sağduyu gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağduyu gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TAĞUT (MİLLETİN Mİ, ZİLLETİN Mİ EGEMENLİĞİ?)

 









Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde yer alan şu satırlar İslam dünyasında yaşanan temel tartışmalara ışık tutuyor:

Cihâdî gruplar bu gerilimi sadece “tağut” olarak isimlendirdikleri müesses (kurulu) rejimlerle yaşamamış, aynı zamanda yine teo-politik bir hareket olan ana akım İslamcılarla da bu konu etrafında anlaşmazlıklar yaşamışlardır. Onlar, başta İhvan-ı Müslimin olmak üzere ana akım İslamcıların, yeni ulus devletlerince oluşturulan anayasaları kabul etmelerini şiddetle eleştirmiştir. Mesela; ana akım İslamcılık düşüncesinden ayrışmanın miladı kabul edilen ellili ve altmışlı yıllardaki hapishane tecrübesi neticesinde Seyyid Kutup’un formülleştirdiği “cahiliye” ve “hâkimiye” teorileri, bir taraftan yeni kurulan (Mısır’daki) Nasır rejimini tanımlamaya yönelik bir çabayken diğer taraftan da zımnen İhvan’ın söz konusu rejime karşı benimsediği tutumun eleştirisi olarak ortaya çıkmıştır. Zira Kutup’un “hâkimiye” düşüncesi, İslam’ın pratik hayatı düzenlemeye yönelik önerdiği hukuki sistemin (Şeriat) görmezden gelinmesine bir tepki olarak teşekkül etmiştir. Zira ona göre günümüzde insanların “cahiliye” içinde yaşamaları, Allah’ın, yeryüzündeki otoritesi ve ulûhiyetinin en belirgin özelliklerinden olan “hâkimiyet”i hususunda haddi aşmalarından kaynaklanmaktadır (Kutup, 1979, 8).

Kutup’a göre; günümüzde tüm toplumların “cahiliye toplumu” kapsamına girmesinin nedeni ise onların Allah’tan başkasının ulûhiyetine inanmaları veya ondan gayrısına tapınmaları meselesi değildir. Mesele, söz konusu bu toplumların pratik hayatlarını düzenlerken Allah’a kulluğun gereklerini yerine getirmemesidir. Bu toplumlar her ne kadar Allah’tan başkasını doğrudan doğruya tanrılaştırmamış olsalar da onlar kanunlarını, yasalarını, ilkelerini, değer yargılarını, adetlerini, geleneklerini ve bütün yaşamsal değerlerini Allah’tan başkasının hâkimiyetine teslim etmektedir. Bu ise ulûhiyetin en belirgin özelliklerinin ihlal edildiği anlamına gelmektedir (Kutup, 1979, 91-92). Ana akım İslamcılık düşüncenin en önemli temsilcisi kabul edilen İhvan-ı Müslimin içinde yetişen Seyyid Kutup’un bu düşünce örgüsü aslında İhvan’ın sahip olduğu teo-politik düşünceye bir tepki olarak da okunmalıdır. Nitekim sonraki yıllarda İhvan genel Mürşidi Hasan el-Hudeybi’nin “Davetçiyiz, Yargılayıcı Değil” isimli kitabını Kutup’un bu düşüncelerine reddiye olarak kaleme aldığı iddia edilmiştir (Zollner, 2009, 65-66).

Mesele, salt cihadî grupların kurulu rejimleri (düzenleri) tağutî diye nitelendirmelerinden ibaret değil.

Tağut kavramını bu gruplar icat etmiş değiller, Kur’an’da yer alıyor.

Kurulu düzenler nasıl Kur’an’ın hükümlerini hayattan silip atmaya çalışıyorlarsa, Kur’an dilini de unutturmaya çalışıyorlar.

Cihadî denilen gruplar ise, “Kur’an’ın hükümlerini hayata geçirmeye gücümüz yetmiyor, hiç değilse ‘dil’ini unutmayalım, kâfirlerin ıstılahatıyla/terminolojisiyle değil, Kur’an terimleriyle düşünelim” diyorlar.

Merhum Elmalılı Hoca’nın muhalled tefsirinin adını “Hak Dini Kur’an Dili” koymuş olması sebepsiz değil.

*

Seyyid Kutub’un “cahiliyet” ve “hakimiyet” “teori”lerinden söz etmeye gelince.. Bunlara ona ait teori demek yanlış.

Merhum Kutub’un yaptığı şey, Kur’an terimlerini hatırlatmaktan ibaret.

Ortada bir teori varsa, bu, Allahu Teala’nın “teorisi”..

Allahu Teala’nın bildirimleri (Popper gibi konuşmak gerekirse) “yanlışlanma”ya açık (ve yanlışlanmaya açık olduğu için de bilimsel değer taşıyan, bilimsellikleri, yanlışlanabilir nitelikte tezler olmalarından kaynaklanan) teoriler değildir..

Mutlak gerçektir. Cehennem bileti almak isteyenler tarafından inkâr edilebilirler, fakat yanlışlanamazlar.

"İslam’ın pratik hayatı düzenlemeye yönelik önerdiği hukuki sistemin (Şeriat’in)" görmezden gelinmesini “cahiliyet” davası olarak nitelendiren Seyyid Kutub değil ki..

Allahu Teala..

*

Allahu Teala’nın “hakimiyet”i meselesine gelince..

Allahu Teala’nın kâinat üzerindeki hakimiyetini (özünde deistçe bir mantıkla), yaratması ve yarattığı herşeye bir (“âdet” ya da “doğa yasası” diye adlandırılan) “doğal süreklilik” vermesi ile sınırlandırmak, hakimiyetini ontolojik düzleme hapsetmek; O'nun uluhiyetini (ilahlığını, tanrılığını) “sosyal tanrılar (putlaştırılmışlar, tağutlar)” lehine sınırlandırmak olur.

Bu, şöyle birşey demek gibidir: “Doğa tanrısı başka, sosyal tanrı ya da tanrılar başka.”

Allahu Teala insana akıl ve irade vermiş, (bir tür duygu sahibi canlı robot olan) hayvanlar gibi içgüdüye mahkum etmemiştir.

İnsanın yeryüzünde halife olması bu akıl ve iradeden kaynaklanır.

İnsanın “imtihan”da oluşunun esasını da yine bu akıl ve irade oluşturur.. Halifeliğin hakkını verecek midir, vermeyecek midir?

İnsan, Allahu Teala’yı uuttuğunda, yani sosyal alanda Allahu Teala’nın hükümlerine riayet etmesi gerektiğini kabul etmediğinde, halifelik yerine tanrılık davasına kalkışmış olur.

Allahu Teala insana bu imkânı vermiştir.. Bu, insanın Allahu Teala’ya haşa kafa tutabilecek kadar güçlü olmasından değil, imtihanın doğasından kaynaklanmaktadır. İmtihan edilen kişi zorlamaya maruz kalmaz, (belirli bir süreyle kayıtlı olmak üzere) serbest bırakılır.

Her bir insan bu dünyada “ömür” süresince serbesttir.. İnsanlık Kıyamet’e kadar bu serbestiyete sahiptir.

*

İhvan’ın mürşid (şeyh) geçinen budalalarından Hasan bilmem ne’nin kitabına gelelim..

Davetçiymiş, yargılayıcı değilmiş..

Aptal adam, her davet yargılama ile başlar.

Bir adamın davete muhtaç olduğuna onu yargılamadan, onun hakkında hüküm vermeden nasıl karar verebilirsin?!

Davet, “Kör tuttuğunu öper” tarzı yapılan birşey midir?

Mesela adamı şirk konusunda uyaracaksın diyelim, onda şirk emaresi bulunduğuna hükmediyorsun ki bunu yapıyorsun.

Yargılama üzerine kurulu olmayan bir davet, "riyakâr işgüzarlık" değilse aptallıktır..

*

Bu “hakimiyet” meselesi, İslam dünyasındaki “müesses” rejimlerin hassas nasırı durumunda..

Laik (ya da laikleşme heveslisi) rejimlerin hepsi, Allahu Teala’nın hakimiyetini “ontolojik” alana hapsetmeye çalışmakla meşguller.

Bu kabul edildiğinde zihniyet (itikad) düzeyinde mesele hallolmuş oluyor.

Söz konusu laik (siyasal dinsiz) rejimlere Batılılar da bu yönde akıl veriyor, yol gösteriyor, “Maşallah çağdaşlaşıyorsunuz, özgürleşiyorsunuz, uygarlaşıyorsunuz, Ortaçağ zihniyetinden kurtuluyorsunuz, size hayranlık duyuyoruz” filan diyerek onları gaza getiriyorlar.

Evet, bu hakimiyet meselesi önemli.. Allahu Teala’nın hakimiyetini ontolojik alanla sınırlandırıp sosyal alanda hakimiyeti “millet” denilen (pratikte neye karşılık geldiği belirsiz) kavramın tekeline verdiğinizde, laiklik heykelinin yapımını tamamlamış oluyorsunuz. 

(Evet, milletin neye karşılık geldiği, neye tekabül ettiği belirsizdir. Mesela Türkiye’de millet, Şeriat istediğinde, "demokratik" darbe ile başı ezilmesi gereken “millet düşmanı” haline gelmiş olur. Demek ki millet, gerçekte millet değil. O kadar ki, bazılarının gözünde millet ile zillet arasındaki fark sadece bir harften ibarettir: "Benim güdümümdeysen milletsin, değilsen zilletsin." “Milleti millette demen, millette değüldür / Bir millet vardır millette, milletten içerü.” )

*

Türkiye’de “hizmet” şampiyonu Fethullahçılar böylesi bir laikleşmeye hizmet ettiler.

Bundan 25 yıl önce düzenledikleri bir Abant Platformu toplantısının konusu buydu.

O zaman, Sağduyu gazetesindeki köşemde, 20 Temmuz 1998 günü şunları yazmıştım:

ALLAH’IN HAKİMİYETİ, MİLLETİN HAKİMİYETİ

“İrticacı” vali ve kaymakamların Mesut Yılmaz hükümeti tarafından defterlerinin dürüleceğini dünkü gazetelerden birinde okurken, “sanal gerçeklik” kavramı üzerinde bir kere daha düşünme imkanı buldum.

Allah’ın hakimiyetini “ontolojik” düzlemle sınırlayan Abant Bildirgesi‘nin milletin hakimiyetine yaptığı vurgu, “siyasal” alandaki “gerçek” BÇG (Batı Çalışma Grubu) etkisinin yanında “sanal gerçeklik” olarak kalıyordu.

Bir zamanlar Medine Vesikası’ndan hareketle estirilen “sözleşme” furyası, Abant Toplantısı’nda yerini “milletin hakimiyeti”ne yapılan vurguya bırakmıştı. Fakat düşünce alanında sergilenen bu geniş mezhepliliğe paralel olarak, sosyal hayatta karşılaştığımız baskılar dramatik biçimde artıyordu.

“Sözleşmeciler”, sözleşme edebiyatından vazgeçmek zorunda kalmışlardı, çünkü sözleşme en az iki taraflı olurdu, kimse kendi kendisine gelin-güvey olamazdı. Bu anlamsız zihin jimnastiği, eğer tek taraflı sözleşme yapmak mümkün olsaydı, gazete ve dergi sayfalarının boş laf koleksiyonuna katkıda bulunmayı sürdürecekti; ama iş tek taraflı olunca, sözleşme değil, aç tavuğun kendisini darı ambarında sanması olayı yaşanıyordu.

Aydınlarımız bol keseden “kaynaklara dönüş” edebiyatı yapmış, sonunda döne döne Hobbes, Locke ve Rousseau gibi isimlere ulaşmışlardı. Kur’an’ın sesine kulak veren yoktu:

“Müşriklerle nasıl sözleşme olabilir ki, size galip gelseler hakkınızda ne bir yemin gözetirler, ne de bir sözleşme. Ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar. Fakat kalbleri buna karşıdır. Onların çoğu insanlıktan çıkmış fasıklardır.” (9/8)

*

Ontolojik düzeyde Allah’ın hakimiyetine yapılan vurgunun ardından siyasî alanda hakimiyeti millete tahsis etmek, teorik olarak çok güzel bir çözüm olarak görünebilir, fakat pratikte seküler düşüncenin “din”e galebesinden başka birşey değildir.

Siyasî alanda hakimiyet kayıtsız şartsız milletin olduğunda, Allah’ın kâinat üzerindeki hakimiyetini kabul edip etmemek kimsenin umurunda olmaz. Çünkü sizin milletin hakimiyetine teslim olmanız malum, onların Allah’ın ontolojik hakimiyetini kabul ettikleri ise daima meçhuldür.

Milletin hakimiyeti katı gerçeğin ta kendisi, Allah’ın ontolojik hakimiyeti ise vicdanlara gömülmüş bir meseledir.

Kur’an‘da ırk anlamında “millet” kelimesi geçmez, ama aşiretlerden sözedilir. Allahu Taala, insan üzerinde kabilesinin hâkim konumda olmasını kabul etmez: 

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, aşiretleriniz, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden meskenler, size Allah ve Resulü’nden ve hak yolunda cihaddan daha sevgiliyse, artık Allah’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin! Allah fasık bir kavme hidayet vermez.” (9/24)

Mücadele Suresi’nin 22’nci ayet-i kerimesinde de,“Allah’a ve Peygamberi’ne muhalefet eden” aşiretiyle mü’minin bir bağının olamayacağı belirtilir: 

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim bulamazsın ki, Allah’a ve Peygamberi’ne muhalefet edenlerle dostluk etsin. İsterse o muhalifler babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aşiretleri olsun. İşte Allah bunların kalblerine imanı yazmış ve kendilerini, tarafından bir ruh ile kuvvetlendirmiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada ebedî olarak kalacaklardır. Öyle ki, Allah onlardan razı, onlar da Allah’dan razıdırlar. İşte bunlar Allah’ın fırkasıdırlar. Dikkat edin! Hiç şüphesiz Allah’ın hizbi, zafer bulanların ta kendisidir.”

Hak, hakikat ve hidayetin kaynağı bellidir: Kur’an ve Sünnet. Bunlara aykırı olarak ortaya konulacak her yenilik bid’attir, her bid’at de sapıklıktır.

Kaldı ki, dönüp dolaşıp insanı kavim, kabile ve aşiretine itaate çağıran, hakimiyeti onlara veren bir anlayış yeni bile değildir.

Merhum Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “Gençlerle Başbaşa” adlı eserinde, gök kubbe altında yeni bir görüş bulunmadığını, her yeni fikrin eski bir düşüncenin değişik ifade edilmiş biçimi olduğunu söyler. Doğrudur.

İbn Haldun da, geçmişlerin geleceklere, suyun suya benzemesinden daha fazla benzediğini söylerken, zannediyorum sadece olayları kastetmiyordu, insanların düştükleri fikrî yanılgıları da buna dahil ediyordu.

*

Hakimiyet meselesi bugün olduğu gibi geçmişte de tartışılmıştır elbette, tıpkı suyun suya benzediği gibi.

Dinî tartışmalarda Osmanlı vs. örneğinin delil olarak kıymet-i harbiyesi bulunmaz, çünkü Osmanlı gibi örnekler şer’î deliller kapsamına girmez.

Hakimiyet meselesiyle Haricîler’in “hakem” meselesinin de bir ilgisi yoktur. Hz. Ali, bütün bir Arap milleti bir araya gelseler de Kur’an ve Sünnet’e aykırı bir hükmü benimseselerdi, onlarla yine mücadele ederdi, “Hakimiyet milletindir” diye düşünmezdi.

Üstelik, hâkimiyeti teorik olarak millete atfetmeniz, pratikte de bunun böyle olduğunu göstermez. Bugün acaba milletin tercihleri mi ülke üzerinde daha belirleyicidir, yoksa (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde kurulmuş illegal) BÇG’nin mi? Ülkenin gerçek meselesi budur. Tartışılması gereken budur.

Bir, milletin tercihleri vardır, bir de Allah’ın emir ve yasakları. Milletin hâkimiyeti ve tercihleri ancak mübah alanda geçerlidir.

Kaldı ki, bahsedilen ilkeler evrensel olmak zorundadır. 200 milyon müslüman Çinlinin yaşadığı Çin’de hâkimiyet acaba kimin olmalıdır?! Budist Çin milletinin mi?!

Tabiî ki bugün ülkemizde laik bir rejim yürürlüktedir ve kimse İslâm’a göre yaşamak zorunda değildir, ama bu, İslâm’ı rejime uydurmaya çalışma hakkı vermez kimseye.

Kur’an ve Sünnet yerinde duruyor. “Devrim” yapan ancak kendi kanaatlerinde yapmış olur.

*

Bunları yazdığım sıralarda hemen herkes (bugün FETÖ diye adlandırılan) Fethullahçı grupla can ciğer kuzu sarması modunda dostluk ilişkisi yaşıyor, şimdilerde hakaretler savurdukları Gülen’i “Hocaefendi” diye saygıyla anıyorlardı.

Onlar kendilerini biliyorlar, isimlerini saymayalım.

Fethullah’a tepki gösterenler de vardıysa da çoğunluğu, “hizmet yarışı”nda ondan geri kalmaktan dolayı içerleyip kahırlanan, “düzenin nimetleri”nden Fethullahçılar kadar yararlanamayan, “Pastadan bize de pay bırak” diyenler oluşturuyordu.

Fethullahçı gruba İslamî hakikatler için, Allah için tepki gösteren az sayıdaki kişi ise, (FETÖ içindeki “düzen”baz MİT’çilerin de gaz vermesiyle) FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) hedefi haline geliyordu. (FETÖ’cüler “radikal” buldukları bazı müslümanlarla uğraşarak “düzen”in gözüne gireceklerini, “düzen”in dikkatini kendilerinin üzerinden uzaklaştıracaklarını zannediyorlardı fakat işler umdukları gibi gitmedi. Kullanıldılar ve efendilerine efendilik taslayacak kadar fazla büyüdükleri düşünülünce defterleri dürüldü.)

*

Sağduyu gazetesindeki bu tür yazılarımdan dolayı Fethullahçıların beni hedefe koymuş olduklarını düşünebilirsiniz.. Koymadılar..

Fakat, Fethullahçılardaki bu itikadî boyuta kadar varan savrulmayı zevkten dört köşe izleyen derinler benim bu tür yazılarımdan rahatsızdılar..

Bundan dolayı, içinde bulunduğum cemaatin (İskenderpaşa’nın, Hakyolcuların) bünyesindeki derin elemanların ayak oyunlarıyla baş etmeye çalışmak zorunda kaldım..

O kadar ki, 28 Şubat yüzünden yurtdışında bulunan Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatin sırtına binmiş olan oğlu Nureddin, bana, Necdet Yılmaz vasıtasıyla “Yazılarında ayet meallerine yer vermesin” diye talimat gönderiyordu.

[Bu şeyh taslağı babasının ölümünden sonra bir taraftan Kur’an meali satmak suretiyle ayet ticareti yapıp cebini doldururken diğer taraftan kurduğu Sağduyu Partisi’nde siyaset alanında “dinî (İslamî) değerlere” sırt çevirdiğini ilan edecek, o değerlerin yerine, neye karşılık geldiğini bir tek kendisinin bildiği “dinî değersiz sağduyu” ile “herkesin kendi ideolojisine göre bağımsız olması” hurafesini oturtacaktı.. Cemaatten herhangi bir tepki gelmeyince de 2011 yılında düzen partisi MHP’nin boz kurtuna biat edecekti.. 

Tam da MHP’nin 15 kişilik yönetim kadrosundan 10 kalantorun boz kurt tipi “uçkurist” kasetler dolayısıyla siyasî mevta haline geldikleri sırada..

Mevlana ve Şeyh Sadî gibi zatlar, yandaşlık ve yoldaşlığın ortak paydalardan kaynaklanacağını söyler, örnek olarak da bir leylek ile karganın birlikte uçması örneğini verirler.. Örnekteki bu birliktelik bir arifin hayretini mucip olur. Sonra yere kondukları zaman fark eder ki ikisi de topal..

Ortak özellikler, ortak paydalar..

MHP ile Nureddin söz konusu olduğunda bunlar neler olabilir?.. Birlikte "uçma"larını hangi ortak özellikleri sağlıyor? 

Görünüşe göre ortak payda, boz kurt totemine olan ortak bağlılık..

Peki, MHP’nin arkasındaki derinler Nureddin’e böylesi bir “ev ödevi” vermiş olabilirler mi?.

Yine, Sağduyu Partisi’ndeki zırvalar da cemaati “laikleştirme” hedefi doğrultusunda derinler tarafından yazdırılmış şeyler olabilir mi?..

Gerçek şu ki, Sağduyu Partisi’ndeki ifadelerin ortaya koyduğu itikadî savruluş ve sapma, Fethullahçıların Abant Bildirgesi’ndekinden daha açık ve daha çirkin..

Ancak Nureddin’in bir Fethullah gibi “dış güçler” tarafından keşfedilip istihdam edilme, ABD’de ağırlanma şansı yok.. Bunun nedeni Fethullah’la kıyaslandığında çapsız, silik, kifayetsiz, yetersiz, sönük ve boş olması..

Dolayısıyla MHP’nin müttefiki “aziz başkan”ının emrinde “yerli milli” ve de “düzen”baz kalmak dışında bir seçeneği bulunmuyor.]

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


E-KİTAP: KALEMİN KUŞANILDIĞI DEVRAN (SAĞDUYU YAZILARI)

 


https://www.academia.edu/85747896/Kalemin_Ku%C5%9Fan%C4%B1ld%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Devran_Sa%C4%9Fduyu_Yaz%C4%B1lar%C4%B1_



KALEMİN

KUŞANILDIĞI DEVRAN

 

(SAĞDUYU YAZILARI)

  

Seyfi SAY


 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 7

EVET, İRTİCA BÜYÜK TEHDİT! 8

KOMPLO 11

FIRSAT 14

KUR'AN MÜSLÜMANLIĞI17

HİMMET 20

SABAH NAMAZINDA ÖLDÜRÜLMEK 22

EVE GİDEN ORDU 24

AŞURA26

TAKİYYE 28

ÇİÇEK SATICILARI 31

PANCA SİLA 34

İNTİKAM 37

YARIN İÇİN BUGÜNÜ HARCAMAK 40

SİLAHSIZLANDIRMA 42

DEĞİŞİM 45

TANIMLANMAYI KABULLENMEK İNTİHARDIR48

ZAMANLAMA 52

TASAVVUFİ BİR ÜSLUP 54

GAZETECİLİK 57

RUH 60

KİNDAR AMA KİNCİ DEĞİL 62

LAİK KAFALI İSLAMCILAR 66

UTANÇ 70

ASKERDEN DEMOKRATİK TAVIR 74

DİYET 77

DEVLET(İN) ADAMI OLMAK 80

KASAPLAR KOYUNLARIN TEHDİDİ ALTINDAYMIŞ 83

APO'NUN YOLDAŞI YEŞİL'İN AVUKATI 86

MÜSLÜMANLARIN PROTESTANLAŞMASI SAFSATASI 89

İNSAN NASIL DÜŞÜNÜRSE ÖYLEDİR 92

ENGİZİSYON VE TÜRK REKTÖRLERİ 95

EVET, DİNDARLAR PROTESTANLAŞIYOR 97

LÜTFEN MÜSLÜMANLARA SADECE HAKARET EDİN! 100

KENDİNİ ÖZGÜR SANAN KÖLELER 103

SİYASETTEN ANLAMAYAN SİYASETCİLER 107

TASAVVUF ZORUNLU MUDUR? 110

GÖNÜL DİLİ 113

PİLOT BÖLGE 116

NEYİ SAVUNUYORUZ? 119

İKİNCİ ZAKARİ OLAYI 121

SADECE MÜSLÜMANLAR'A SAYGISIZ 124

SİMAVİ VE ÖZAL SUİKASTİ 128

TASAVVUFUN ASLI 131

ŞEHİRLİLER ÇOLUK ÇOCUK MU? 134

BAŞÖRTÜSÜNÜN ONURU 138

NE YASAL NE ADİL! 142

GERİLİĞİMİZİN SORUMLUSU MUSTAFA EFENDİ'YMİŞ 145

BİR ARKADAŞIM 149

İLİM MASKELİ CEHALET 153

TAVİZ PSİKOLOJİSİ 156

KARADAYI'DAN ŞERİAT'E HAKARET 159

HERKES EKTİĞİNİ BİÇİYOR 163

ÇAĞDAŞ PATRONLAR İRTİCACI YOKSULLAR 167

BÇG'NİN BÜYÜK BULUŞU 171

CİHAD AYETLERİNİN HÜKMÜ KALKTI MI?! 175

BELA NE ZAMAN GELİR? 178

ÜSTÜN LİYAKAT NİŞANI 181

AYRI BİR DİN 185

LAİKLİĞİN YAHUDİCESİ VE MÜSLÜMANCASI 188

KOSOVA, ADRİYATİK'İN NERESİNDE? 192

İMAJ 195

İADE-İ İTİBAR 199

TECDİD 203

ALLAH'IN HAKİMİYETİ, MİLLETİN HAKİMİYETİ 206

EVET, AKLINIZI KULLANIN! 210

İMAMLAR 214

CEZAYİR'İN "İKİNCİ TEHDİD”İ 218

"TÜRKİYE KAYGI DUYMALI!" 222

ZOR ZAMANDA YAŞAMAK 226

ÖLDÜREN ŞARKI 229

SUSURLUK AFFI 233

"RTÜK REZALETİ" 236

AKIL VE NAKİL 239

C.S. VE O.K. 242

İ.T. 246

İRTİCANIN CENAZE NAMAZI 250

TARİKAT ZAMANI 253

SÖZ 255

BEYNİ YIKANAN İRTİCACILAR 257

KARADAYI İLE KORKUT ÖZAL NEDEN HEMFİKİR? 261

PUT 264

YAZICIOĞLU NEDEN ÇAĞRILMADI? 268

SANA PROFESÖR OLAMAZSIN DEMEDİM! 272

"KIZILBAŞ" 276

AYRIMCILIK 280

RIZA ÜRETME 284

KOMPLOSUZ DÜŞÜNMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ 288

KRALDAN FAZLA KRALCILIK 291

ORDU'YA DÜŞMANLIK, DİN'E İSTİSMAR 294

İKON 298

ORDU VE DİN DÜŞMANLIĞI 301

SİYASETTEN ANLAMAK 305

GENERAL DİYOR Kİ 309

SİYASET SANATI 312

SÜREÇ 316

TÜRK MÜNAFIKLIĞI 320

"BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSIN DEMEDİM Mİ?" 323

YAZMAK 327

AH O DUYGULAR 329

YASALAR ÇERÇEVESİNDE 332

MESELENİN ASLI 335

HER DOĞRU HER YERDE... 338

İZZET VE MEZELLET 342

BÜYÜK YIKIMLAR 346

TÜRBAN TAKMAYANLARIN HAKLARI 348

BATI DESTEĞİ 351

CAHİLDİLER, ZORBA OLDULAR 354

SAHTEKÂRLIK 357

CAMİLER AÇIK DA BARLAR KAPALI MI? 359

ARSIZLIĞIN BU KADARI... 362

YALANDAN KİM ÖLMÜŞ?.. 364

TEPKİSİZLİK 367

"BÜYÜK" 370

LİDER 373

TÜRBANIN ARDINDAKİ SİYASETÇİ 375

SİSTEMİN ÇÖKÜŞÜ 378

ANLAŞILAMAYAN LAİKLİK 381

DERS 383

YÖNETİCİ VE ZEKÂ 386

MODERNİZM 389

SİYASAL KÜLTÜR VE SİYASAL İSLAM 392

SİYASAL DİN 394

DEVLETÇİ/FAŞİST MODERNİST 396

YURTTA SULH, CİHANDA SULH! 399

TARİH TEKERRÜRDÜR 401

BAŞKALDIRI 403

ŞEYH ŞAMİL 405

"DÜŞÜNMEK BİLE BOŞ" 408

HAHAM VE PAPAZLARIN İZİNDEKİ MODERNİSTLER 411

MODERN AMA ÖZGÜN DEĞİL 414

ÇOK YAZAR OKUMAMALI! 417

HÜZÜN ÜSTÜNE 419

AMERİKALI BİZİ KÖPEK KADAR SEVER 422

CUMHURİYET 424

CUMHURİYET DÜŞMANLARI 427

TAKİYYECİ MİSİN, SAMİMİ Mİ? 430

TEKNOLOJİ KÜLTÜR MÜ GETİRİR? 433

DÜŞÜNMEDEN ÖNCE ARAŞTIR! 435

TEKNOLOJİ DEĞİL, YENİLGİ KÜLTÜR GETİRİR 438

ÇAĞININ ÖNÜNDEKİ ADAM 441

"SANKİ RESULULLAH'I GÖRÜYOR DA, O NASIL HAREKET EDİYORSA

ÖYLE HAREKET EDİYORDU" 445

HOCAEFENDİ RH. A. 446

TÜRKİYE LAİKSE ALMANYA NE? 449

ÖYLE BİR HAK Kİ, KURTULMAK MÜMKÜN DEĞİL 451

NEDEN ŞİMDİ? 455

TEŞHİŞSİZ TEDAVİ 457

AĞA, ŞEYH VE DEVLET, ARTI APO 459

AĞA, ÇETECİ VE DEVLET 462

İDAM CEZASI KALKAR, İNFAZI KALIR 465

KÖKTEN DİN 468

SİYASETİN TÜKENİŞİ 472

AH SEFİL HOKKABAZLIK 475

SİYASETÇİLERİN UFUKSUZLUĞU 477

"YALNIZ DUYAN ÇEKER" 480

İNSAN ÖLÜR, ESERİ KALIR 483

KURUNTU İDEOLOJİSİ 486

İRTİCAYLA MÜCADELE 489

BİRAZ İNSAF 493

SUİZANSA 495

FEDAKÂRLIĞIN BÖYLESİ 497

SİYASİ YAZILAR 499

MİLLİ GÜVENLİK 501

HADDİNİ BİLMEYENLER 503

KARA GAZETE, KARA REKTÖR 506

TÜRBAN SAVCI YEDİ 509

HEKİM BULAMADIK, BAYTAR VERELİM! 513

HANGİ İRTİCA? 517

BİR ZAMANLAR ANADOLU 519

BİR ZAMANLAR İRTİCA 522

SENTETİK DEVLET 526

BAĞDAT TACİRİ 528

"KÖŞE" YAZAR OLMAK 531

BEDEN YALAN SÖYLEMEZ 533

NE DUYARLILIK AMA... 535

 

MÜSLÜMAN AYDININ BATI MERKEZCİLİĞİ 537

DİNAYET'TEN İRTİCAİ FETVA 540

"SİYASET DIŞI" SAFSATASI 543

HÜRRIYET'İN MÜNİH'TEKİ ABLASI 546

 


ÖNSÖZ

 

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla..

Salât ve selâm, O’nun elçisi Muhammed Mustafa ile âl ve ashabının üzerine olsun.

Bu kitaptaki yazılar, 1998 ve 1999 yıllarında bir yılı aşkın süre yayınlanmış olan Sağduyu gazetesinde neşredilmişti.

Yazılarımızın rahatsız ettiği kimseler ve çevreler de bulunmakla birlikte, sözüne değer verdiğimiz zatların tasvibine mazhar olmuştu. Mesela, Sidney’de ikâmet eden Haymanalı Yaşar Kara Ağabey, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın yazılarımı beğendiğini, bir defasında takdir ve sevgisini göstermek için gazete köşesinde yer alan fotoğrafımı öptüğünü söylemişti. Bununla birlikte, yazılarımızın kusurdan hâlî ve hatadan salim olması imkânının bulunmadığını belirtmeye bile gerek yoktur. Nitekim, 23-24 yıl sonra bu yazılara tekrar baktığımda, bazılarında çok küçük de olsa kimi rötuşlar yapma gereği duydum.

Okuyanlar, daha sonraki süreçte farklı mecralarda daha ayrıntılı ve kapsamlı bir biçimde dile getirdiğim görüşlerin büyük bir bölümünün özlü ve yalın bir biçimde nüve halinde bu yazılarda aktarılmış olduğunu göreceklerdir.

Bu arada, bir teşekkür borcumu da dile getirmem gerekiyor. Sağduyu gazetesinde (Ki elimde hiçbir sayısı yok) yayınlanan yazılarım bende mevcut değildi. Şu anda benim ve sizlerin elinde böyle bir kitabın bulunmasını, o yazıların önemli bir kısmını yıllar önce bana e-posta ile göndermiş olan Prof. Dr. Hasan Hüseyin Erkaya’ya borçluyuz.

Allahu Teala’dan bu kitabın hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.

 

30 Temmuz 2022, Üsküdar


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."