tarikat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarikat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN RESMÎ TARİKATI ATATÜRKİYYE’NİN HEYKELLİ-FOTOĞRAFLI RABITA AYİNİ

 









Takvimler 20 Eylül 2023’ü gösterirken Odatv.com’da şöyle bir haber yer almıştı:

Odatv, hadsiz Kuveytlinin peşine düştü... Ne zaman ve neden geldi

Bir lise öğrencisinin Atatürk'e hakaret içeren hareket yaptığı görüntülere sosyal medyada tepki yağmıştı... O görüntülere destek vererek "Yargılanırsa onu savunacağım" diyen Kuveytli Yazar Abdulaziz Ramih hakkında İçişleri Bakanlığı suç duyurusunda bulundu. Odatv o Kuveytlinin peşine düştü.

20 Eylül 2023 14:19 Son Güncelleme: 20 Eylül 2023 16:17

Sosyal medyada paylaşılan ve Marmara İmam Hatip Lisesi'nde çekildiği belirtilen bir videoda lise öğrencisinin kitaptan kopardığı Atatürk fotoğrafına saygısızlık yaparken görüntülendi.

O videoya destek paylaşımı yapan Kuveytli yazar Abdulaziz Ramih, "Bu kahraman öğrenci, Türkiye'de istediği üniversitede öğreniminin masraflarını karşılayacak, Türkiye'de aşırı Kemalistler tarafından yargılanırsa onu savunacak avukatın ücretini karşılayacağım. Hesabını bilen varsa bana göndersin." ifadelerini kullanmıştı.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya konu hakkında açıklama yaparak o yazar hakkında suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.

ODATV O KUVEYTLİNİN PEŞİNE DÜŞTÜ

Odatv'nin Emniyet kaynaklarından edindiği bilgilere göre şahıs, 2019 ve 2021 yıllarında Türkiye'ye saç ektirmek için geldi. Bu kapsamda Sakarya'nın Sapanca ilçesinde ikamet etti.

Şahsın, saç ekimi işleminde çekilen fotoğrafıyla tespit edildiği öğrenildi.

(https://www.odatv.com/guncel/odatv-hadsiz-kuveytlinin-pesine-dustu-ne-zaman-ve-neden-geldi-120002185)

*

Evet, habere göre, Kuveytli bir yazar çıkmış, Atatürk'e hakaret içeren hareket yaptığı iddia edilen bir lise öğrencisi için, "Yargılanırsa onu savunacağım" demiş.

Yanlış.. Adamın dediği şu: Yargılanırsa, onu savunacak avukatın ücretini ödeyecekmiş.

Birileri de yememiş içmemiş, sırf bunu dedi diye suç duyurusunda bulunmuşlar.. Hukuk devleti ya, hemen hukuku hatırlamışlar. Odatv de onların peşkir ve ibrik taşıyıcıları olarak müjdeyi veriyor.

Çocuğun “hakaret”indeki müstehcenliğin ne olduğunu bilmiyoruz, fakat müstehcenliğin kötü ve uygunsuz bir şey olduğunu biliyoruz.

Evet, çocuğun yaptığı doğru birşey değil.

Ancak, bu ülkedeki tek müstehcenlik Atatürk’ün fotoğrafı ile mi ilgili?

Başka müstehcen mevzularda devlet yetkilileri niye bu kadar duyarsız?

Türkiye’deki sözde sanat (film, dizi, tiyatro, hikâye, roman vs.) dilinin tümden müstehcenleştiğini, pespayeleştiğini, en çirkin lafların bininin bir para hale geldiğini niye kimse görmüyor?

Müstehcenlik bir tek Atatürk’ün fotoğrafı mevzubahis olunca mı kötü oluyor?

Niye diğer müstehcenlikler hakkında suç duyurusu, tutuklama, yargılama vesaire yok?

Sosyal medya ortamında her gün dinimize, diyanetimize, bütün mukaddesatımıza ağza alınmayacak küfürler ediliyor, kimseden ses seda yok.

*

Kuveytli hakkındaki suç duyurusunu tuhaf buldum.. Resmen komedi.

Çocuk henüz yargılanmadığı ve mahkum olmadığı (hakkında hüküm verilmediği) için “sanık” (sanılan; maznun, zannolunan) durumundadır.

Ceza Kanunu’na göre bir sanığa arka çıkmak suç mudur?

Suç ise, kimsenin sanıkların avukatlığını yapmaması gerekir. Demek ki sırada avukatlık mesleğinin yasaklanması var.

Odatv.com’cular Kuveytli’nin suçunun ne olduğunu da açıklasalardı iyi olurdu. Şahsen ben çözemedim.

*

Bu “Atatürk’ü Koruma” işi tümden çığırından çıkmış gibi görünüyor.

Tavşanın suyunun suyu kabilinden iş Atatürk’ün fotoğraf ve heykellerini, onların yanını yöresini, kenarını köşesini, kaidesini hatırasını, tozunu toprağını korumaya dönüştü.

Atatürk heykelinin kaidesinin kenarının uç kısmına yan baksan suç..

Atatürk’ün fotoğrafı Kur’an muamelesi görüyor: Yere atmayacaksın, üstüne basmayacaksın, işyerinde en tepeye asacaksın.. Yırtıp çöpe atamazsın.

Üstüne bastın diyelim, büyük “devletçi günah” işlemiş oluyorsun.. Affedilmez günah.

İslam’a göre günah değil, fakat batıl “devletçilik dini”ne göre günah. (Niye “devletçilik dini” dediğimizi anlamak isteyenler bir zahmet TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesini okusunlar.)

Kur’an Allahu Teala’nın kelamı olduğu için kutsal, “Atatürk Ekber” diye şiir yazan, “Kâbe Arab’ın olsun / Bize Çankaya yeter” diyerek (hırlama vezninde) ırlayanların “devletçilik dini”ne göre de, tanrımsılarına ait olduğu için Atatürk fotoğrafı ve heykeli kutsal..

*

Bu ülkede ara sıra tarikatlardaki “şeyhe rabıta” pratiği tartışma konusu olur.

Olmuştur.

Rabıta; rabtiye (raptiye), irtibat (bağlantı), merbut (bağlı, ilişkili), ribat, murabıt gibi aynı kökten türeyen kelimelerden de anlaşılabileceği üzere, “bağ, bağlantı” anlamına gelir.

Şeyhe rabıtadan kasıt, müridin şeyhini hatırlayarak, zihninde canlandırarak onunla manevî bağ kurması, tabiri caizse bir tür telepatik iletişime geçmesidir.

Birşeyleri zihinde canlandırmanın insan üzerindeki etkisini herkes bilir.. Limona rabıta yapar, onu alıp kestiğinizi, bir bardağa suyunu sıktığınızı, sonra da yudum yudum içtiğinizi ayrıntılı bir şekilde kare kare düşünür, hayalinizde canlandırırsanız, tükürük bezleriniz harekete geçer..

Hayalinizde kimleri çok ve devamlı canlandırıyorsanız onlara bir ölçüde benzemeye başlarsınız.

Salih, müttekî, âlim, fazıl, kâmil insanları düşünürseniz bu sizde onlar gibi yaşama isteği uyandırabilir.

Buna karşılık heva ve hevesi, zevk ü sefası peşinde koşan ehl-i keyfi düşünürseniz bu defa da onlara imrenmeniz, “Ben neden böyle yaşayamıyorum, keşke ben de onlar gibi olsam” şeklinde bir ruh hali içine girmeniz zor olmaz.

*

Şeyhe rabıta da böyle bir şey.. Şeyh gerçekten âlim, kâmil ve fazıl ise ona rabıta yapmanız size manen fayda sağlar, fakat şeyh diye bir Müslüm Gündüz, bir Fatih Nurullah, bir Ali Kalkancı’ya rabıta yaparsanız belanızı bulur, din istismarcısı bir sahtekâr fırıldak olma yolunda jet ski hızıyla yol alırsınız.

Türkiye'de örnekleri bol.

Bana müridini söyle, sana nasıl bir şeyh olduğunu söyleyeyim.

Evet, tarikatlardaki “şeyhe rabıta” meselesi sıkça tartışma konusu olmaktadır.

Hatta buna şirk (Allahu Teala’ya ortak koşma) diyenler de var.

Şeyhe rabıtayı tavsiye eden mutasavvıflar da böylesi bir riskin bulunduğunu, rabıta vasıtası ile alınan feyzin kaynağının şeyh olduğunun düşünülmesinin şirke neden olabileceğini, feyzin ancak Allah’tan olduğunun bilinmesi gerektiğini hatırlatmaktadırlar. (Mesela Risale-i Halidiye’de bu belirtilir.)

Peki şeyhe fotoğrafı üzerinden rabıta yapılabilir mi?

Böylesi bir uygulamaya başvuran bir tekkeden söz edildiği olmuştu.. Fakat, diğer tekkeler buna şiddetle karşı çıkmışlardı.

Bunun caiz olmayacağı açık..

Ancak, Türkiye’de asıl şeyh rabıtasının, bildiğimiz geleneksel tarikatlarda değil, Atatürkçü “medeniyet tarikatı”nda (ya da Atatürkiyye tarikatında) yapıldığını herkes görmezden geliyor.

Üç maymunları oynamak herkesin hesabına uyuyor: "Geldim, görmedim, duymadım. Hatta gelmedim bile."

*

Mustafa Atatürk’ün “En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir” demiş olduğu biliniyor.

Eğer böyle bir tarikat varsa, bunun Türkiye’deki pîri, şeyhi kim olabilir diye düşündüğümüzde aklımıza ilk gelen isim Selanikli Atatürk..

Buna itiraz edenler olabilir, fakat şurası bir gerçek ki, Atatürk'ün sözünü ettiği “medeniyet tarikatı”nda kendisine en çok rabıta yapılan kişi, Selanikli Mustafa Atatürk..

Laik (siyasal dinsiz) devletin “resmî” tarikatı olan medeniyet tarikatı rabıta işini öyle geleneksel tarikatlarda olduğu gibi “gönüllülük” esasına dayalı “ders alma, intisap” formalitesinin insafına da bırakmamış..

Meseleyi getirip zorunlu intisap ve “zorunlu rabıta”ya bağlamış..

Öyle bir zorunluluk ki, ilkokula giden altı yaşındak mini minnacık kız çocuğu, haftanın başında ve sonunda karda kışta kıyamette, yağmurda çamurda, kışın Sibirya soğuğunda, yazın çöl sıcağında “şeyh Atatürk”ün heykelinin karşısına geçip İstiklal Marşı ilahisinin eşliğinde ona rabıta yapmak zorunda.

*

Okula, resmî bir devlet dairesine gidersin, bulunduğun odada mutlaka ve mutlaka bir “şeyh Atatürk efendi” resmi vardır, ona istemeden de olsa rabıta yaparsın.

Bu kadar da değil, rabıta işini abartmış olan bazıları ya masasının üstüne, ya da kıyıya köşeye bir şeyh Atatürk büstü oturtmayı da ihmal etmezler. Her yere bir Atatürk resmi iliştirirler.

Laik (siyasal dinsiz) devlet, yolu okula ve devlet kurumlarına fazla düşmeyen vatandaşlarımızı da unutmamış, onların rabıta ayininden nasiplenip feyz almaları için bütün paraların üstüne şeyh Atatürk resmi koymayı da adet edinmiş.

Böylece paralar pullar, resmî “rabıta aleti” ya da “rabıta tesbihi” haline getirilmiş.

Hatta Cumhuriyet Altını diye bir şey icat etmişler, ona da şeyh Atatürk’ün resmini basmışlar.. Maksat “rabıta” olsun, rabıta ihmal edilmesin..

*

Atatürkiyye tarikatının fanatik müritleri işi burada da bırakmayıp "şeyh Atatürk resimleri"ni gündelik hayatlarının ve özel yaşamlarının bir parçası haline getiriyorlar.

Bunun için tutup devletin bayrağının üstüne Atatürk resmi basarak “bayrak kanunu”na muhalefet edenler bile var.

Dükkanına Atatürk resmi asan mı dersin, sosyal medyadaki facebook, twitter vs. türünden hesaplarını Atatürk’leyenler mi dersin, her cinsten coşkulu fanatik mürit türemiş durumda.

Tabiî kuru kuruya rabıta biraz yavan kalır, yanına “Atatürk zikri ve tesbihatı” eklemek de gerekiyor.

Memleket öyle bir hale geldi ki, futbol maçlarının yapıldığı stadyumlar bile Atatürkiyye tarikatının tekke ve zaviyelerine dönüştü.. Burada vecde gelip kendinden geçen çılgın müridan taifesi “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” türünden zikirler yapmaktan asla vazgeçmiyorlar.

Vazgeçemedikleri gözde ilahileri de var.. Bunlardan birinde İzmir dağlarındaki çiçekler bile Atatürk diye açıyor.

Bir ara, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz, ihtimal bazı kafaları keseriz” diyenler bile vardı.

*

Atatürkiyye tarikatının diğer tarikatlardan farkı sadece kafa kesmeye, baş ezmeye olan düşkünlükleri değil.

Farklarından biri de bunlarda herşeyin cehrî (alenî, açık) olması, hafî (gizli) zikir ve rabıtaya önem verilmemesi.

Tamamen gösteriş ve riyakârlık üzerine kurulu bir tarikat olduğu için bütün zikir ve rabıtalarını göstere göstere yapmak durumundalar.

Mesela Atatürk resmi eklenerek aslî biçimi tahrif edilmiş bir Türk bayrağını pencereye asmazlarsa kahırlarından ölürler. İlla da pencereye asacak, gösterecekler.

*

Evet, bu “Atatürk’e rabıta” ayini ilköğretimin birinci sınıfından itibaren başlıyor.

Daha temyiz yaşına bile gelmemiş ağzı süt kokan çoluk çocuğa, sabi sübyana (kendilerinin ve ana babalarının rızası alınmadan, zorla) "Atatürk'e rabıta" telkini yapılıyor.

Dayatılıyor.

Her okulun önüne (dünyanın parası harcanıp) bir Atatürk büstü ya da heykeli konduruluyor ki öğrenciler medeniyet tarikatının şeyhine sürekli rabıta yapma imkânına kavuşsunlar.

Zihinlerinde canlandırmaya çalışıp yorulmasınlar, karşılarında betondan, demirden, bakırdan ya da tunçtan bir Atatürk görüp daha kolay rabıta yapsınlar.

Sınıfa girsinler, tepelerinde asılı duran Atatürk fotoğrafına bakıp “Atatürk’e rabıta” ayininin gereğini sürekli yerine getirsinler.

Fakat iş bununla da sınırlı değil.. Milli bayramlarda, okulların açılış kapanışlarında Atatürk heykelinin önünde saygı duruşunda bulunularak “toplu rabıta” da yapılıyor.

*

Milletçe hayatımız baştan ayağa "Atatürk'e rabıta" haline gelmiş durumda..

Çünkü her resmî kurumun önünde bir Atatürk heykeli.. Her devlet dairesinde bir Atatürk fotoğrafı..

Meydanlar da unutulmamış, neredeyse her meydanda bir Atatürk heykeli..

Ders kitaplarının başında Atatürk..

Milletvekili göreve başlar, besmelesi Atatürk yemini..

Alışveriş yaparsınız, paranızın üstünde Atatürk..

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de "Atatürk isterük, cuma namazı hutbelerinde de Atatürk isterük" diye höyküren meczup Atatürkiyye tarikatı müritleri türemiş durumda.

Her "milli bayram"da cezbeye kapılıyor, hutbede Atatürk'ü anmayan imamları kör testereyle kesecekmiş gibi galeyana geliyorlar.

*

Geleneksel tarikatlar ile medeniyet tarikatı arasındaki farklardan biri, "bireysellik-cemaatsellik" ayrımı.. 

Bunu "gönüllülük-zorunluluk" ayrımı izliyor.

Klasik tarikatlar işi bireysellik ve gönüllülük temelinde ele alıyor.. Herkes kendi başına (bireysel) ve gönüllü olarak (zorlama olmaksızın) rabıta yapmak durumunda..

Rabıta yaptın mı, yapmadın mı diye hesap soran da yok..

Paşa gönlüne kalmış, yaparsan yapıyorsun.

Medeniyet (ya da Atatürkiyye) tarikatı ise işi bireysellikten çıkarmış, “toplu” hale getirmiş, ve kurala dönüştürüp sağlam kazığa bağlamış. Milletin tosuncuklarını kendi haline bırakmaya gelmez, bağlayacaksın.

Gönüllülük serazatlığı, tabutuna kalem kalınlığında paslı çiviler çakılarak mezara gömülmüş.

Evet, medeniyet tarikatında Atatürk rabıtası cemaatle (cümbür cemaat) yapılıyor.. Zorunlu..

Gönüllülük mü?.. Hak getire!

Hatta 10 Kasım’larda saat 9’u 5 geçe bütün millet aynı anda rabıta yapmak zorunda.

Medeniyet tarikatı "seçmeli tarikat" değil, "zorunlu tarikat"..

Rabıtası da zorunlu..

*

Meseleye en hakiki mürşit ilim açısından bakmakta fayda var.

Bu Atatürk rabıtası, aslında irticaî bir eylem durumunda.

Bin 400 yıl öncesinden söz etmiyoruz, 4 bin 400 yıl öncesinden, 5 bin 400 yıl öncesinden bahsediyoruz.. 

Memleketi Nemrut Dağı’na benzeterek Atatürk heykelleriyle doldurmak, irticanın (gericiliğin, ilkelliğin) ta kendisidir.

Bu noktada Atatürk’ün medeniyet tarikatının geleneksel tarikatlardaki ilim ve irfandan istifade etmeye ihtiyacının bulunduğu kesin..

Çünkü geleneksel tarikatlarda şeyhlerin müritlerini fotoğraf ve heykelleri karşısında saygı duruşunda bulunmaya çağırmadıkları, buna yol açacak söylemlerden uzak durdukları biliniyor.

Atatürk ise, memleketin en fakir zamanında dünyanın parasını verip yurtdışından heykeltraşlar getirip milletin rızkından çalarak heykellerini yaptırmış durumda..

Millet açlıktan ölüyor, hastalıktan kırılıyor, bu heykel derdinde.. İmam şöyle yaparsa cemaat de şöyle yapar hesabı, şeyh Atatürk böyle yaptığı için müritlerini tutabilmek, akl-ı selîm limanına yanaştırabilmek mümkün değil.. Tutabilene aşkolsun!

Tamam, heykelini yaptırma firavunların, nemrutların, Roma ve Bizans kayzerlerinin geleneğinde var da, bu milletin hangi padişahı, hangi sultanı, hangi hakanı heykelini diktirmiş?

Bilge Kağan bile geriye sadece nasihat kitabesi bırakmış.

*

Bu milletin en hakiki mürşit ilimden nasiplenerek “Atatürk’e rabıta” gericiliğinden, ilkelliğinden, saçmalığından, akılsızlığından artık kurtulması gerekiyor.


ANADOLU CAHİLLİĞİ VE MÜNAFIKLIĞI KARŞISINDA ŞEYH SAİD “ÖZ”Ü

 




Yeni Şafak gazetesi yazarı Ömer Lekesiz, 16 Kasım 2024 tarihli yazısında, Yalçın Koç diye birinin Anadolu Mayası – Türk Kimliği Üzerine Bir İnceleme adlı (Cedit, Ankara 2008) zırvalar koleksiyonunun reklamını yapmış.

Yazısında bol bol “Horasan erenleri” tabiri geçiyor, fakat Lekesiz’in peşinden gittiği kişiler Horasan erenleri değil, Yalçın Koç adlı Anadolu ergeni.

Bu Anadolu koçu, “Anadolu Türk kim’liği” diye bir kavram icat etmiş.

Kitabında şunu diyormuş:

“Anadolu Türk kim’liği”nin esası, “Türkistan’dan gelen kelam”dır.

“Türkistan’dan gelen kelam”, “İnsan’ın öz’ü”dür.

Anlaşılıyor ki bu koçun, kafasını kullanmadan fikir üretebilme gibi özel bir yeteneği var.

Cahil adam, senin boş laflarına göre, Anadolu Türk kimliğinin esası, insanın özünden ibaret.

İnsanın özü ise, var olmak için ne Anadolu’ya, ne de Türklüğe muhtaçtır.

İnsanlık (insan olma) ve insanlığın özü Türkler’in tekelinde değil.

Hakikat de, Türkistan'dan gelen kelam diye yutturmaya çalıştığınız sahteciliğin inhisarı altında bulunmuyor.

*

Lekesiz’in yazısında, yukarıya aldığımız saçma lafları (Koç’a ait) şu cümle izliyor: “‘İnsan’ın öz’ü’, ‘mutlak’tır.”

Bu “mutlak”lıktan neyi anladığını ise lafın gerisi ortaya koyuyor:

“Anadolu Türk kim’liği”, bu nedenle “evrim”e, “devrim”e, “değişim”e tabi olamaz; çünkü, “İnsan’ın öz’ü”nün “öte’si” mevcut değildir. “Evrim”, “devrim” ve “değişim” için, “öte”ye ve “son’ra”ya ihtiyaç bulunur.

Demek ki, aklı kıt koç, mutlaklığı değişmezlik olarak anlıyor. (Oysa, Kur’an’da anlatılan “insanın özü” böyle bir mutlaklık içermez.. Ahsen-i takvîmi de var, esfel-i safilîni de.)

Eğer insanın özü, bu cahil koçun dediği gibiyse, onu Anadolu Türk kimliğine hapsedemezsiniz.. 

Nerede insan varsa, orada Anadolu Türk kimliğinden bağımsız olarak “insanın özü” var demektir.

*

O arada bu aklı kıt, çenesi kuvvetli koç, bir öz-kültür ayrımı yapıyor.

İnsanın özü başkaymış, kültürü başkaymış.

Lekesiz’in ağzı açık ayran budalası gibi hayranlıkla aktardığına göre, bu akılsız koç şöyle diyesiymiş: “ ‘İnsan’ın öz’ü’ cihetinden ‘kültür’, ‘dış kabuk’tan ibarettir.

Bu cümleyi şu laflar izliyor:

“Anadolu Türk kim’liği”, bu bakımdan, Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus olan hiçbir “fikriyat” vasıtasiyle, bu diyara mahsus olan hiçbir “ideoloji” yoluyla ne “açılabilir”, ne “anlatılabilir”, ne “reddedilebilir”, ne de “savunulabilir”.

Bre dangalak, Kur’an ve Sünnet’ten bağımsız olarak icat ettiğin “mutlak” insan özüne bir de seküler sosyal bilimin “kültür” kavramını eklediğinde, tam da Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus “fikriyat” içinden konuşmaya başlamış olacağını fark edemeyecek kadar angutsan ben sana ne diyeyim!

*

Ancak, bu angut koçun Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus “fikriyat”ın “kültür” zırhını huşu ile kuşanmış olması sebepsiz değil.

Asıl düşmanı da Grek-Latin-Kilise diyarına mahsus “fikriyat” değil, “Arap kültürü” diye adlandırdığı “ırklar ve coğrafya üstü (dolayısıyla Türklüğe, Anadolu’ya, Horasan’a hapsedilemeyecek) sahih İslam” düşüncesi/itikadı/geleneği.

O yüzden, ıkına sıkına ürettiği zırvalarının üstüne şu tüyü dikiyor:

“Anadolu Türk kim’liği”nin yönünü “Arap kültürü”ne çeviren, “Türkistan’dan gelen kelam”ı, “söz’e ve hizb’e bağlar”.

Böylece Vehbi’nin kerrakesinin pis yüzü kabak gibi ortaya çıkmış oluyor.

*

Sonra, bu aklı kıt koç, kendi kafasından (daha doğrusu kafasızlığından, heva ve hevesinden) bir “kutsallık” icat ediyor:

“Ay yıldız’lı al bayrağımız” ve “vatanımız”, “Anadolu Türk kim’liği”nin “öz’ü” itibariyle, yani “Türkistan’dan gelen kelam” itibariyle, “kutsal”dır.

Bre dangalak, ay yıldızlı bayraktaki hilalin, İslam’ı (müslümanlığı) temsil etmesi bakımından bir değeri vardır, fakat bunun kutsallığı Anadolu Türk kimliği hurafesi ve safsatasından kaynaklanmaz.. 

Anadolu küfür beldesiyken ve Türkler henüz müslüman olmamışken de hilal müslümanlar için bir sembol olarak değerliydi.

Anadolu’nun kutsallığından bahsetmek ise, müşrikçe bir tavırdır.

Neyin kutsal olduğu ancak vahiy ile bilinebilir.. Kendini herhangi birşeyi kutsal ilan etme mevkîinde görmek tanrılık taslamaktır.. 

Firavun da Mısır arazisinde ve kendisinde (kendi özünde) bir kutsallık görmeye başlamıştı.

Yahudiler, kendi soy soplarında bir kutsallık görmeye başladıkları için sapıttılar.

Onlara göre, dünyada Yahudi milletinden ve onlara vaad edilen vatandan daha kutsal hiçbir şey yok.. Bu kutsallık karşısında bütün insanlık hava cıva.

*

Lekesiz kafasızlığın angut koçtan yaptığı alıntıları (yukarıya aldığımız son zırvayı) şu cümle izliyor:

Bu “hakikat”, “kelam”ı “söz”den, “bayrak”ı “bez”den, “vatan”ı “arazi”den ayıramayan “Anadolu Vahhabi’leri” ve, “rahip zümre’leri” için “can alıcı nokta”dır.

Bu cümleyi kuran angutluğa Anadolu cahilliği mi, Anadolu münafıklığı mı, Anadolu Yahudileşmeciliği mi, yoksa Anadolu dalaleti mi demek gerekir, karar verebilmiş değilim.

Bre dangalak, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in mesajını da “söz” diye adlandırıyoruz. (Hadîs, sözlük anlamı itibariyle söz demektir.)

Vatan da son tahlilde arazidir. 

Sırf vatanı için dertlenen kişi (merhum Said Havva’nın Şehadet adlı kitabında ifade ettiği gibi) şirke batmış olur. (Uhud Savaşı’nda böyle sırf vatanı Medine için çarpışan bir kişiyi Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem Cehennem’le müjdeledi.. “Zararı yok, bizimle birlikte vatan için savaştı ya, değerli adam” diye buyurmadı.)

*

İnsanın özünü getirip şirke (müşrikliğe) bağlamaya çalışan bu angut koçun sözlerinin devamı şöyle:

“Anadolu Vahhabi’si”, “kutsal’lık idrak’ını” “Arap kültürü”ne bağlayarak ve, bu itibarla “ay yıldız’lı al bayrağımız’ın” ve “vatanımız’ın” “kutsal olmadığını” öne sürerek, “Anadolu Türk kim’liği”ne saldırır.

Evet, kutsal değildir.. 

Vatanımıza da, bayrağımıza da saldırmıyoruz, fakat onların putlaştırılmasına saldırıyoruz.. 

Saldırmamaktan Allahu Teala’ya sığınırız.

Dangalak koçun bir sonraki cümlesi ise, “derin devlet” kurnazlığının çirkin suratının göründüğü nokta:

“Bizzat Kilise” de, aynı yönde gayret sarfeder; “Anadolu Türk kim’liği”ni, “tadil edilmiş Arap Kültürü”ne tahvil etmeğe uğraşır.

Burada Arap kültürü, şirkten kaçınma hassasiyetine karşılık geliyor.. İlla da yerli-milli putçuluk yapmak gerekiyormuş.

Herşeyiyle Batı’ya teslim olmuş olan “derin devlet müşrikliği”, durduğu yeri, müttefiklik bağlantılarını unutmuş, abrakadabra, hokuspokus numaralarıyla ak’ı kara gösterme derdinde.

*

Bu dangalağın şu lafları, elindeki silahın kendisini de vurmaya elverişli olduğunu akledemediğini gösteriyor:

Oysa “kutsal’lık”, sadece, “Kadim dem’de Hatem olan Kelam”a mahsustur; “Arap kültürü”ne değil.

Bre angut, “Kadim dem’de Hatem olan Kelam”dan kastın Kur’an ve Sünnet ise, bunu niye açıkça söyleyemiyorsun?

O “kelam”, senin Türk kültüründeki şirk eğilimlerini de süpürüp attığı için mi?

Laik (siyasal dinsiz, Şeriat'e baş kaldırmış, isyan etmiş) devletinin bayrağındaki yıldızı kutsal ilan etmeyi biliyorsun da, Afganistan ve Suudi Arabistan bayraklarındaki Kelime-i Tevhid’i niye görmüyorsun? (Senin bayrağında bir tane yıldız var, Amerikan bayrağında 50 tane.. Amerikan bayrağı 50 kere mi kutsal?)

Anadolu’yu kutsal ilan etmeyi biliyorsun, peki Mekke ne?

Onun kutsallığı Arap kültürüne mi özgü?

*

Anadolu koçunun bir sonraki cümlesine geçelim:

Türkistan’dan gelen kelam”, “Yesi”den bir “Yüce İnsan›ın gönlünde Türkçe söz ile açılan Kadim dem’de Hatem olan Kelam”dır. Bu “açılış”, ne “tefsir”dir, ne “tercüme”dir, ne de “meal”.

Dangalak, ne dediğini bilmediği için sonunda lafı  getirip “Türkçe söz”e (evet, söze) bağladı.

Yesi ile, Ahmed-i Yesevî k. s. hazretlerine atıfta bulunmuş oluyor.. Yüce bir insan olduğu doğru, fakat yüceliği Türklüğünden değil, Yusuf-u Hemedanî k. s.'dan aldığı tarikat terbiyesinden kaynaklanıyor. 

İşin ilginç tarafı, Ahmed-i Yesevî k. s., Anadolu’yu hallaç pamuğu gibi atan Timur’un gönülden bağlı olduğu zattır. (Çünkü, zayıf zamanlarında onu rüyasında görmüş, müjdelenmişti. Yıldırım’la karşılaştığı Ankara Savaşı sırasında da onun Divan-ı Hikmet’inden tefeül yapmış, zafer müjdeleyen mısralar çıkınca bunları bereket olsun diye savaş sırasında yetmiş küsur defa okumuştu.. Merhumun türbesini yaptıran da Timur'dur.)

Ahmed-i Yesevî k. s., Yusuf-u Hemedanî k. s. hazretlerinin dört halifesinden biri.. (Bir diğeri, Nakşbendiye tarikatı meşayihinden Abdülhalık Gücdüvanî k. s.)

Yesevîlik ile Nakşbendiye, özü ve kaynağı itibariyle aynı şeydir.

Peki, siz, bir Nakşbendî şeyhi olan Şeyh Said ve isyanı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Horasan erenlerinin yolunu kim sürdürüyor Türkiye’de, Şeyh Said geleneği mi, yoksa boz kurtçu totemperestlik mi?

Buna cevap verin!

 

PROFESYONEL VATANSEVERLER CUMHURİYETİ




Hangi kitabı olduğunu unuttum, Mehmed Zahid Kotku rh. a., İslam dünyasında işlerin profesyonel orduların ortaya çıkmasıyla bozulduğunu yazmış durumda.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında profesyonel ordu ve askerlik yoktu.. Savaş zamanında eli silah tutanlar cepheye koşuyorlardı.. Barış zamanında ise herkes işinde gücündeydi.

Türk tarihinde de durum budur.. Selçuklular başlangıçta sadece bir aşirettiler, devlet değildiler.. Gazneli Mesud’un onlara gadretmesi yüzünden Gazneli Devleti ordusuyla çarpışmak zorunda kaldılar ve galip geldiler.. Çaresizlikten savaştılar.. Kaçacak, sığınacak yer kalmamıştı.

Bu olay, onların bağımsız devlet olarak ortaya çıkmalarına yol açtı.

Aynı durum Akkoyunlular Devleti için de söz konusu..

Bunlar da bir aşiretti, liderleri de Kara Yülük Osman’dı.. Sivas’a hükmeden Kadı Burhaneddin bunlara gadretti, peşlerine düştü, onlar da kendilerini savunmak ve savaşmak zorunda kaldılar, ve Kadı’yı mağlup ettiler.

Çaresizlikten dolayı savaşmışlardı.. Firavun’un Hz. Musa aleyhisselam ile ashabını takip etmesi gibi Burhaneddin de onları kaçarlarken takip etmişti.

Yakalandılar ve savaştılar.

Bu galibiyet onların devletleşmesine yol açtı. Fatih Sultan Mehmet’le boy ölçüşüp savaşan (ve Şah İsmail’in annesinin babası olan) Uzun Hasan, Kara Yülük Osman’ın torunudur.

Osmanlılar da başlangıçta bir aşiretti.. Düzenli bir profesyonel orduları yoktu.. Aşiret fertleri savaşmak gerektiğinde savaşıyor, diğer zamanlarda kendi işlerine bakıyorlardı. Profesyonel ordu Yeniçeri Ocağı ile başladı, ve bu ocak daha sonra devletin başına bela oldu.

*

Kurumsallaşma (kabuk) gerekli, fakat bir zaman sonra “öz”ün yok olmasına neden olabiliyor.

Bu kabuk-öz, profesyonellik-ihlas (iyi niyet) dengesini kurmak ve sürdürmek çok zor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde anlattığı gibi, kurum bir araçken zamanla amaç haline gelmeye başlayabiliyor ve kurum çalışanları kurumlarının (ve dolayısıyla kendilerinin, şahıslarının, menfaatlerinin) bekası için çalışmayı gerçek misyonları haline getirebiliyorlar.

Dinî ilimlerde de durum budur.. Medreselerin ve okulların teşekkülüyle birlikte dinî eğitim-öğretim faaliyetleri sistematik ve düzenli hale gelmişse de, siyasal otoriteye karşı hakkı söyleme noktasından zaafiyet ortaya çıkmıştır.

İmam-ı Azam, İmam Malik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed bin Hanbel gibi zatlar ve İmam Buharî gibi alimler, devlet(ler)den bağımsız faaliyet gösterdiler.. Kimseden maaş almıyorlardı.

Maaş olayı medreselerle birlikte başladı.. Bununla birlikte, bütün medreseler devletin himayesi ve güdümünde değildi. Mesela Nakşbendî-Halidî geleneği çerçevesinde faaliyet gösteren “tekke/dergâh medreseler” sivil kurumlar olarak varlıklarını sürdürdüler.

Böyle olmakla birlikte, devletin kontrolü altındaki medreselerden de hak ve hakikati kimseden çekinmeden söyleyebilen alimler yetişmekteydi.

Kâzım Karabekir’e "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız diyerek namussuzluk ve dinsizlik hareketi başlatan Selanikli Mustafa Atatürk’ün medrese ve tekkeleri iyi-kötü demeden toptan hedef almasının nedeni buydu.

*

Evet, geçmişte devlet, Nizamülmülk’ün yaptığı gibi, medreseler kuruyorduysa da, onlara özerklik tanımaktaydı.

Ayrıca o medreselerde eğitim ve öğretimle meşgul olan ulema da gerektiğinde devlet başkanlarına hak ve hakikati söylemekten geri kalmıyorlardı. Mesela Molla Güranî, mesela Zenbilli Ali Efendi.

Nitekim İmam Gazâlî’nin Büyük Selçuklu Devleti vezirlerine çok sert uyarılarda bulunmuş olduğunu görüyoruz.. Onlara gönderdiği mektuplarında şu ifadeler yer alıyor:

“Şunu biliniz ki, bir insana atfedilen ve onu göklere çıkaran unvanlar şeytan icadı olup, bunlar muttaki bir Müslümanın kabul edemeyeceği şeylerdir….

“… Sonuç olarak, insanın ‘emîr’ (yönetici) kelimesinin hakiki anlamını bilmesi çok önemlidir…. İslam’ın emrine göre emîr, nefsine ve tutkularına hakim olandır." (Abdül Kayyum, İmam Gazzâlî’nin Mektupları, çev. Gürsel Uğurlu, İstanbul: İnkılâb, 2002, s. 24.)

“… Netice olarak, zahidane bir hayat sürmenizi, Allah’tan korkmanızı ve hesap gününü düşünerek hayırlı işler yapmanızı öğütlerim….” (s. 30)

“İslam, zengin-fakir, avamdan-eşraftan kim yaparsa yapsın, adaletsizliğin araştırıldığı ve hükme bağlandığı bir sistem öngörür.

“… Kendinizi halktan kesinlikle farklı görmeyin….

“… Unutmayın, adaletsiz davranan küfür üzere davranmıştır…. Şu anda mevta olan vezirler (başbakanlar), halkın faydasına teklif edilen şeyleri dinlemeye hiç yanaşmadılar ve insanların kendilerinden bekledikleri işleri yapmaktan kaçındılar. Hayatlarına, sağlıklarına ve zenginliklerine güvendiler. Dalgaların üzerine bina dikmeye uğraştılar…. Şimdi bu vezirlerin bütün izleri yok oldu." (s. 45)

İbadet edenler türlü türlüdür. Bazıları kendilerine, bazıları servetine, bazıları hanımına, bazıları çocuklarına, bazıları amirlerine ve işlerine perestiş ederler…." (s. 54)

“…. Allah’ı arayanlar da, O’na götüren yollar da pek çoktur, ancak O tektir. Eğer bir tek dinî vecibeyi yerine getirmekte zaaf gösterir veya geceleri çok derin uyursanız veya büyük bir günah işlemekle suçlanırsanız veya geniş topraklarınızda yaşayan bir tek köylünün bir gece aç uyuduğunu duyarsanız, Allah’ın gazabının size ulaşacağını ve geri kalan günlerinizi, bu vurdumduymazlığınıza dövünerek geçirmek mecburiyetinde kalacağınızı hatırlayınız…." (s. 55)

“… Istırap çeken insanlığa hizmet etmek isterseniz, bir insanın zengin olmadan ve gurur alameti olan süslü elbiseler giymeden de yaşamasının mümkün olduğunu anlarsınız. Kadın elbiseleri giyerek bir erkek kadın olur mu? Bu mümkün değilse siz kadın elbisesi [kadın gibi süslü elbise] giyerek onlara nasıl benzersiniz? Süslü elbiseler giyenler daha taşkın ve kadınsı davranırlar. Hiçbir şey kadın gibi görünmeye çalışan birisinden daha sefil değildir…. İnsanlar size iyi davranıyorsa, bu yalnızca kendi amaçlarına hizmet etmek içindir. Birçok kimse size aşırı sevgi gösterir, çünkü bir vezir (başbakan) olarak, (onlar için) siz bir makam ve servet ilahısınız. Şu anda size medh ü senada bulunanlar, vazifeyi bırakıp yerinize başkası tayin edildiğinde, sizi suçlayıp yeni geleni methetmeye başlayacaklardır. Sizi metheden birisini gördüğünüzde, bilin ki, o bir yalancıdır ve sizin için muhtemel bir tehlikedir…." (s. 77-8)

“… Hükümdarların hizmetini kabul edenler, hâlâ kendi arzularının kölesidirler; bu insanların mutluluğu ve üzüntüsü diğer insanlara bağlıdır…." (s. 79)

“Ey vezir (başbakan), kendini ve aileni akıl ve irfan sahibi kimselerin dualarından mahrum etme! Şimdi ahirette olan diğer vezirler hataya düşerek, takva sahibi insanlarla yollarını ayırdılar ve kaçınılmaz olarak, dehşetli son onları altetti….

Geçmiş vezirlerin hiç birinin, kötü amelleriyle sizin kadar dile düşmediğini belirtmeliyim. İdareniz neticesinde halkın çektiği sefalet ve perişanlık hesaba gelmediği gibi siz hâlâ ıstırap içindeki Tûs ahalisine acımıyorsunuz…." (s. 85)

“Hiçbir gurur duygusunun, yaptığınız ölümcül ve korkunç hatayı itiraf etmekten sizi alıkoymasına müsaade etmeyin. İşleri yerli yerine oturtacak, ilim irfan sahibi tek devlet adamı yok…." (s. 86)

*

Evet, profesyonellik (kurumsallaşma ve kabuk bağlama) bir süre sonra “öz”ün ihmal edilmesine, önemsiz görülmesine, hatta çürüyüp kaybolmasına yol açabilmektedir.

Buna “din adamlığı”nda da, askerlikte de rastlanabiliyor.

Din bilgini profesyonelleştiğinde tek derdi alacağı maaş ve yazacağı kitaplarla kazanacağı şöhret olur. Zülf-ü yâre dokunacak gerçekleri açık ve net biçimde söyleyemez.

Asker profesyonelleştiğinde ise, millete hizmet etmek için görevlendirildiğini unutur, milletin ağasıymış, babasıymış, vasisi ve velîsi imiş gibi ahkâm kesmeye, artistlik yapmaya başlar.

Tankının namlusunu (İsrail gibi) düşmanlara değil, düşmanlarla işbirliği yaparak milletine çevirir.

Kılıcını düşmana değil, kendisini yedirip içirip giydiren, beline kılıç takan millete sallar.

Geçenlerde “Mustafa Kemal’in askeri” teğmenlerin şımarıkça korsan gösteri düzenleyip millete kılıç sallamalarında olduğu gibi.

Sanki analarından bellerindeki kılıçla birlikte doğmuşlardı.. Onlara o kılıcı veren, bu millet.. Ve bu millet, o kılıcı verecek başka adam bulamıyor da değil.

Buna tepki gösterilmesi karşısında birileri hemen yaygarayı kopardılar: Siz Mustafa Kemal düşmanı mısınız?

*

Peki, birkaç teğmen de kılıçlarını çekip “Allah’ın askerleriyiz” diye bağırsalardı bunu da tabiî ve normal karşılayacak mıydınız, yoksa “Laiklik can çekişiyor, yetişiiin!” diyerek şirretlik yapıp yaygara mı koparacaktınız?

Buna karşı, “Siz Allah düşmanı mısınız ki onların Allah’ın askerleri olduklarını söylemelerinden rahatsız oldunuz.. Bu size niye battı?” diyebilecek miydik?!

Türkiye’de böyle birşey olmuyor, çünkü Türkiye’nin müslümanı sindirilmiş, korkutulmuş, ezilmiş, ezikleştirilmiş.

Buna karşılık, İslam düşmanlığını, dinsizliğini ve imansızlığını Selanikli ölü Mustafa Atatürk kalkanıyla koruma altına alan her densiz millete kılıç sallayabiliyor.

Densizlik, şımarıklık ve haddini bilmezlikleri Arş-ı Alâ'ya ulaştı.

*

Çok zekîler ya, “Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş niye kılıçla hutbe okudu?” diyorlar.

Bunun dinde yeri var, fakat korsan gösterinin askerlikte yeri yok.

Ali Erbaş ne yapmış?.. Cuma namazından sonra ikinci kez minbere çıkıp korsan hutbe mi okumuş?!.. Usule aykırı olarak icat mı çıkarmış?!

Kılıcını kınından sıyırıp cemaate mi sallamış?!.

Kimse teğmenler için “Neden bellerinde kılıç vardı?” demiyor.. “Kılıcınızı böyle sallayarak Adnan Menderes ile arkadaşlarını, 28 Şubat’ta İsrail’in hatırı için aşağılanan dönemin başbakanı Erbakan’ı mı millete hatırlatıyorsunuz?! Bize 'Anlarsınız ya!' kıvamında vermek istediğiniz mesaj ne?” deniliyor.

Mustafa Kemal’in askerleriymiş.. Madem bunda birşey yok, o zaman o yaygaranızın zekâtı kabilinden bir kerecik de “Allah’ın askerleriyiz” diye bağırın.

Allahu ekber!” deyin.

Hayır!.. Onu, gariban müslüman subay cephede kurşuna hedef olurken söyleyecek, fakat Mustafa Kemal’in askerleri o gariban müslüman subayların sırtına basarak millete artistlik yapıp kılıç sallayacak.

Düzeni iyi kurmuşlar.

*

Doğu Perinçek diye bir uçak pervanesi fırıldak tip var.. Yanar döner siyaset bukalemunu..

MİT’çi Mehmet Eymür’e göre, İngiliz istihbaratıyla da irtibatlı bir CIA ajanı..

Yine eski MİT’çi merhum Necdet Küçüktaşkıner de Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadede, Perinçek’in yabancı istihbarat servisleriyle irtibatlı olduğunu tespit ettiklerini beyan etmişti.

Perinçek fırıldağının zamanında dergisinde Turan Dursun’a yazdırarak İslam’a ve müslümanlara küfrettirmiş olması sebepsiz değildir.

Nerde bir fay hattı varsa, Perinçek oradadır.

Nerde bir kaşınacak yara varsa, Perinçek yine oradadır.

Nerde bir benzin dökülecek yangın varsa, Perinçek hemen hazırdır.

*

Teğmenlerin densizliğini fırsat bilen Turan Dursungillerin hemen tarikat vs. diyerek İslam'a vurmaya başladıkları görüldü.

Türk milletinin yüz akı kutup şahsiyetlerden Ahmed-i Yesevî de tarikatçıydı, tarikat şeyhiydi.

Mevlana Celaleddin-i Rumî de tarikatçıydı, Yunus Emre de, Osman Gazi'ye bilgece öğütler veren Şeyh Edebali de.. 

Gidip mezarı başında tören yaptığınız Hacı Bektaş-ı Velî de tarikatçıydı.

Fatih'e İstanbul'u fetih cesareti ve azmi aşılayan Akşemseddin de tarikat şeyhi.

Emir Buharî de, Aziz Mahmud Hüdayî de, Kafkaslar'ın hürriyet güneşi Şeyh Şamil de tarikat şeyhi.

İstiklal Harbi'nde Türkiye'ye yardım gönderen Afganistan, Pakistan, Hindistan müslümanları da genellikle tarikatçı.

Anadolu'ya gelip İstiklal Harbi'ne vaazlarıyla destek veren Şeyh Senusî de tarikat şeyhi.

Türk tarihinden tarikatı, tasavvufu, dergâh ve tekkeleri çıkarın, geriye sadece şu mahut teğmenlerde görülen türden densizlik, şımarıklık, artistlik ve gösterişçilik kalır.

Tasavvuf ve tarikatın Türk tarihi için ne ifade ettiğini tam anlamak isteyenler, tarihte hüküm sürmüş 16 Türk devletinden biri olan Babür İmparatorluğu'nun kurucusu Babür Şah'ın hatıratını okusunlar.

*

Bunlar bir de Selanikli ölü Mustafa Atatürk'ün uydurma bir lafını naklediyorlar.

Güya demiş ki: "Bu yapılar Selçuklu'yu ve Osmanlı'yı batırdığı için yasakladık."

Hayır, bu yapılar, Selanikli'nin çağdaşlaşma, Batılılaşma ve laiklik (siyasal dinsizlik) hedeflerine uymadığı için yasaklandı. 

Böyle bir iddianın hayatta en hakiki mürşit ilim çerçevesinde sorgulanması gerekir. 

Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına, farklı Türk aşiret ve boylarının devlete baş kaldırması neden oldu. 

Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına ise Moğol istilası.

Osmanlı'yı yıkan ise Birinci Dünya Savaşı'nda üzerimize gelen İngiliz, Rus, Fransız ve İtalyan ordularıydı.

Tabuta son çiviyi ise saltanat ve hilafeti kaldırarak Selanikli çaktı.

*

Doğu Perinçek denilen tip, bazen doğruları da söyler.. Sebebi, bir ucundan yamanarak hareket ve söylemleri sulandırmak, şirazesinden çıkarmak, varlığıyla kirleterek gözden düşürmektir..

Ya da aşırılaştırarak “Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder” kaidesince “destek suretinde köstek” olur.

Çok nadiren maskesini indirir, gerçek yüzüyle arz-ı endam eder.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın densiz teğmenler için “hukuk”un işletileceğini söylemesi karşısında paniğe kapılıp maskesini indirdiği görülüyor.

Çok rahatsız olmuş.. Demek ki güvendikleri dağlara kar yağıyor.

*

Bir de Özgür Özel adlı, siyaseti ilkokul müsameresine çeviren tip var.

Neden sekiz gün beklenmiş de sonra böyle bir açıklama yapılmışmış; bunu soruyor.. Erdoğan’a böylece hesap sormuş oluyor.

Onun ne zaman konuşacağına sen mi karar vereceksin?

Bunun sebebi, o sekiz günde darbe heveslilerinin bitlerinin şimşek hızıyla kanlanması, şımarıklık ve azgınlıklarının sabır taşını çatlatacak noktaya gelmiş olması olabilir mi?!

Bu noktada MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin ülkesinin ve milletinin selametini düşünen bir devlet adamı olgunluğu sergilemiş olduğunu belirtmemiz bir hakşinaslık borcudur.

Kendisi için küçük, fakat milletin selameti için büyük bir beyanda bulunmuş durumda.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...