BU OLURSA, TÜRKİYE’NİN BAŞI RUSYA İLE BELAYA GİREBİLİR

 



Haber şöyle:

"ABD Türkiye'den, İran savaşı için üs kullanım hakkı talep etti" iddiası

18 Mart 2026 12:29

Washington Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü Türkiye Çalışmaları Merkezi'nin direktörü akademisyen Gönül Tol, konuştuğu bir ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon) yetkilisinin ABD'nin Türkiye'den İran savaşını desteklemek üzere, üs kullanım hakkı talep ettiğini söylediğini aktardı. 

Akademisyen Gönül Tol, X hesabından yaptığı paylaşımda "Bu sabah konuştuğum bir Pentagon yetkilisi, ABD'nin Türkiye'den, İran savaşını desteklemek üzere, üs kullanım hakkı talep ettiğini söyledi. Amaç, havada yakıt ikmali yapmak için kullanılan tanker uçaklarını Türk üslerinde tutarak çatışma bölgesinden uzak tutmak." ifadelerini kullandı. 

Tol, talebe ilişkin değerlendirmesinde Türkiye'nin bu talebi kabul etmeyeceğini düşündüğünü aktardı. Tol, şunları söyledi: "Türkiye'nin savaş boyunca takındığı gayet yerinde tutumu ve bu talebi kabul etmenin Türkiye'nin güvenliği açısından yaratacağı riskleri göz önüne aldığımızda, Ankara'nın bunu kabul edeceğini düşünmüyorum ama yine de böyle bir talebin Trump yönetiminden gelmiş olması önemli ve tabii verilecek yanıt ikili ilişkilerin seyrini de etkileyebilir."

ABD ve İsrail'in İran'a başlattığı savaşın 19'uncu gününde İran'ın da bölge ülkelerdeki ABD üslerine yönelik saldırıları sürüyor. İran, saldırıların savaşta kullanılan ABD üslerine yönelik olduğunu vurguluyor. 

Türkiye'de ABD tarafından kullanılan Adana’daki İncirlik üssü, Malatya'daki Kürecik Radar Üssü ve İzmir NATO Kara Kuvvetleri Komutanlığı bulunuyor. Türkiye, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarında hava sahasının ve ülkede ABD güçlerinin de bulunduğu hava üslerinin kullanılmadığını açıklamıştı.

(https://t24.com.tr/dunya/abd-turkiyeden-iran-savasi-icin-us-kullanim-hakki-talep-etti-iddiasi,1308004)

*

Hatırlayalım: Suriye’de Türkiye ile ABD bir safta, İran ile Rusya da karşı safta yer almışlardı.

Şu anda da Rusya, İran’a örtülü destek veriyor.

Şayet Türkiye, İran’a yönelik saldırılarında ABD’ye (savaşın seyrini İran aleyhine çok fazla etkileyecek şekilde) kolaylık sağlarsa, bir sonraki aşamada Rusya ile karşı karşıya gelebilir.

Suriye’de böylesi riskli durumlar ortaya çıkmıştı. Bir Rus uçağı düşürülmüştü. (Belki de şu milyarlarca dolarlık S-400 alımı meselesi hem düşürülen uçak hem de Büyükelçi Karlov’un ölümü için ödenmiş bir “örtülü” tazminattı. Bilemem.)

Suriye’de kayıtsız kalmayan Rusya, İran için daha fazla inisiyatif alabilir, ve kabak Türkiye’nin başına patlayabilir.

Putin, kafası estiğinde risk alabilen bir siyasetçi olduğunu Ukrayna’da gösterdi. Daha önce de Kırım’ı ilhak etmişti.

Suriye’deki yenilgisinin ardından bir de İran’ı kaybetmek, burada Amerikan yanlısı bir yönetimin hakim hale geldiğini görmek istemez.


BU SAVAŞ KİMİN SAVAŞI, VE SEN KİMİN YANDAŞISIN?

 




Uluslararası ilişkilerde ebedî dostluk ve düşmanlık yoktur derler, doğrudur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edince oradaki Yahudi aşiretleri/kabileleriyle dostane ilişkiler kurmak istedi. Medine Vesikası denilen belge bunun ürünü. Yürümedi, dostluk, Yahudiler’in ihaneti yüzünden kısa zamanda düşmanlığa dönüştü.

Hendek Savaşı sırasında da bu kabilelerden sonuncusuyla (Benî Kurayza) ittifak antlaşması yapıldı. Onlar da ihanet ettiler ve bedelini ödemek zorunda kaldılar.

Yakın tarihe gelelim..

1850’lerde yaşanan Kırım Savaşı’ında İngiltere ve Fransa, Osmanlı’nın yanında yer aldı ve Rusya’ya karşı durdu.

Aynı şekilde 1876-77’de yaşanan Osmanlı-Rus savaşında da İngiltere donanmasıyla Osmanlı’ya arka çıktı. Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar gelmiş olan Rus ordusu, İngiliz donanmasının toplarının tehdidi yüzünden geri çekildi.

Fakat 37 yıl sonra (Birinci Dünya Savaşı’nda) bu defa İngiltere, Fransa ve Rusya bir olup Osmanlı’ya saldırdılar. 

Eski dostlar düşman, eski düşmanlar da dost olmuşlardı.

*

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sözde yedi düvele (yedi devlete) karşı verilmiş olan bir savaşla kuruldu. Bu düvel (devletler) arasında İngiltere’nin de adı geçiyor. 

Fakat Lozan Antlaşması’nın ardından İngiltere, Selanikli Mustafa Atatürk’e (en itibarlı nişanları olan) Dizbağı Nişanı’nı vermek istedi. Hangi hizmetinin karşılığı olduğu hususu tarihçiler arasında tartışma konusu.

Tabiî Selanikli Mustafa Atatürk de İngilizler’e karşı boş değildi. 1936 yılında Kral Edward'ı İstanbul'da âlâyıvâlâ ile ağırladı. Misafirperverlikte kusur etmedi. Çanakkale’de birkaç gün savaştığı, Filistin’de de karşılarından yıldırım hızıyla kaçtığı İngiliz’i artık düşman olarak görmüyordu. En candan dost kabul ediyordu.

Zamanla Türkiye, İngiltere ile olan dostluğu Bağdat Paktı ve CENTO ile daha da pekiştirdi.

Bu arada ABD de unutulmadı. Kore Savaşı’nda ABD’nin yanında saf tutuldu. Fakat aynı ABD, Kıbrıs Türkleri’nin gördükleri zulüm üzerine Kıbrıs’a müdahale etmek isteyen Türkiye’ye 1964 yılında “Johnson mektubu” ile beyzbol sopası göstermeyi ihmal etmedi.

(Beyzbola düşkünlükleri var. Başkan Obama da yakın zamanda Başkan Erdoğan’la beyzbol sopası eşliğinde bir telefon görüşmesi yapmıştı. Ayrıca çok medenî ve kibar insanlar.. Mesela Başkan Trump yazdığı nezaket ve zarafet timsali bir mektupta Erdoğan’a “Akıllı ol!” demişti. Afgan Müslümanları gibi "kaba saba" insanları değil de akıllıları sevmek gibi bir haslete sahipler.)

Kıbrıs meselesi 1974 yılında tekrar alevlenince ABD bu kez mektup değil filo gönderdi. Fakat Türkiye’yi korkutamadı. Bunun üzerine Türkiye’yi ambargo ile cezalandırma yoluna gitti.

Fakat Türkiye sadık bir müttefikti. Ayrıca CIA’in Türkiye’de MİT gibi sadık bir destekçisi vardı. 28 Şubat’ta MİT, CIA ile MOSSAD’a gereken hizmeti sunmaktan geri kalmadı.

*

Türkiye’nin İran’la olan ilişkilerine gelelim..

Şah zamanında bir sorun yoktu. Fakat 1979 yılında İran’da devrim yaşanıp rejim değişince ve İran kendisini “İslam Cumhuriyeti” olarak tanımlayınca laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin CIA ve MOSSAD güdümlü derinliklerinin keyfi kaçtı.

Asıl çatışma ise 2010’larda Suriye’de yaşandı. İran Esed’e destek verirken (ABD ile anlaşmış olan) Türkiye de muhaliflere destek verdi.

O arada ABD, kendi dolaylı kontrolü altında IŞİD (DAEŞ) diye bir örgüt kurmayı da ihmal etmedi. (Trump, bu örgütün Obama ile Hillary Clinton’un eseri olduğunu açıkladı.)

Esed her ne kadar Türkiye ile de arayı düzeltmiştiyse de, esas itibariyle İran’a ve Rusya’ya yakındı, ABD’nin güdümü altına girmiyordu. Fakat İsrail’in uzun vadeli hesapları, Suriye’nin, (İsrail’in fiilen eyaleti olan) ABD’nin etkisi altına girmesini gerektiriyordu.

Türkiye’nin, ABD’nin ricasını geri çevirmeye yetecek bir irade ve cesareti yoktu. Erbakan gibi biri bunu yapabilirdi, fakat CIA ile MOSSAD’ın MİT’teki ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki taşeronları 28 Şubat darbesiyle onun hareketini (partisini) kesip biçmiş, kolsuz kanatsız bir yürüyen ölü haline getirmişlerdi. Erbakan’ın Saadet Partisi, Türkiye siyaset denkleminde etkisiz eleman durumundaydı.

*

Bugüne gelelim..

ABD ve İsrail, Türkiye’nin de katkılarıyla Suriye’de muradına erdi.

Zafer sarhoşluğunun verdiği coşku ve heyecanla bir sonraki aşamaya geçmeye karar verdiler. İran’ı da Suriye gibi kendilerine selam duran, boyun eğip zeytin dalı uzatan bir ülke haline getirmek istiyorlardı. İran’daki muhalifleri kışkırtarak ve gerekirse kendileri de dışarıdan saldırarak rejimi kolayca çökerteceklerini düşündüler.

Fakat hesap tutmadı.

İran direniyor.

Sünnî Afganistan, ABD ve İsrail’in tehditlerine karşı İran’ın yanında yer alacağını açıklamıştı. Hemen akabinde Pakistan’daki Amerikancı yönetim Afganistan’a karşı saldırıya geçti. ABD aynı şeyi Türkiye’den de bekliyor. Türkiye’nin Suriye’de olduğu gibi İran’da da kendisinin yanında yer almasını istiyor. 

Ancak, ortada iki tane sorun var:

Birincisi, ABD ve İsrail, gelecekle ilgili planlarını büyük bir özgüvenle açık etmiş, Ortadoğu’da ülke sınırlarını değiştirmek istediklerini, buna Türkiye sınırlarının da dahil olduğunu uluorta ilan etmiş durumdalar.

Kendi zekâlarına ve Türkiye’nin karar mekanizmalarının aptallığı ile işbirlikçiliğine (ya da satılıklığına) olan güvenleri tavan yapmış durumda. (Ne de olsa 28 Şubat gibi mutlu bir tecrübeye sahipler.)

İran’ın Türkiye topraklarında gözü yok. Aynı şekilde Türkiye’nin de İran topraklarında.. Fakat İsrail’in Türkiye’de gözü var.. Türkiye'nin yönetim kademesi, nihayet yumurta kapıya dayanınca uyanmış, bu gerçeği kabul etmiş durumda. 

Zamanında Erbakan'ı her taşın altında yahudi aramakla, komplo teorisyenliğiyle suçlayanların ayakları nihayet suya erdi. 

*

İki sorun var dedik, ikincisi şu: Türkiye, Suriye’ye müdahalesinin başına çok iş açtığının, hedeflerine ulaşamama bir tarafa, esas itibariyle İsrail’in önünü açmış bulunduğunun farkında.. Türkiye kâr etmek bir yana, sermayeden yedi.. Zarar etti.. 

İşin başında zaten Türkiye ile Suriye’nin ilişkileri gayet iyi durumdaydı, Erdoğan ile Beşşar Esed ailece görüşüyorlardı. Ayrıca Türkiye insanı Suriye’ye pasaportsuz ve vizesiz gidebiliyordu. Orada (İsrail’in aparatı olmayı kabul edecek) nevzuhur bir Kürt devleti kurulması ihtimali de o gün için yoktu. 

Suriye’ye ABD ile birlikte müdahale etmekle Türkiye cini şişeden çıkardı, kendi ayağına kurşun sıktı.

Evet Türkiye, Suriye’de yaşadığı hayalkırıklığı yüzünden İran’da benzer bir maceraya atılmak istemiyor.

*

Ancak, ABD ve İsrail, Türkiye’yi (moda tabirle mayın eşeği olarak kullanıp) sahaya sürmek için elinden gelen herşeyi yapıyor.

Türkiye’yi İran’a karşı kışkırtmak için iki fay hattı üzerinde çalışıyorlar. Birisi milliyetçilik.. Diğeri ise mezhep farklılığı..

CIA’in ve MOSSAD’ın Türkiye’deki adamları (tesir/nüfuz/etki ajanları) ve (devlete sızmış) piyonları sürekli olarak bir Pers/Fars milliyetçiliği tehlikesinden söz ediyorlar.

Sanki Türkiye’de Türk milliyetçiliği yok..

Türkiye’de Kürtler, Araplar, Çerkezler vs. var, fakat “Benim anadilim Farsça, ben Fars milletindenim” diyen bir Allah’ın kulu yok.. İran istediği kadar Fars milliyetçiliği yapsın, bu, Türkiye için bir tehdit değil. Hatta, kendi milliyetçiliğini, Türkçülüğünü meşrulaştırmak için komşu milliyetçiliklere (bahane olarak ortaya sürmek üzere) ihtiyacı var.

Fars milliyetçiliği Türkiye için tehdit değildir, fakat Türk milliyetçiliği İran için tehdittir.. Çünkü orada milyonlarca Türk yaşıyor.

Bununla birlikte, Türkiye’deki CIA ve MOSSAD uzantıları sürekli bu Pers milliyetçiliği meselesini gündeme getirmekten geri kalmıyorlar (İran'daki ajanları da Türk milliyetçiliğinden yakınıyor, İran yönetimini Türkiye'ye karşı kışkırtıyorlardır). Bu “uzantı”ların dindar-muhafazakâr kesimdeki ağzı laf yapan beslemeleri de bunu köpürtüp duruyorlar. Vatansever, yerli-milli görünme heveslisi budalalar da onların peşine takılıyorlar.

İkinci istismar konusu ise İran’ın şiîliği.. Adamları zorla sünnî yapacak halimiz yok.. Nasıl Yunanistan’a hristiyan diye savaş açmayı düşünmüyorsan, İran’a da şiî diye diş göstermene gerek yok.

Sünnîliğe o kadar meraklıysan önce Türkiye Cumhuriyeti’ni sünnîleştir!.. Sünnî olmasını geçtik, müslüman değil.. Anayasasına İslam kaydı koymayı kabul etmiyor, laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” iman ilkesi kabul ediyor.

*

Bunlar bir de Şia’nın takiyye (gerçek düşüncesini saklayıp farklı konuşma) kavramını gündeme getiriyorlar. Bu takiyye kavramını Türkiye’de 1980’li yıllarda meşhur bir gazeteci (Hasan Cemal olabilir, emin değilim) meşhur etmişti. 

Kimden öğrenmişti dersiniz?.. 

Bir Amerikalı’dan..

O Amerikalı (belki de yahudidir), Türkiye’deki sünnîye akıl öğretiyor, “Bak sünnî kardaş, İranlılar’a hep şüpheyle bak, onlar takiyyecidir” diyor. 

Yani fitne ve nifak tohumları ekiyor. Sen de hemen mal bulmuş Mağribî gibi üstüne atlıyorsun. Çünkü aptalsın. (Ya da belki yahudi uşağı satılmışsın.)

Bu topraklardaki en başarılı takiyyeci Selanikli Mustafa Atatürk’tü. İstiklal Harbi boyunca takiyye destanı yazdı, bütün bir milleti aldattı.

En büyük takiyyeciler münafıklardır. Ve bu ülke münafık bakımından maalesef çok zengin. Dolayısıyla takiyyeci arayıp bulmak için İran’a gitmek gerekmiyor. Etrafımız takiyyeci dolu.

İran’ın Şiîleri arasında da tabiî ki takiyyeciler var.. Adam şiî görünüyor fakat aslında MOSSAD’ın ajanı..

İran'ın entelektüellerine, yazar çizerlerine gelince, adamlar düşündüklerini açıkça söyleyip yazıyorlar, takiyye yapan, olduğundan farklı görünen pek fazla kimse yok. Mesela Ali Şeriati neye inanıyorsa onu yazmış. Hamaney’in durumu da aynıydı.

Peki onlar için takiyye ne anlama geliyor derseniz, cevabı şu: Tarihî olayları yorumlarken bu kavrama başvurmadan işin içinden çıkamıyorlar. Hz. Ali ile Hz. Hasan’a, hatta Hz. Hüseyin’e takiyye izafe etmedikleri zaman, tarihi bir sünnî gibi yorumlamak zorunda kalacakları için, onların hareket tarzına “Takiyye yapıyorlardı” diyerek kulp takıyorlar. Basit fakat işe yarar bir çözüm.

Ancak, ezberledikleri bu hikâyenin onların da aklına tam yatmadığı, ezberin gücüne sığındıkları kanaatindeyim. Çünkü akla mantığa, sağduyuya aykırı.

Bu arada şunu da söyleyelim: Günümüzün diplomasi mesleği tamamen takiyye üzerine kurulu..

Hatta (içi ve dışıyla) bütün bir siyaset olgusu için de bu söylenebilir. Batılı siyaset bilimciler (mesela Maurice Duverger) takiyye kavramı yerine “kamuflaj” tabirini kullanıyor.

Aynı şey..

*

Evet, içimizdeki MOSSAD ve CIA ajanları, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısını makul ve meşru görmemiz için bize milliyetçilik ve mezhepçilik kanallarından yaklaşıyorlar.

Münafık taifesi de onların hınk deyicisi durumundalar.

Bir de, onların “gaz”ına gelip “dolmuşa binen” aptallar var. Geri zekâlılar böyle yapınca daha fazla “sünnî” olacaklarını zannediyorlar.

Oysa, “dünle birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım”.

Halid bin Velid Uhud’da İslam ordusuna zarar vermişti diye hep ona takılınıp kalınsaydı, İslam böyle bir dahi komutana sahip olamazdı.

Bugüne bakmak gerekiyor. Hesabı şöyle yapmak zorundayız: Bugün İran’ın ABD ve İsrail tarafından mahvedilmesi Türkiye için iyi midir, kötü müdür?

Eğer akılsız bir eşek değilsen, Türkiye’nin zararına olduğunu anlamaman imkânsızdır.

Siyaset duygularla değil, akılla yapılır. Eşek değil insan olduğunu hatırlaman gerekiyor. 

İlla da eşek ya da kindar bir deve olmak istiyorsan o da senin bileceğin iş. ABD ve İsrail'in eşeklere ve develere ihtiyacı çok.

*

Tarihimizde böyle eşeklikler ve eşekler az değil..

Mesela İkinci Viyana Kuşatması’nda Kırım Hanı böyle bir eşeklik yaptı.

Merzifonlu Mustafa, orduyu Viyana’yı kuşatmak üzere hazırlamış olduğu halde başka bir kaleyi fetih için sefere çıkacağını söyleyip Padişah’ı aldatmıştı. 

Yarı yolda harp divanını toplayıp Viyana’nın işgali için karar çıkartmak istedi. 

Divan üyesi devlet yetkililerinin kimisi yalaka olduğu, kimisi de Merzifonlu’nun öfke ve kininden çekindiği için itiraz etmediler. Sadece Kırım Hanı, han olduğu için itiraz etti. Fakat Merzifonlu onu aşağıladı, tahkir etti.

Han, buna çok bozuldu.

Polonya ordusunun Viyana’ya yardıma gelmesi ihtimali vardı. Bu yüzden Merzifonlu, Kırım Hanı’nı, Polonya ordusunun geliş güzergâhı üzerindeki bir köprüyü tutarak onların geçmesine engel olmakla görevlendirdi. 

Han, ordusuyla oraya gitti, fakat Polonya ordusunun geçişini seyretmekle yetindi. Yanındaki imamı, Kırımlı bir alim Han’a yalvardı, fakat dinlemedi, “Osmanlı bizim kıymetimizi anlasın!” dedi.

Dedi fakat yüzyıl sonra Kırım Hanlığı diye bir devlet de kalmadı.

Sen de aynı kafayla İran’ın mahvedilmesini keyifle izlersen, uğrayacağın akıbet Kırım Hanlığı’nınkinden daha iyi olmayabilir.


BU OLURSA, TÜRKİYE’NİN BAŞI RUSYA İLE BELAYA GİREBİLİR

  Haber şöyle: "ABD Türkiye'den, İran savaşı için üs kullanım hakkı talep etti" iddiası 18 Mart 2026 12:29 ...