş: Selanikli İngilizler’e ne tür sözler vermiş, taahhütlerde bulunmuş olabilir?

Cevabı tahmin etmek zor değil: Curzon ilke ve inkılaplarının Atatürk ilke ve inkılapları olarak yerli-milli kılıfta hayata geçirilmesi..

Curzon’un derdi, birincisi Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe gömülmesi,  Türkler’in kendi mazilerine, kültürlerine, maneviyatlarına, dinlerine, ellerindeki bütün bir medeniyet mirasına sırt çevirerek tarih yolculuğuna bir balo cumhuriyeti ile Afrika’daki Hotanto kabilesi gibi sıfırdan başlamaları..

İkincisi, hilafetin ellerinden alınması suretiyle Türkler’in İslam dünyasındaki liderlik pozisyonlarına son verilmesi..

Üçüncüsü, “Yeni Türkiye”nin Bizans (Doğu Roma) ve Osmanlı gibi İstanbul’u başkent yaparak hâlâ bir imparatorluk namzedi gibi görünmesinin engellenmesi, Anadolu’daki bir şehri başkent yaparak geçmişin Lidya’sı, Frigya’sı gibi üfürükten bir “gecekondu devlet” görüntüsü vermesi..

*

Şurası kesin: Curzon-Selanikli anlaşmasında iki taraf da sözünde durdu..

Curzon, İkinci Adam İnönü’nün açıkladığı gibi Selanikli’ye gereken desteği (müttefiklerini zorlama pahasına) verdi.

Selanikli de (İngilizler’in efsanevî Dizbağı Nişanı’na layık görülecek şekilde) üstün performans sergiledi; Osmanlı’nın imparatorluk unvanının da, hilafetinin de, alfabesinin de, dilinin de, kültürünün de, medeniyetinin de, maneviyatının da canına okudu.

İşi öyle abarttı ki, nerede bir Arap alfabesi ile yazılmış kitabe varsa (Kur’an’ı hatırlatıyor diye olsa gerek) ya kırdırıp attırmaya ya da üstünü sıva ile kapattırmaya koyuldu.

Memleketimizi “Selanikli heykeli ormanı” haline getirmeye çalıştı.

Her yere fotoğrafını astırma, paralara pullara resmini kazıma seferberliği başlattı.

Orada da durmadı, “Türk oğlu” olmayı gururuna yedirememiş ya da bunu kendisi için zül addetmiş olacak ki, şahsını Türkler’in atası ilan etti, palavradan Atatürk soyadını aldı.

Velhasıl, Curzon ilke ve inkılaplarını Atatürk ilke ve inkılapları adı altında Türk milletine “armağan etti”, miras bıraktı.

*

Evet, (İnönü’nün açıkladığı üzere Selanikli’yi destekleyen) Curzon’un temel hedeflerinden biri, Türkler’in elinden hilafetin alınması ve böylece İslam dünyasındaki liderlik pozisyonlarına son verilmesiydi.

Ohrili Kemal Bey’in İsmet İnönü’ye yazmış olduğu bir mektup, hilafetin kaldırılış sürecinin daha iyi anlaşılmasını sağlayan bir belge durumunda.

Prof. Dr. Metin Hülagü’nün konuyla ilgili bir makalesi ilginç bilgiler içeriyor. (Bkz. Metin Hülagü, “Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?”, 21 Temmuz 2018, https://www.superhaber.com/hilafetin-ilgasini-ismet-pasa-mi-imzalamis-makale-124433)

Burada dikkat çeken nokta şu:

Eski subay Kemal Ohri’nin 1947 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye gönderdiği mektubundan, Lozan Antlaşması öncesinde hilafet ve saltanatın kaldırılmasına dair bir “Türk-İngiliz Gizli Antlaşması” yapılmış olduğu anlaşılıyor.

Ancak, böyle bir antlaşmanın varlığından mesela Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir’in haberi yok..

Dönemin başbakanı Rauf Orbay’ın da..

Bunu hem yazdıkları hatıratlarından, hem de TBMM’de saltanatın kaldırılması görüşmeleri sırasında sergiledikleri tavırdan biliyoruz.

Konu TBMM’nin gizli celselerinde bile müzakereye açılmamış.

Fakat Kemal Ohri’nin antlaşmadan haberi var.

İsmet İnönü’nün de.. Ohri’nin mektubundaki ifadeler, bilmekte olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla söz konusu antlaşmaya Türk-İngiliz gizli antlaşması değil de Selanikli-İngiliz gizli antlaşması demek daha doğru olur.

Ve bu antlaşmanın temellerinin Selanikli henüz İstanbul’dayken, Anadolu’da görevlendirilmesi söz konusu olmadan önce atılmış bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

Aksi takdirde İngilizler Selanikli’ye Samsun’a gitmesi için bu kadar kolay “vize” vermezlerdi.

Ve Selanikli de (Erzurum'dan anasına yazdığı mektupta dile getirdiği gibi) işin ucunda netice görmese kılını kıpırdatmazdı:

 “Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.

*

Selanikli (İsmet İnönü’nün sözünü ettiği) “İngiliz desteği”ni arkasına almasaydı vatanseverlikte netice görmezdi”.

Netice görmeyince de “Mevzubahis olan vatansa…” türünden kahramanca cümleler kurmazdı.

Bugünden geriye baktığımızda onun ne yapıp ne yapmayacağını pekâlâ biliyoruz.

İngiliz de, Selanikli’den saltanatın ve hilafetin ocağına incir dikme sözü almasaydı, ona destek vermezdi.. Bunu da biliyoruz.

Selanikli’nin daha Erzurum Kongresi günlerinde, Samsun’a çıkışının hemen iki ay sonrasında hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya büyük bir özgüvenle saltanatın kaldırılacağı müjdesini vermesi, hem İngiliz desteğine olan itimadının büyüklüğünü, hem de “gizli antlaşma”nın temellerinin İstanbul’da atılmış olduğunu gösteriyor.

Demek ki İngilizler Selanikli’ye sağlam teminat vermişler..

Selanikli de onlara çok sağlam söz vermiş.

Hatırlayalım, Curzon’un üç tane temel hedefi var:

Birincisi saltanatın (Osmanlı İmparatorluğu’nun) son bulması..

İkincisi Türkler’e İslam âleminde itibar ve saygınlık kazandıran hilafetin ellerinden alınması..

Üçüncüsü de Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olması hasebiyle sahip olan devlete imparatorluk “havası” veren İstanbul’un yeni Türk devletinin başkenti olmaması.

*

Burada bir noktaya özellikle değinmek gerekiyor:

Tarihte bu tür “gizli antlaşmalar”, daha doğrusu komplo ve entrikalar hiç eksik olmamıştır.

Mesela 1916 yılında İngilizler ile Fransızlar arasında yapılmış olan Sykes-Picot antlaşmasından dünya ancak 1920’li yıllarda Sovyetler’in bu antlaşmayı ifşa etmesi sayesinde haberdar olabildi.

Bu tür gizli antlaşmalar günümüzde de yapılıyor.

Mesela, Muharrem İnce Temmuz 2014’te, yaklaşık 10 yıl önce TBMM’de AK Parti iktidarının gizli anlaşmalarıyla ilgili olarak şöyle bir konuşma yapmıştı:

“Az önce Grup Başkan Vekili Sayın Ahmet Aydın, Sayın Tanju Özcan konuşurken Gizli anlaşmalar yapıp yapmadığımızı nereden biliyorsunuz?’ dediniz.

“Bakın, ben verdiğim bir soru önergesine Sayın Ahmet Davutoğlu imzasıyla verilen cevabı okuyorum, devletin resmî belgesi: ‘Bölgedeki ve dünyadaki birçok ülkeyle olduğu gibi, İsrail ve ülkemiz arasında da çeşitli anlaşmalar akdedilmiştir. Diğer ülke ve uluslararası kuruluşlarla olduğu üzere, İsrail’le de siyasi, ticari, kültürel ve askerî olmak üzere çok yönlü ilişkilerimiz karşılıklı imzalanan bu anlaşmalar çerçevesinde yürütülmektedir. İkili ve çok taraflı ilişkilerin geliştirilmesini amaçlayan bu anlaşmaların üçüncü ülkeleri hedef alan bir yönü bulunmamaktadır. Bununla birlikte, söz konusu anlaşmalardan bazıları, hizmetin gereği dolayısıyla, gizli olup bunlar dışındakiler Resmî Gazete’de yayımlanmaktadır.’ (…)

“Tarihi de söyleyeyim: 9 Kasım 2009, soru önergesinin tarihi.

“Hep MHP’yi suçluyordunuz ya ‘[28 Şubat sürecinde] Hükûmet ortaklığınızda Suriye’yle gizli anlaşmalar yaptınız’ diye; işte, ben de size, sizin İsrail’le gizli anlaşmalar yaptığınızı Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu’nun imzasıyla… ‘Biz yaptık’ diyor. ‘Gizli olanlar, Resmî Gazete’de yayımlanamayanlar, onlar ayrı ama Resmî Gazete’de yayımlananlar da var’ diyor.

Demek ki İsrail’le de gizli anlaşmalar yapmışsınız.”

(https://www.odatv.com/siyaset/14-soruda-akpyi-nakavt-etti-61985)

Evet, Türkiye Cumhuriyeti milletin iradesiyle, millet öyle istediği için değil, İngilizler’le Selanikli’nin gizli antlaşması marifetiyle kuruldu ve tarihteki yolculuğuna aynı minvalde devam ediyor.

*

Peki Ohrili Kemal kim, ve niçin önemli?

Prof. Hülagü, 1957 yılında vefat etmiş olan Ohrili Kemal Bey’in “yaptığı görevler, meşguliyetleri ve bulunduğu yerler dikkate alındığında yabancı kaynakların da ifade ettiği üzere, hiç de sıradan biri olmadığını” söylüyor.

Soyadından da belli olduğu üzere Ohri (Kuzey Makedonya) doğumludur, Balkanlar’ın çocuğudur.

Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşıdır, üç yıl Harbiye’de aynı sıralarda beraber okumuştur, onunla aynı yıl mezun olmuştur.

Orduda İsmet İnönü’yle birlikte görev yapmış, aralarındaki ilişki zamanla yakın bir dostluğa dönüşmüştür.

1910 yılında Osmanlı Hükümeti tarafından eğitim için Almanya’ya gönderilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale cephesinde kurmay heyeti içinde yer almış, Üçüncü Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü görevinde bulunmuş, daha sonraları ise Kuzey Grubu Karargâh Kurmayı olmuştur.

Cumhuriyet döneminde ise İsviçre, İspanya ve Almanya gibi Avrupa ülkelerinde bulunmuş, uluslararası ticaretle meşgul olmuş, özellikle askerî malzeme üretimi ve satışı yapan büyük firmalarla bağlantı kurmuştur.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında savunma sanayii alanında yapılan satın almaların aracısı ve komisyoncusu olarak çalışmıştır.

Görünürdeki meşguliyeti olan ticarî girişimciliğinin yansıra Türkiye adına istihbarat edinmeye çalışmış ve edindiği bilgileri, kendi analizleri eşliğinde, o dönemin en üst seviyedeki devlet idarecileri ile paylaşmıştır.

Mesela Başbakan Menderes’e 30 Ağustos1955 tarihinde bir telgraf çekerek, “Kıbrıs’ın 1878 senesinde İngilizler’e, Rusya’ya karşı bize yardım etmeleri ve Kars ile Ardahan onlardan geri alınıncaya dek geçerli olmak şartıyla geçici olarak bırakılmış olduğunu, Lozan Antlaşması’nda Kıbrıs hakkında doğrudan ya da dolaylı hiçbir ifadenin yer almadığını, o nedenle 1878 Antlaşması’nın bugün geçerli olmasının icap ettiğini” belirtmiştir.

*

Onun 28 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu hilafet konulu mektuba gelince..

Prof. Hülagü’nün belirttiğine göre, Cumhuriyet Arşivi kayıtlarına geçmiş bulunan ve araştırmacılara açık olan mektup, Ohrili Kemal’in Cenevre’de Segy pansiyonunda kaldığı sıralarda daktilo edilip postaya verilmiş.. Toplam 11 sayfadan oluşan mektup Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye istihbarî bilgiler vermekte ve siyasî önerilerde bulunmaktadır.

Prof. Hülagü şunları diyor:

“1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile İngiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilafet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de Dini Eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu, ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.

“Kemal Ohri’nin antlaşmaya dair tafsilatlı bilgi vermemesinin nedeni, öyle anlaşılmaktadır ki, antlaşmanın gizliliği bir tarafa, gerek İsmet İnönü’nün gerekse daha başkalarının zaten konuya hem önceden beri vakıf olmaları hem de konunun zaman zaman bir kısım teklifler nedeni ile gündeme gelmiş olmasından kaynaklanmış gözükmektedir.”

Mektuptaki “dinî eğitimin yasaklanması” kaydı, medrese ve tekkelerin Atatürk ilke ve inkılapları (yani Curzon ilke ve inkılapları) kapsamında niçin kapatıldığını, Tevhid-i Tedrisat (öğretimin birliği) adı altında niçin dinî eğitim ve öğretime savaş açıldığını anlamamızı sağlıyor.

Marifet iltifata tabidir” kaidesince, medrese mezunlarına resmî görev verilmeyeceğinin ilan edilmesi bile o kurumların gözden düşmesi için yeterli olacakken yasaklanmaları, bunun da ötesinde sadece yüzünden Kur’an okumayı öğrenen ve öğretenlerin bile polis ve jandarma güçleri tarafından sıkı bir biçimde takip edilmeleri, salt Selanikli’nin kişisel takıntıları ile izah edilebilecek birşey gibi görünmüyor.

Gerektiğinde camide minbere çıkıp Taliban lideri Molla Ömer, el-Kaide lideri Üsame bin Ladin ve İran’ın Ayetullah Humeyni’si gibi radikal dinci, tavizsiz siyasal İslamcı hutbe okuyabilecek esneklikteki Selanikli’nin bu katılığı, İngilizler’den duyduğu korkunun büyüklüğünü ortaya koyuyor diyebilir miyiz?

Selanikli’nin 1936 yılında İstanbul’da ağırladığı (önünde ayak ayak üstüne atarak burnu havada oturan) İngiltere Kralı Edward’ın karşısında verdiği poz, psikolojisini anlamamızı sağlıyor.

*

Okurlarımız üstlerine alınmasınlar fakat memleketimiz ahmaklar bakımından gayet münbit ve zengin olduğu için “Sözün tamamı ahmağa söylenir” fehvasınca “Niçin gizli antlaşma?” sorusuna da cevap vermemiz gerekiyor.

Genel cevap şu: İstihbarat teşkilatları niçin “gizli” çalışıyorlarsa onun için..

Özel cevap ise şu: Devletler bazen kendi halklarından, kendi ülkelerindeki kamuoyu baskısından, bazen de uluslararası baskılardan çekindikleri için kimi antlaşmalarını gözlerden saklar, gizli yaparlar.

Yaptıkları bazı antlaşmalar da kendileri açısından küçük düşürücü niteliktedir, ve bunun bilinmesini istemezler.. Antlaşmanın diğer tarafında yer alan devlet de muhatabını aşağılamış olmayı değil, hedeflerine ulaşmayı önemsediği için, olayın gizli kalmasına razı olur.

*

Peki mektuptan başka neleri öğreniyoruz?

Bunu da bir sonraki yazıda görelim inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."