siyasal dinsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyasal dinsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İKTİDAR UĞRUNA "İSLAMCI DEMOKRAT" OLDULAR, "DEMOKRATİK DARBE" BULDULAR

 


Bir önceki yazıda, Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinden, Mısır’da İhvan-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) teşkilatının, İslamlaşma yolunda “demokrasiye alternatif olacak başka bir sistemin olmadığını” iddia edecek kadar demokrat hale gelmiş olduğunu öğrenmiştik.

Bu anlayışın, cihad (ve dolayısıyla devrim) seçeneklerini yok sayma anlamına geldiği için Kur’an ve Sünnet’e aykırı olduğu açık..

Ayrıca, demokrasiyi (halk yönetimini) mutlak bir biçimde benimsemek, halkın çoğunluğu neyi benimsiyorsa ona razı olmak anlamına gelir..

Mesela Lut a.s.’ın peygamber olarak gönderildiği kavmi düşünelim.. Orada demokratik sistem, sapıklığın anayasal güvence altına alınması, sapıklık karşıtlığının ise cezalandırılması gereken bir suç kabul edilmesi sonucunu verirdi..

Fetih öncesi Mekke’de demokratik sistem, putperestliğin iktidarını pekiştirirdi.

Buradan da anlaşılabileceği gibi, müslüman demokrat olamaz.. Halk egemenliği (millet hakimiyeti) ideolojisini benimseyemez.

*

Kaldı ki, (meşhur hukukçu Leon Duguit’nin dile getirdiği gibi) “millet iradesi” diye birşey de gerçekte mevcut değildir. Bu, adı var kendi yok metafizik bir kavramdır, bir hurafedir. Safsatadır.

İrade bireylerde olur..

Diyelim ki millet iradesi diye birşey var.. Çoğunluğun iradesinin (“Altta kalanın canı çıksın” hesabı) millet iradesi kabul edilmesi, azınlıkta kalanların “millet dışı” ilan edilmesi anlamına gelir. (Ki bazen bunlara “hain” damgası da vurulur.)

Eğer o “altta kalan”ları da milletten kabul ediyorsak, iradenin milletin iradesi olmadığını itiraf etmiş oluruz.

İşin aslına gelince.. Millet diye adlandırılsın veya adlandırılmasın, topluluklar genelde manipüle edilip yönlendirilirler.. Sürü psikolojisiyle iradesiz biçimde güdülürler.

Bir şekilde gücü ellerine geçirmeyi başarmış olanlar kendi iradelerini millete dikte eder ve sonra da halka “Bu, sizin iradenizin eseri” diyerek yalan söylerler.

Türkiye’den örnek verelim.. Milletvekillerini seçenler aslında parti liderleri ya da oligarşileridir. Millet, seçilmişleri seçerler.. Milletin, istediğini seçmeye ve seçtirmeye gerçekte gücü yetmez.

Milletvekili olmak isteyip de aday gösterilmeyenler bunun farkındadır.

*

Evet, Çakmaktaş’ın makalesinden anlıyoruz ki, Mısır’da Müslüman Kardeşler zaten yozlaşmış, demokrat hale gelmiş.

İşi, demokrasi adına cihad karşıtlığı noktasına bile getirebilmişler. ("İlla cihad etsinler" demiyoruz, meseleyi "amel" değil "itikad" düzeyinde ele alıyoruz. Her farzı yapamayabilirsin, fakat farzı farz kabul etmek zorundasın; farz-ı ayn ise farz-ı ayn, kifaye ise kifaye.. Her günahtan kaçınamayabilirsin, fakat günahı günah bilmek zorundasın.)

Eğer İslam’da cihad diye bir şey yoksa, şehitlik de yok demektir..

Fakat, İstiklal Marşı’nda “Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı” diye seslenilen milletimiz İslam’da şehitlik diye birşey olduğunu biliyor. O kadar ki, “Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ” diye inanıyor.

Demek ki, cihad var.

Devrimciliğe gelince..

Devrimciliğin kötü bir şey olduğunu kabul edersek, Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın (Ki sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını almıştır) benimsediği ve CHP’nin “altı ok”undan biri haline getirdiği devrimciliğin kötülük anlamına geldiğini, Selanikli’nin kötücül bir adam olduğunu söylemiş oluruz.

Söylemeyelim.

Devrimcilik iyi ise, İslam için de iyidir.

Devrim Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa için yapılırsa iyi, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala için yapılırsa kötü.. "Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa!"

*

Çakmaktaş, makalesinde şunları da söylüyor:

Demokrasinin genelde laiklik ile mündemiç olma zorunluluğu, cihâdî selefi ideologların demokrasiyi sert bir dille eleştirmesinin diğer bir nedeni olmuştur. Mesela İhvan-ı Müslimin’in laik Vefd Partisi ile seçimler için ittifak görüşmeleri sürerken İhvan’ın o dönemdeki mürşidi Ömer et-Tilmisâni’nin laiklik hakkında kendisine sorulan soruya verdiği cevap Eymen ez-Zevâhirî tarafından tenkide tabi tutulmuştur. Öyle ki et-Tilmisâni bu mülakat esnasında laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmediğini, aksine dindarlara kendilerini ifade etme özgürlüğü sunduğunu ifade etmiş, ayrıca laik Vefd Partisi’nin diğer partiler gibi İhvan’a zulmetmediğini belirtmiştir. Ez-Zevâhiri ise İhvan’ın İslami hükümler yerine insanların kendilerine nasıl davrandığına bakarak tercihte bulunduğunu belirterek genel mürşide eleştiride bulunmuştur (Ez-Zevâhirî, 2005, 51). Keza dinin parlamento seçimlerine yaklaşımı hakkında kendisine yöneltilen soruya et-Tilmisânî’nin “dinin bu tür konulara dâhil edilmesini doğru bulmuyorum” şeklinde açıklama yapması da ez-Zevahiri tarafından tenkit edilmiştir. Ona göre et-Tilmisânî’nin bu açıklaması ile Enver Sedat’ın meşhur “siyasetin içinde dine yer yoktur”1 sözü arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Ayrıca diğer İhvan mensubu entelektüellerin, parlamento seçimlerine iştirak etmenin dinen bir sakıncası olmadığına dair görüşlerini önemli İhvan liderlerinin sözleriyle delillendirmeye çalışmaları da ez-Zevahiri’nin tepkisine neden olmuştur. Ona göre; bu kimseler İhvan mürşitlerinin sözlerini kitap ve sünnetin önüne koymuşlardır (Ez-Zevâhirî, 2005, 55-56).

Burada önce şu mündemiç kelimesi üzerinde duralım.. 

Uydurulmuş Türkçe’de karşılığı “içkin”.. 

Dolayısıyla “demokrasinin laiklikle mündemiç olması” ifadesi meseleyi tam yansıtmıyor.. Demokrasi laiklikte mündemiç değildir, yani bir rejim laik olmakla birlikte demokratik olmayabilir.. 

Ancak, laikliğin demokraside mündemiç olduğu -teorik olarak- söylenebilir.. 

Yani devletin belli bir dini ya da dine karşılık gelen resmî ideolojisi bulunmayabilir, halkın tercihlerine göre devletin dini ya da ideolojisi –teorik olarak- seçimden seçime değişebilir.. 

Teorik olarak böyle.. 

Pratikte ise böyle bir durum yok.. Devletlerin değişmez birer dini ya da ideolojisi mevcut.. 

Türkiye'de devletin resmî ideolojisi Kemalist laiklik.. Laiklik, burada “siyasal dinsizlik” anlamına geliyor. 

Yani laiklik, din ile siyasal dinsizlik arasında tarafsız değil, siyasal dinsizlikten yana.. 

Fakat gerçekte durum tam bu da değil, çünkü burada “dinsizlik” dediğimiz şey gerçek anlamda bir dinsizlik değil.. İslam açısından “batıl din” ya da (insan uydurması) “beşerî din” konumunda olan siyasal ideolojiler laiklik kamuflajı altında meydana sürülüyor. 

Evet, Türkiye’nin resmî ideolojisi olan “Kemalist laiklik ve Atatürk milliyetçiliği” de İslam nazarında bir dindir. 

Meseleyi tam anlamak isteyenlerin öncelikle TDV İslâm Ansiklopedisi’nin "Din" maddesini okumaları faydalı olur.

(Mündemiç kelimesinden bahsetmişken dil meselesine değinmekte de yarar var.. Dilde önemli olan milletin alıştığı şekilde yazıp çizip konuşmaktır. Çünkü dil, edebiyat paralamak için değil, konuşup anlaşmak içindir. Bazıları işgüzarlık yaparak yeni icat çıkarmayı birşey zannediyor. Yıllar önce adamın biri çıktı “mütevazi” kelimesindeki “z” harfinin Arapça’da kalın “dat” olmasından hareketle “i”yi “ı” yaptı.. O zaman “mevzi"yi "mevzı", fazilet”i de “fazılet” yapmanız lazım. Benzer şekilde “ifşa etmek” denilmez, “faş etmek” denilir dediler. Bu durumda “icat etmek, inşa etmek, ıslah etmek, ikna etmek, israf etmek” vs. gibi tabirleri de kullanmamak gerekir. Çünkü bunların hepsi if’âl babından masdar.)

*

Çakmaktaş’tan yaptığımız son alıntıdaki ifadelerin değerlendirmesi inşallah bir sonraki yazıda..


DARU’L-İSLAM’DAN LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) DEVLETİNE

 





Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisini, Anayasa’sındaki ifadeyle “laik demokratik sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlamaktadır.

Onunla ilgili değerlendirmeler de bu tanım çerçevesinde yapılmalıdır.

“Kişi ikrarı ile muaheze olunur” hükmü, Mecelle’de de yer alan bir evrensel hukuk ilkesidir.

Bu, tüzel kişiler ve hükmî şahsiyetler için de böyledir; esas olan kişinin kendi beyanıdır.

Mesela bir kimse kendisinin ateist olduğunu söylüyorsa, “Yok yok, sen aslında müslümansın” demeye, onu tabiri caizse ateistlik dininden ihraç etmeye, ateistlik dininin kâfiri kabul edip bir tür “tekfir”e tabi tutmaya hakkımız yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Anayasa’sında kendisini laik (siyasal dinsiz) olarak tanıttığına göre, onun hakkında sanki “İslam devleti”ymiş gibi kelam etmek haksızlık olur.

İlk yıllarında İslam devleti olduğu doğrudur. Nitekim 1921 Anayasası, kanunların Şeriat’e uygun olmasını hükme bağlıyordu.

1924 Anayasası’nda da “Devletin dini, din-i İslam’dır” hükmü mevcuttu.

Fakat sonra 1927 yılında devlet (Mustafa Kemal ve ahbaplarının tasarrufuyla) dini terk ettiğini, dinden döndüğünü, dinsiz hale geldiğini göstermek için Anayasa’dan bu maddeyi çıkardı.

1937’de ise laiklik (siyasal dinsizlik) ilkesi Anayasa’ya konuldu.

Sonraki anayasalar da laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir ilke kabul ettiler.

*

Her ne kadar bu devlet kendisini laik (siyasal dinsiz) olarak tanımlıyorsa da, bu, resmî ideolojinin (Kemalizmin/Atatürkçülüğün) din tanımına göre böyledir.

İslam’a göre, Türkiye Cumhuriyeti de bir din devletidir.

Ancak İslam devleti değildir, (İslam açısından) batıl bir dinin devletidir.

Bu batıl dine laisizm, Kemalizm, Atatürkçülük, Türkiyecilik, ulusçuluk/milletçilik (milliyetçilik), Batıcılık, çağdaşlık, uygarlık vs. gibi adlardan birini vermek mümkün olabilir.

Evet, İslam’a göre Türkiye de bir din devletidir.

Çünkü din, İslam’a (Kur’an ve Sünnet’e) göre, salt bir ibadet meselesi değildir.

Devletin “hukuk düzeni”, onun dinini oluşturur.

Nitekim bir ayette Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Bunun üzerine (Yûsuf, su kabını aramaya), kardeşinin yükünden önce onların yüklerinden başladı; sonra onu kardeşinin yükünden çıkardı. İşte Yûsuf'a böyle bir çâre öğrettik. Yoksa Melik'in (hükümdarın) kanûnuna göre (fî dîni’l-Meliki) kardeşini alıkoyamayacaktı; ancak Allah'ın dilemesi müstesnâ. (Biz) kimi dilersek derecelerle yükseltiriz. Her ilim sâhibinin üstünde, (daha bilgili) bir bilen vardır.” (Yûsuf, 12/76)

Daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesine bakabilirler.

Sözün özü, (İslam’a göre) Türkiye Cumhuriyeti de bir din devletidir, fakat batıl bir dinin devleti..

Çünkü İslam’a göre bütün devletler din devletidir. Devlet bir kanunlar/kurallar manzumesine sahip olduğunda, o, onun dini demektir.

Bana kanununu söyle, sana hangi dinden olduğunu söyleyeyim.

*

Yani İslam’a göre, dinsizim demekle dinsiz hale gelmiyorsun, batıl bir dini benimsemiş oluyorsun. Heva ve hevesin, dinin haline geliyor.

Yine İslam’a göre, “Tanrısızım, ateistim” demekle tanrısız (mabudsuz) hale gelmezsin. 

Yeni tanrın; heva ve hevesin, arzu ve tutkuların, şehvetindir:

“Hevâsını kendisine tanrı edineni gördün mü? Şimdi sen ona (temsilciliğini üstlenip avukatlığını yaparak) vekil olacak mısın?” (Furkan, 25/42)

İslam nazarında Allahu Teala’nın hükümlerini (Şeriat’i) bırakan herkes, hevasının peşine düşmüş demektir.

O yüzden İmam Şatıbî el-Muvafakat’ta, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetine dayanarak, (aklın yolu olan) Şeriat’e muhalefet eden herkesin hevâsının (nefsanî arzularının) peşinden giden bilgisizler (cahiller, akılsızlar) olduğuna dikkat çekmektedir:

“Sonra da seni (din ve dünyaya ait) iş’te bir şeriat üzere kıldık. O halde ona tâbi' ol; bilmeyenlerin hevâlarına uyma!” (Casiye, 45/18)

*

Kısacası İslam’a göre dinsiz devlet de, tanrısız insan da yoktur.

Ateist (tanrısız) olduğunu söyleyen kişinin tanrısı, kendi arzu ve tutkularıdır.

Dinsiz olduğunu söyleyen bir devletin dini de, kimlerin arzu ve tutkularını kanun yapıyorsa, onu tanrı edinme esası üzerine kuruludur.

Milletin hevası esas alınıyorsa, tanrı millettir, falan şahıs öne çıkarılıyorsa, tanrı o şahıstır.

Bu hevaperestliği kendi ideolojileri çerçevesinde din olarak adlandırmıyor olmaları İslam açısından önem taşımaz. (Nitekim İslam’ın hükümleri de onlar açısından önem taşımamaktadır, bin 400 yıl öncesinde kalmış şeylerdir.)

İşte o yüzden, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, eskiden papaz ve rahiplerini “rab” edinerek Allahu Teala’ya şirk koşmakta olan Batılı Hristiyanların laiklikle birlikte parlamentolarını ve parlamenterlerini (milletvekillerini, senatörleri) rab edinmeye başlamış olduklarını söylemektedir.

Bu, şirk alanında yapılmış bir güncelleme ve bir devrimdir/inkılaptır.

*

Gelelim Türkiye’nin laikliğine..

İmdi, Türkiye’nin laikliği samimi bir laiklik olsaydı, resmî yeminlerde, şurda burda, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yerine, “akla ve bilime bağlılık” gibi tabirleri kullanmaları gerekirdi.

Çünkü “hayatta en hakiki mürşit” ne Eczacı Hurşit’tir, ne de Atatürk.. İlimdir.

Atatürk’ün kendisi de, her ne kadar söyledikleri ile yapıp ettikleri arasında kimi zaman uçurum varsa da, şöyle demektedir:

“Ben manevi miras olarak hiçbir nass-ı kat’î, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.”

Lüzumsuz bir söz.

Çünkü Atatürk ayet (veya nass-ı kat’î) bırakabilecek bir kimse değildir. Boyundan büyük konuşmuş.

Kur’an bin 400 yıldır “Doğru sözlü iseniz ondaki surelerin benzeri bir sure getirin” (Yunus, 10/38) diyerek meydan okuduğu halde, tek satırlık İhlas ve Kevser surelerinin bile benzerini getirebilen yok. 

Ayet getirmek kulların haddine mi! (Orijinal bir eser üretmek zordur, fakat benzerini yapmak çocuk oyuncağıdır. Mesela ilk otomobili, ilk uçağı, ilk bilgisayarı, ilk telefonu yapmak, icat etmek zor, benzerini yapmak kolay.. Edebî eserlerde de böyledir, farklı bir üslub sahibi olmak zor, onu taklit etmek ise kolaydır.)

*

Mirasının ilim ve akıl olmasına gelince.. Burada da lüzumsuz yere büyük konuşmuş.

Bir hadiste peygamberlerin mirasının ilim olduğu belirtilir..

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de geride miras bırakmadı. Mesela Hz. Fatıma r. a.’ya intikal etmiş hiçbir miras yok.

Mustafa Kemal’in ise mirası Afet İnan’a, Sabiha Gökçen’e, Ülkü’ye, Makbule Hanım’a vs. kaldı.

Bununla birlikte ilim ve akıl Mustafa Kemal’in terekesi arasında yer alan kendi şahsına özgü nimetler değil.

İlim, Mustafa Kemal’in hiçbir dahli olmadan geçmişten bugüne kendi mecrasında yol alan bir genel insanlık mirası..

Akıl da aynı şekilde Mustafa Kemal’le birlikte insanlık âleminde ortaya çıkmış ve sonra da onun mirası olarak başkalarına dağıtılan bir nimet değil.

Mustafa Kemal’in tutup aklı kendi şahsî malıymış gibi terekesine dahil etmesi, bu şekilde konuşması, ilim ve akıl açısından bakıldığında çok da hoş bir manzara arz etmiyor.

*

İmdi, Atatürk hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş-kalıplaşmış kural bırakmadığına göre, bağlı kalınması gereken bir Atatürk ilke ve inkılapları dogmasından, kalıplaşmış kurallarından bahsetmek de yanlış olacaktır.

Her ne kadar kendisinin kişisel malı ve mirası gibi göstermekle ilmin ve aklın canlarını acıtmış olsa da, bu iki kavrama dikkat çekmekle yerinde bir şey yapmış.

Dolayısıyla, şayet Türkiye Cumhuriyeti Devleti Atatürk’ün sözlerine ve mirasına saygı duyuyorsa, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık dogmatik donmuşluğundan ve buz tutmuşluğundan kurtulmalı, ilme ve akla referansta bulunmaya başlamalıdır.

Mesela vatandaşlardan Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen donmuş kalıplara değil, akla ve ilme bağlılık yemini etmeleri istenmelidir.

İnsanlar akla ve ilme bağlılık yemini ettiklerinde Atatürk’ün mirasına (en azından mirası gibi benimsediği değerlere) yönelmiş olacaklardır.

İşte bu yapıldığı zaman, devletin “laiklik” söylemi ve icraatı, “samimiyet” ve “tutarlılık” imtihanında bir nebze de olsa başarı göstermeye başlamış olur.

*

Ayrıca “namus” üzerine yemin etme meselesi de aklın ve ilmin ışığında gözden geçirilmelidir.

Çünkü Kâzım Karabekir Paşa’nın anlattıklarına bakılırsa Mustafa Kemal’in namus konusunda bazı çekinceleri mevcut.

Her halükârda namus kavramı en az Şeriat kadar eski bir düşünce biçimi ve anlayışa karşılık geliyor. Hatta insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenebilir.

Nasıl bazı insanlar Şeriat düşmanı olabiliyorsa, namusu da irticaî ve devri geçmiş bir eski gelenek görenek ya da hurafe olarak değerlendiren insanların mevcut olduğunu biliyoruz.

Böylesi bir insanın namus üzerine yemin etmesi, namus kavramıyla da, yeminle de alay etmesinden başka bir anlama gelmez.

Yemin törenini komik, çocukça ve arkaik bir ritüel olarak göreceğinden de şüphe edilemez.


DEMOKRATİK “HERKES BANA ‘İTAAT’ ETSİN, YOKSA ASAR KESERİM!” REJİMİ

 


Hayrettin Karaman, 14 Ağustos 2014 tarihinde “Hayırlı olsun” başlıklı bir yazı kaleme alıp, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını kutlamıştı.

Diyordu ki: 

“... son başkanı doğrudan halk seçti; demokrasi halkın iradesinin egemenliği ise bu konuda o egemenlik ilk defa ete kemiğe büründü. Şimdi başkan kanuni dönemi içinde vazife yapacak, bir manada imtihan verecek, halk beğenirse yine seçecek, beğenmezse değiştirecek. ‘Herkes bana bey’at etsin, etmeyen kafirdir, keserim’ diyenlerin de yaşadığı bu dünyada bütün eksiklik ve kusurlarına rağmen demokrasinin iyi tarafları bunlar olsa gerektir.” 

Karaman, “’Herkes bana bey’at etsin, etmeyen kafirdir, keserim” diyenlerin isimlerini de vermeliydi..

Diyen” bile değil, “diyenler” diyor..

Kim bu diyenler?..

Bey'at ve kâfir kelimeleri İslamî terminolojiye ait olduğuna göre, kastedilenler herhalde Müslümanlar.

Böylece Hayrettin efendi, zımnen şunu söylemiş oluyor: 

“Şeriat düzeninde yöneticiler ‘Herkes bana bey’at etsin, etmeyen kâfirdir, keserim’ diyebilmektedir, halbuki laik demokraside bu yok. Laik demokrasi daha iyi.”

Bunu demek istemiyorsan, neyi diyorsun?

*

Şeriat düzeninde meşru yöneticiye, “kamu düzenini bozacak şekilde” itaat sunmayan kişiler kâfir değil, bağî olur.

Bunun demokratik sistemlerdeki karşılığı “vatana ihanet” suçlamasından “devlet düşmanlığı” ithamına kadar uzanabilmektedir.

Hayrettin efendi, demokratik düşünce tarzı ile fıkıh dilini mezc etmeye, elmalarla armutları toplamaya da çalışıyor: 

“Demokrasi ile yönetilen ülkelerde farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin ve bunlardan biri içinde de farklı projelerin ve tercihlerin bulunması, yarışması, kendini ifade etmesi tabiidir. Ancak yürürlükteki hukuka ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca buna bütün vatandaşlar (gruplar) saygı duymak, itaat etmek ve uymak durumundadırlar.”

Yürürlükteki hukuk ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca buna bütün vatandaşlar (gruplar) neden “saygı duymak” zorunda olsunlar ki?!

Yürürlükteki hukuk ve mevzuat, Şeriat’e aykırıysa (Ki bu, zulüm demektir), buna müslüman/mümin bir vatandaş, istemeden itaat etmek ve uymak durumunda kalabilir, fakat “saygı duyarak itaat ederse”, durumu İslâm açısından ne olur?

Küfre düşer mi, düşmez mi?

Ne dersin, Hayrettin efendi!

*

Küfre düşer.

Mesela, yürürlükteki hukuk ve mevzuat zinayı serbestleştirdi diye, bir kadın bu karara “saygı” duyarsa, sadece zihniyet olarak “or…” haline gelmiş olmaz, aynı zamanda kâfir de olur.

Başkan’ın adamı Hayrettin efendiye göre ise, insanlar zina serbestisine “saygı duymak … durumundadırlar”.

Halbuki, demokratik rejimlerde, “yürürlükteki hukuka ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca”, insanların buna saygı duymayıp protestolarda bulunmaları, kınamaları, değiştirmek için siyasal partiler veya “baskı grupları” olarak çalışmalar yapmaları, medya kampanyaları yürütmeleri, hatta gerektiğinde itaat etmeyip “sivil itaatsizlik” eyleminde bulunmaları, doğal haklarıdır.

Bedelini ödemeye hazırsanız, yanlış bulduğunuz kararlara itaat de etmezsiniz.

Bu saygı duyma ve itaat çağrısı, İslâm dışı olması bir yana, demokratik zihniyette yeri olmayan baskıcı ve totaliter bir anlayışı yansıtmaktadır.

*

Ancak, Hayrettin efendinin yukarıya aldığımız ifadelerindeki mantıksızlık ve çarpıklıklar çok daha derin..

Bir defa, “Demokrasi ile yönetilen ülkelerde farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin ve bunlardan biri içinde de farklı projelerin ve tercihlerin bulunması, yarışması, kendini ifade etmesi tabiidir" derken, Türkiye gibi ülkelerde oluşturulan demokrasi illüzyonunun sorgulayıcısız, sadık ve fanatik bir mümini gibi konuşuyor.

Kullandığı "farklı ideolojiler ve dünya görüşleri" ifadesini somutlaştıralım..

Osmanlı'nın son döneminde İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük ve Osmanlıcılık akımları mevcuttu. 

Mesela bugün Kadir Mısıroğlu gibi bazı isimler Türk demokrasi tiyatrosunda Osmanlıcı olarak rol alabilirler mi?

"Biz Osmanlı düzenini savunuyoruz, Osmanlı hanedanından birini tekrar padişah yapalım, Osmanlı Devlet-i Aliyesi'ni ihya edelim" diye parti kurabilir, oy toplamaya çalışabilirler mi?

Hayır, böyle bir parti kursunlar demiyorum, kurabilirler mi diye soruyorum.

Hani Hayrettin efendi “Demokrasi ile yönetilen ülkelerde farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin ... yarışması, kendini ifade etmesi tabiidir" diye masal anlatıyor ya, o yüzden soruyorum.

*

Geçelim..

İslamcılığa gelelim..

Şimdi Türkiye'de birileri çıkıp, "Arkadaş, haşa Allahu Teala senin benim gibi yarım akıllı ya da akılsız kulları kadar bu işleri bilmiyor mu, senin benim uydurduğumuz kurallar değil, Allahu Teala'nın Şeriat'i hakim olsun" diye parti kurabilir mi?

Aloo Hayrettin bey, sesim geliyor mu, sorum sana?

Hani “Demokrasi ile yönetilen ülkelerde farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin ... yarışması, kendini ifade etmesi tabiidir" diyorsun ya, rahatsızlık vermemin nedeni o..

Var olmayan, yaşanmayan, mevcut bulunmayan bir faraziye üzerine tutup hüküm inşa ediyorsun.

Önce "düzen"cilerin bu illüzyonunu, palavrasını bir gerçekmiş gibi hokus pokus, abrakababra kabilinden okurlara yediriyor, ardından bu illüzyondan hareketle "Ancak yürürlükteki hukuka ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca buna bütün vatandaşlar (gruplar) saygı duymak, itaat etmek ve uymak durumundadırlar" fetvasını veriyorsun..

Neyi savunduğundan mı haberin yok, bizimle dalga mı geçiyorsun, bilmiyorum ki..

*

Demokratik dediğin bu düzen tutmuş ideoloji ve dünya görüşlerinden Batıcılık ile Türkçülüğü almış, bu ikisini harmanlayıp bir Atatürkçülük icat etmiş, sonra bunun göğsüne Atatürk ilke ve inkılapları madalyasını takmış, ve buna karşı bir alternatif ortaya çıkarılamasın diye bunu "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" ideoloji yapmış, Anayasa'nın başına yerleştirmiş, sonra da başlamış demokrasi illüzyonu ile senin gibi safların ya da saf ayağına yatan kurnazların kafasını ütülemeye..

Ve sen de bunca senedir İslam fıkhı (hukuku) ile meşgul olduğun, bu alanda profesör payesini elde ettiğin halde bu illüzyonun alıcısı ve satıcısı olabiliyor, bayiliğini yapabiliyorsun.

Olmayan birşeyi varmış gibi gösterebiliyor, farklı ideoloji ve dünya görüşlerinin yarışmasından söz edebiliyorsun..

Sonra da sanki böyle gerçek bir yarış varmış da gönüllüsü gönülsüzü, tamı yarımı ile TSE damgalı, müseccel Atatürkçü (Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalmak zorunda olan) partiler arasında bir yarış yaşanmıyor da gerçekten farklı dünya görüşleri açıkça ortaya çıkıp yarışıyormuş ve bu arada Atatürkçü (laik, ulus-devletçi) bir parti mesela Şeriatçı-ümmetçi bir partiden daha fazla oy alıp seçiliyormuş gibi, farklı ideoloji ve dünya görüşü sahiplerine akıl veriyor, "Saygı duy, itaat et!" diyorsun.

*

Niye bu ülkenin Meclis'inde, TBMM'de bir kişi bile çıkıp "Arkadaşlar, ben falanca yasayı Şeriat'e aykırı bulduğum için kabul etmiyorum, değiştirilmesini teklif ediyorum" diye konuşamıyor?

Niye TBMM'de bir tane bile Şeriatçı dünya görüşüne sahip, Şeriatçı olduğunu söyleyen, milletin huzurunda ilan eden milletvekili yok?

Niye milletvekillerinin hepsi önce milletvekili yemini ederek Atatürkçü olduklarını beyan ediyor, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacaklarına dair namusları üzerine yemin ediyorlar?

Niye orada bir kişi bile çıkıp "Ne ilkesiymiş, ne inkılabıymış, ben bir şahsın ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini edemem, ben ancak yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala'nın ilke ve inkılaplarına bağlı kalırım" diyemiyor?

Böyle bir ülkede sen de bir fıkıhçı olarak kalkıp "Ancak yürürlükteki hukuka ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca buna bütün vatandaşlar (gruplar) saygı duymak, itaat etmek ve uymak durumundadırlar" diye fetva veriyorsun.

Bu fetvanı sana yarın Mahkeme-i Kübra'da sorarlar Hayrettin efendi?

Sorarlar..

Ve ben de Allah'ın izniyle orada şahitlik yaparım..

"Evet, böyle bir fetva vermişti" derim.

*

Bu demokrasi illüzyonistlerinin bir masalı da şu: Efendim Şeriatçılara, Siyasal İslamcılara demokrasi arenasında izin verilemezmiş, çünkü gelirlerse demokratik yolla gitmezlermiş..

İyi de kardeşim, sen laiklik (siyasal dinsizlik) yanlısı olarak gelmişsin, demokratik yolla gitmek istemediğin için gitmemeni sağlayacak şekilde başkalarını demokratik haklarından mahrum ediyorsun.

Gelip de gitmeyen sensin..

Gitmemek için de "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeler icat etmiş, bu maddeler arasına laikliği (siyasal dinsizliği) de yerleştirmişsin.

Tek istediğin, bu ülkede "siyasal dinsizliğin" (laikliğin) ebediyen payidar olması.

Bu yüzden, "Sahici ve sahte Atatürkçüler arasında oynanan bir sahte demokrasi" icat etmişsin, Atatürkçü olmadığını, Atatürk ilke ve inkılaplarını kabul etmediğini söyleyenleri daha baştan oyun dışı bırakıyorsun.

Yani, "Burada yönetici olabilmen için ilk şart, Atatürkçü ve laik (siyasal dinsiz) olman, Atatürkçü değilsen ancak yönetilen olursun, beşinci sınıf vatandaş olarak sürünürsün" diyorsun.

Evet, gelip de gitmeyen, gitmemek için demokrasinin çanına ot tıkayan sensin, başkası değil.

Haksızlık yapıp döven sensin, fakat "İmdaaat, kurtarın beni, beni dövecekler" diye feryat koparan, şirretlik yapan da yine sensin.

Dayak yiyenler için de fetvanız hazır:

"Ancak yürürlükteki hukuka ve mevzuata göre herhangi bir konuda bağlayıcı bir karar alınınca buna bütün vatandaşlar (gruplar) saygı duymak, itaat etmek ve uymak durumundadırlar."

*

Hayrettin efendinin, herkese itaat ödevi yüklediği “başkan”ı, göreve başlamak için şu yemini yapmak zorundaydı:

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Elmalarla armutları toplamak gibi, dünya tarihinde rastlanmamış bir buluşa imza atarak, fıkıh dili ile demokrasi söylemini berbat bir biçimde mezc eden Hayrettin efendiye, hocalık tasladığı için, şunu sormak hakkımız:

Arkadaş, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağına gönüllü olarak ve samimiyetle, isteyip benimseyerek yemin eden bir adamın itikadî durumu ne olur?

İkinci ihtimal: Bir kimse istemeden bu yemini yapıyorsa, yapmak zorunda kalıyorsa, o takdirde ona “hür” denilebilir mi?

Böyle kendi hukukunu bile koruyamayan aciz bir adam, “Müslümanların” yöneticisi olma liyakat ve ehliyetine sahip midir?


SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK)

 




Vikipedi’nin “İslamcılık” maddesinde şöyle deniliyor:

İslamcılık (genellikle Siyasal İslam veya İslami köktendincilik olarak da adlandırılır) İslam'ın kişisel hayat dışında sosyal ve politik alanlarda da yol gösterici kılınmasını hedefleyen "politik-ideolojik hareketler" olarak tanımlanmaktadır. 

Siyasal İslam tabiri, kısaca, İslam’ın siyasal boyutunu ifade ediyor.

Başında böyle siyasal sıfatı taşıyan pekçok tabir mevcut: Siyasal sistem, siyasal yapı, siyasal hayat, siyasal parti, siyasal iletişim, siyasal katılım, siyasal pazarlama, siyasal düşünce, siyasal davranış, siyasal kültür, siyasal rejim...

Siyasal hayat kavramını alalım.. İmdi, hayat aslında bir bütündür, insan tek bir hayat yaşar, fakat onun içinde siyaset de, ekonomi de, ibadet de, spor da, eğlence de, dinlenme de, kültürel faaliyet de, sosyal ilişki de yer alır. Bunların birbirinden kesin hatlarla ayrılması diye birşey gerçekte mümkün değildir. 

Mesela, satış ve reklam geliriyle ayakta duran bir gazete ya da derginin okuyucusunu düşünelim. O kişi, söz konusu gazete ya da dergiye abone olduğunda bu hem bir kültürel etkinlikte bulunması, hem ekonomik nitelikte bir alışveriş ilişkisi içine girmesi, hem de kimi zaman siyasal bir dayanışma sergilemesi anlamına gelir. Yani siyasal hayat, ekonomik hayat, kültürel hayat, sosyal hayat vs. tabirlerini kullandığımızda, birbirinden ayrı yaşanan hayatları değil, aynı hayatın farklı boyutlarını anlarız. Gerçek hayatta bunlar birbirinden ayrılmaz. Ayrım bizim zihnimizdedir. 

Siyasal İslam tabiri için de aynı durum söz konusudur. İslam, tektir. Fakat onun siyasal, ekonomik, hukukî boyutları mevcuttur. O boyutları birbirinden kesin sınırlarla ayırmak da mümkün değildir. İslam'ın şartlarından zekât, dindar birisi için belki salt ibadet hayatı içinde düşünülecek birşeyken, bir başkası için sosyal hayattaki toplumsal dayanışmanın tezahürlerinden biri olarak değer taşıyor olabilir. Seküler bir ekonomist içinse ekonomik hayatın gelir dağılımı bahsinde incelenecek bir konu olarak kalabilir. Bir siyaset sosyoloğu ise konuyu siyasal hayatı etkileyen bir faktör olarak incelemeyi yararlı bulabilir. 

Aslında olgu tektir, burada saydığımız şekilde, ibadetten siyasete uzanan dört farklı (paralel) "hayat"ı mevcut değildir.

*

Dinsizlik, ateistlik ve putperestlik için de durum aynıdır. Onların da siyasal bir boyutu mevcuttur.

Mesela, aslen Türkçe olmayan laiklik kelimesini alalım. Bunu Türkçeleştirmek istediğimizde en uygun karşılığın siyasal dinsizlik olduğunu görürüz. Evet, siyasal.

Laiklik, tam anlamıyla siyasal bir ilkedir. Siyasete, devlet yönetimine ilişkindir.

Ve, kelimenin tam anlamıyla, kâmil manada dinsizliktir. Devletin bir dininin bulunmamasını öngörür. Hiçbir dine mensup olmama, hiçbirini tutmama, hepsi arasında tarafsız kalma demektir. Bunun Türkçe’deki en yalın, anlaşılır ve uygun karşılığı ise, dinin bulunmaması anlamında dinsizliktir.

Dolayısıyla, Türkiye’de Latince’den alınma laiklik kelimesi yerine Türkçe siyasal dinsizlik tabirini kullanmak, dilimizin yabancı dillerin tasallutundan kurtarılması bakımından faydalı olur.

*

Türkiye’de Siyasal İslam karşıtlığı ve laiklik (siyasal dinsizlik) taraftarlığı şu anlama gelmektedir:

Müslümana siyaset yasak olsun, dinsize serbest.. Serbest olmanın da ötesinde, siyaset, dinsizliğe özgü bir ayrıcalık/imtiyaz olsun.

İslam’a, siyaset alanında hiçbir hak tanınmasın.. Siyaset, dinsizliğin (İslamî bir kavram kullanmak gerekirse: Küfrün) egemenliğine terk edilsin..

Türkiye’de bugün yaşanan budur.

Rejim, laiktir. Yani Türkiye’nin rejimi siyasal dinsizlik rejimidir.

Bu yüzden, Siyasal İslam’a hiçbir tezahür imkânı ve hakkı tanınmaz.

*

Dolayısıyla, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî rh. a. gibi bu siyasal dinsizlik rejiminin keyfi için hakikatleri eğip bükmeyen ulemanın ifade etmiş bulunduğu üzere, laiklik taraftarlığı yapan kişi, dinsizliği kabul etmiş, İslam'ı terk etmiş olur.

Siyasal dinsizliği Siyasal İslam'dan üstün görüp tercih eden kişiye müslüman denilebilir mi?!

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca da, “Kıyamazsan baş ve cana, uzak dur girme meydana / Bu meydan içre nice başlar kesilir, hiç soran olmaz” gazelinin sadist cellatlar tarafından millete ezberletildiği bir kanlı ve sehpalı zaman diliminde kaleme aldığı tefsirinde, laikliğin “dinsizliğe ve bencilliğe doğru olumsuz bir gidiş” olduğunu yazmaktan çekinmemiştir (M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, C. 1, İstanbul: Şura Y., s. 179).

Onun bu ifadesi, hayatî risk göze alınarak söylendiği için, “laikliği benimsemenin küfür olduğunu” gözlerini kan bürümüş vampirlerin kanlı dişlerinin uzanamadığı bir yerde (Mısır'da) söyleyen Mustafa Sabri ve Zahidü’l-Kevserî Efendilerin beyanından daha değerlidir.

*

İnsanları laikliğe çağıranlar, Allahu Teala’ya değil, küfre ve dinsizliğe, İblis’e çağırıyorlar. Bu kişilerin bir taraftan da “İslamcı değiliz, müslümanız” demeleri ve ayet okumaya kalkışmaları da, münafıklıklarını ya da (en iyi ihtimalle) cehaletlerini tescil anlamına geliyor:

Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet, 441/33)

Bir taraftan müslüman olduğunu söyleyip diğer taraftan laiklik (siyasal dinsizlik) havariliği yapanlar, ya münafıklıkta ustalaşmış medenî/medineli/şehirli münafıktırlar, ya da iman kalplerine henüz tam yerleşmediği halde müslümanlıklarını başa kakmaya kalkışan kaba saba, özsüz, içi boş, görgüsüz 'çağdaş' bedevîdirler:

Bedevîler "İman ettik" dediler. De ki: İman etmediniz, fakat "Müslüman olduk" deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

Gerçek müminler ancak Allah'a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte doğrular ancak onlardır.

De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Allah, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.

Onlar müslüman oldukları için seni minnet altında bırakıyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Bilakis Allah, sizi, imana hidayet etmekle minnet altında bırakmaktadır. Eğer doğrulardan iseniz. 

Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizliliklerini bilir. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.

(Hucurat, 49/14-18)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...