Uluslararası
ilişkilerde ebedî dostluk ve düşmanlık yoktur derler, doğrudur.
Peygamber
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edince oradaki Yahudi
aşiretleri/kabileleriyle dostane ilişkiler kurmak istedi. Medine Vesikası
denilen belge bunun ürünü. Yürümedi, dostluk, Yahudiler’in ihaneti
yüzünden kısa zamanda düşmanlığa dönüştü.
Hendek Savaşı
sırasında da bu kabilelerden sonuncusuyla (Benî Kurayza) ittifak antlaşması
yapıldı. Onlar da ihanet ettiler ve bedelini ödemek zorunda kaldılar.
Yakın tarihe
gelelim..
1850’lerde
yaşanan Kırım Savaşı’ında İngiltere ve Fransa, Osmanlı’nın yanında yer aldı ve
Rusya’ya karşı durdu.
Aynı şekilde
1876-77’de yaşanan Osmanlı-Rus savaşında da İngiltere donanmasıyla Osmanlı’ya
arka çıktı. Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar gelmiş olan Rus ordusu, İngiliz
donanmasının toplarının tehdidi yüzünden geri çekildi.
Fakat 37 yıl sonra (Birinci Dünya Savaşı’nda) bu defa İngiltere, Fransa ve Rusya bir olup Osmanlı’ya saldırdılar.
Eski dostlar düşman, eski düşmanlar da dost olmuşlardı.
*
Türkiye Cumhuriyeti Devleti sözde yedi düvele (yedi devlete) karşı verilmiş olan bir savaşla kuruldu. Bu düvel (devletler) arasında İngiltere’nin de adı geçiyor.
Fakat Lozan Antlaşması’nın ardından İngiltere, Selanikli Mustafa Atatürk’e (en
itibarlı nişanları olan) Dizbağı Nişanı’nı vermek istedi. Hangi hizmetinin
karşılığı olduğu hususu tarihçiler arasında tartışma konusu.
Tabiî
Selanikli Mustafa Atatürk de İngilizler’e karşı boş değildi. 1936 yılında Kral
Edward'ı İstanbul'da âlâyıvâlâ ile ağırladı. Misafirperverlikte kusur etmedi. Çanakkale’de
birkaç gün savaştığı, Filistin’de de karşılarından yıldırım hızıyla kaçtığı
İngiliz’i artık düşman olarak görmüyordu. En candan dost kabul ediyordu.
Zamanla
Türkiye, İngiltere ile olan dostluğu Bağdat Paktı ve CENTO ile daha da
pekiştirdi.
Bu arada ABD
de unutulmadı. Kore Savaşı’nda ABD’nin yanında saf tutuldu. Fakat aynı ABD,
Kıbrıs Türkleri’nin gördükleri zulüm üzerine Kıbrıs’a müdahale etmek isteyen
Türkiye’ye 1964 yılında “Johnson mektubu” ile beyzbol sopası göstermeyi ihmal etmedi.
(Beyzbola
düşkünlükleri var. Başkan Obama da yakın zamanda Başkan Erdoğan’la beyzbol
sopası eşliğinde bir telefon görüşmesi yapmıştı. Ayrıca çok medenî ve kibar
insanlar.. Mesela Başkan Trump yazdığı nezaket ve zarafet timsali bir mektupta
Erdoğan’a “Akıllı ol!” demişti. Afgan Müslümanları gibi "kaba saba" insanları
değil de akıllıları sevmek gibi bir haslete sahipler.)
Kıbrıs
meselesi 1974 yılında tekrar alevlenince ABD bu kez mektup değil filo gönderdi. Fakat
Türkiye’yi korkutamadı. Bunun üzerine Türkiye’yi ambargo ile cezalandırma
yoluna gitti.
Fakat Türkiye
sadık bir müttefikti. Ayrıca CIA’in Türkiye’de MİT gibi sadık bir destekçisi
vardı. 28 Şubat’ta MİT, CIA ile MOSSAD’a gereken hizmeti sunmaktan geri
kalmadı.
*
Türkiye’nin
İran’la olan ilişkilerine gelelim..
Şah zamanında
bir sorun yoktu. Fakat 1979 yılında İran’da devrim yaşanıp rejim değişince ve
İran kendisini “İslam Cumhuriyeti” olarak tanımlayınca laik (siyasal dinsiz)
Türkiye Cumhuriyeti’nin CIA ve MOSSAD güdümlü derinliklerinin keyfi kaçtı.
Asıl çatışma
ise 2010’larda Suriye’de yaşandı. İran Esed’e destek verirken (ABD ile anlaşmış
olan) Türkiye de muhaliflere destek verdi.
O arada ABD,
kendi dolaylı kontrolü altında IŞİD (DAEŞ) diye bir örgüt kurmayı da ihmal
etmedi. (Trump, bu örgütün Obama ile Hillary Clinton’un eseri olduğunu
açıkladı.)
Esed her ne
kadar Türkiye ile de arayı düzeltmiştiyse de, esas itibariyle İran’a ve Rusya’ya
yakındı, ABD’nin güdümü altına girmiyordu. Fakat İsrail’in uzun vadeli
hesapları, Suriye’nin, (İsrail’in fiilen eyaleti olan) ABD’nin etkisi altına girmesini
gerektiriyordu.
Türkiye’nin,
ABD’nin ricasını geri çevirmeye yetecek bir irade ve cesareti yoktu. Erbakan
gibi biri bunu yapabilirdi, fakat CIA ile MOSSAD’ın MİT’teki ve Türk Silahlı
Kuvvetleri’ndeki taşeronları 28 Şubat darbesiyle onun hareketini (partisini) kesip
biçmiş, kolsuz kanatsız bir yürüyen ölü haline getirmişlerdi. Erbakan’ın Saadet
Partisi, Türkiye siyaset denkleminde etkisiz eleman durumundaydı.
*
Bugüne
gelelim..
ABD ve İsrail,
Türkiye’nin de katkılarıyla Suriye’de muradına erdi.
Zafer
sarhoşluğunun verdiği coşku ve heyecanla bir sonraki aşamaya geçmeye karar
verdiler. İran’ı da Suriye gibi kendilerine selam duran, boyun eğip zeytin dalı uzatan bir
ülke haline getirmek istiyorlardı. İran’daki muhalifleri kışkırtarak ve
gerekirse kendileri de dışarıdan saldırarak rejimi kolayca çökerteceklerini
düşündüler.
Fakat hesap
tutmadı.
İran
direniyor.
Sünnî Afganistan,
ABD ve İsrail’in tehditlerine karşı İran’ın yanında yer alacağını açıklamıştı.
Hemen akabinde Pakistan’daki Amerikancı yönetim Afganistan’a karşı saldırıya
geçti. ABD aynı şeyi Türkiye’den de bekliyor. Türkiye’nin Suriye’de olduğu gibi
İran’da da kendisinin yanında yer almasını istiyor.
Ancak, ortada
iki tane sorun var:
Birincisi, ABD
ve İsrail, gelecekle ilgili planlarını büyük bir özgüvenle açık etmiş, Ortadoğu’da
ülke sınırlarını değiştirmek istediklerini, buna Türkiye sınırlarının da dahil
olduğunu uluorta ilan etmiş durumdalar.
Kendi
zekâlarına ve Türkiye’nin karar mekanizmalarının aptallığı ile işbirlikçiliğine
(ya da satılıklığına) olan güvenleri tavan yapmış durumda. (Ne de olsa 28 Şubat
gibi mutlu bir tecrübeye sahipler.)
İran’ın
Türkiye topraklarında gözü yok. Aynı şekilde Türkiye’nin de İran
topraklarında.. Fakat İsrail’in Türkiye’de gözü var.. Türkiye'nin yönetim kademesi, nihayet yumurta kapıya dayanınca uyanmış, bu gerçeği kabul etmiş durumda.
Zamanında Erbakan'ı her taşın altında yahudi aramakla, komplo teorisyenliğiyle suçlayanların ayakları nihayet suya erdi.
*
İki sorun var
dedik, ikincisi şu: Türkiye, Suriye’ye müdahalesinin başına çok iş açtığının,
hedeflerine ulaşamama bir tarafa, esas itibariyle İsrail’in önünü açmış
bulunduğunun farkında.. Türkiye kâr etmek bir yana, sermayeden yedi.. Zarar etti..
İşin başında zaten Türkiye ile Suriye’nin ilişkileri gayet iyi durumdaydı, Erdoğan ile Beşşar Esed ailece görüşüyorlardı. Ayrıca Türkiye insanı Suriye’ye pasaportsuz ve vizesiz gidebiliyordu. Orada (İsrail’in aparatı olmayı kabul edecek) nevzuhur bir Kürt devleti kurulması ihtimali de o gün için yoktu.
Suriye’ye ABD ile
birlikte müdahale etmekle Türkiye cini şişeden çıkardı, kendi ayağına kurşun
sıktı.
Evet Türkiye,
Suriye’de yaşadığı hayalkırıklığı yüzünden İran’da benzer bir maceraya atılmak
istemiyor.
*
Ancak, ABD ve
İsrail, Türkiye’yi (moda tabirle mayın eşeği olarak kullanıp) sahaya sürmek
için elinden gelen herşeyi yapıyor.
Türkiye’yi
İran’a karşı kışkırtmak için iki fay hattı üzerinde çalışıyorlar. Birisi milliyetçilik..
Diğeri ise mezhep farklılığı..
CIA’in ve
MOSSAD’ın Türkiye’deki adamları (tesir/nüfuz/etki ajanları) ve (devlete sızmış)
piyonları sürekli olarak bir Pers/Fars milliyetçiliği tehlikesinden söz ediyorlar.
Sanki Türkiye’de
Türk milliyetçiliği yok..
Türkiye’de
Kürtler, Araplar, Çerkezler vs. var, fakat “Benim anadilim Farsça, ben Fars
milletindenim” diyen bir Allah’ın kulu yok.. İran istediği kadar Fars
milliyetçiliği yapsın, bu, Türkiye için bir tehdit değil. Hatta, kendi
milliyetçiliğini, Türkçülüğünü meşrulaştırmak için komşu milliyetçiliklere (bahane olarak ortaya sürmek üzere) ihtiyacı var.
Fars milliyetçiliği Türkiye için tehdit değildir, fakat Türk milliyetçiliği İran için tehdittir.. Çünkü orada milyonlarca Türk yaşıyor.
Bununla
birlikte, Türkiye’deki CIA ve MOSSAD uzantıları sürekli bu Pers milliyetçiliği meselesini gündeme getirmekten geri kalmıyorlar (İran'daki ajanları da Türk milliyetçiliğinden yakınıyor, İran yönetimini Türkiye'ye karşı kışkırtıyorlardır). Bu “uzantı”ların
dindar-muhafazakâr kesimdeki ağzı laf yapan beslemeleri de bunu köpürtüp
duruyorlar. Vatansever, yerli-milli görünme heveslisi budalalar da onların
peşine takılıyorlar.
İkinci
istismar konusu ise İran’ın şiîliği.. Adamları zorla sünnî yapacak halimiz
yok.. Nasıl Yunanistan’a hristiyan diye savaş açmayı düşünmüyorsan, İran’a da şiî diye diş göstermene gerek yok.
Sünnîliğe o
kadar meraklıysan önce Türkiye Cumhuriyeti’ni sünnîleştir!.. Sünnî olmasını
geçtik, müslüman değil.. Anayasasına İslam kaydı koymayı kabul etmiyor,
laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi
edilemez” iman ilkesi kabul ediyor.
*
Bunlar bir de Şia’nın takiyye (gerçek düşüncesini saklayıp farklı konuşma) kavramını gündeme getiriyorlar. Bu takiyye kavramını Türkiye’de 1980’li yıllarda meşhur bir gazeteci (Hasan Cemal olabilir, emin değilim) meşhur etmişti.
Kimden öğrenmişti dersiniz?..
Bir Amerikalı’dan..
O Amerikalı
(belki de yahudidir), Türkiye’deki sünnîye akıl öğretiyor, “Bak sünnî kardaş,
İranlılar’a hep şüpheyle bak, onlar takiyyecidir” diyor.
Yani fitne ve
nifak tohumları ekiyor. Sen de hemen mal bulmuş Mağribî gibi üstüne atlıyorsun.
Çünkü aptalsın. (Ya da belki yahudi uşağı satılmışsın.)
Bu
topraklardaki en başarılı takiyyeci Selanikli Mustafa Atatürk’tü. İstiklal Harbi
boyunca takiyye destanı yazdı, bütün bir milleti aldattı.
En büyük
takiyyeciler münafıklardır. Ve bu ülke münafık bakımından maalesef çok zengin.
Dolayısıyla takiyyeci arayıp bulmak için İran’a gitmek gerekmiyor. Etrafımız
takiyyeci dolu.
İran’ın Şiîleri arasında da tabiî ki takiyyeciler var.. Adam şiî görünüyor fakat aslında MOSSAD’ın ajanı..
İran'ın entelektüellerine, yazar çizerlerine gelince, adamlar düşündüklerini açıkça söyleyip
yazıyorlar, takiyye yapan, olduğundan farklı görünen pek fazla kimse yok.
Mesela Ali Şeriati neye inanıyorsa onu yazmış. Hamaney’in durumu da aynıydı.
Peki onlar
için takiyye ne anlama geliyor derseniz, cevabı şu: Tarihî olayları yorumlarken
bu kavrama başvurmadan işin içinden çıkamıyorlar. Hz. Ali ile Hz. Hasan’a,
hatta Hz. Hüseyin’e takiyye izafe etmedikleri zaman, tarihi bir sünnî gibi
yorumlamak zorunda kalacakları için, onların hareket tarzına “Takiyye
yapıyorlardı” diyerek kulp takıyorlar. Basit fakat işe yarar bir çözüm.
Ancak,
ezberledikleri bu hikâyenin onların da aklına tam yatmadığı, ezberin gücüne
sığındıkları kanaatindeyim. Çünkü akla mantığa, sağduyuya aykırı.
Bu arada şunu
da söyleyelim: Günümüzün diplomasi mesleği tamamen takiyye üzerine kurulu..
Hatta (içi ve
dışıyla) bütün bir siyaset olgusu için de bu söylenebilir. Batılı siyaset
bilimciler (mesela Maurice Duverger) takiyye kavramı yerine “kamuflaj” tabirini
kullanıyor.
Aynı şey..
*
Evet,
içimizdeki MOSSAD ve CIA ajanları, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısını makul ve
meşru görmemiz için bize milliyetçilik ve mezhepçilik kanallarından
yaklaşıyorlar.
Münafık
taifesi de onların hınk deyicisi durumundalar.
Bir de,
onların “gaz”ına gelip “dolmuşa binen” aptallar var. Geri zekâlılar böyle yapınca daha
fazla “sünnî” olacaklarını zannediyorlar.
Oysa, “dünle
birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım”.
Halid bin
Velid Uhud’da İslam ordusuna zarar vermişti diye hep ona takılınıp kalınsaydı, İslam
böyle bir dahi komutana sahip olamazdı.
Bugüne bakmak
gerekiyor. Hesabı şöyle yapmak zorundayız: Bugün İran’ın ABD ve İsrail
tarafından mahvedilmesi Türkiye için iyi midir, kötü müdür?
Eğer akılsız
bir eşek değilsen, Türkiye’nin zararına olduğunu anlamaman imkânsızdır.
Siyaset duygularla değil, akılla yapılır. Eşek değil insan olduğunu hatırlaman gerekiyor.
İlla da eşek ya da kindar bir deve olmak istiyorsan o da senin bileceğin iş. ABD ve İsrail'in eşeklere ve develere ihtiyacı çok.
*
Tarihimizde
böyle eşeklikler ve eşekler az değil..
Mesela İkinci
Viyana Kuşatması’nda Kırım Hanı böyle bir eşeklik yaptı.
Merzifonlu Mustafa, orduyu Viyana’yı kuşatmak üzere hazırlamış olduğu halde başka bir kaleyi fetih için sefere çıkacağını söyleyip Padişah’ı aldatmıştı.
Yarı yolda harp divanını toplayıp Viyana’nın işgali için karar çıkartmak istedi.
Divan üyesi devlet yetkililerinin kimisi yalaka olduğu, kimisi de Merzifonlu’nun öfke ve
kininden çekindiği için itiraz etmediler. Sadece Kırım Hanı, han olduğu için
itiraz etti. Fakat Merzifonlu onu aşağıladı, tahkir etti.
Han, buna çok
bozuldu.
Polonya ordusunun Viyana’ya yardıma gelmesi ihtimali vardı. Bu yüzden Merzifonlu, Kırım Hanı’nı, Polonya ordusunun geliş güzergâhı üzerindeki bir köprüyü tutarak onların geçmesine engel olmakla görevlendirdi.
Han, ordusuyla oraya gitti,
fakat Polonya ordusunun geçişini seyretmekle yetindi. Yanındaki imamı, Kırımlı
bir alim Han’a yalvardı, fakat dinlemedi, “Osmanlı bizim kıymetimizi anlasın!”
dedi.
Dedi fakat
yüzyıl sonra Kırım Hanlığı diye bir devlet de kalmadı.
Sen de aynı kafayla İran’ın mahvedilmesini keyifle izlersen, uğrayacağın
akıbet Kırım Hanlığı’nınkinden daha iyi olmayabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder