İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HİKMET VE "KADERİN ADALETİ" PENCERESİNDEN İRAN-ABD VE GAZZE-İSRAİL ÇATIŞMASINA BAKIŞ

 



Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan’ın son yazısının başlığı hayli iddialı:

Olaylara ibret ve hikmet nazarıyla bakabilmek”.

Sanırsın ki yanı yöresi, cebi kuşağı hikmetle dolu, cömertçe dağıtıyor.

Gerçekte, yazdıklarıyla kendisi ibret konusu haline geliyor, farkında değil.

*

Bu arkadaşın bazı yazılarına daha önce de değinmiştik..

Mesela ashabdan Amr ibnü’l-As r. a.’in Rumlar’la (Batılılar’la) ilgili bazı övücü ifadelerini, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e ait hadismiş gibi aktarmış olduğunu dile getirmiştik.

Bu hatasını köşesinde düzeltmesi gerekirdi, düzeltmedi.. Böylece, yalan hadîs uydurma konumuna düşmüş oldu.

Yazılarında çok sık hata yapıyor.. (Hatasız kul olmaz, hepimiz hata yapıyoruz, fakat hatamız deliliyle ortaya konulduğunda düzeltmeliyiz.)

Yanlış öğreniyor, yanlış hatırlıyor, ve yanlış yazıyor.

Mesela “Korsanlara karşı Hızır’ın gemisine binmek” başlıklı yazısında şunu diyordu:

“Musa ile Hızır aleyhisselam bir gemiye buyur ediliyor. Hızır geminin altında delik açıyor. Musa Aleyhisselam mahut haliyle celalleniyor ve kendilerini gemiye alan hayır sahiplerine böyle mi mukabele etmek gerektiğini soruyor. Hızır Aleyhisselam bunun nedenini şöyle açıklıyor: Arkalarında korsan bir gemi var. Sağlam gördükleri gemilere el koyuyorlar. Ben de ayıplı görsünler de gemiye ilişmesinler diye bu deliği açtım diyor.”

(https://www.fikriyat.com/yazarlar/mustafa-ozcan/2025/02/07/korsanlara-karsi-hizirin-gemisine-binmek)

Bir defa, gemi sahipleri, hayrına yolcu taşıyan kişiler değil.. Geçimlerini denizden sağlayan yoksul kimseler..

Arkalarında “korsan bir gemi” de yok.. “Gâsıp bir kral” var: “… ve kâne verâehum melikun ye'huzu kulle sefînetin ğasben.”

*

Son yazısında bol keseden dağıttığı hikmetlere gelelim.

Sözlerine şöyle başlamış:

“Şimdi içimizdeki bazı aklı evveller çıkmış şöyle diyorlar: Eskileri kurcalamayın. Şimdiki sahneye odaklanın! Sanki ikisi birbirinden kopuk ve arada asırlar varmış gibi! Heyhat! Kendilerini şöyle avutuyorlar: Allah zalimi başka bir zalimle bertaraf etmez! İran muhabbetiyle bu ihtimali peşinen dışlıyorlar.”

(https://www.fikriyat.com/yazarlar/mustafa-ozcan/2026/04/05/olaylara-ibret-ve-hikmet-nazariyla-bakabilmek)

“Hikmet” sahibine bakın, lafa iftira ile başlamış..

“Allah zalimi başka bir zalimle bertaraf etmez!” demiş olan kim, ismini ver de biz de bilelim!

Kafadan uyduruyor.. Sebebi ise devasız İran düşmanlığı.. 

Fakat zeytinyağı gibi üste çıkıp başkalarını “İran muhabbetiyle” bir ihtimali peşinen dışlamakla suçluyor.

*

İmdi, bazı durumlarda “eskiler kurcalanmaz”.

Kurcalanamaz.

Mesela Doç. Sinan Ateş cinayetini alalım.. Hanımının itiraflarından biliyoruz ki Sinan Ateş de geçmişte bazı zulüm ve haksızlıklara alet olmuştu.. Ancak, Sinan Ateş cinayeti davası görülürken bunlar olaya dahil edilemez. (Edilmesi için, cinayeti işleyenlerin geçmişte maktulden zarar görmüş olmaları gerekir.)

Olayımızda İran, kalkıp Atlas Okyanusu’nu geçip New York’a, Boston’a filan saldırıyor değil.. Öteden beri İran hep ABD’nin zulmüne uğramış, baskısına maruz kalmış durumda..

(Bu, İran’ın başkalarına hiç zulmetmemiş olması anlamına gelmiyor. Fakat, İran’ın bugünkü mağduriyeti, geçmişteki sabıkası üzerinden haklı, meşru ve makul gösterilemez.)

*

Yazar, bunun arkasından ABD avukatlığına soyunuyor:

 “Bu kelamda Mutezile anlayışını yansıtıyor. El emru unfun. Yani öncesi yok. Süreç ve sorumluluk yeni başlıyor! Halbuki Amerikalılar için böyle düşünmüyorlar.”

İlk cümle bazılarına anlamsız gelebilir: Kelam kelimesiyle kastettiği şey, Kelam ilmi.. (Ne alâka demeyin!.. Arap medyasını takip ediyor, orada okuduklarını yazılarında aktarıyor. Böylece ortaya sapla samanı karıştıran yazılar çıkıyor.)

Dertlendiği şeye bakın! Birileri İran için böyle düşünüyorlarmış.. Zavallı Amerikalılar için ise öyle düşünmüyorlarmış.

Nerden biliyorsun?

ABD’nin haksızlığa uğradığı, zulme maruz kaldığı bir olay göster, birlikte kınayalım.

“Atma Recep, din kardeşiyiz” diyeceğiz de, adın Recep değil.

ABD avukatlığı yapmaktan utanmıyor musun?

*

Yazar şunları da diyor:

“Bugün ise organize olmayan ehl-i sünnet mensupları İran karşısında kırılgandır. Onunla kolay kolay başa çıkamaz. Bu nedenle de İran, cinsinden bir düşman ile karşı karşıya kalmıştır. Bu kaderin bir cilvesidir. Eskiler buna 'el cezau min cinsi'l amel' demişlerdir. Dolayısıyla burada mahza bir hikmet var. Allah mazlumları kayırır, zalimler arasından çekip alır. Sevseniz de sevmeseniz de durum böyledir. Burada zalimi zalimle karşılaştırmaya karşı çıkıyorlar ve taraflardan birinin Müslüman veya en azından bidat ehli olduğunu hatırlatıyorlar. Onun karşısında da gayri Müslim bir güç olduğunu hatırlatıyorlar. Zehi gaflet! Bu eşleştirme meramı perdeleyen eksik bir değerlendirmedir.

“Lübnanlı Sünni ulemadan Hasan el Mu'rib'in dediği gibi Allah bir zalimi başka bir zalimle bertaraf eder, def eder. Tarihte buna dair birçok misal ve örnek vardır. Ayette 'Allah insanları birbirleriyle def etmeseydi, savuşturmasaydı yeryüzü fesada gark olurdu' buyrulmaktadır.

“… Bugün isimleri ne olursa olsun iki zalim karşı karşıyadır. Cinsleri farklı olan piton ile timsah karşılaşması gibi farklı sıfatlarla birbirlerini pert ediyorlar. Allah zalimleri birbiriyle söküyor. Valluhu galibun ala emrihi ve lakin ekseren nasi la ya'lemun. Zalimleri sadece kimliklerinden biriyle eşleştirmek bizi sağlıklı değerlendirmeye götürmez! İnsanlar hikmet nazarıyla bakmayınca olaylardan ibret de alamıyor. Takıntılı ve saplantılı bir biçimde kendi ezberlerini tekrarlıyorlar.

*

Böylece yazar, “İran’a oh olsun, ABD’nin elleri dert görmesin” demiş oluyor.

Keyfi yerinde..

Birtakım doğruları kendi bakımsız, çarpık, eğri büğrü ve çelimsiz “hikmet”i için kurban ediyor.

İmdi, hayatta yaşanan herşey, bir zalimin başka bir zalim eliyle cezalandırılması veya def edilmesi olarak yorumlanamaz.

Olaya böyle bakarsanız, İsrailoğulları’nın öldürdükleri peygamberleri de “ektiklerini biçen” zalimler olarak göstermiş olursunuz.

Yurtlarından sürgün edilen Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Mekkeli ilk müslümanları da..

Aynı şekilde, zulmen şehid edilen Ashab-ı Uhdud’u da:

O mü’minlerden, başka bir sebeple değil, sadece karşı konulmaz kudret sahibi ve her türlü övgüye lâyık olan Allah’a iman etmelerinden ötürü nefret edip, intikam alıyorlardı.” (Bürûc, 85/8)

Belaya maruz kalan herkes, her zaman, “zalim” olduğu için bunu yaşamaz:

Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan bir fitneden sakının ve bilin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Enfal, 8/25)

*

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki, 'Allah'a îmân ettik' der, fakat Allah uğrunda bir eziyete uğranıldığı zaman, insanların verdiği sıkıntıyı Allah'ın azâbı gibi tutar! Şânım hakkı için, eğer Rabbinden (size) bir yardım (bir zafer) gelirse, (onlar) mutlaka 'Şüphesiz biz sizinle berâberdik!' diyeceklerdir. Allah, âlemlerin sînelerinde bulunanları en iyi bilen değil midir?!” (Ankebut, 29/10)

Allahu Teala kulları hayırla da, şerle de imtihan eder:

Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olarak sizi şerle de hayırla da deneriz. Ve ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21/35)

“Celâlim hakkı için, mallarınız ve canlarınız husûsunda imtihan olunacaksınız ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşanlardan şüphesiz (size ağır gelen) birçok eza (incitici, kırıcı, suçlayıcı ve aşağılayıcı sözler) işiteceksiniz! Buna rağmen sabreder ve (günahlardan) sakınırsanız, artık şüphesiz ki bu, azmedilecek (kararlı sabra lâyık) işlerdendir.” (Al-i İmran, 3/186)

*

Mustafa Özcan tipi “hikmet”e göre, şunu düşünmemiz gerekiyor: Allahu Teala, zalim İsrail ile bir başka zalimden, Filistinliler’den ve özellikle de Gazze’den intikam alıyor.

Otur, keyifle izle!..

Hatta İsrail’le açıkça ya da el altından ticaret yap, cüzdanını doldur..

Öyle ya, “kader”deki “hikmet”le muaraza mı edeceksin!

(Burada şunu da belirtelim:

Bu, bütün Filistinliler’in ve Gazzeliler’in pir ü pak olması anlamına gelmez.. Gazze’de şu anda bile İsrail hesabına terör estiren çeteler ve ajanlar mevcut.. Geçmişte de Filistinliler İslamcılıktan ziyade solculukla tanınıyorlardı.

Şu anda nasıl genelde Filistinliler ve özelde Gazzeliler arasında MOSSAD’a çalışan ajanlar da varsa, geçmişte de Yahudiler’e sempati duyan ve arazi, arsa, tarla, bahçe, ev vs. satanlar da vardı.

Toptancı düşünmeyelim..

Ancak bu, İsrail-Filistin/Gazze ihtilafında tutup bütün sorumluluğu “kader”in “hikmet”ine yüklememizi, “Gazzeliler hak etmeselerdi bunlar başlarına gelmezdi” dememizi gerektirmez..

Bununla birlikte, bir müslüman olarak Gazzeliler için elini taşın altına koymayan “müslüman” ülkelerin “içinde yaşadığı rejimden memnun” tuzu kurularının suçu Allahu Teala’ya attıklarına, “Allah niye buna müsaade ediyor?” diye konuştuklarına da şahit olunabiliyor.

Şahsen böyle birine rastladım.

İşte böylesi tiplere, Allahu Teala’nın takdirinde hikmet olduğu Allahu Teala hesabına hatırlatılabilir, fakat ABD ve İsrail hesabına ve de “elini taşın altına koymayan beleşçi rejimler” yararına “kader” istismarı yapılamaz.)

*

İnsanın kendi başına gelen bela ve musibetlerde (zalimi mazur görmemekle birlikte, "kadere rıza" ve "sabır" çerçevesinde) “kaderin adaleti”ni ve “Allahu Teala’nın kaza ve kaderindeki hikmeti” hatırlaması iyidir, fakat kendisi dışındaki dünyaya bakarken zalim-mazlum ayrımı yapmadan her iki tarafı da“zalimler kompartımanı”na yerleştirmesi “hikmet” değildir.

Eyyamcılık ve konformizmdir.

Hikmetten nasipsizliktir.

Zulme yardakçılık ve "zalimin hınk deyiciliği"dir.


SEN NEDEN İÇİNDEKİ NETANYAHU ŞEYTANINA YOL VERDİN?

 



İran neden çıldırdı?” diyor.

Hayır, bunu diyen Netanyahu ya da Trump değil.. İçinde devasa bir Netanyahu nezaketi ve Trump aklı taşıyan bir Türk yazar.

Yazısına bu başlığı atmış.

İran savaş halinde.. Üst düzey yöneticileri av hayvanı gibi takip ediliyor, birer birer öldürülüyor. 

ABD ve İsrail, bu ülkedeki 7 bin küsur yeri vurduklarını söylüyorlar. 

Ve bölge ülkeleri, ABD’nin uçak gemisi gibi hareket ediyorlar. Çünkü topraklarını üs olarak kullanmasına izin veriyorlar.

Bu aynı zamanda İsrail tarafından kullanılmak anlamına geliyor.

İran, Araplar’a ufaktan ufaktan mesaj veriyor: Kendinizi gemi olarak kullandırıp benim mahvolmama katkı sağlamanızın bir karşılığı olacaktır.

*

Bunu yapmadığında Araplar, ABD’ye (ve arkasındaki İsrail’e), “Bu işe bizi bulaştırma, bizim topraklarımızı İran'a saldırmak için kullanma” diyorlar mı? Derler mi?

Demiyorlar. Demezler!

"Dükkân senin agam, sana hizmet bizim için onurdur" derler.

Diyorlar.

Dolayısıyla pragmatik ve işbilir Araplar'ın çıldırmış olduklarını düşünmek uygun düşmüyor. Çılgınlık, vurulan İran'ın payına düşüyor. 

Yazarımızın kafa değirmeninin taşı böyle dönüyor, olayları böyle öğütüyor.

“İran niçin çıldırdı?” diyen böyle üstün bir zekânın Netanyahu ve Trump’tan (MOSSAD ve CIA'den) değilse bile Ortadoğu’daki acentalarından aferin alacağından kuşku duyulamaz. 

(MOSSAD ve CIA'in aferin demeseler bile "Çılgın değil, çok akıllı" diyecekleri kesin.)

*

Bu üstün zekâ bakın ne diyor:

İran bu savaşta mantık döngüsü yaşıyor. Dostlarını artıracağı ve düşmanlarını azaltacağı yerde nefret söylem ve eylemleriyle kendini yalnızlığa itiyor.”

Bu satırları yazan vatandaşa bir yahudi saldırsa, ayağının altına alıp çiğnese, elindeki çekiçle kafasına ha bire vursa, bu arada etraftaki Türkler de bu yahudiye “Acıkmışsındır, buyur şunu ye, susamışsındır şunu iç, sadece çekiç olmaz, şu testereyi de kullanabilirsin, ödünç olarak alabilirsin” deseler, bu vatandaşın o sırada dostlarını artırmak ve düşmanlarını azaltmak için ne yapması gerekir?

O yahudi işbirlikçisi Türkler’e “Çok teşekkür ederim, çok naziksiniz” dese yeterli olur mu?

“Lan hayvan oğlu hayvanlar, burdan kurtulursam bunun hesabını size sormaz mıyım lan!” derse, düşman çoğaltmış, dost kaybetmiş mi olur?

Kibar yazarımız belki kendi hayatında böyle hareket ediyordur, fakat başkalarından da aynısını beklemesi bana çılgınca değilse bile salakça göründü.

Yanılıyor muyum?

*

Savaşta iki şey önemlidir: Caydırıcılık ve imha.

Saldırmış olan düşmanı teslimiyetçilikle durduramazsın.. ABD ve İsrail durmuyor, saldırıyor.

Seni yok etmek isteyene, kendisinin de yaralanabileceğini, zarar görebileceğini göstermek gerekir. Caydırıcılığın başka bir yolu yok.

Düşmanı yalnızlaştırmanın bir yolu, ona destek olanları caydırmaktan geçer.

Bu, her zaman nasihatla, zeytin dalı uzatmakla gerçekleşmez.

Diş göstermen gerekir.

İran, kendisi açısından makul hareket ediyor.

Araplar ABD’ye, ABD Başkanı pedofil Trump’a neden “Netanyahu seni uçkurundan yakaladı diye, marifetlerinin tamamı açığa çıkartılmasın diye tuttun komşumuz İran’a savaş açtın. Topraklarımızdaki üslerini bunun için kullanamazsın, bunu kabul etmiyoruz” diyemiyorlar? 

Neden?

Ha, o zaman ABD ile başlarının belaya gireceğini düşünüyorlar, değil mi?

İşte İran bunlara, “ABD’den korkuyorsun da benden niye korkmuyorsun, benim başım kel mi?!” diyor.

*

Diyelim ki İran yanlış bir strateji izliyor.

Dostlarını çoğaltması, düşmanlarını azaltması mümkünken akılsızca ya da çılgınca hareket ediyor.

Ve bizim üstün zekâlı yazarımız da bunu fark etmiş..

Şayet yazarımız İran’ın dostuysa, bu yanlış stratejiden dolayı İran’a kahırlanması normal karşılanabilir.

“Ne yapıyorsun, kendine gel, çıldırdın mı?” diyebilir.

Ancak, bahis konusu yazar, böyle biri değil.. İran’a sürekli kin kusan, nefret objesi haline getirmeye çalışan, durmaksızın çamur atan bir acayip adam..

MOSSAD ajanıdır demiyorum, diyemem, fakat MOSSAD ajanlarına taş çıkartacak türden bir ahir zaman alâmeti. MOSSAD ajanlarına iş bırakmıyor, onların ekmeğini elinden almak ister gibi hareket ediyor. (28 Şubat'ın subay bozuntuları ve MİT'çileri bu hususta, yani MOSSAD ajanlarına iş bırakmama, onları işsiz bırakma konusunda deneyimliler.) 

Böyle bir yazar, İran’ın (dost kaybetmesine ve düşman çoğaltmasına yol açacak) yanlış stratejisine, İran hesabına üzülüyor olabilir mi?!

Bilakis buna memnun olur.

Üstün zekâlı yazarımız bu tipte biri.. Demek ki İran, (söz konusu yazar gibi) düşmanlarını üzen bir strateji izliyor.

İran’dan bekledikleri, kendisini savunmaması, düşmanlarına destek verecek olanları caydıracak bir tavır sergilememesi..

Ancak, İranlılar belki bu yazarımız kadar üstün zekâlı değiller, fakat onun zannettiği kadar aptal da değiller.

Yumuşaklık göstermeleri, alttan almaları, uyarı mesajı vermemeleri durumunda Arab'ın korkaklarının bile ABD’nin gözüne girmek için kendilerine kabadayılık taslayacaklarını çok iyi biliyorlar.

*

Üstün zekâlı yazarımız, zekâsını şu satırlarıyla da ispatlamış:

“Burada ise İran küresel komplo mantığına yenik düşüyor. Bu mantığa teslim olmuş vaziyette. Bu savruk bir mantık. Dostu Beşşar Esad da öyle bir söylem tutturmuştu. Kontrollü küresel destek yanında iken bunu kaybetmiştir. Zira bütün çözüm yollarını tüketmiş ve elinin tersiyle itmiştir.

ABD etrafına toplamış avanesini, acımadan saldırıyor, Allah yarattı demeden vuruyor, bu hâlâ komplodan bahsediyor.

Verdiği örnek de Esed..

ABD, Esed’i devirmeye karar vermişti. Türkiye’yi de ikna etti.. Bizimkiler Esed’i resmen sattılar, arkadan vurdular. 

Esed kötüydüyse, niye onu arkadan vurmadan önce yağlı ballı dost olmuştunuz?.. 

Yok, iyiydiyse, niye sattınız, arkadan vurdunuz?

Dönemin hayalleri zengin ve özgüvenli dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, Esed’le 60 küsur defa görüştüğünü açıklamış durumda.. Teklif ettikleri şey şu: Rejimi, ABD’nin istediği şekle sok, dış politikanı da ona göre şekillendir.

Esed bunu isteseydi bile yapamazdı.. Çünkü, kurulu bir düzen ve ondan nemalananlar bulunduğunda, bir yöneticinin düzeni tek başına (hele de böyle keskin bir manevrayla, sert bir virajla, ani bir dönüşle) değiştirmesi mümkün olmaz.

*

Adama teklif ettiğin şeyi sen kendi ülkende yapabiliyor musun?.. Hayır!

Mesela anayasandan laiklik (siyasal dinsizlik) lafının kaldırılmasını bile teklif edemiyorsun. Kaldırmayı geçtik, bunu dile getirmeye bile cesaretin yok. 

Ya da gücün yok. Acizsin.

Anayasada İslam kaydı olsun” demeyi ise hatırından bile geçiremiyorsun. 

Bilakis tam aksi yönde konuşuyorsun. Başkan Erdoğan 2016’da aynen bunu yapmıştı, “Anayasa’da İslam vurgusuna ihtiyaç yok” demişti.

(Geçmişte Erdoğan’ı çok eleştirdim.. Yapmadıklarından ve söylemediklerinden dolayı değil, yapması ve söylemesi şart değilken yaptığı ve söylediklerinden dolayı.)

El kesesinden cömertlik ve başkasının sırtından yiğitlik olmaz.. Kendi yapamadığın şeyi (rejimi değiştirme "devrim"ini) tutup Esed’den istiyorsun..

Niye?

Hazreti ABD öyle emrettiği için.. ABD hesabına..

Bu mudur yani!

*

Biz yine üstün zekâlı yazarımızın kaleminden dökülen müstesna güzellikteki incilere dönelim..

MOSSAD ajanı değil ama maşallah olayları yahudi kültürü ışığında yorumlamayı çok iyi biliyor:

“Şimdi İran meşhur bir Yahudi seçeneğine başvuruyor. Buna Samson seçeneği diyorlar! Kitab-ı Mukaddes'e dayanan hikâyede Samson düşmanlarıyla birlikte kendini de yok ediyor. Bugünkü ifadesiyle "kaybet-kaybet (lose-lose)" formülü izliyor! Bu formül her ne kadar İsrail kaynaklı olsa da fazlasıyla İran'a intibak ediyor. Bu tamamen çılgınlık hâli lakin İran'ı şu aşamada âkiller değil çılgınlar yönetiyor. Akıl tutulması yaşıyor!

İran’ı çılgınlar yönetiyor, çünkü Birleşik Arap Emirlikleri’nin adı lüzumsuz emiri ya da Suudi Arabistan’ın akıllı prensi Muhammed bin Selman gibi hareket etmiyorlar.

Selman’ın oğlunun çok akıllı olduğu, isminin Epstein belgelerinde geçmesinden belli.

İranlı yöneticilerin de çılgın olduklarını Epstein belgelerinde isimlerinin geçmemesi ispatlıyor.

*

Netanyahu ve Trump kadar üstün zekâlı olduğu görülen yazarın yazısının devamı da ilginç zekâ pırıltılarıyla dolu, fakat bayram günüdür, meşgulüm, izninizle sözlerime burada son vermek istiyorum.


HZ. MUAVİYE: "KİŞİ RE'Y (DOĞRU GÖRÜŞ) SAHİBİ OLAMAZ, AKLI ŞEHVETİNE (HEVESATINA), HİLMİ CEHLİNE GALİP GELMEDİKÇE". BİZ DE EKLEYELİM: KİŞİ TEDBİR SAHİBİ OLAMAZ, RE'Y SAHİBİ OLMADIKÇA

 


Lafta sünnî.. Tavır ve "duruş"ta ise… Neyse, bir şey demeyeyim..

İran, ABD ile İsrail’in karşısında hiçbir başarı gösteremese memnun olacak gibi görünüyor. İçten içe bunu temenni etmediğini söyleyebilecek durumda değiliz.

Asılmadan önceki son dileği, “Şiî Temel anasını görmesin!”..

ABD ve İsrail, küfür, şirk, ateizm, LGBT’cilik, “İstanbul Sözleşmesi”cilik, laiklik (siyasal dinsizlik), demokrasi şirki, “millet hakimiyeti” şirki, ırkçılık hastalığı vs. o kadar umurunda değil.. Onlar eften püften, talî sorun.

Asıl ciddi dert şiî İran’ın, ABD ve İsrail karşısında dik durması..

Derdi büyük.. "Derin" acılar içinde kaybolup gitmiş.

*

Tedbirimiz nedir”miş..

Verebildiği bir cevap yok.. “İran, ABD ve İsrail tarafından, kendisine karşı tedbir almamıza gerek kalmayacak şekilde yok edilse ne iyi olur” dercesine konuşuyor.

Ben sana, “tedbir”in ne olduğunu söyleyeyim:

İran varsa, sünnî Afganistan da var” diyeceksin..

Ama diyemezsin, Türkiye'nin laik (siyasal dinsiz) "derinlik"leri İran kadar Afganistan'dan da rahatsız.

Afganistan, küresel küfre karşı İran’dan önce ayağa kalktı. Üstelik ABD Afganistan’a (İran'da olanın aksine) bütün bir NATO’yu da yanına alarak gitmişti. 

Hatta laik (siyasal dinsiz) Türkiye de oraya NATO şemsiyesi altında asker gönderdi.

Ama, şimdi İran’ın şiîliğini bahane ederek dolaylı ABD ve İsrail uşaklığı yapan sözde dindar yerli-milli (ve de iktidar yandaşı) münafık tıynetliler, Afganistan sünnî olduğu halde onun zaferinden de memnun olmamışlar, Taliban’ın zaferini itibarsızlaştırmak için bin dereden su getirmeye başlamışlardı.

Unutmadık..

Bunların İran karşısında gerçek derdi Sünnîlik değil.. Dertleri, Kemalist/Atatürkist Türkiye’nin laikliğini (siyasal dinsizliğini) bir şekilde aklayıp paklamak..

*

Maalesef bu devletin “derinlik”lerine Kemalist, Sabetayist ve laik (siyasal dinsiz) münafıklık hakim.. 

"Derin" birileri küfürlerini açıkça ortaya koymuyor, münafıklık yapıyorlar, ve o münafıklıklarıyla eyyamcı, dünyaperest dindarımsıları da parmaklarında oynatıyorlar.

Ve de bu dindarımsılar, dünya nimetlerinden vazgeçemedikleri için onların suyuna gidiyorlar.

Bu dindarların bazıları da düpedüz aptal.. Kimi niçin desteklediğinden, kimin oyununa geldiğinden habersiz.. 

Kalabalığa uyup gidiyor.

*

Tedbir meselesine dönelim..

Birinci tedbir, dediğimiz gibi, meselenin Şiîlik’le ilgili olmadığını, sünnî Afganistan örneğiyle anlatmandır.

İkinci tedbir ise (Ki asıl tedbir budur), senin İran’dan daha fazla hamiyyet ve salabet ehli olman, ABD ve İsrail karşısında İran’dan daha kararlı ve haysiyetli, şahsiyetli bir siyaset izlemendir.

Dik durmandır. Boyun eğmemendir. 

Doğal olarak bu, Afganistan Talibanı gibi bedel ödemeye hazır olmayı, dünya zevk ü sefasından vazgeçebilmeyi gerektiriyor.

Sorun şurada ki, sende o salabet-i diniyye yok.. Bütün derdin dünya zevk ü sefası, "itibar"lı yaşam, gösterişli-tantanalı hayat.. 

Bir yandan da içi boş dindarlık edebiyatıyla İslam dünyasını aldatmaya, "itibar"ını cilalamaya çalışıyorsun, fakat "kader" buna müsaade etmiyor, önüne zorlu "imtihan sorusu" geliyor..

İşte o yüzden, “Tedbir nedir?” diye kıvranıyor, şaşkın ve ne yapacağını bilemez halde bunu sorup duruyorsun. 

Sorunun cevabı belli de, bırak gereğini yapmayı, yüksek sesle söyleyecek bir dürüstlüğe ve cesarete bile sahip değilsin.

*

Senin için tedbir yok dostum.. 

Sana düşen, haddini bilip edebini takınman ve susmandır.

“Kıyamazsan baş ve cana, uzak dur girme meydana,

“Bu meydan içre nice başlar kesilir, hiç soran olmaz.”


BU OLURSA, TÜRKİYE’NİN BAŞI RUSYA İLE BELAYA GİREBİLİR

 



Haber şöyle:

"ABD Türkiye'den, İran savaşı için üs kullanım hakkı talep etti" iddiası

18 Mart 2026 12:29

Washington Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü Türkiye Çalışmaları Merkezi'nin direktörü akademisyen Gönül Tol, konuştuğu bir ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon) yetkilisinin ABD'nin Türkiye'den İran savaşını desteklemek üzere, üs kullanım hakkı talep ettiğini söylediğini aktardı. 

Akademisyen Gönül Tol, X hesabından yaptığı paylaşımda "Bu sabah konuştuğum bir Pentagon yetkilisi, ABD'nin Türkiye'den, İran savaşını desteklemek üzere, üs kullanım hakkı talep ettiğini söyledi. Amaç, havada yakıt ikmali yapmak için kullanılan tanker uçaklarını Türk üslerinde tutarak çatışma bölgesinden uzak tutmak." ifadelerini kullandı. 

Tol, talebe ilişkin değerlendirmesinde Türkiye'nin bu talebi kabul etmeyeceğini düşündüğünü aktardı. Tol, şunları söyledi: "Türkiye'nin savaş boyunca takındığı gayet yerinde tutumu ve bu talebi kabul etmenin Türkiye'nin güvenliği açısından yaratacağı riskleri göz önüne aldığımızda, Ankara'nın bunu kabul edeceğini düşünmüyorum ama yine de böyle bir talebin Trump yönetiminden gelmiş olması önemli ve tabii verilecek yanıt ikili ilişkilerin seyrini de etkileyebilir."

ABD ve İsrail'in İran'a başlattığı savaşın 19'uncu gününde İran'ın da bölge ülkelerdeki ABD üslerine yönelik saldırıları sürüyor. İran, saldırıların savaşta kullanılan ABD üslerine yönelik olduğunu vurguluyor. 

Türkiye'de ABD tarafından kullanılan Adana’daki İncirlik üssü, Malatya'daki Kürecik Radar Üssü ve İzmir NATO Kara Kuvvetleri Komutanlığı bulunuyor. Türkiye, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarında hava sahasının ve ülkede ABD güçlerinin de bulunduğu hava üslerinin kullanılmadığını açıklamıştı.

(https://t24.com.tr/dunya/abd-turkiyeden-iran-savasi-icin-us-kullanim-hakki-talep-etti-iddiasi,1308004)

*

Hatırlayalım: Suriye’de Türkiye ile ABD bir safta, İran ile Rusya da karşı safta yer almışlardı.

Şu anda da Rusya, İran’a örtülü destek veriyor.

Şayet Türkiye, İran’a yönelik saldırılarında ABD’ye (savaşın seyrini İran aleyhine çok fazla etkileyecek şekilde) kolaylık sağlarsa, bir sonraki aşamada Rusya ile karşı karşıya gelebilir.

Suriye’de böylesi riskli durumlar ortaya çıkmıştı. Bir Rus uçağı düşürülmüştü. (Belki de şu milyarlarca dolarlık S-400 alımı meselesi hem düşürülen uçak hem de Büyükelçi Karlov’un ölümü için ödenmiş bir “örtülü” tazminattı. Bilemem.)

Suriye’de kayıtsız kalmayan Rusya, İran için daha fazla inisiyatif alabilir, ve kabak Türkiye’nin başına patlayabilir.

Putin, kafası estiğinde risk alabilen bir siyasetçi olduğunu Ukrayna’da gösterdi. Daha önce de Kırım’ı ilhak etmişti.

Suriye’deki yenilgisinin ardından bir de İran’ı kaybetmek, burada Amerikan yanlısı bir yönetimin hakim hale geldiğini görmek istemez.


BU SAVAŞ KİMİN SAVAŞI, VE SEN KİMİN YANDAŞISIN?

 




Uluslararası ilişkilerde ebedî dostluk ve düşmanlık yoktur derler, doğrudur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edince oradaki Yahudi aşiretleri/kabileleriyle dostane ilişkiler kurmak istedi. Medine Vesikası denilen belge bunun ürünü. Yürümedi, dostluk, Yahudiler’in ihaneti yüzünden kısa zamanda düşmanlığa dönüştü.

Hendek Savaşı sırasında da bu kabilelerden sonuncusuyla (Benî Kurayza) ittifak antlaşması yapıldı. Onlar da ihanet ettiler ve bedelini ödemek zorunda kaldılar.

Yakın tarihe gelelim..

1850’lerde yaşanan Kırım Savaşı’ında İngiltere ve Fransa, Osmanlı’nın yanında yer aldı ve Rusya’ya karşı durdu.

Aynı şekilde 1876-77’de yaşanan Osmanlı-Rus savaşında da İngiltere donanmasıyla Osmanlı’ya arka çıktı. Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar gelmiş olan Rus ordusu, İngiliz donanmasının toplarının tehdidi yüzünden geri çekildi.

Fakat 37 yıl sonra (Birinci Dünya Savaşı’nda) bu defa İngiltere, Fransa ve Rusya bir olup Osmanlı’ya saldırdılar. 

Eski dostlar düşman, eski düşmanlar da dost olmuşlardı.

*

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sözde yedi düvele (yedi devlete) karşı verilmiş olan bir savaşla kuruldu. Bu düvel (devletler) arasında İngiltere’nin de adı geçiyor. 

Fakat Lozan Antlaşması’nın ardından İngiltere, Selanikli Mustafa Atatürk’e (en itibarlı nişanları olan) Dizbağı Nişanı’nı vermek istedi. Hangi hizmetinin karşılığı olduğu hususu tarihçiler arasında tartışma konusu.

Tabiî Selanikli Mustafa Atatürk de İngilizler’e karşı boş değildi. 1936 yılında Kral Edward'ı İstanbul'da âlâyıvâlâ ile ağırladı. Misafirperverlikte kusur etmedi. Çanakkale’de birkaç gün savaştığı, Filistin’de de karşılarından yıldırım hızıyla kaçtığı İngiliz’i artık düşman olarak görmüyordu. En candan dost kabul ediyordu.

Zamanla Türkiye, İngiltere ile olan dostluğu Bağdat Paktı ve CENTO ile daha da pekiştirdi.

Bu arada ABD de unutulmadı. Kore Savaşı’nda ABD’nin yanında saf tutuldu. Fakat aynı ABD, Kıbrıs Türkleri’nin gördükleri zulüm üzerine Kıbrıs’a müdahale etmek isteyen Türkiye’ye 1964 yılında “Johnson mektubu” ile beyzbol sopası göstermeyi ihmal etmedi.

(Beyzbola düşkünlükleri var. Başkan Obama da yakın zamanda Başkan Erdoğan’la beyzbol sopası eşliğinde bir telefon görüşmesi yapmıştı. Ayrıca çok medenî ve kibar insanlar.. Mesela Başkan Trump yazdığı nezaket ve zarafet timsali bir mektupta Erdoğan’a “Akıllı ol!” demişti. Afgan Müslümanları gibi "kaba saba" insanları değil de akıllıları sevmek gibi bir haslete sahipler.)

Kıbrıs meselesi 1974 yılında tekrar alevlenince ABD bu kez mektup değil filo gönderdi. Fakat Türkiye’yi korkutamadı. Bunun üzerine Türkiye’yi ambargo ile cezalandırma yoluna gitti.

Fakat Türkiye sadık bir müttefikti. Ayrıca CIA’in Türkiye’de MİT gibi sadık bir destekçisi vardı. 28 Şubat’ta MİT, CIA ile MOSSAD’a gereken hizmeti sunmaktan geri kalmadı.

*

Türkiye’nin İran’la olan ilişkilerine gelelim..

Şah zamanında bir sorun yoktu. Fakat 1979 yılında İran’da devrim yaşanıp rejim değişince ve İran kendisini “İslam Cumhuriyeti” olarak tanımlayınca laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin CIA ve MOSSAD güdümlü derinliklerinin keyfi kaçtı.

Asıl çatışma ise 2010’larda Suriye’de yaşandı. İran Esed’e destek verirken (ABD ile anlaşmış olan) Türkiye de muhaliflere destek verdi.

O arada ABD, kendi dolaylı kontrolü altında IŞİD (DAEŞ) diye bir örgüt kurmayı da ihmal etmedi. (Trump, bu örgütün Obama ile Hillary Clinton’un eseri olduğunu açıkladı.)

Esed her ne kadar Türkiye ile de arayı düzeltmiştiyse de, esas itibariyle İran’a ve Rusya’ya yakındı, ABD’nin güdümü altına girmiyordu. Fakat İsrail’in uzun vadeli hesapları, Suriye’nin, (İsrail’in fiilen eyaleti olan) ABD’nin etkisi altına girmesini gerektiriyordu.

Türkiye’nin, ABD’nin ricasını geri çevirmeye yetecek bir irade ve cesareti yoktu. Erbakan gibi biri bunu yapabilirdi, fakat CIA ile MOSSAD’ın MİT’teki ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki taşeronları 28 Şubat darbesiyle onun hareketini (partisini) kesip biçmiş, kolsuz kanatsız bir yürüyen ölü haline getirmişlerdi. Erbakan’ın Saadet Partisi, Türkiye siyaset denkleminde etkisiz eleman durumundaydı.

*

Bugüne gelelim..

ABD ve İsrail, Türkiye’nin de katkılarıyla Suriye’de muradına erdi.

Zafer sarhoşluğunun verdiği coşku ve heyecanla bir sonraki aşamaya geçmeye karar verdiler. İran’ı da Suriye gibi kendilerine selam duran, boyun eğip zeytin dalı uzatan bir ülke haline getirmek istiyorlardı. İran’daki muhalifleri kışkırtarak ve gerekirse kendileri de dışarıdan saldırarak rejimi kolayca çökerteceklerini düşündüler.

Fakat hesap tutmadı.

İran direniyor.

Sünnî Afganistan, ABD ve İsrail’in tehditlerine karşı İran’ın yanında yer alacağını açıklamıştı. Hemen akabinde Pakistan’daki Amerikancı yönetim Afganistan’a karşı saldırıya geçti. ABD aynı şeyi Türkiye’den de bekliyor. Türkiye’nin Suriye’de olduğu gibi İran’da da kendisinin yanında yer almasını istiyor. 

Ancak, ortada iki tane sorun var:

Birincisi, ABD ve İsrail, gelecekle ilgili planlarını büyük bir özgüvenle açık etmiş, Ortadoğu’da ülke sınırlarını değiştirmek istediklerini, buna Türkiye sınırlarının da dahil olduğunu uluorta ilan etmiş durumdalar.

Kendi zekâlarına ve Türkiye’nin karar mekanizmalarının aptallığı ile işbirlikçiliğine (ya da satılıklığına) olan güvenleri tavan yapmış durumda. (Ne de olsa 28 Şubat gibi mutlu bir tecrübeye sahipler.)

İran’ın Türkiye topraklarında gözü yok. Aynı şekilde Türkiye’nin de İran topraklarında.. Fakat İsrail’in Türkiye’de gözü var.. Türkiye'nin yönetim kademesi, nihayet yumurta kapıya dayanınca uyanmış, bu gerçeği kabul etmiş durumda. 

Zamanında Erbakan'ı her taşın altında yahudi aramakla, komplo teorisyenliğiyle suçlayanların ayakları nihayet suya erdi. 

*

İki sorun var dedik, ikincisi şu: Türkiye, Suriye’ye müdahalesinin başına çok iş açtığının, hedeflerine ulaşamama bir tarafa, esas itibariyle İsrail’in önünü açmış bulunduğunun farkında.. Türkiye kâr etmek bir yana, sermayeden yedi.. Zarar etti.. 

İşin başında zaten Türkiye ile Suriye’nin ilişkileri gayet iyi durumdaydı, Erdoğan ile Beşşar Esed ailece görüşüyorlardı. Ayrıca Türkiye insanı Suriye’ye pasaportsuz ve vizesiz gidebiliyordu. Orada (İsrail’in aparatı olmayı kabul edecek) nevzuhur bir Kürt devleti kurulması ihtimali de o gün için yoktu. 

Suriye’ye ABD ile birlikte müdahale etmekle Türkiye cini şişeden çıkardı, kendi ayağına kurşun sıktı.

Evet Türkiye, Suriye’de yaşadığı hayalkırıklığı yüzünden İran’da benzer bir maceraya atılmak istemiyor.

*

Ancak, ABD ve İsrail, Türkiye’yi (moda tabirle mayın eşeği olarak kullanıp) sahaya sürmek için elinden gelen herşeyi yapıyor.

Türkiye’yi İran’a karşı kışkırtmak için iki fay hattı üzerinde çalışıyorlar. Birisi milliyetçilik.. Diğeri ise mezhep farklılığı..

CIA’in ve MOSSAD’ın Türkiye’deki adamları (tesir/nüfuz/etki ajanları) ve (devlete sızmış) piyonları sürekli olarak bir Pers/Fars milliyetçiliği tehlikesinden söz ediyorlar.

Sanki Türkiye’de Türk milliyetçiliği yok..

Türkiye’de Kürtler, Araplar, Çerkezler vs. var, fakat “Benim anadilim Farsça, ben Fars milletindenim” diyen bir Allah’ın kulu yok.. İran istediği kadar Fars milliyetçiliği yapsın, bu, Türkiye için bir tehdit değil. Hatta, kendi milliyetçiliğini, Türkçülüğünü meşrulaştırmak için komşu milliyetçiliklere (bahane olarak ortaya sürmek üzere) ihtiyacı var.

Fars milliyetçiliği Türkiye için tehdit değildir, fakat Türk milliyetçiliği İran için tehdittir.. Çünkü orada milyonlarca Türk yaşıyor.

Bununla birlikte, Türkiye’deki CIA ve MOSSAD uzantıları sürekli bu Pers milliyetçiliği meselesini gündeme getirmekten geri kalmıyorlar (İran'daki ajanları da Türk milliyetçiliğinden yakınıyor, İran yönetimini Türkiye'ye karşı kışkırtıyorlardır). Bu “uzantı”ların dindar-muhafazakâr kesimdeki ağzı laf yapan beslemeleri de bunu köpürtüp duruyorlar. Vatansever, yerli-milli görünme heveslisi budalalar da onların peşine takılıyorlar.

İkinci istismar konusu ise İran’ın şiîliği.. Adamları zorla sünnî yapacak halimiz yok.. Nasıl Yunanistan’a hristiyan diye savaş açmayı düşünmüyorsan, İran’a da şiî diye diş göstermene gerek yok.

Sünnîliğe o kadar meraklıysan önce Türkiye Cumhuriyeti’ni sünnîleştir!.. Sünnî olmasını geçtik, müslüman değil.. Anayasasına İslam kaydı koymayı kabul etmiyor, laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” iman ilkesi kabul ediyor.

*

Bunlar bir de Şia’nın takiyye (gerçek düşüncesini saklayıp farklı konuşma) kavramını gündeme getiriyorlar. Bu takiyye kavramını Türkiye’de 1980’li yıllarda meşhur bir gazeteci (Hasan Cemal olabilir, emin değilim) meşhur etmişti. 

Kimden öğrenmişti dersiniz?.. 

Bir Amerikalı’dan..

O Amerikalı (belki de yahudidir), Türkiye’deki sünnîye akıl öğretiyor, “Bak sünnî kardaş, İranlılar’a hep şüpheyle bak, onlar takiyyecidir” diyor. 

Yani fitne ve nifak tohumları ekiyor. Sen de hemen mal bulmuş Mağribî gibi üstüne atlıyorsun. Çünkü aptalsın. (Ya da belki yahudi uşağı satılmışsın.)

Bu topraklardaki en başarılı takiyyeci Selanikli Mustafa Atatürk’tü. İstiklal Harbi boyunca takiyye destanı yazdı, bütün bir milleti aldattı.

En büyük takiyyeciler münafıklardır. Ve bu ülke münafık bakımından maalesef çok zengin. Dolayısıyla takiyyeci arayıp bulmak için İran’a gitmek gerekmiyor. Etrafımız takiyyeci dolu.

İran’ın Şiîleri arasında da tabiî ki takiyyeciler var.. Adam şiî görünüyor fakat aslında MOSSAD’ın ajanı..

İran'ın entelektüellerine, yazar çizerlerine gelince, adamlar düşündüklerini açıkça söyleyip yazıyorlar, takiyye yapan, olduğundan farklı görünen pek fazla kimse yok. Mesela Ali Şeriati neye inanıyorsa onu yazmış. Hamaney’in durumu da aynıydı.

Peki onlar için takiyye ne anlama geliyor derseniz, cevabı şu: Tarihî olayları yorumlarken bu kavrama başvurmadan işin içinden çıkamıyorlar. Hz. Ali ile Hz. Hasan’a, hatta Hz. Hüseyin’e takiyye izafe etmedikleri zaman, tarihi bir sünnî gibi yorumlamak zorunda kalacakları için, onların hareket tarzına “Takiyye yapıyorlardı” diyerek kulp takıyorlar. Basit fakat işe yarar bir çözüm.

Ancak, ezberledikleri bu hikâyenin onların da aklına tam yatmadığı, ezberin gücüne sığındıkları kanaatindeyim. Çünkü akla mantığa, sağduyuya aykırı.

Bu arada şunu da söyleyelim: Günümüzün diplomasi mesleği tamamen takiyye üzerine kurulu..

Hatta (içi ve dışıyla) bütün bir siyaset olgusu için de bu söylenebilir. Batılı siyaset bilimciler (mesela Maurice Duverger) takiyye kavramı yerine “kamuflaj” tabirini kullanıyor.

Aynı şey..

*

Evet, içimizdeki MOSSAD ve CIA ajanları, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısını makul ve meşru görmemiz için bize milliyetçilik ve mezhepçilik kanallarından yaklaşıyorlar.

Münafık taifesi de onların hınk deyicisi durumundalar.

Bir de, onların “gaz”ına gelip “dolmuşa binen” aptallar var. Geri zekâlılar böyle yapınca daha fazla “sünnî” olacaklarını zannediyorlar.

Oysa, “dünle birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım”.

Halid bin Velid Uhud’da İslam ordusuna zarar vermişti diye hep ona takılınıp kalınsaydı, İslam böyle bir dahi komutana sahip olamazdı.

Bugüne bakmak gerekiyor. Hesabı şöyle yapmak zorundayız: Bugün İran’ın ABD ve İsrail tarafından mahvedilmesi Türkiye için iyi midir, kötü müdür?

Eğer akılsız bir eşek değilsen, Türkiye’nin zararına olduğunu anlamaman imkânsızdır.

Siyaset duygularla değil, akılla yapılır. Eşek değil insan olduğunu hatırlaman gerekiyor. 

İlla da eşek ya da kindar bir deve olmak istiyorsan o da senin bileceğin iş. ABD ve İsrail'in eşeklere ve develere ihtiyacı çok.

*

Tarihimizde böyle eşeklikler ve eşekler az değil..

Mesela İkinci Viyana Kuşatması’nda Kırım Hanı böyle bir eşeklik yaptı.

Merzifonlu Mustafa, orduyu Viyana’yı kuşatmak üzere hazırlamış olduğu halde başka bir kaleyi fetih için sefere çıkacağını söyleyip Padişah’ı aldatmıştı. 

Yarı yolda harp divanını toplayıp Viyana’nın işgali için karar çıkartmak istedi. 

Divan üyesi devlet yetkililerinin kimisi yalaka olduğu, kimisi de Merzifonlu’nun öfke ve kininden çekindiği için itiraz etmediler. Sadece Kırım Hanı, han olduğu için itiraz etti. Fakat Merzifonlu onu aşağıladı, tahkir etti.

Han, buna çok bozuldu.

Polonya ordusunun Viyana’ya yardıma gelmesi ihtimali vardı. Bu yüzden Merzifonlu, Kırım Hanı’nı, Polonya ordusunun geliş güzergâhı üzerindeki bir köprüyü tutarak onların geçmesine engel olmakla görevlendirdi. 

Han, ordusuyla oraya gitti, fakat Polonya ordusunun geçişini seyretmekle yetindi. Yanındaki imamı, Kırımlı bir alim Han’a yalvardı, fakat dinlemedi, “Osmanlı bizim kıymetimizi anlasın!” dedi.

Dedi fakat yüzyıl sonra Kırım Hanlığı diye bir devlet de kalmadı.

Sen de aynı kafayla İran’ın mahvedilmesini keyifle izlersen, uğrayacağın akıbet Kırım Hanlığı’nınkinden daha iyi olmayabilir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."