saltanatın kaldırılması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
saltanatın kaldırılması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

OSMANLI'NIN ÖMRÜNÜ ÇALAN YILLAR VE ŞAHISLAR

(UYGAR TÜRK GERİCİ İNGİLİZ'E ÇAĞDAŞLIĞIYLA ÖRNEK OLURKEN..)





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 26

 

İngiliz savaş lordu Curzon ile Türkiye topraklarındaki kader arkadaşı Selanikli Mustafa Atatürk’ün maceralarını okumaya devam ediyoruz.

Curzon’un 18 Nisan 1919 tarihinde (Selanikli’nin Samsun’a çıkmasından bir ay önce) sarfettiği şu sözler, İngiltere Dışişleri Bakanı olarak kafasında şekillendirmiş olduğu “yeni Türkiye” projesinin ana hatlarını veriyor:

“Türklerin İstanbul'dan çıkarılmalarına ilişkin kararı, Anadolu'da isyanlar ve katliamlar ve Doğu Müslüman dünyasında büyük kargaşaların izleyecek olması çok muhtemeldir.

“Türklerin İstanbul'dan çıkarılması, bence, her ne kadar savaştaki yenilgilerinin en önemli kanıtı olarak kaçınılmaz ve arzu edilir olsa da, Türklerin mülteci durumuna düşürüleceği, pratikte hiçbir Türk İmparatorluğu [Osmanlı Devleti] ve muhtemelen hiçbir hilafet artık olmadığı anlaşıldığında, Doğu dünyasındaki Müslüman tutkulara ve bu asık suratlı hınca onu kolayca vahşi bir çılgınlığa dönüştürebilecek en tehlikeli ve en gereksiz teşvikleri vereceğimize inanıyorum.

Anadolu, bölünmemelidir. Savaşın herhangi bir aşamasında Müttefiklerden [İngiltere, Fransa ve İtalya] herhangi birinin bildirisinde, bizi yalnızca Türk'ün tüm gücünü elinden almaya değil, aynı zamanda Anadolu'yu bölüp el koymaya zorlayan herhangi bir duyuru bulamıyorum. Anadolu bir bütün olarak kalmayı tercih edecektir.

“Neredeyse çok geç olmadan bir şeyler yapmalıyız. İslam'ın kurtarılması için zaman veriliyor. Zaman Türklerden yana ve bunu biliyorlar. Geçen her hafta, her bölgede yeni sorunlar ortaya çıkarır. Hindistan'da, tüm İslam coğrafyasında, hatta Londra'da bile. Türklerin başkent İstanbul'dan çıkarılmasına, Ayasofya'ya ve hilafete Hristiyan müdahalesine karşı aktif olarak ajitasyon yapılan her yerde.. Türk, acil bir barıştan ne bekleyebilir? O, gecikmenin her anını bir kazanç olarak sayıyor. Paris'te [Paris Barış Konferansı’nda] herhangi bir çözüme ulaşılamaması ve İtilafların [İngiltere, Fransa ve İtalya’nın] artan anlaşmazlıkları, onu, her gün kendisine dayatılacak koşullara direnmek için daha iyi bir konuma getiriyor ve hatta sonunda intikamını almasını bile sağlayabilir.”

(“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Bunlar, Curzon’un müttefiklerini (Fransa ve İtalya’yı) ikna etmek için sarfettiği sözler.

Buradan anlaşılıyor ki, “yeni Türkiye”ye İstanbul’un ve Anadolu’nun bırakılmasını istiyor.

Buralar Türkler’e bırakılmalı, ve böylece hem onların hem de gözü kulağı onlarda olan İslam dünyasının gururu biraz okşanmalı.

Evet, İslam dünyasının gözü kulağı o günlerde Türkler’deydi, Osmanlı’daydı..

Nitekim İstiklal Harbi sırasında Hindistan ve Afganistan müslümanları Anadolu’daki direnişe maddî ve manevî destek sağlamış durumdalar.

Arap dünyasında Selanikli Mustafa Atatürk’ü büyük İslam kahramanı ilan eden yayınlar yapılmış, hatta kitaplar yazılmış.

Prof. Zekeriya Kurşun şunları yazmıştı:

“Atatürk’ün ilk biyografisi 1922 yılında, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Hayatı: Anadolu’da Türk Milli Mücadelesi adıyla yazıldı. Belki tuhaf gelecek, şaşıracaksınız ama söz konusu biyografi, Türkiye’de değil, dışarıda basıldı. Türkiye’de, Gazi hakkında sıcak tartışmaların yaşandığı bir dönemde; İzmir’in Yunanlılardan tahliyesinin hemen akabinde, Arapça olarak kaleme alınan bu eser Mısır’da yayımlandı. …

“Kitapta, ilk Meclis’in çalışmaları anlatılırken şu ifadelere yer veriliyordu:

Büyük Millet Meclisi Anadolu’nun mevcut kalkınma döneminde ve Milli Mücadele esnasında ihtiyaç duyduğu çeşitli kanunlar çıkardı, bütün idari birimlere düzen getirdi, maliyeyi tanzim etti, eğitimi yükselterek gereken önemi verdi. Çıkardığı kanunlar arasında Anadolu’da içkinin ve içki ticaretinin yasaklanmasına dair bir kanun, ayrıca muhabbet tellallığına ve kadının modern çağda süslerini açığa çıkarmasıyla mücadeleye ve ziynet eşyalarının ithal edilmesinin yasaklanmasına dair bir kanun vardı.

(Zekeriya Kurşun, “Algıya kurban edilen Gazi Mustafa Kemal”, Yeni Şafak, 24 Ocak 2019.)

*

Türkler’in gururu bir nebze okşanmazsa ne olur, Lord Curzon onu da söylüyor.

Anadolu'da isyanlar ve Doğu Müslüman dünyasında (Hindistan, Pakistan coğrafyasında) büyük kargaşalar başgösterebilir.

Doğu dünyasındaki Müslüman tutkular (cihat ruhu, radikal Batı karşıtlığı) harekete geçebilir.  

Emperyalistlere yönelik “bu asık suratlı hınç”, “vahşi bir çılgınlığa dönüşebilir”.

Peki çare?

Çare, öncelikle İstanbul’daki Türkler’in mülteci durumuna düşürülmemesi, yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.

Türk İmparatorluğu (Osmanlı Devleti) elbette ortadan kaldırılmalı, hilafet elbette tarihe gömülmeli, Ayasofya’nın statüsü elbette değiştirilmeli, fakat bu doğrudan Hristiyan müdahalesiyle yapılmamalı.

Curzon’un 16 Aralık 1918’de söylediği gibi, bu konulara “doğrudan dokunmamalarıgörünürde bu yönde hiçbir adım atmamaları” politikalarının esası olmalı. (Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi.)

Ki “müslüman tutkular” harekete geçmesin, İslam dünyası uyumaya devam etsin.

İntikam almak gibi bir düşünceye kalkışmasınlar, öfke ve hınç biriktirmesinler.

*

İmdi, diyelim ki bir adamı göstere göstere öldürdünüz, ister istemez o adamın yakınlarının, akrabasının, kavim ve kabilesinin (ve varsa dava arkadaşlarının) kin duymasına ve öç alma duygularının harekete geçmesine neden olursunuz.

Maktul, Gazze halkı gibi sahipsiz bile olsa, zayıf birine yapılan orantısız saldırı ve cinayet insanların nefret ve öfke duygularını harekete geçirir.

Fakat böyle bir şahsın katlini bir şekilde intihar gibi gösterebilirseniz, veya (petrolü Batı ve İsrail karşısında bir silaha dönüştüren) Kral Faysal’ın yeğeni tarafından öldürülmesi gibi aile içi bir kavga gibi sunabilirseniz, yahut adamı (zehirleme, trafik kazası gibi yollarla) doğal bir ölüm gibi algılanacak şekilde ortadan kaldırabilirseniz, cinayetin üstü örtülecek ve ölen şahıs üç gün sonra unutulacaktır.

Dolayısıyla, Türk İmparatorluğu’nu (Osmanlı Devleti’ni) yıkma işini (Kral Faysal’ı yeğeninin öldürmesi gibi), yine Türk’ün kendisine yaptırmak gerekiyordu.

Hele bir de onları iyi bir iş yaptıklarına inandırabiliyor, “Zalim padişahtan kurtulduk, özgürleştik, kul olmaktan kurtulup vatandaş olduk” diyerek imparatorluklarının enkazı üzerinde (rakıyı fazla kaçırmış sarhoş gibi) çılgınca dans ettiklerinde çağdaş ve uygar olacaklarına ikna edebiliyorsanız, “Bundan iyisi Şam’da kayısı “ diyerek kendinize madalya takmayı, kutlamalar yapmayı hak ediyorsunuz demektir.

Türkler'in İslam dünyasındaki itibarının ve saygınlığının yok edilmesi operasyonunu tereyağından kıl çeker gibi zahmetsizce yine bizzat Türkler'in eliyle gerçekleştirme becerisi kutlama ve taltifi nasıl hak etmesin ki!

Bu çağdaş ve uygarca hizmetleri yapan, Türk'ün İslam dünyasındaki tartışılmaz liderliğini tarihe gömen, onu Avrupa'nın kuyruğuna takan “kahraman” Türkler de artık bir Dizbağı Nişanı’nı hak ediyorlardır elbette.

Nişanı verecek olanın İngiliz padişahı olması (Onlar padişah değil king/kral diyorlar) olayı biraz tuhaflaştırıyor ama o kadarcık kusur kadı kızında da olur.. 

Hem, padişahlık İngiliz haspasına yakışıyor da.

*

Evet, Curzon’un projesine göre, hilafet kurumunu ortadan kaldırma ihalesi de yine “dost Türkler”e bırakılmalıydı.

Böylece İslam dünyasının öfkesi İngiltere’ye değil, Türkler’e yönelecekti..

Türkler de kendilerine hesap sormaya kalkışan diğer Müslümanlar’a, “Size ne gardaşım, hilafet bizim değil mi, nasıl aldıysak öyle de bırakıyoruz; hemi de biz çağdaş olduk la, uygar olduk, sizi gidi çağdışı gerici yobazlar” diyecekler, böylece dünya Müslümanları ne yapacaklarını bilemez halde elleri böğürlerinde kalakalacaklardı.

Bu arada Ayasofya’yı da unutmamak gerekiyordu. Bu ihale de yine Türk’ün kendisine verilmeliydi.

*

Yani Lozan Antlaşması’nın metninde Osmanlı Devleti’nin yıkılması, hilafetin kaldırılmasıKemal Ohri Bey’in Cumhurbaşkanı İnönü’ye mektubunda dile getirdiği dinî eğitimin yasaklanması ve Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılması mevzuları asla yer almamalıydı.

Bunlar (günümüzde de dört nala, doludizgin dünyayı turlayan) “gizli diplomasi”nin gelir hanesine kaydedilmeliydi..

Türkler açısından bu konular “örtülü ödenek” harcamaları gibi bir “örtülü taviz” ya da “örtülü ödeme” olarak kalmalı, gururları incitilmemeliydi.

Karşılığında İstanbul’u alıyorlar, kapitülasyonlardan kurtuluyorlar, kabotaj hakkı elde ediyorlardı, yetmez miydi?!

Bunlar için bol bol bayram yapabilir, kutlamalar, resepsiyonlar, balolar tertip edebilirlerdi.

Evet, görüldüğü gibi İngiliz anahtarı gayet işlevsel.. Her kapıyı gürültüsüz gıcırtısız, sessiz sedasız açıyor.

İngiliz sicimi de şöhretinin hakkını veriyor.. Astı mı iyi asıyor, ölenin boğazından ne bir ses seda, ne de bir hırıltı geliyor.. Ver elini mezarlık..

*

(Hamiş: Bu İngiliz siyaseti ülkemizde derin devlet tarafından İslamî gruplara karşı takip ediliyor ve böylece onların “içeriden” Kemalistleşmeleri/Atatürkçüleşmeleri, “ılımlı laik” hale gelmeleri, İslamcılık eleştirisi adı altında İslamî idealleri terk etmeleri sağlanmaya çalışılıyor.)


OSMANLI'YA KARŞI İNGİLİZ-SELANİKLİ KOMPLOSU

 







 

UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 8

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) adlı kitabını okumaya devam edelim.

Şunları yazıyor (s. 54):

TBMM'nin 30.10.1922 günlü oturumu ilginçtir.

Meclis, Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında toplanır, gündemde iki konu vardır:

Sadrazam Tevfik Paşa'nın TBMM'ne çektiği telgraflar ve Hilafet sorunu.

İstanbu lhükümeti Sadrıazamı Tevfik Paşa'nın mektubu okunur. Tevfik Paşa, Lozan Konferansı'na İstanbul hükümetinin katılmasını istemektedir. M . Kemal Paşa da Tevfik Paşa'ya verdiği yanıtı okur, tartışma açılır. Milletvekilleri İstanbul hükümetini sert dillerle eleştirirler.

*

Evet, o günkü oturum ilginçtir.

Çünkü, iki gün sonra Osmanlı hanedanının saltanatına (daha doğrusu Osmanlı Devleti’nin varlığına) son verilecektir.

Selanikli liderliğindeki TBMM tarafından.

Osmanlı Devleti’nin yaşamına son verme ve toprağa gömme şerefi TBMM’ne ait olacakttır.

Büyük başarı.

Sadrazam Tevfik Paşa’nın teklifi ise, Osmanlı Devleti’nin hukukî varlığının devam etmesi anlamına gelmektedir.

*

TBMM sözde, Lozan’da Türkiye’nin kim tarafından hangi hükümet namına temsil edileceğini karara bağlamak üzere toplanmıştır.

Halbuki Selanikli Mustafa Atatürk, bu konuda gerekli talimatı (bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde anlattığımız gibi) Fransız diplomat Franklin-Bouillon’dan almıştır.

TBMM kararı formaliteden, TBMM üyelerinin içi boş “milli irade”cilik oyunu ile kendilerini aldatmalarından ibarettir.

Olay, Selanikli’nin sonradan açıkça söylemek zorunda kalacağı gibi, bir emrivakiden, “oldu bitti”den ibarettir.

TBMM’deki “kendilerini milletin vekili” zanneden kuklaların, asıl efendinin millet değil, İngiliz ve Fransız’ın talimatıyla hareket eden Selanikli olduğunu anlamaları gerekmektedir.  

O yüzden, Selanikli gayet açık konuşur:

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

*

Evet, Selanikli sarı saç mavi göz, kendisini Mayıs 1919’da “Anadolu genel valiliği” anlamına gelen olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya gönderen Osmanlı Hükümeti’nden değil, kuru kuruya bir “TBMM hükümetinin tanınması” karşılığında vatan toprağı Halep’i ve çevresini hibe ettiği Fransız’dan talimat almaktadır.

Franklin-Bouillon, ona, “İçimden şu zalim şüpheyi kaldır, ya sen gel ya beni oraya aldır” diyen şair gibi konuşmuştur: “İçimizden şu zalim Osmanlı’yı kaldır, Lozan’a ya sen gel ya İsmet’i saldır” demiştir.

Ve TBMM bunu bilmemekte, milletvekilleri, senaryosu düşman tarafından yazılmış bir tiyatro oyununun iradesi gaspedilmiş figüranları olarak boş beleş sanat işçileri haline gelmiş olduklarını fark edememektedirler.

*

Mumcu sözlerini şöyle sürdürüyor (s. 54):

Karabekir, o günkü oturumu şöyle anlatır:

“Orada Dr. Rıza Nur Bey de vardı. Bana mütalaamı sordu:

‘Saltanatın lağvı (kaldırılması) ile hiafetin Âl-i Osman'da (Osmanlı hanedanında) bırakılması kararımızın Meclis-i Ali'ye (TBMM’ye) teklif zamanıdır’ dedim.

Mustafa Kemal Paşa da Dr. Rıza Nur Bey'e O takriri yaz’ dedi. Dr. Nur Bey ‘pekiyi’ diyerek çıktı. İkimiz yalnız kalınca M. Kemal Paşa bana şöyle dedi :

‘Kürsüden Padişah hükümeti hakkında şiddetli beyanatta bulunmanı, fakat hilafetin Âl-i Osman'da bırakılması hakkındaki fikrini izhar etmemeni rica ederim.’

Ben de ‘pekiyi Paşam’ dedim.”

*

Selanikli insanları manipüle etmeyi, yönlendirmeyi, kullanmayı çok iyi bilmektedir.

Konu daha önce Selanikli, Karabekir, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve daha birçok kişi arasında tartışılıp konuşulmuş, Osmanlı ailesinin saltanatına son verilmesi fakat hilafetin onlarda bırakılması kararlaştırılmıştır.

O yüzden Karabekir Dr. Rıza Nur’a, ‘Saltanatın lağvı ile hiafetin Âl-i Osman'da bırakılması kararımızın Meclis-i Ali'ye teklif zamanıdır’ diyor.

Ve Selanikli bunu onaylıyor. İtiraz etmiyor.

Ancak, kafasındaki plan başkadır.

Selanikli Osmanlı’ya hilafetin bile bırakılmasını istememektedir.

O yüzden, Karabekir’e “Mecllis kürsüsünde İstanbul hükümetini yerin dibine sok, fakat hilafetin Osmanlı'da bırakılması konusuna girme” demektedir.

Çünkü, farklı bir takrir (yasa önergesi) yazdıracaktır.

Klasik “gizli gündem”ciliği, yalancılığı, takiyye ve hilekârlığı tam gaz yol almaktadır.

*

Karabekir TBMM kürsüsüne çıkar ve Lozan’a İstanbul Hükümeti temsilcisinin neden gitmemesi gerektiği konusunda hakaret ve sövgü yoğunluğu çok yüksek bir konuşma yapar.

Selanikli kendisini yıpratmamakta, maşa varken ateşe elini sürmemektedir.

Garibim saf Karabekir ise, yaptığı konuşma ile aslında İngiliz’e ve Fransız’a hizmet ettiğinin, Franklin-Bouillon’un borusunu öttürdüğünün farkında değildir.

Yaklaşık üç sene önce, Lord Curzon’un yeğeni Albay Rawlinson’un, o sıralarda Anadolu’da (subaylıktan istifa etmiş) Sarı Çizmeli Kemal Ağa modunda dolaşan Selanikli için kendisine, bir barış konferansında karşılarında İstanbul hükümetini değil, Anadolu’da kurulacak (ve saltanatı kaldırıp cumhuriyet ilan etme “misyon”unu üstlenmiş) yeni bir hükümeti temsil konumundaki Selanikli’yi görmek istediklerini söylemiş olduğunu hatırlamamaktadır.

Daha sonra, İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idam sehpasına teğet geçme gibi tecrübeler yaşamasının ardından, geçmişin bir muhasebesini yapıp hatıralarını yazmak zorunda kalacak, ve bunu hatırlayacaktır.

Ba’de harabi’l-Basra..

Cennetâsâ Basra’nın yerinde yeller eser, ve viranelerinde baykuşlar, gözyaşlarıyla acılaşmış içli ağıtlar yakarken.

*

Evet, Karabekir TBMM kürsüsünde Selanikli’nin hatırı için İstanbul hükümetine bol bol sövüp sayar, Lozan'da Türkiye'nin menfaatlerini savunmaya haklarının olmadığını anlatır.. Hilafetin Osmanlı’da kalması konusuna ise hiç girmez. 

Fakat kürsüden iner inmez Selanikli’nin yeni bir katakullisi ile yüzyüze gelir.

Mumcu’dan dinleyelim (s. 56):

Karabekir, alkışlarla karşılanan bu konuşmadan sonra kürsüden iner inmez M. Kemal, 63 milletvekili tarafından imzalanan ‘hilafetin kaldırılmasına’ ilişkin yasa önerisini Karabekir'e uzatarak imzalamasını ister.

Osmanlı Devleti’ne ve millete karşı siyasetini yalan, takiyye ve tutulmayan vaatler üzerine kurmuş olan Selanikli, burada da, daha önce almış oldukları kararın aksine yönde hareket etmekte, ve işi bir oldubittiye getirmeye çalışmaktadır.

Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini aktarır (s. 56):

Esbab-ı mucibesini (gerekçesini) ve altı maddesini gözden geçirdim.

4. maddesinde:

«Hanedan Âl-i Osman madum (yok olan) ve tarihe ·müntekildir (devredilen)» kaydını görünce M. Kemal Paşa'ya dedim ki :

Paşam, kararımız bu mu idi? Hilafetin Osmanlı hanedanına ait olduğu hakkında apaçık bir takrir daha verilmek şartıyla imzalarım.”

«Bir endişeniz mi var?» diye sordu.

“Bu cümleyi okuyan herkeste aynı endişeyi tabii bulurum” dedim.

Ve takriri 64. imza olarak imzaladım. Benden sonra Dr. Adnan Bey'e (Adıvar) ve daha üç mebusa imzalattı.

Bir aralık odaya İcra Vekilieri Reisi (Başbakan) Rauf Bey (Orbay) girdi.

Takrir ona da imzalattırılmak istendi. Rauf Bey o cümleyi görünce ne oluyoruz, nereye gidiyoruz? diye bağırdı.

Mustafa Kemal Paşa, işin ters bir mecraya gdeceğini görünce takriri aldı ve:

- Ben sizin endişenize hak verdim. Durun, o cümleyi silip tashih edeyim, diyerek masanın üstünde “Hanedan-ı Âl-i Osman” kaydını sildi “İstanbul'daki Padişahlık” diye yazdı.

*

Aslında Selaniklinin, itirazcılara hak verdiği filan yok.

Yalan söylüyor.

Köşeye sıkıştığı zaman hemen geri adım atıyor, yalanlarıyla insanları aldatıyor.

Klasik taktiği..

Adam serapa takiyye.. Baştan ayağa “gizli gündem”, yalan dolan..

(Aldığı soyadı bile yalan: Atatürk.. Nerden Türkler’in atası oluyorsa?! Tamam, Türklüğünü, soyunu sopunu, anasını babasını tartışmıyoruz, Türk’tür diyoruz.. Fakat Türkler’in atası mıdır? Türk oğlu olmak şerefsizlik midir ki öyle bilinmeyi yeterli görmüyor, gözü Türk milletinin atası olmada?.. Buna göre, Oğuz Han’ın da, Bilge Kağan’ın da, Kül Tigin’in de, Selçuk Bey’in de, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın da, Sultan Alparslan’ın da, Ertuğrul Bey’in de, Osman Gazi’nin de, Fatih Sultan Mehmed’in de, Yavuz Sultan Selim’in de atası.. Soyadını aldığı sırada 3-5 bin yaşında olsa, olabilir diyeceğiz de, yaşı 55.. Memlekette babası dedesi yaşında binlerce insan var.. Adamın soyadı bile yalan, palavra.. Fakat tek sorun palavra olması değil.. Dolaylı olarak millete “Hepinizin ninelerini gördüm, hepinizin büyükbabası benim” demiş, milletle alay etmiş gibi birşey oluyor.)

*

Her neyse.. Biz Mumcu’nun kitabına dönelim ve Karabekir'den naklettiği sözleri görelim (s. 57):

Bundan sonra 69. olmak üzere Rauf Bey'e de imzalattı. Ve sonra 81. olmak üzere kendileri imzaladı. Ve takrir Meclise arz olunmak üzere içtima (toplantı) salonuna götürüldü.

Belki bizim münakaşalarımızın da etkisiyle ortaya şu söz yayıldı:

Mustafa Kemal Paşa, hilafeti ve saltanatı alıyor.

Tanıdığım ve tanımadığım bazı mebuslar (milletvekilleri) buna mani olmaklığımı, aksi halde birçok fenalıklar çıkabileceğini söylediler.

Ben de onlara Saltanatın kaldırılması ve Hilafetin de Osmanlı Hanedanında kalması” fikrinde olduğumu ve bu esasta bir takrir hazırlamak üzere bana bir gün kazandırmalarını rica ettim.

Bunun üzerine birçok mebus Meclisi terk etti. Bunun icin takrir tayini esamiye (ad okunarak) reye (oylamaya) konunca, 132 kabul, 2 red, 2 de müstenkif (çekimser) olmak üzere, reye iştirak edenlerin (katılanların) [toplamının] 136 olduğu görüldü.

Nisap (toplantı yeterlik sayısı) icin 25 reye lüzum olduğundan yarın tekrar reye vaz edeceğiz diyen Reise (başkana) «yarın içtima (toplantı) yok» sesleri cevap verdi.

«O halde çarşamba günü olur» cevabı verildi.

Karabekir’in sözlerinden anlaşıldığı gibi, Selanikli’nin yasa önergesini benimsemeyen milletvekilleri toplantıya katılmamışlar, toplantı yeter sayısı 161’e ulaşılamadığı için teklif yasalaşmamış.

Mumcu’yu dinlemeye, Karabekir'den yaptığı nakilleri okumaya devam edelim (s. 57-8):

Mustafa Kemal Paşa bu vaziyetten canı çok sıkılmıştı.

Beni odasına çağırdı ve bu vaziyetin manasını sordu.

Ben de şöylece söyledim:

Memlekete olan bağlılığım ve size olan samimiyetim her zaman olduğu gibi şimdi de fikrimi apaçık söylemeye beni mecbur kılar. Meclisin ekseriyetini kayıp etmiş olması (çoğunluğun sağlanamayışı) bir tezahürdür (belirtidir). Bu takrirle sizin hilafet ve saltanatı almak(ta) olduğunuz kanaati belirniştir. Kök de salmaktadır, korkarım ki, bu takrir çarşamba günü içtimaında (toplantısında) galiba daha az rey bulacaktır. Çok nazik bir iş üzerindeyiz. Hilafet ve saltanatın hanedan[ının] değiştirilmesine [yönelik iddialara] karşı vakit vakit beliren [tepkisel] tezahürün fiili bir şekile inkılabından (dönüşmesinden) [sözlü tepkinin fiilî bir çatışma halini almasından] korkarım.

Garp (batı) halkı ve ordusu hakkında söz söyleme selahiyetim yoksa da işin vahim bir neticeye varabileceğini, temasa geldiğim mebusların halet-i ruhiyesi göstermektedir.”

Ya fikren ve fiilen tezahürattan (tezahürlerden) endişe ederek Şarktan geldiniz diye kızgın cevap aldım. Dedim ki:

Evet, sizin Hilafet ve Saltanatı almanız arzusunu haber aldım. Buna karşı şarkta [hiçbir şey yapmadan] emrivaki (oldubitti) beklemek ve zuhura gelecek tezahürat karşında işin nerelere kadar varabileceğini kestiremediğimden halimize ve tarihimize (şu anımıza ve geçmişimize) karşı fikrimizi Büyük Millet Meclisi'nde beyan etmek ve daho önce sevgi ve saygı ile bağlı bulunduğum başkomutanımı ikaz etmek istedim.”

*

Buradan anlaşılıyor ki, memlekette Selanikli’nin padişah ve halife olmak istediği şayiası yayılmış.

Ve Karabekir, buna karşı.

Selanikli’yi ikaz hakkının bulunduğunu düşünüyor.. Çünkü, Selanikli mevcut konumunu ona borçlu..

İstese, Hükümet’in emrini yerine getirerek Erzurum’da onu tutuklayıp İstanbul’a postalayabilirdi..

Yine, İstanbul Hükümeti adına İstanbul’dan Anadolu’ya gelip Selanikli’den desteğini çekmesini isteyen Osmanlı Devleti Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a olumlu cevap verebilir, ve Fevzi Çakmak da Selanikli’ye, “Hadi bakalım mavi göz, eşyalarını topla, İstanbul’a gidiyoruz” diyebilirdi.

Karabekir Selanikli’yi tutuklamamış, tutuklatmamıştı, fakat Selanikli, İzmir Suikasti girişimini bahane ederek onu tutuklatacak, idamla yargılatacaktı. 

Karabekir, kafasını yağlı ipten zor kurtaracaktı.

Fakat bu, Selanikli’nin elinden kurtulması anlamına gelmiyordu.

Sarı saç mavi göz, onu, öldüğü 1938’e kadar “emir kulu” hafiyelerine, ajanlarına takip ettirecek, rahat nefes aldırmayacaktı.

Adamın, kendisine yapılan iyilikleri hiç unutmamak, mutlaka teşekkür etmek gibi ancak alicenap insanlarda rastlanan bir meziyeti var.

*

Selanikli padişah ve halife olmayı gerçekten istiyor muydu?

Kesin birşey söylemek zor, fakat o dönemde memlekette böyle bir kanaat oluşmuş..

Çünkü millet, padişahsız ve halifesiz bir Türkiye düşünemiyor.

Cumhuriyet kimsenin aklından geçmiyor.

Fakat, Selanikli’nin aklından geçenler, milletin aklından geçenler değil.. Onun aklından, Yarbay Rawlinson gibi "cumhuriyetçi" İngilizlerin aklından geçenler geçiyor.. 

İngilizler, "Biz, kralımızdan memnunuz, saltanat kostümü bizim üzerimizde iyi duruyor, fakat Osmanlı'ya cumhuriyet ihraç edelim" diyorlar.

Tesadüfen Selanikli de, daha Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, gelecekte ilan edilecek cumhuriyetin müjdesini veriyor..

Başka projeleri de var: Arap harflerinin atılıp yerine Latin harflerinin alınması, tesettürün (örtünmenin) kaldırılması, millete şapka giydirilmesi vs..

Tesadüf bu ya, bundan dört beş ay sonra Erzurum’a gelen (Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson, Selanikli’nin “gizli gündem”inin aynısını İngiltere’nin teklifi olarak Karabekir’e (Ki, Selanikli’nin o sırada tek dayanağıdır) söylüyor.

İngiltere olarak Türkler’le barış yapma arzusu taşıdıklarını, fakat karşılarında muhatap olarak Osmanlı Hükümeti’ni temsil eden birisini değil, Anadolu’da kurulacak olan yeni bir hükümeti temsil edecek olan Selanikli’yi görmek istediklerini açıkça ifade ediyor.

Evet, açıkça.. İsim vererek.

Rawlinson, bu yeni hükümetin başkentinin İstanbul değil, Anadolu’daki bir şehir olması gerektiğini de sözlerine ekliyor.

Ayrıca, rejim de saltanat değil, cumhuriyet olacaktır.

Görüldüğü gibi, Rawlinson büyük kâhinmiş, olacakların hepsini önceden bilmiş.

Mazhar Müfit ile Süreyya'nın, gelecekte olacakları bilmek için uykusuz bir gece geçirmeleri, Selanikli tarafından aydınlatılmaları gerekiyor.. 

Rawlinson ise, Selanikli'nin aklından geçenleri uzaktan okuyor..

*

Bu Rawlinson’un Anadolu’da Karabekir’den önce Selanikli ile defalarca görüştüğünü biliyoruz.

Karabekir’e söylediklerini Selanikli’ye de söylememiş olabilir mi?

İmkânsız..

Söylememiş olması “hayatın doğal akışı”na aykırıdır.

Ancak, Rawlinson’un Selanikli’ye yeni birşey söylemiş olduğunu düşünmemek gerekiyor.

Çünkü, Selanikli’nin Samsun’a gelmeden önce İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile yaptığı başbaşa gizli görüşmeler var.

Herhalde Selanikli onunla Hristiyanlık hakkında bilgilenmek için görüşmüş, ve “ajan rahip” de ona hristiyan ayinleri, vaftiz ve istavroz hakkında “sır olan” bilgileri “gizli saklı” anlatmış olamaz.

Ortada, Osmanlı Devleti’ne karşı kurulmuş bir İngiliz-Selanikli komplosunun bulunduğu açık.

Fakat ülkemizdeki Atatürkçü Engizisyon yüzünden bu hakikat “İnkılap Tarihi” ders kitaplarına giremiyor.

Türk Galileo’larının itibar görmesi, Osmanlı saltanatı gibi yalanların saltanatının da ortadan kalkması için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor gibi görünüyor. 

*

Milli Eğitim Bakanlığı, hakikate ve tarih bilimine saygı adına, hiç değilse, Atatürkçü engizisyonun diş geçiremeyeceği bir dokunulmaz akredite Galileo'nun, İkinci Adam İsmet İnönü'nün "tarihî" sözünü, İnkılap Tarihi ders kitaplarına almalıdır:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...