yasin aktay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yasin aktay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AK PARTİ MEDYASININ İSRAİL'İ İMRENDİREN İRAN ALERJİSİ

 


 

Topa son giren isim, AK Parti’de siyaset de yapmış olan Yeni Şafak yazarı Prof. Yasin Aktay..

Bugünkü (22 Nisan 2024 tarihli) yazısında şöyle diyor:

Yedinci ayını bulmak üzere olan emsalsiz vahşetiyle İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırımına karşı dünyada oluşan bir kurtarıcı müdahale beklentisine herhangi bir gücün öyle veya böyle cevap verme ihtimali her şeye rağmen çok değerli. Ancak trajik olan tarafı bilhassa İran’dan gelebilecek bu müdahaleyi bizzat İsrail’in de büyük bir iştahla istiyor olması. Çünkü bütün insanlık suçlarında bile sınırsız desteğine güvendiği ABD ve Avrupa’nın soykırım operasyonun gereğinden fazla uzamış olması dolayısıyla muhtemelen suçun vahameti dolayısıyla değil, suçtaki beceriksizliği dolayısıyla desteklerini azaltmaya yüz tutmaları sözkonusu. Bir İran saldırısının olayı Hamas-İsrail ekseninden hızla İran-İsrail eksenine kaydırma ihtimali bizatihi İsrail’i ve bilhassa Netanyahu’yu kurtarıcı bir destek olacaktır.”

Baştan sona saçmalık..

Birincisi, İran’dan “kurtarıcı müdahale” gelmesi ihtimali yok.. Bunu İran daha baştan açıkladı, bu yöndeki beklentilere kapıyı kapattı.

İran’dan ancak “misilleme” gelebilir.

İkincisi, İsrail İran’dan “kurtarıcı” bir müdahale gelmeyeceğinden emin.. İran’ın ne yapıp ne yapmayacağını senden daha iyi hesaplıyor.

Üçüncüsü, ABD ve Avrupa’nın İsrail’e desteklerini azaltması diye birşey söz konusu değil..

En azından fiiliyatta böyle.

*

Dördüncüsü, bir insanın Bir İran saldırısının olayı Hamas-İsrail ekseninden hızla İran-İsrail eksenine kaydırma ihtimali bizatihi İsrail’i ve bilhassa Netanyahu’yu kurtarıcı bir destek olacaktır” diye yazabilmesi için ya çok safderun biri ya da şeytana pabucunu ters giydirecek türden bir “anasının gözü” olması gerekiyor.

Sanki İsrail’i ve de Netanyahu’yu bekleyen kaçınılmaz bir felaket vardı da, bir İran saldırısı onları kurtaracaktı..

Kim neyden kurtuluyor, vatandaş?.. Söylediğin lafı kulağın duyuyor mu?!

İran saldırmadı diyelim (Ki saldırmadı sayılır), bu durumda İsrail’i ve Netanyahu’yu hangi tehlike bekliyor olacaktı?

Ne değişecekti?

İran cevap vermedi diye kim kalkıp da İsrail’e ve Netanyahu’ya Gazze konusunda haddini bildirecekti?

Sen mi had bildirecektin?

Netanyahu'nun durumuna gelince.. İran'ın cevap vermemesi onu ülkesinde ancak güçlendirirdi.. İktidarı ve muhalefetiyle İsrailliler "İran'ı nasıl da korkuttu! Korkudan resmen felç oldular" derlerdi.

Uluslararası düzeyde de kimse İran için ah vah etmezdi.. Etmediler.

Bu yandaş yazar taifesi kendilerine bir hayal dünyası kurmuşlar, onun içinden masallar anlatıyorlar.

Akıl fikir sıfır.. Fakat mutlular.

Aklı ve vicdanı olanlar kan ağlıyor, kan kusuyor, bunlara her gün bayram.

*

Aktay sözlerini şöyle sürdürüyor:

İran’ın İsrail karşıtlığının şu ana kadar fiilen İsrail’e hiçbir zarar vermemiş olduğu çok açık. İkisinin gerilimlerinin muhtemel tarihi içinde kar-zarar bilançosu ikisi için de ortadadır. İran açısından İsrail, hatta ABD karşıtlığı içeride rejimin konsolidasyonu açısından son derece işlevseldir. Rejim muhalefet karşısında biraz sıkıştığında İsrail’le veya ABD ile yaratılan bir gerilim kısa süre içinde olağanüstü hali restore eden bir imkân olarak devreye girmektedir.”

Hayır, “İran’ın İsrail karşıtlığının şu ana kadar fiilen İsrail’e hiçbir zarar vermemiş olduğu” söylenemez.

Birincisi, sözde Sünnîlik adına kendisiyle rekabet eden rejimleri, kendisi kadar olmasa bile, bir ölçüde İsrail aleyhtarı olmak zorunda bırakıyor.

Çıtayı yükseltiyor.

İsrail açısından bu bir zarardır.. Büyük zarar.

İran rejiminin ülke içinde İsrail aleyhtarlığıyla kendisini “kurtarma”sına gelince..

Senin derdin ne, İran’daki rejim mi, Gazze mi?

Benzer tespitler Türkiye için de yapılabilir, mesela "Temel anasını görmesin" tarzı Kürt karşıtlığını, bölgede etkin hale gelecek bir Kürt siyasal hareketinin uzun vadede ABD ile İsrail’in çıkarlarına hizmet edeceğini söyleyerek meşrulaştırıyor, ve “milliyetçi” (Türkçü) politikalarını bu söylem çerçevesinde sevimli göstermeye çalışıyor.. 

Nasıldı o mısra, “Dinime dahleden bari müselman olsa” şeklinde miydi, nasıldı?

*

Aktay’ın yazısının bir sonraki paragrafı şöyle:

“İran’ın körfeze yönelik tehditleri de ABD açısından son derece işlevseldir. Hiçbir zaman fiili bir durum oluşturmayan İran tehdidi Körfez ülkelerinin ABD’ye savunma alanında kesintisiz ve sınırsız bağımlılığını sağlamaya yarıyor. Diğer yandan Irak’ta iyice silahlanmış ve savaş yetenekleri kazanmış bu haliyle İsrail için gerçek bir tehdit oluşturmaya başlamış olan Saddam Hüseyin’e karşı başlatılan harekatın sonucunda Irak adeta altın tepsi ile ABD tarafından İran’a hediye edilmiştir. Sonucun böyle olmasının hikayesi elbette başka türlü de yazılabilir istenirse, ama diğer hikayeler çok fazla zorlama olur.”

Yazdığı hikâyenin (masalın) ikna edici olmadığının farkında.. Fakat gelişmelere ilişkin farklı değerlendirmeleri daha baştan “zorlama” olmakla yaftalıyor.

Hakkını yemeyelim, kurnaz adam.

ABD’nin Körfez’deki varlığı salt İran tehdidiyle izah edilemez.. Bunun bir tarihî geçmişi var.. Arap devletçikleri sadece İran’dan değil, birbirlerinden de çekiniyorlar.

Saddam’ın İsrail için bir tehdit haline gelmesi ise, zorlama bir acınası masal.. Saddam 2003’e kadar Irak’ın başındaydı, İsrail’e karşı ne yaptı?!

İran bahis konusu olunca gelsin “rejimin konsolidasyonu” masalı, mevzu Saddam olunca da gelsin “İsrail için gerçek bir tehdit” müjdesi.. “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa.”

Irak’ın İran’a altın tepsi içinde sunulmasına gelince.. Irak’ın kuzeyi, altın tepsi içinde Kürt “özerkliğine ve bağımsızlığına” sunuldu.. Saddam’ın tasfiyesinden sonra Türkiye de boş durmadı, Kerkük ve Musul üzerinde etki kurmaya çalıştı.

Tabiat boşluk kabul etmez, siyasette de böyledir.

*

İran, Saddam’ın tasfiyesinde ABD ile birlikte hareket etmedi, ona destek vermedi.

Türkiye ise, şayet AK Parti iktidarının ilgili tezkeresi TBMM’de kabul edilseydi ABD ile birlikte Irak’a müdahale edecekti.

Bu durumda Aktay, Erdoğan’ın, 2003 yılında ABD ile birlikte Irak’ın ve Saddam’ın üzerine çullanmak istemiş olmasını nasıl yorumlar?

Umarım bize şöyle bir hikâye anlatmayacaktır:

Erdoğan, ‘İsrail için gerçek bir tehdit’ olan Saddam’ı ortadan kaldırmak, böylece dostumuz İsrail’e bir hizmette bulunmak, Irak’ın altın tepsi içinde İran’a sunulması operasyonuna destek vermek, ve de kuzeyde bir Kürt siyasal oluşumunun ortaya çıkmasına katkı sağlamak için bunu istiyordu.”

Erdoğan’ın, Türkiye’nin o süreçte ABD ile birlikte hareket etmemiş olmasını hâlâ hayıflanarak hatırlamasını nasıl değerlendirmek gerekir?

Belki de şöyle bir “yerli milli” hevese kapılmıştır: “ABD çakalına yamaklık yapayım, olur ki Irak’ı bana altın tepsi içinde sunar.”

Aktay bu hikâyeleri zorlama bulabilir, bir zahmet düzeltsin.

*

İki gün önce Mepanews.com, Summer Said ile Stephen Kalin’in Wall Street Journal’da yayınlanan bir haber-yorumunun tercümesini yayınladı.

Yazarlar, HAMAS liderlerinin ABD'nin de desteklediği bir anlaşmayla 2012 yılından bu yana Katar'ın başkenti Doha'da yaşıyor olmalarına dikkat çekiyorlar. (Bkz. https://www.mepanews.com/analiz-hamas-katari-terk-mi-edecek-66135h.htm)

Ancak, şu sıralarda HAMAS liderliğinin başka bir ülkeye taşınması ihtimali konuşuluyormuş.

Bu ülkelerden biri Umman’mış.. Diğerinin ismi geçmiyor.

HAMAS niçin böyle bir arayış içine girdi peki?..

Sebep şu:

“Son haftalarda Katar ve Mısır'dan ara bulucular Hamas temsilcilerine baskı yaparak grubun koşullarını yumuşatmasını sağlamaya çalıştılar. Zaman zaman Hamas liderliği rehinelerin serbest bırakılmasını öngören bir anlaşmayı kabul etmemesi halinde sınır dışı edilme tehditleri aldı.

Ancak, İsrailliler, ve bazı Amerikan siyasetçiler, bu kadarını yeterli bulmuyorlar. Katar’ı, HAMAS’a yeterince baskı yapmamakla, onun terörüne bir ölçüde yardımcı olmakla suçluyorlar.

Katar ise kendisini şöyle savunuyor:

“Yetkililer Hamas'ın siyasi liderlerinin Washington'un talebi üzerine Doha'da bulunduğunu, aksi takdirde İran ya da Suriye gibi Batılı yetkililerin kendileriyle iletişim kurmasının daha zor olduğu bir yere gideceklerini belirtiyorlar.”

Görüldüğü gibi Katar, İran’ın varlığını diplomasi satrancında bir koz olarak ortaya sürebiliyor.

Evet, ABD, Katar’ı HAMAS’a baskı uygulaması için sıkıştırıyor:

“Temsilciler Meclisi'nin eski Demokrat lideri Temsilci Steny Hoyer geçtiğimiz günlerde Katar'ın Hamas'a rehineleri serbest bırakması için baskı yapması gerektiğini, bunun için de Hamas'a verilen fonları kesmesi ya da siyasi liderlerini Doha'dan kovması gerektiğini ifade etti. Yaptığı açıklamada ‘Eğer Katar bu baskıyı uygulamazsa, Amerika Birleşik Devletleri Katar ile ilişkilerini yeniden değerlendirmelidir’ dedi.

*

Velhasıl, HAMAS yöneticileri çaresiz bir durumdalar.. Kimden yardım alacaklarını, nereye sığınacaklarını bilemiyorlar.

Denize düşen yılana sarılır hesabı nerden bir el uzatılsa tutmak zorunda kalıyorlar.

Dolayısıyla İran’la da görüşüyorlar, Türkiye’yle de.. Kim selam söylese daha sıcak bir şekilde karşılık veriyorlar.

Arayış içindeler.. Tam anlamıyla güvenebilecekleri sağlam bir destekçileri yok.

Gazze’de yaşayan bireyler İslam dünyasına, İslam ülkelerinin liderlerine ve halklarına açıkça sitemde bulunuyorlar, fakat HAMAS yöneticilerinin böyle bir lüksü yok.

Onlar, en küçük bir yardım için bile teşekkür etmek zorundalar.

İçlerindeki kırgınlığı belli edecek durumda değiller.. Bunun, daha fazla yalnızlaşma ile sonuçlanacağını biliyorlar.

*

İran, HAMAS’a kapılarını açmaya dünden hazır ve razıdır, fakat HAMAS bunu iki nedenle yapamaz.

Birincisi, İran’la çok fazla yakınlaşması Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinde tamir edilemez sorunlara yol açabilir.

İkincisi, İran gibi görece güçlü bir devlete yaklaşmanın kolay, fakat zamanı gelince ondan yakayı sıyırmanın ve araya mesafe koymanın zor olduğunu bilirler.

Katar, petrolü ve parası bol olmakla birlikte, nüfus ve toprak bakımından çok küçük bir ülke.. İngiliz himayesinden kurtulup bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkması 1971 yılında oldu.. Devletler camiasının “dünkü çocuğu”.

Dolayısıyla HAMAS siyasî liderliği kendisini Katar gibi bir ülkede, İran’dakine göre “daha özgür ve bağımsız” hisseder.

ABD de HAMAS liderliğinin İran’da değil de Katar gibi rahat baskı yapabileceği bir ülkede olmasını ister.

ABD şimdi HAMAS’ın Katar’dan kovulmasını ve başka bir ülkeye sığınmasını istiyorsa, bunun “terbiye” amaçlı bir operasyon olduğunu düşünmek gerekir.. HAMAS gideceği yeni ülkede (ABD patentli) benzer baskılarla karşılaşacak ve bu defa daha az direnç gösterebilecektir.

*

Bu arada Türkiye’nin de son süreçte HAMAS ile İsrail arasında “adı konulmamış” bir arabuluculuğa soyunmuş olduğu görülüyor.

ABD, bu arabuluculuktan memnuniyet duyacaktır.. Sonuçta Türkiye, İsrail’le ilişkileri “normal” olan bir ülke..

Türkiye açısından da bu, Filistin davasına sahip çıkıp destek veren bir devlet olarak görünme fırsatı verdiği için, “Taş attık da kolumuz mu yoruldu” kabilinden bir mesele.

Konunun iç siyaset çerçevesindeki “konsolidasyon”lu değerlendirmesini ise Aktay’a bırakalım.

 

YASİN EFENDİ VE AHBAPLARI İLAHİYAT VE DİYANET ŞİRKETİ’NİN İMTİYAZ VE İNHİSARINDAKİ HUSUSLARA DAİR

 









Bundan önceki iki yazıda Akpartili siyasetçi Prof. Yasin Aktay’ın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 12 Temmuz 2023 tarihli yazısını konu edinmiştik.

Aktay’ın yazısı "Ehl-i Sünnet adına bir tuhaf tekfircilik" başlığını taşıyor.

Cemalettin Efgani ve Fazlur Rahman güzellemesi yaparak başladığı yazısını eski Diyanet İşleri Başkanları Prof. Ali Bardakoğlu ile Prof. Mehmet Görmez’i savunmak için kaleme almış durumda.

*

Onları öyle bir savunuyor ki, zannedersiniz ki bu adamlar masum birer peygamber..

İmdi, bir Hz. İbrahim, bir Hz. Musa, bir Hz. İsa a. s. aleyhinde konuşan birini gördüğünüzde (tanım gereği) hiç düşünmeden o adam için kâfir ve sapık damgasını basarsınız.

Çünkü kâfirlik ve sapıklık esas itibariyle hak peygamberlere düşmanlıktan ibarettir.

Tanım gereği peygamber düşmanlığı küfür ve sapıklıktır.

Fakat bizim gibi insanlar birbirimizi eleştirdiğimizde önce bir durup dinlemek gerekir.

İlahiyatta prof. ve Diyanet’te başkan olmak adamı “la yüs’el” yapmaz.

Bu beyzadeler, küfür ve sapıklık olan sözleri söylemekten “mahfuz” masum birer peygamber değiller. Bizim gibi sıradan insanlar..

Dolayısıyla, bunlara birisi “Ehl-i Sünnet dışı olma” ya da “sapıklık” (dalalet) suçlaması yönelttiğinde, bunu niye söylediğine, delilinin olup olmadığına bakmak gerekir.

*

İmdi, Yasin Aktay’ın yazısından anlıyoruz ki, bu adamlara bir başka prof., bu yönde suçlamalar yöneltmiş.

Aktay’ın yapması gereken şu: Söz konusu prof.un suçlamalarını alıp aynen aktarır, sonra da bütün iddialara teker teker cevap verir, onlardaki yanlışlık ve mantıksızlığı (aklın ve naklin ışığında) gösterir.

Ne yazık ki Aktay bunu yapmıyor, tek yaptığı muhatabını aşağılamak.

Yazısında her türden demagoji ve mugalata, retorik ve belâgatın bütün incelikleri var, fakat delil, fikir ve bilgi yok.

Muhatabına şunları diyor:

“Bu arada Görmez’i Ehl-i Sünnet dairesinden çıkarabilmek için önce o daireye bir giriş vizesi almış olmak lazım. Onun ‘Ehl-i Sünnet’liğini sorgulayana sormak lazım, sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun? Peygamber Efendimiz’in sünnetinden, o yüksek ahlakından hangi nasibi aldın?”

Birisi çıkıp Görmez’i eleştirdiğinde Yasin efendi ona böyle kırmızı kart gösterebiliyor.

Fakat bir başkası Görmez’e “Sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun? Peygamber Efendimiz’in sünnetinden, o yüksek ahlakından hangi nasibi aldın?” diye soramıyor.

*

Yasin efendi bunun ardından şunu diyor:

“Ehl-i Sünnet’in en son ihtiyaç duyacağı şey aforoz silahı sallayan bir bekçilik. En iyi hırsızlık bekçi kılığına girerek yapılır, bu da bilinen bir klişedir.”

Kendisi “Sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun?” derken kimseyi aforoz etmiş olmuyor.

En iyi hırsızlık bekçi kılığına girerek yapılıyorsa, herhalde ahlâksızlığın daniskası da Yasin efendinin yaptığı türden “Peygamber ahlâkı” edebiyatıyla yapılıyor olmalıdır.

Yasin efendi bunun ardından, Görmez’i suçlayan kişiye cevap sadedinde şunları söylüyor:

“Görmez’i kim parlatıyor?” diye soruyor. Müslüman sevgisiyle dolu bir insanın bir âlimin parlamasından veya parlatılmasından rahatsızlık duymasının bir tek anlamı var, söylemeyeceğim, ama şunu söylemeden de geçmeyeceğim. Görmez hocanın bir ekrandan alacağı parlaklık yok, belki bir ekranı parlatması daha gerçek bir ihtimaldir. Şahsen çok iyi takip ettiğim, her birini teker teker tanıyıp feyz aldığım Dünya İslam Âlimleri nezdinde, ki hepsi Ehl-i Sünnet ulemasının yaşayan zirveleridir, Türkiye adına en çok ciddiye alınan, sözü saygıyla, dikkatle dinlenen birkaç âlimden biridir Mehmet Hoca. Onun Ehl-i Sünnet çizgisini sorgulamak abesin de ötesi, hadsizlik.

İlk yazıda Yasin efendinin, “Ehl-i Sünnet’i ortaya çıkaran ve kristalleştiren en önemli tutum” olarak İmam Gazâlî’nın Ehl-i Kıble tekfir edilemez” tutumundan söz ettiğini görmüştük.

Gerçekte böyle bir “tutum” yok. Tümden palavra.. İmam’ın sözlerini aktarmıştık.

Şimdi bu şahsa şunu sormak gerekiyor: Senin feyz almaktan anladığın bu mu?..

*

Görmez’in ekranları parlatmasına gelince..

Peygamber Efendimiz s.a.s.’i teselli için inmiş olan ayeti “Eşkıyalık yapma!” şeklinde azarlamaya dönüştüren bir parlatma..

Efendim Mehmet Görmez yurtdışında dikkatle dinleniyormuş..

Davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelirmiş.. Türkiye’ye yabancı birilerinin Görmez efendi için “Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı yapıldığına, üstelik de ilahiyat fakültesi prof.u unvanını taşıdığına, ayrıca zatıalilerinde ense göbek de maşallah yerinde olduğuna göre herhalde bunda bizim bilmediğimiz bir şeyler var. Türkçe bilmediğimiz için derin ilminden habersiz kalıyor olabiliriz” diye düşünmeleri yadırganmaz.

Bir kavmin/topluluğun önde gelen kişilerine değer vermek, o kavme değer vermek olacağı için beşerî münasebetlerde ve milletler arası ilişkilerde muhatabın titrine dikkat edilir.

Adam kişisel olarak beş para etmez boş beleş biri olsa bile, temsil ettiği topluluk hatırına ona izzet-i ikramda bulunulur.

*

Yasin efendi, Görmez hakkındaki içi boş algısını bu şekilde “mutlak” bir beyzbol sopası haline getirip karşısına çıkan herkesin kafasını teker teker yardıktan sonra, onun gibilerin Kur’an ve hadîsler hakkındaki “oynak ve kaypak” laflarını aklamak için “mutlak”lık falakasını bir tarafa atıyor, “Bir ihtimal daha var” şarkısını “Çok ihtimal daha var”a dönüştürerek terennüm etmeye başlıyor:

“Kur’an mutlak bir bilgi kaynağı olsa da bizim onun hakkındaki bilgimiz mutlak olamaz. Vahiy sabit ise de onu anlayışımız yorumdan, dolayısıyla hatadan hali değildir, olamaz.”

Ayetlerin muhkemi ve müteşabihi yok mu peki?

Nass ne demektir, senin haberin var mı?

Nassın olduğu yerde yorum olmaz. “Mevrid-i nassta içtihada mesağ olmaması” budur.

“Allah’tan başka ilah olmaması” konusu, yorum kabul eder mi?!

*

Bazı ifadeler vardır ki son derece açık olduğu için yorum kabul etmez.

Mesela mevcut Anayasa’daki din ve vicdan hürriyeti gibi tabirler söz konusu olduğunda yorum kapısı açık olmakla birlikte, “Başkent Ankara’dır” gibi ifadeler yoruma kapalıdır.

“Anayasa hakkındaki bilgimiz mutlak olamaz. Ankara hakkındaki bilgimiz de mutlak olamaz. Ayrıca başkent kavramı da yoruma açıktır. Dolayısıyla devletin şu ana kadarki başkent uygulamasının hatadan hali olduğu söylenemez” diyebilir misin?

Dersin de, insanlar sana önce “Şaka mı yapıyor?” diye gülerek bakarlar, sonra ciddi olduğunu anlayınca tuhaf tuhaf bakmaya ve senin için “içinden Bakırköy geçen” mekânlar hayal etmeye başlarlar.

Ne yazık ki cennet vatanımızda böylesi Bakırköylük filozoflukların gadrine uğrama bahtsızlığı sadece Kur’an ve Sünnet için söz konusu.

Bir sahipsiz onlar.

*

Sonra, her yorum hatalı olacak diye bir kural mı var?

Eğer Kur’an hakkındaki bilgimizde hiçbir mutlaklık olmasaydı, hatadan hali olmama bütün yorumlar için söz konusu olsaydı, hatalı olan yorum ile olmayan arasında bir fark kalmaz, hataya düşenlerin sorumlu olması da söz konusu olmazdı.

Evet, nassın bulunduğu yerde yorum, içtihat vs. olmaz.

İçtihat da ancak ehil olanlar tarafından “usul”ü çerçevesinde yapılabilir, bununla birlikte içtihatların hepsi aynı kefeye konulmaz, isabetli olanı da, isabetsiz olanı da vardır.

*

Yasin efendi bunun ardından “Ehl-i Sünnet”in kendince hikâyesini masal tadında anlatmaya başlıyor:

“… Ashab-ı kiram birbiriyle ihtilaf etti, hatta bu ihtilaflar yüzünden birbirleriyle savaştılar bile. Sonraki ihtilafları saymıyoruz bile. Ama hepsinin genelinden Müslümanların birbirlerine olan samimiyetlerinden, muhabbetlerinden, dostluklarından, cehd ve çabalarından, sağduyularından bir orta yol oluştu. Bu sağduyu yoluna Ehl-i Sünnet Yolu dendi.”

Masalcı nine usulü bir Ehl-i Sünnet tarifi..

Ehl-i Sünnet, adı üstünde, Sünnet ehli demektir. Buradaki sünnet de Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sünnetidir.

Fakat ulema, Ehl-i Sünnet’ten söz ederken, ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını belirten ve fırka-i naciyenin (kurtulan grubun) özelliğini anlatan hadîse dayanmaktadırlar.

Söz konusu hadisinde Peygamber Efendimiz s.a.s. kurtulan fırkanın “kendisinin ve ashabının üzerinde bulundukları şey" üzerinde olanlar olduğunu, yani Peygamber Efendimiz s.a.s.’i ve ashabı örnek alıp dinde yeni icatlar çıkarmayanlar, güncellemeler yapmayanlar olduğunu bildirmektedir.

Masalcı nineliğe özenen Aktay’a göre ise sonradan “bir orta yol oluşmuş”. Ve ona Ehl-i Sünnet Yolu denilmiş.. 

Başlangıçta yok, sonradan oluşmuş.

*

Şunu da söylemekte fayda var: Ashab arasındaki ihtilafları bu kadar büyütmek ve Ehl-i Sünnet tartışmasına dahil etmek gereksizdir.

Hz. Ali ile ona karşı çıkanlar arasında “Hz. Osman’ın katilleri nasıl ve ne şekilde cezalandırılacak” sorusu ekseninde yaşanan ihtilaf, “Ayet ve hadîslerden şunu anlamalıyız, bunu anlamalıyız” denilerek yapılan tartışmaların ortaya çıkardığı bir ihtilaf değildi.  

Bunu yapanlar Haricîler’di.. İşte onlar, Ehl-i Sünnet dışıdırlar.

*

Tam bu noktada Aktay tekrar “mutlak” beyzbol sopasına sarılıyor, muhataplarının kafasına ha bire vurmaya başlıyor:

“Orta yol diyoruz da bu orta yol hakkındaki anlayışımız da bir değilmiş işte. Kimi kendi bidat hurafelerini ehl-i sünnet sanıyor, onları insanlara zorla benimsetebileceğini zannediyor, onlara inanmayanları tekfir ediyor.”

Görüldüğü gibi bilgimiz bazen “hataya açık” yorumlar olmaktan çıkıyor, “mutlak” doğrular haline geliyor.

Böylece bazı yorumların bid’at olduğunu, hurafe niteliği taşıdığını söyleyebiliyoruz.

Ayrıca bu bid’atçilerin, “hurafelerini Sünnet Ehli olma zannettikleri” hükmünü verebiliyoruz.

Verebiliyoruz dediysek, aslında biz veremiyoruz.

Bu, Yasin Efendi ve Ahbapları İlahiyat Anonim Şirketi’nin murahhas azalarına ait bir imtiyaz. Biz kim oluyoruz ki!..

Biz mesela Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerle ilgili ayetleri hatırlatıp, “Kardeşler, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, onların devrinin geçtiğini söylemeleri durumunda kâfir olurlar, inkâr etmemekle birlikte nefislerine uyup hükmetmedikleri zaman da kâfir değil fakat fasık ve zalim olurlar. Fasıklık ve zalimlik de meziyet değildir” dediğimizde haddimizi aşmış oluyoruz.

Çünkü, birilerini sapık, bid’atçi, hurafeci, Ehl-i Sünnet dışı, İslam’la alâkasız ilan etme imtiyazı Yasin efendigiller ile ahbaplarının ilahiyat ithalat ve ihracat şirketinin inhisarında..

Mesela 17-25 Aralık’tan önce Fethullah’ın bazı sözlerini eleştirdiğimizde bu şirketin imtiyaz sahiplerinin tekelinde olan mevzulara girmiş, “kendi yorumumuzu mutlak kabul etmiş, Müslümanları Ehl-i Sünnet’in dışına atmış”, tekfircilik olarak yorumlanabilecek hadsizlikler sergilemiş oluyorduk.

Fethullah ile avanesini 17-25 Aralık’tan sonra tekfir edenler ise Ehl-i Sünnet’ten olmanın gereğini yapmış oluyorlardı.

Böylece, tekfirin takvim yapraklarındaki rakamlarla alâkalı bir mevzu olduğunu anlamış oluyorduk.

*

Bu yazıya, Ali Bardakoğlu adlı kıyamet alâmetini ziyaret edip saygılarımızı sunma niyetiyle başlamıştık, fakat söz dağıldı..

Bu vatandaşa göre Atatürk hurafelere karşıymış, başka birşeye değil..

Karşı olduğu hurafelerin neler olduğunu da açıklasaydı da bilseydik.

Bu hurafelerden biri, Dört Kitab'ın gökten indirilmiş olmasına inanılması olabilir mi? "Gökten indiği sanılan" diyor ya hani..

"Arap oğlunun yaveleri" bahsine ise hiç girmeyelim..

Anlaşılıyor ki "demeç"lerinde ikide bir ahlâktan, dürüstlükten vs. bahseden Ali bey yalan söylemeye utanmıyor. 

Ahlâk notu sıfır.

Bu kadar büyük bir yalanı utanmadan söyleyebilen birini adam diye karşımıza alıp konuşmaya değmeyeceği için sözü burada keselim.


EŞKIYALIK AVUKATLIĞI







Bir önceki yazıda Akpartili siyasetçi Prof. Yasin Aktay’ın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 12 Temmuz 2023 tarihli yazısını konu edinmiştik.

Yazısında akıl, mantık ve izanın kırıntısının bile bulunmadığını, birilerini “Lan deme lan!” türünden bir üslup, bilimsellik ve tutarlılıkla eleştirdiğini görmüştük.

Ne yazdığını bilmeyecek kadar kendinden geçmesinin, kayış koparmasının, sigortalarının atmasının nedeni İslam’a ya da Ehl-i Sünnet itikadına yönelik bir saldırı karşısında hamiyyet damarının kabarması değil.

Ucunu ayakkabıcı bizi gibi sivrilttiği kalemini Allah yarattı demeden muhataplarının rast getirebildiği her yerine acımadan batıran, bir taraftan da ağzından bal damlayarak insanlık dersi veren bu kendinden habersiz şahsın kontrolsüz öfkesinin nedeni, birisinin eski Diyanet İşleri Başkanları Prof. Ali Bardakoğlu adlı fırıldakoğlu ile Prof. Mehmet Görmez denilen ismi ile müsemma görmez şahsı eleştirmiş olması..

O kişi, yanlış şahısları eleştirmiş..

Muhafazakâr demokrat Akparti iktidarının laik (siyasal dinsiz) devletin Diyanet İşleri Başkanlığı makamına layık gördüğü muhterem, mübarek ve de mukaddes iki büyük hazreti değil, mesela İmam Buharî’yi, İmam Müslim’i, İmam-ı Azam’ı, İmam Şafiî’yi eleştirerek bilimselliğini konuşturmalıydı.

*

İlahiyatçılık tiyatrosunun Lorel ile Hardy’si olmak için kolları sıvamış olan bu fırıldaklık ve görmezlik anıtları, Yasin efendiye göre çok kıymetli.

İkisi de çok değerli âlimler.

Mehmet Görmez’in Kur’an’a ne kadar vakıf olduğunu şu sözleri ortaya koyuyor:

“Taha süresi ikinci ayeti kerimede  “Ben bu Kur’an-ı size eşkıyalık yapasınız diye göndermedim” denildiği halde Kur’an-ı Kerim’i her türlü eşkıyalığın meşrulaştırıcı bir aracı haline getirme çabalarını nasıl önleyebiliriz? Rengine, diline ve dinine bakmadan insan hak ve özgürlüklerinin garantörü olarak Allah’ı gören, bir insanın hakkına tecavüzü Allah’ın sınırlarına, yani Hududullah'a tecavüz olarak tanımlayan, bütün gayesinin insanların önlerini görmelerini sağlayacak bir zihin ve kalp birlikteliğini yani hidayeti sağlamak olduğunu beyan eden ve insanların önüne  ‘Ey iman edenler! Hep birden barışa girin’ toplu halde barışa girmeyi hedef olarak koyan bir kitabın, bu coğrafyada işlenen eşkıyalıkları onaylayan bir kitap olarak takdim edilmesi ne kadar da esef vericidir.”

(https://diyanet.tv/kuran-eskiyalik-yapilsin-diye-gonderilmedi)

Doğrudur, laik (siyasal dinsiz) bir rejimin Diyanet İşleri Başkanlığı makamına Kur’an ve Arapça bilgisi ancak bu kadar olan bir görmez yakışır.

Bu görmez şahıs Taha Suresi’nin ikinci ayetini mealen bile bile böyle tercüme ediyorsa, Kitab’ı tahrif etmede maharet kesbetmiş olan Yahudilere yetişmiş, hatta onları “sollayacak” hale gelmiş demektir.

Ya da bu vatandaş ne Arapça biliyor, ne de hayatı boyunca bir tefsir kitabı okumuş..

*

Hristiyan bir Ermeni vatandaşımız olan Sevan Nişanyan kadar bile Arapça’ya vakıf olmayan (ya da ayetin anlamını bile bile tahrif eden) bir adamı Diyanet İşleri Başkanı yapmış olanlara ne demek gerekir bilemiyorum.

Nişanyan’ın etimoloji sözlüğünde “eşkıyâ” kelimesi hakkında şu bilgi veriliyor:

Arapça şḳw kökünden gelen aşḳiyāˀ أشقياء ‘bedbahtlar, garipler, zavallılar’ sözcüğünden alıntıdır.

Evet, saîd (mutlu) kelimesinin zıt anlamlısı durumundaki şakî kelimesinin çoğulu olan eşkıyâ, “bedbahtlar” demektir.

Görmez efendi ayete Ben bu Kur’an’ı size eşkıyalık yapasınız diye göndermedim” manasını verirken atmasına atıyor da, işkembesinden mi, kafasından mı, ona karar vermek zor.

Dahası ayette “ben” değil “biz” geçiyor, fakat bu, yaptığı eşkıyalığın yanında devede kulak.

Ayet şöyle: “Mâ enzelnâ ‘aleyke’l-Kur’âne li-teşkâ.”

Manası şu: “Biz Kur’an’ı sana bedbaht/mutsuz olasın diye (olman için) indirmedik.”

Ancak, Görmez’in kafasından uydurduğu mana kendi durumuna uygun düşüyor: Evet Kur’an, Görmez gibi körlerin ayetlerin anlamlarını bozup çarpıtarak böyle ilahiyat eşkıyalığı yapmaları için indirilmedi.

*

Bilindiği gibi, bu laik (siyasal dinsiz) rejimin karın ağrılarından birini, İngiliz-Yahudi akıl hocalarının irşadıyla yok etmiş oldukları hilafet kurumunun tekrar canlanması ihtimali oluşturuyor.

Mevcut konjonktür çerçevesinde düşünüldüğünde hilafet kurumunun ihyasının şartları bir daha oluşmayacakmış gibi görünse de, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Mehdîlik düşüncesine temel olan bazı hadîsleri, hilafetin tekrar tesis edileceğini gösteriyor.

Peygamber Efendimiz s.a.s. haber vermişse, gerçekleşir.

Mesela, Kur’an nazil olduğunda Yahudiler bir daha devlet kuramayacak olan zelil bir topluluk görünümündeydiler fakat ahir zamanda yeniden devlet kuracakları ve Müslümanlar’la savaşacakları Peygamber Efendimiz s.a.s. tarafından haber verilmişti.

Mehdî’nin hilafet devletini tekrar kurması meselesi de böyle.. O, DAEŞ midir, IŞİD midir, her ne zıkkımsa, onlar gibi CIA projelerine (CIA ile Ortadoğu’daki müttefiklerinin “avcı kekliği” kabilinden projelerine) benzemez.

Böyle olduğu için de, laik (siyasal dinsiz) rejimler, Müslümanların gelecekle ilgili umutları için sarsılmaz bir zemin oluşturan Mehdî hadîslerine karşı savaş açmış durumdalar.

Doğal olarak, bu savaşta (Kur’an’ı eşkıyalık yapmak için çarpıtan) Mehmet Görmez gibi "devlet memuru" ilahiyat eşkıyalarından faydalanmayı ihmal etmiyorlar.

*

Evet, bu görmez Mehmet, Mehdîlik konusunda şöyle konuşmuştu:

“Mehdilik konusu Kur'an-ı Kerim'de hiçbir ayette yer almaz. En temel hadis kitaplarımızda da bu kavram yoktur. Mehdi vardır ya da yoktur gibi bir tartışma başlatmak istemem. Ama hadis rivayetleri içerisinde mehdilik rivayetleri vardır, bazıları sahih bazıları uydurma olarak kabul edilir.”

(https://www.dinihaberler.com.tr/haber/Baskan-Gormez-Mehdilik-Kuranda-ve-hadis-kaynaklarinda-yoktur-53214)

Burada da bile bile yalan söylüyor.

Mehdîlik konusu “en temel hadîs kitaplarımızda” yokmuş.

En temel hadîs kitaplarımız Kütüb-ü Sitte olarak biliniyor, “altı kitap”.

Mehdîlik meselesine en eleştirel yaklaşan İbn Haldun bile, konunun “en temel hadîs kitaplarında” geçtiğini kabul ediyor:

Tirmizî, Ebu Davud, Bezzar, İbn-i Mace, Hâkim, Taberanî ve Ebu Ya’la Musulî gibi bir grup hadis imamı Mehdî hakkında bir çok hadis rivayet etmiş ve ileride zikredeceğimiz gibi bu hadisleri eleştiriye açık olabilecek senetlerle Hz. Ali, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Hz. Talha, İbn-i Mesud, Ebu Hureyre, Enes, Ebu Said Hudrî, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Sevban, Kurre bin İyas, Ali Hilalî ve Abdullah bin Haris bin Cüz’î gibi sahabelere dayandırmışlardır.”

(Mukaddime, çev. Halil Kendir, C. 1, s. 413.)

Görüldüğü gibi, Mehdîlik konusu “altı temel kitap”tan üçünde var: Tirmizî, Ebu Davud, İbn-i Mace.

Görmez efendi, görmezliğin ve eşkıyalığın hakkını veriyor, bunları görmüyor.

*

Ali Bardakoğlu fırıldağını da inşaallah bir ziyaret edeceğiz.. O, eşkıyalıkta daha kıdemli ve azgın.


AFOROZ TEKELİ






Prof. Yasin Aktay, Yeni Şafak gazetesi yazarlarından..

Bu gazetede yazıyor olması tesadüf değil, Akparti'de siyaset yapıyor.

Yapsın, fakat dinî konularda Akparti meşrebine uygun fetvalar vermeyi de unutmuyor.

Bugün (12 Temmuz 2023) yayınlanan yazısının başlığı şöyle: "Ehl-i Sünnet adına bir tuhaf tekfircilik".

Yazısına Cemalettin Efgani ve Fazlur Rahman güzellemesi yaparak başlamış.

Birilerini eleştiriyor fakat tenkit ettiği kişilerde gördüğü hataları, yaptığı eleştiriler sırasında kendisi çok daha fazla sergiliyor.

*

Mesela birileri için şöyle diyor:

… birçok İslam âlimini başı-sonu belli olmayan, aslıyla hiçbir alakası olmayan bir Ehl-i Sünnetçilik adına “sapık”, “mezhepsiz”, “doğru yolun sapık kolu”, “Ehl-i Sünnet-dışı” diye mahkûm eden, garip bir tekfirci dil.

Belki son zamanlarda aşina olduğumuz tekfirci jargonu kullanmıyor ama tekfircilerden daha da dışlayıcı, daha yargılayıcı ve mahkûm edici bir dildi bu. ...

Suçladığı kişiler, kendileri gibi düşünmeyenleri sapıklık, mezhepsizlik ve Ehl-i Sünnet dışı olmakla itham ediyorlarmış.

Tamam da, sen de, "başı sonu belli olmayan, aslıyla hiçbir alâkası olmayan bir Ehl-i Sünnetçilik adına" diyerek aynı şeyi yapıyorsun.

Aynı şekilde karşındakini Ehl-i Sünnet'ten olmamakla suçluyor, onu, aslıyla hiçbir alâkası olmayan sahte ve yalan bir Ehl-i Sünnetçiliğe nisbet ediyor, (senin tekelinde olan hakiki) Ehl-i Sünnet'in dışına atıyorsun.

“Belki aynı jargonu kullanmıyorsun ama onlarınkinden daha dışlayıcı, daha yargılayıcı ve mahkûm edici” bir dilin var.

Zehirli bir dil.

*

Yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

Ehl-i Sünnet’ten anladıkları tek şey ne Kur’an’dan ne Sünnet’ten temeli olmayan asırların köhne, bidat ve hurafeleriyle kutsanan, otoritesi kendilerinden menkul bir sözcüğe indirgenmiş. Hani Kur’an-ı Kerim diyor ya “kendi isimlendirdiğiniz isimlere tapınıyorsunuz”.

Çok kibar ya, "mezhepsiz" ya da "sapık" demiyor, adamların inancını "köhne, bidat ve hurafeleriyle kutsanan" ilan ediyor.

Ey zahid, sen adamları “mezhepsiz” bile değil, Kitapsız (Kur’an’sız) ilan ediyorsun.

Bu, “mezhep”sizlikle değil, “dinsiz”likle suçlamaktır. (Mesela merhum Zahidü’l-Kevserî “Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür” demiş de, “Mezhepsizlik, dinsizliktir” dememiş.)

Orada da durmuyor, müşrikleri (kâfirleri) anlatan bir ayetin mealini onlar için aktarıyorsun: "Kendi isimlendirdiğiniz (aslı olmayan) isimlere tapıyorsunuz". 

Böylece, zannına göre, "bir tuhaf tekfircilik" yapmamış oluyorsun.

*

Kibar Yasin'in iltifatları bitti mi?

Hayır!

Şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnet ismine kutsallık atfediyorlar ama Rasul-i Ekrem’in ne sünnetiyle ne ahlakıyla ne velayeti ve düşmanlıklarıyla uzaktan yakından alakaları yok.”

Yani Sünnet'in ehli değiller..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'le hiçbir alâkaları yok..

Yasin efendi muhataplarını bu şekilde aforoz ettikten ve onları paklayacak tek yer olan Cehennem'e doğru törenle yolcu ettikten sonra dönüp şöyle diyor:

"İşin daha trajikomik tarafı aforozlarıyla Ehl-i Sünnet’in dışına çıkardıkları büyük zatların hepsi de bütün İslam âleminde Ehl-i Sünnet’in en bariz, en canlı isimleri sayılmaları."

Hepsi mi?

Yazısında geçen isimlere bakılırsa bu büyük zatların önde gelenlerinin Cemalettin ile Fazlur Rahman olması gerekiyor.

Öyle olduğu, yazısının devamından da anlaşılıyor.

Çünkü, birilerini aforoz edip Ehl-i Sünnet'in (hatta İslam'ın) dışına attıktan sonra, Ankara Ekolü mensubu Fazlur Rahmancı dostlarından aferin almasını sağlayacak şu lafları sıralıyor:

Telefon eden şahsa “Fazlurrahman’ı eleştirmiş, hatta çok sıkı eleştirmiş olabilirim ama aynı zamanda onu sevdiğimi, çok da takdir ettiğimi ve düşüncelerini tartışmaya değer bulduğumu ve olması gerekenin de bu olduğunu” anlatmaya çalışıyorum.

*

Yasin kardeşimiz lafı bu minvalde uzattıktan sonra, aşırı uyanık ve kurnaz olduğunu düşünmemize yol açacak şekilde şunu diyor:

"Fazlurrahman’ın bana göre yanlış fikirleri olabilir, ki elbette var, kimin yok ki? Ama bu, onun bütün çabasında Allah için atan bir kalbi hissetmemi engellemiyor."

Böylece, Fazlur Rahman'ın yanlışlarını masum ve mazur gösterecek şekilde herkesi ona, yanlış fikirlilikte ortak ediyor.

Hz. Ali k. v. sağ olsaydı “Bu şahıs, hak bir sözle batılı kastediyor” der miydi, bilmiyorum.

Tamam, güzel kardeşim, herkesin yanlış fikirleri olabilir de, mesela Tanrı'nın tek mi yoksa üç mü olduğu konusunda yanlış fikirleri olan ile, tarım ve hayvancılık alanlarında izlenecek politikalar konusunda yanlış fikirleri olan bir midir?

*

Sonra sen, "onun bütün çabasında Allah için atan bir kalbi" hissetmeni sağlayan keşf ü kerametini niye böyle bonkörce izhar ediyorsun ki?

Değerli kardeşim, tamam sen insanların kalbini okumaya başlamış olan keramet ehli bir zat olabilirsin, fakat böyle uluorta keramet pazarlamacılığı yapmak, insanların kalbinden haber vermek ayıp olmuyor mu?

Ayrıca, lutfedip, Ehl-i Sünnet'e göre keşf ü kerametin dinî konularda delil olmadığını, senin "hissettiklerinin" sadece seni bağlayacağını hatırlatmamıza izin veriniz.

*

Yasin kardeşimizin yazısı Sünnet Ehli olmakla ilgili olduğu için, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in “sünnet”ini hatırlatmamızı da hoşgörüyle karşılayacaktır diye umuyorum:

İmam Nevevî'nin Riyazü's-Salihîn'e aldığı sahih bir hadîsde, hiç kimseyi övmememiz, illa da öveceksek "Ben onu şöyle şöyle zannediyorum, fakat Allah'a karşı hiç kimseyi temize çıkarmam" dememiz emrediliyor.

İmdi, zatıalilerinin yüksek müsaadeleriyle, Fazlur Rahman'ın "bütün çabasında Allah için atan bir kalbi"nin bulunmadığını, tam aksine "çoğu çabasında Batılı efendilerine yaranmak için çarpan bir kalp" bulunduğu kanaatini taşıdığımı, onun, “Allahu Teala'nın Kur'an'da ahlâkî idealden taviz vermiş olduğu" herzesini dile getirmiş olmasından hareketle söylemek durumundayım.

Adamın ahlâkî ideali, çağdaş Batılı efendilerinin ahlâk anlayışından alınma.. 

Ahlâkî ideali Allahu Teala'dan daha iyi bildiğini iddia eden, "Kur'an'da meseleyi iyi anlatamamışsın" dercesine Zât-ı Zülcelâl'e ahlâk dersi vermeye kalkışan bir ahlâksız densize şahsen sapık değil, "sapığın önde gideni" derim.

Evet, bazı Müslümanlar çıkıp Cemalettin ve Fazlur Rahman gibi gâvur yalakası şahsiyetsizler için “Bunlar ahlâkî ideali geçtik, böylesi zırvalarıyla itikadî ideali bile ayaklar altına alıyorlar” deyince hop oturup hop kalkan, Yeni Şafak gibi üslerden milletin tepesine tahrip gücü yüksek son model aforoz füzeleri yağdıran ince kalpliler, Allahu Teala’ya dil uzatılması karşısında niçin lâl ü ebkemler? 

Hayır, yanlış oldu, lâl ü ebkem değiller, susmak yerine, onların “bütün çabasında Allah için atan bir kalb” hissettiklerini hançerelerinin bütün kuvvetiyle haykırıyorlar.

Bu sütten çıkmış ak kaşık kral zatların üzerlerindeki mahir terziler elinden çıkmış muhteşem kostümleri onlar görüyor, biz ise zekâmız yetersiz olduğu için, divane gibi ortalıkta dolaşan bu dermansız Don Kişot’ların eski püskü don-kilotlarına niçin böyle hayran hayran bakmakta olduklarını çözemiyor olmanın ıstırabını yaşıyoruz.

*

Evet, ince kalpli yazarımız Fazlur Rahman için şöyle diyor:

O sempozyumda “Modernist Yorumun Tekno-Lojik Çıkarları” başlığı altında sunduğum tebliğde tabiri caizse yerden yere vurmuştum, ama asla tekfir etmeyi veya onun üzerinde kendimde daha mutlak bir hakikat iddiası yüklenmeyi düşünmedim.

Güzel kardeşim, sen bunları gerçekten ayık kafayla mı yazıyorsun?

Madem "daha mutlak bir hakikat iddiası yüklenme"ye bu kadar uzaksın, o halde hangi hakikat adına (yukarıya aldığımız ifadelerinde geçtiği şekilde) birilerini Ehl-i Sünnet'ten (hatta İslam'dan) aforoz edebiliyorsun?

Hangi hakikat adına?

Yazdığın yazının altı kaval üstü şeşhane..

Hani farklı yazılarda ayrı telden çalsan anlayacağız, bunu unutkanlık gibi etkenlere bağlayacağız da, aynı yazıda sergilediğin bu çifte standart "Yeni Şafak okurlarına ne versem yerler" demek gibi olmuyor mu?

*

Yasin beyin Ehl-i Sünnet'ten ne anladığına gelince..

Lafı getirip İmam Gazalî'ye bağlamış..

Şöyle diyor:

Aslında tarihte Ehl-i Sünnet’i ortaya çıkaran ve kristalleştiren en önemli tutum tam da ümmeti, bütün çeşitliliğiyle kucaklayan genişliği, toleransı, genişliği, İmam Gazzali’nin “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” tutumu.

Değerli kardeşim, "Ehl-i Kıble birbirini bilmemek insâf değil". 

Senin bu cümleni okuyunca, "Bu kardeşimiz galiba bir koleksiyoner gibi İmam Gazalî'nin kitaplarını sadece satın alıp raflara dizmiş, bir tanesini bile (atlamadan başından sonuna kadar) okumamış” diye düşünmeden edemedim.

Son söz, yeri geldiğinde birilerini (Kıble ehli olmasına bakmadan) tekfir etmekten de, sapık/fasık ilan etmekten de kaçınmayan İmam Gazalî'nin olsun:

“Bid’atçi (mübtedi’) eğer bu bid’ati sebebiyle kâfir olmamışsa, [ve kendisi müçtehit konumundaysa] muhalefet ettiği takdirde icmâ kurulmaz. Tam tersine bu kişi “fasık müctehid” hükmündedir.

“… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(Gazzâlî, Mustasfâ, C. 1, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."