Osmanlı Devleti,
Birinci Dünya Savaşı’nda herşeye rağmen direnmeye devam ediyordu. İngiliz,
Fransız ve İtalyan ittifakı Çanakkale’yi
geçmeyi başaramamıştı. İngilizler Kûtü’Amare’de
de mağlup olmuşlar, General Charles Townshend
esir düşmüştü.
Mağlubiyeti getiren
isim, sonradan Atatürk soyadını alacak olan Selanikli zampara Mustafa Kemal’di.
Eylül 1918’de Filistin-Nablus’ta, başında bulunduğu
Yedinci Ordu’ya (eski “sofra” arkadaşı, İngiliz casus Aubrey Herbert’le ortak dostları General Allenby komutasındaki) İngilizler karşısında ricat (kaçış)
emri vermiş, bu yüzden hazırlıksız yakalanan diğer orduların da çöküp tarumar
olmasına neden olmuştu.
Taa Halep’in kuzeyine
kadar (İzmir-Kayseri arası kadar bir mesafeyi) müthiş bir cesaret, direnç, azim
ve kararlılıkla kaçtı.
*
Zampara Kemal’in bu
başarısı, Osmanlı iç siyaset denklemindeki değişikliğin bir ürünüydü.. İki ay
önce, 4 Temmuz günü Padişah Mehmet Reşat
vefat etmiş, yerine, zamparanın “kafaya almış” bulunduğu Vahideddin padişah olmuştu.
Zampara Atatürk o
sırada hastalık kontenjanından Avusturya-Karlsbad’da
kaplıcalarda şifa arama harekâtı yürütüyor, her akşam üniformasını giyip
nişanlarını takarak lüks otellerde akşam yemeği yiyor ve kadınlarla dans edip yarenlik
ediyordu.
Bir de, günlüğüne
yazmaktan özenle kaçındığı “gizli kapaklı” işler çeviriyordu.
“Adamı Vahideddin”in
padişah olduğunu duyunca hastalığına paydos deyip hemen İstanbul’a koştu ve
Ağustos ayında (daha önce istifa edip bırakmış olduğu) Yedinci Ordu
komutanlığına (padişah yaverliği
unvanını da cebine koyarak) atanmasını sağladı.
Bir ay sonra da General Allenby’nin önünden kaçarak
Filistin cephesinin çöküşünü sağlama bağladı.
Herşey iki ayda olup
bitmişti.
İngilizler açısından temiz işti.. Zahmetsizce, ayaklarına taş değmeden, piknik gezisi yapar gibi Halep'e kadar "Hurraa" diyerek yürümüşlerdi.
Bu arada, Atatürk'ün emriyle önlerinde kaçmakta olan askerlerimizi de keklik sürüsü gibi avlamışlardı.
*
Selanikli zampara,
Halep’in kuzeyine kadar kaçtıktan sonra, operasyonun ikinci aşaması için kolları sıvadı.
Osmanlı sarayına
gönderdiği bir telgrafla Padişah Vahideddin’e İngilizler’le “behemahal (her ne pahasına olursa olsun) sulh (barış)” yapılması
talebini iletti.
Askerî yenilgi
psikolojik hezimet ile taçlandırılmalı, Saray’ın morali çökertilmeliydi.
Saray, İngilizler karşısında ellerini kaldırıp teslim olmayı kabul etmeliydi.. Behemahal.. Direnmeyi aklından bile geçirmemeliydi.
Selanikli, teslimiyetin adını barış yapmış bulunuyordu.
Gerçekte zamparanın
muhteşem firarı da, bu barış havariliği de sürpriz değildi.
Çünkü, Kâzım Karabekir’in (Yapı Kredi Yayınları
tarafından basılmış olan) “Günlükler”inde (ikisi paşa) dört
subaydan aktardığı bilgiye göre, hain zampara Filistin’e gidince emri altındaki
subayları İngilizler’e teslim olmaları için ikna etmeye çalışmış bulunuyordu.
Böylece subayların
maneviyatını sarsmış ve onları yenilgiye hazır hale getirmişti.
Fakat, isminin lekelenmemesi ve itibarının zedelenmemesi için sözde teslim olmamış, orduya ricat emri
vererek kaçmıştı. Bahanesi hazırdı, düşman çok güçlüydü.
Karabekir gibi Avni Paşa da (Osman Öndeş tarafından
yayınlanan hatıratında) Selanikli’nin bölgeye gidince direniş ruhunu kırmaya
çalıştığını, bunun için subaylara “Padişah’ın İngilizler’le barış istediğini,
kendisinin de bu amaçla geldiğini” söylemiş bulunuyordu.
Yalan söylüyordu. “Gizli
saklı” misyonunu ifa ediyordu.
*
Filistin cephesindeki
bir Osmanlı yenilgisi, İngilizler’in daha önceden kafalarına koymuş oldukları
bir hedefti. Mehmet Hasan Bulut
şunları yazmış bulunuyor:
“… 1917 Şubat’ında, Türkiye’de yatırımları
bulunan ve İttihâtçı liderleri yakından tanıyan İngiliz bir işadamı, Başvekil (İngiltere
başbakanı) Lloyd George’un izniyle İsviçre’ye
giderek Bern’de (Osmanlı
büyükelçisi) Fuad Selim ile buluşmuş ve Talât Paşa’ya yazarak görüşmeleri
tekrar başlatmıştı. Aubrey ve Prens
Sabahaddin böylece tekrar harekete geçmişti. Talât’ın ekibindeki, İngiltere ile
süregiden bu harbi bitirmek isteyen eski Sofya elçisi Ali Fethi ve en yakın arkadaşı Mustafa
Kemal de Prens’in (Sabahaddin’in) münferit sulh (Almanya’dan ayrı olarak
tek başına barış) grubuna dâhillerdi. …
“Uzayan savaştan bunalan sadece Talât Paşa
ve ekibi değildi. (Talat Paşa’nın yanındaki) Muhaliflerinden önce davranarak bu
tezgâhı kendi lehine çevirmek isteyen Enver
Paşa, Haziran ayında Abdülkerim adında bir adamı vasıtasıyla silah tüccârı
Basil Zaharoff ile Cenevre’de görüştü. Abdülkerim, Sultan Abdülhamid’in
mabeyncisiydi, daha sonra Viyana Büyükelçisi olmuştu. Zamanında Zaharoff’tan
yüklü miktarda rüşvet almıştı, bu yüzden Zaharoff ona güveniyordu. Enver Paşa,
bu görüşmenin neticesini Romanya-Macaristan hududundaki Herkulesbad
Kaplıcalarında bekliyordu. Adamı Abdülkerim, Zaharoff’tan New York’ta Morgan’s
Bank’a 2 milyon dolar avans yatırılmasını talep etti. 500 bin dolarını kendi
alıp, kalanını (bir buçuk milyon doları) Enver ve Câvid gibi arkadaşları
arasında dağıtacaktı. Para yattıktan sonra Mezopotamya ve Filistin Cephesindeki Türk ordusunu kendi tespit edecekleri bir
hatta kadar peyderpey çekeceklerdi, ardından Çanakkale Boğazındaki birlikleri
çekecekler ve Müttefiklerin (İngiltere, Fransa ve İtalya) çıkmasına izin
vereceklerdi. Nihâî olarak, İngiliz donanması Boğaz’dan geçtikten ve mütareke (ateşkes)
imzalandıktan sonra kalan ödemeyi alacaklardı. Avansın dışında, toplamda 10 milyon dolar istiyorlardı.”
(Mehmet
Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert,
4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 324-5.)
On
milyon dolara Mehmetçiğin kanını, vatan toprağını, devletin haysiyetini ve
şerefini, bir savaşı satmaya razı olmuşlar.
Ancak,
Enver zirzopu ihanet bayrağını göndere çekmeyi başaramadı.. Bu onur, Black
Jumbo olma becerisi gösteren zampara Atatürk sibopuna nasip oldu:
“Zaharoff İngiltere’yi bu teklife razı etmişti ama yeni
kurulan orduyla beraber Türklerin Bağdat’a saldırıp harbi kazanma umudu
doğduğundan bu teşebbüs bir müddet uykuya yattı. Enver’in istediği rüşvet Kasım
1917’de hesabına yatırılacak, fakat tereddüte düşen Enver, birtakım
görüşmelerden sonra 1918 yılı başında parayı
iade ederek bu hıyanetten vazgeçecekti.” (s. 325)
İngilizler’le anlaşmayı Selanikli zampara başaracaktı.. Türkiye’nin ikinci
cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu
ve başbakanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin
ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, zamparanın büyük
başarısını şöyle ifşa edecekti:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
Aynı
gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumdaydı:
“Yeni
Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar
var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa
Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de
geri almamızda ısrar ediyorlar.’
“Merhum
Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli
Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan]
Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi
kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”
(Samet
Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim
Y., 1992, s. 219.)
Selanikli'nin İngilizler'den 10 milyon dolar alması söz konusu değil.. Dolayısıyla İngilizler açısından daha "ucuzcu" bir müşteri.
Ancak, böylesi bir alışveriş Enver için başkalarıyla paylaşmak zorunda olduğu bir meblağa karşılık gelirken, zampara için dünya piyangosundaki büyük ikramiye anlamı taşıyordu.
Çünkü alışverişin sonunda Selanikli (Enver'in aksine) resmen ve ismen değilse de fiilen padişah haline geliyordu.. Hatta padişahtan bile fazla birşey oluyor, nerdeyse (yiyip içen ve tuvalete gitmek zorunda kalma gibi kusurları bulunan) bir tanrı konumuna getiriliyordu.
Enver'in, şartların değişmesi durumunda hesap verme konumuna düşmesi muhtemeldi, Selanikli'nin ise, İngiliz yapımı ("Made in England" damgalı) "milli mücadele" sayesinde memlekette ali kıran baş kesen haline gelmesi, hesap sorulamaz adama dönüşmesi, bırakın şahsının, paslı tenekeden heykellerinin bile "dokunulmaz" hale getirilmesi söz konusuydu.
*
Mehmet
Hasan Bulut, yukarıda alıntı yapmış olduğumuz kitabında, Selanikli’nin dostu
(İngiliz casusu) Aubrey Herbert’in faaliyetlerini ayrıntılı bir şekilde
anlatıyor. Onun, devleti için hazırladığı raporlarında yer alan ifadeleri,
İngiliz politikasının bazı inceliklerini de (ya da sırlarını da) ortaya
koyuyor.
Bunlardan
biri, bazı büyük işleri “gizlice” yapmaları:
“Aubrey, raporlarda … sonuna da kendi fikrini ilave etmişti; ‘Eğer Türkiye münferit (Almanya’dan ayrı) bir
sulh yaparsa, yükten kurtuluruz, orduları serbest bırakırız, Avusturya ve
Bulgaristan’ın vaziyetini son derece istikrarsız kılarız, fakat bunu elde etmek
için Türkiye ve Anadolu’daki hedeflerimizin yeniden şekillendirilmesi haliyle
mecburî. Eğer açık bir şekilde yapmak imkânsızsa, gizlice yapılabilir….’
“29 Temmuz târihli ikinci raporda Aubrey, kendisine
anlatılanları ve kendi fikirlerini güzelce toparlamıştı. İstanbul’u daha evvel Ruslara söz vermişlerdi ama Rus İhtilâlinin
ardından artık Bolşeviklerin böyle bir talepleri kalmamıştı. Yani, şehir Türklere verilebilirdi. … Aubrey
raporuna, Tapınakçıların ve Türklerin farklı dünya görüşünü anlatan ve târihe
geçecek şu sözleri yazdı:
“ ‘Bu tip herhangi bir
planda, hatırlanması en çok lazım olan şey şudur ki; Türk ve İngiliz değerleri
çok farklı. Türkler her zaman kelime ve gölgelere, aşırı ve bize absürt gelen
bir kıymet veriyorlar. Bir (bağımsızlık görüntüsü veren) bayrak, hiçbir gücü bulunmayan bir vâlinin tâyini, askerleri
olmayan bir subayın namzet gösterilmesi bize abes gelebilir ama onlar için
hayatî bir ehemmiyet taşıyabilir... Müttefikler (İngiltere, Fransa ve İtalya) kendi
şartlarını dikte ettirebildiler ve Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük bir kısmını
bölebildiler diyelim, netice ne olacak? Bana öyle geliyor ki Balkan kavgalarını
daha Doğuya taşıyacağız, müdâfaa etmemiz
gereken devasa toprak hududumuz olacak ve muazzam bir militarizm (askerî
yönetim) sistemine kendimizi feda edeceğiz... Bavulu biz aldıktan sonra Türklerin etiketi alması çok da mühim
değil….’.” (Bulut, s. 329-330.)
İngilizler
(ve müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar) Osmanlı Devleti’ni yıktılar ve
Selanikli zamparaya onun harabesi üzerinde böyle bir devlet kurdurdular.
Osmanlı
topraklarını tümden işgal etmelerinin bir faydası yoktu.. Bu, “savunmaları gereken devasa toprak sınırları”nın
olması anlamına gelecekti.
Ayrıca,
söz konusu toprakları yönetmek için ağır
askerî harcamalar yapmaları ve insan kaynağını (asker olarak) sahada
tutmaları gerekecekti.
Sırf bir
“etiket” için bu kadar zahmete
değmezdi.
*
Bavulun içi (başta laiklik yani siyasal
dinsizlik olmak üzere) İngiliz ilke ve
inkılapları ile doldurulunca etiketin üzerinde “Türk” isminin yer alması önem taşımıyordu.
Osmanlı’nın
torunlarının gericilik-irtica vs.
gibi kavramlar altında İslam’a bol bol küfredip hakaret etmelerinin sağlanması
durumunda bunun İngiliz ya da Türk etiketi altında yapılması önem
taşımıyordu.
Hatta
bunun Türk etiketi altında yapılması daha iyiydi.. Çünkü İngiliz etiketi
altında yapılması durumunda Osmanlı’nın torunlarının izzet-i nefsine
dokunabilir ve gücüne gidebilirdi. Kendilerini hakarete uğramış, aşağılanmış
hissedebilirlerdi.
Halbuki Türklük
etiketi altında kendi tarih, kültür ve atalarına sövmeleri durumunda “Biz de
çağdaşlaştık, özeleştiri yapabilen uygar insanlar olduk lo, çok geliştik çok,
hadi hep beraber bir sövme seansı daha…” diyerek kendilerini İngilizler’in gönüllü
maskarası haline getirebilirlerdi.
Bundan
iyisi Şam’da kayısıydı.