İNGİLİZLER, BLACK JUMBO'YU 1913 YILINDA 32 YAŞINDAYKEN KEŞFETMİŞLERDİ

 
















Filistin-Nablus’ta eski sofra arkadaşı General Allenby’nin karşısından yel yepelek kaçarak İngilizler’e kolay, zahmetsiz ve hasarsız bir zafer hediye eden Selanikli Mustafa Atatürk, İzmir-Kayseri arası kadar bir mesafeyi kahramanca aşarak Halep’e gelmiş ve Baron Otel’in süitine yerleşmişti.

Emrinde hâlâ 8 bin asker vardı fakat bu şehri de İngilizler’e  savaşmadan teslim etti ve kaçıp 40 mil (60 küsur kilometre) dışında kamp kurdu.

Başladığı işi yarım bırakmayı sevmiyordu.

Hattı bırakıp kaçma yok, sathı bırakıp tüyme vardı. Slogan "Ne istiklal, ne ölüm! Tabana kuvvet gözüm"dü. 

Vatanın bir karış toprağı değil, bir milyon karış toprağı İngiliz dostlara feda idi! Dostluk ve centilmenlik böyle günde belli olurdu. 

Selanikli'nin son dostluk hamlesi, kendi ayağıyla gidip General Macandrew’a teslim olmak oldu. Çok medenî adamdı canım!

Fakat sadece kendisinin teslim olması ve medenî davranması yeterli değildi. Bu arada, kafaya almış bulunduğu (henüz üç aylık) acemi padişah Vahideddin’e bir telgraf göndererek İngilizler’le “behemahal sulh (her ne pahasına olursa olsun barış)” yapılması teklifini iletmeyi ihmal etmedi.

Teslim olmanın adını "sulh/barış" koymuştu.

Dört yıl boyunca savaşan Osmanlı Devleti’nin İngilizler karşısında teslim bayrağı çekmesini iki aydan bile kısa bir sürede sağladı.

İşbitirici adamdı.

*

Prof. Ekrem Buğra Ekinci, Selanikli'nin Filistin'deki hizmetlerini şöyle özetliyor:

4 Temmuz 1918’de tahta çıkan padişah (Vahideddin), bir ay sonra Avrupa’dan (Karlsbad kaplıcalarından) dönen Kemal Paşa’yı tekrar 7. Ordu’nun başına getirdi. Ağustos sonunda Nablus’taki karargâha varışından birkaç gün sonra İngiliz taarruzu başladı. O zamana kadar cephede üstünlük, İngiliz kuvvetlerinde bulunsa bile, General Allenby bir türlü ilerleyemiyordu.

Nihayet İngilizlerin talihi döndü. Kemal Paşa, “Ordumla sahralar ve nehirler geçerek Şam’a ricata mecbur oldum. Burada çekilen meşakkatin izahı uzun olur” diyerek, en basit bir hâdiseyi bile tafsilatlı anlattığı halde, burada nedense sözü kısa kesmeyi tercih etmiştir. ...

O zaman Filistin cephesinde üç ordu vardı: Merkezi Salt’ta 4. Ordu; Nablus’ta 7.ordu ve Tulkerem’deki 8. ordular, Yıldırım Orduları diye anılırdı. Cephenin umumi karargâhı Nâsıra’da idi ve Liman von Sanders de cephe kumandanıydı. 4. ordu kumandanı Mersinli Cemal Paşa, 8. ordununki Arapgirli Cevad Paşa ve 7. ordununki Mustafa Kemal Paşa idi. İsmet Bey ve Ali Fuad Paşa, 7.ordunun kolordu kumandanlarıydı. ...

Bu üç ordu, Kudüs’ün kuzeyinde tahkim edilmiş bir mevzide bir müdafaa hattı teşkil ediyordu. İngilizler sayıca üstündü ama, Osmanlı birlikleri de yeni ve ağır Alman silahları ile donatılmıştı. Diğer cephelerden farklı olarak Filistin-Suriye’deki birliklerin mühimmatı ve morali yerindeydi.  İstanbul’un elverişli bir mütareke için mukavemetini bahane ettiği bu birliklerin bu kadar çabuk çözülmesi hayret uyandırmıştır.

Ders kitaplarında, tarihin en muvaffak geri çekilme hareketi olarak lanse edilen ve kısa geçilen bu hezimetin sebebi, (Mustafa Kemal kumandasındaki) 7. ordunun diğerlerine haber vermeden ricat etmesi, bundan açılan boşluktan saldıran İngilizlerin sağ ve soldaki 4. ve 8. orduları arkadan kuşatmasıdır. ...

4. Ordu Kumandanı Mersinli Cemal Paşa’nın yaveri Cevat Rıfat (Atilhan) hatıralarında hâdiseye temas eder. “Hadiselerin bu feci inkişafından son derece müteessir ve asabi olan Mersinli Cemal Paşa [Şam yolu üzerinde Deraa’da] 7. Ordu Kumandanını görünce zapt edilemeyen bir infial ve şiddetle şöyle haykırdı: ‘Bu hali görüyorsunuz Paşa Hazretleri! Allah bunu zât-ı devletlerinizden soracaktır. Üç ordu müşterek bir müdafaa yapmış müşterek bir mukavemet göstermiş olsa idi bu perişanlık husule gelmeyecekti!’ ...” (Cevat Rıfat Atilhan, Filistin-Suriye Cephesi'nde Kahramanlar ve Hainler, s.44) ...

Mustafa Kemal Paşa’nın Nablus Muharebesi’nden birkaç gün evvel üç ordunun da umum kumandanı sıfatıyla cepheye gelişi, ordu içi darbe denecek bir tavırla Alman kurmaylarını birer birer uzaklaştırması çok dikkate değerdir. Bundan birkaç gün sonra İngiliz birlikleri saldırmış, bütün ordu savaşmadan teslim olmuş, sadece karargahdaki az sayıda kişi kaçmayı becerebilmiştir. Bu izahı oldukça zor çetrefil bir hikayedir. Bunu danışıklı dövüş olarak görenler vardır. ... Türkiye cumhuriyeti tarihi, Nablus mağlubiyeti ile başlar. 

Bu mutabakat için temasların bir müddet evvel, belki birkaç ay evvelinden gizli bir şekilde başlayıp sürdüğü tahmin edilebilir. Bunun, nerede, nasıl ve kimler arasında olduğu, modern Türk ve İngiliz tarihçiliğinin sükût geçtiği bir meseledir. ...

Suriye cephesinin çökmesi üzerine 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi imzalandı. ...

(https://www.ekrembugraekinci.com/article/?ID=986&sonun-ba%C5%9Flangici:-filistin-suriye-bozgununun-hik%C3%A2yesi)

Bunun bir “mutabakat” çerçevesinde yapılmış “danışıklı kaçış” olduğu ve bir “mutabakat”ın ürünü olarak yaşandığı açık.

Mutabakat için temasların nerede, nasıl ve kimler arasında olduğu hususuna gelince.. 

Mutabakatın temelleri, İngiliz ajanı Aubrey Herbert’in, İngiltere’deki evinde Selanikli onuruna verdiği ve Lord Allenby’yi de davet ettiği yemekte atılmış olmalıdır.

Cepheye gitmemek için sürekli bin dereden su getiren (Çanakkale’de savaşın ortasında izin isteyip cepheden ayrılan, Hicaz’ı savunma görevini kabul etmeyen, Filistin’deki vazifesinden üç ay sonra istifa edip İstanbul’a, Pera Palas Oteli’ne kapağı atan), en son, hastalığını bahane edip Avrupa kaplıcalarına kadar firar eden Selanikli nasıl oluyorsa (kafaya aldığı tecrübesiz yeni padişah sayesinde Almanlar’a ve Enver Paşa’ya dirsek gösterebilecek konuma gelince) birden bire cephe gönüllüsü haline geliyor ve tesadüfe bakın ki tam da Lord Allenby’nin karşısında savaş sofrasına oturuyor..

Ve kaçıyor.. 

Diğer iki ordumuzun tuzağa düşmesine ve onların da mahvolmasına yol açacak şekilde..

Selanikli’nin İngilizler’le olan “mutabakat” silsilesinin ilk halkaları biraz sisli olsa da, sonrakiler, İstiklal Harbi’nin doğu ve batı cepheleri kumandanları olan Kâzım Karabekir ile İsmet İnönü’nün itiraflarıyla sabit.

*

Selanikli zamparaya Filistin cephesindeki kahramanlığı yüzünden çıkışan Mersinli Cemal Paşa'yı (Mehmed Cemal Mersinli, ö. 1941) İngilizler affetmediler. 

Adamları Black Jumbo'ya zorluk çıkaran herkesi bir şekilde tasfiye ediyorlardı. Selanikli'den altı yaş büyük olan Mersinli Cemal Paşa da bundan payını alacaktı.

Mersinli Paşa, Selanikli'nin yol açtığı bozgun yüzünden imzalanan (ve teslim olma anlamına gelen) Mondros Mütarekesi'nin ardından Ocak 1919'da (bozgundan dört ay sonra) önce Yıldırım Kıtaları müfettişliğine atandı, ardından da Konya'da bulunan 2. Ordu'nun komutanı yapıldı. Bunu Temmuz 1919'da (bozgundan 10 ay sonra) Askerî Okullar Genel Müfettişliğine atanması takip etti. Ekim 1919'da (bozgundan 13 ay sonra) ise Osmanlı Hükümeti'nde Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) oldu. Fakat 20 Ocak 1920'de işgalci İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa ve İtalya) Osmanlı Devleti'nden, onun ve İsmail Cevat Paşa'nın (Çobanlı) görevden alınması talebinde bulundular. Mersinli Paşa, istifa etmek zorunda kaldı. 

Fakat İngilizler olayı bu noktada bırakmadılar, onu 15 Mart 1920'de tutukladılar ve üç gün sonra Malta Adası'na sürgün ettiler. Selanikli zamparanın Ankara'da TBMM'yi açmasına yaklaşık bir ay kalmıştı. Aynı günlerde İngilizler, Black Jumbo'larının önünü açmak, kuracağı meclise meşruiyet kazandırmak ve rakipsiz-alternatifsiz hale getirmek için Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nı (Milletvekilleri Meclisi) kapattılar ve Selanikli'yi adamdan saymayan dişli siyasetçileri tutuklayarak Malta'ya sürdüler.

Selanikli'yi ise, zamanında vize verip Anadolu'ya yolcu etmişlerdi. Padişah'a ve Osmanlı Hükümeti'ne Selanikli zamparayla uğraşmaları için baskı yaparken, 27 Aralık 1920'de (Padişah'ın altına çektiği iki otomobille) Ankara'ya gelen Black Jumbo'yu bu şehirdeki İngiliz garnizonu paşalar gibi karşılayıp ağırlamıştı. Tavuğuna kışt dememişlerdi.

Kulağından tutup Malta'ya götürmelerini geçtik, Selanikli'nin Ankara'ya güven içinde yerleştiğinden emin olunca ikibuçuk ay sonra (Mart 1920'de, tam da Mersinli Cemal Paşa'nın Malta'ya esir olarak sürüldüğü sırada) şehri zamparaya emanet edip geçip gitmişlerdi.

Zamparanın Filistin firarından sonrasını Mehmet Hasan Bulut şöyle anlatıyor:

“İşgalin ardından gelen emir üzerine General Macandrew, Mustafa Kemal’i serbest bıraktı ve onu lüks bir arabaya bindirip tren istasyonuna uğurladı. Trenle Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal, Adana’da kısa bir mola verdikten sonra 13 Kasım’da işgal altındaki İstanbul’a döndü. Mütarekenin (Mondros Ateşkesi’nin) imzalanmasından iki hafta sonra İstanbul’a doğru ilerleyen İngiliz filosu, 12 Kasım 1918’de, yani Çanakkale Harbinden sadece üç sene sonra Çanakkale Boğazına girmiş ve İstanbul’u işgal etmişti. Mustafa Kemal, annesinin Akaretler’de evi olmasına rağmen, İngilizlerin kontrolü altındaki mıntıkada kalan ve casusların cirit attığı Pera Palasa yerleşti. Mustafa Kemal, ertesi gün otelde Daily Mail gazetesinin muhabiri ve (İngiliz casus) Aubrey’in arkadaşı George Ward Price ile buluştu. George’a, “Eğer İngilizler Anadolu için mesuliyet kabul edecek olurlarsa, tecrübeli Türk vâlileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salâhiyet dâhilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münâsip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim” dedi ve kendisini Karadeniz Ordusunun başındaki Korgeneral Harington ile görüştürmesini istedi.

“Mustafa Kemal, otelde kalırken birkaç defa da, Aubrey’in (Herbert Aubrey) mensubu olduğu İngiliz Hilâl-i Ahmer Cemiyetinin İstanbul Komitesinin reisi Rahip Robert Frew ile görüştü. Frew’un Amerikalılarla irtibatı devam ediyordu. Cihan Harbinin başlamasına bir ay kala, Amerikan Kız Kolejine Rockefeller tarafından yaptırılan yeni binaların açılışında Amerika’nın Yahudi sefiri Morgenthau, Hahambaşı Haim Nahum, Hâlide Edib ve Frew bir konuşma yapmışlardı. Amerikalı işadamı Charles R. Crane açılışa katılamadığı için tebrik telgrafı göndermişti. Yeni binadaki ilk dersi de Frew vermişti. Cihan Harbi başlayınca Frew, İstanbul’da faaliyetlerine devam etmişti. 1917 yılı başında, Malta’da tutulan Eyüp Sabri Paşa’nın serbest bırakılması için, Genç Türkler tarafından tevkif edilmişti ama artık serbestti. Geçen zaman zarfında İngiliz Hilâl-i Ahmer Cemiyetinde beraber çalıştığı Damad Ferid’in yakın dostlarından olmuştu. Türkiye’nin, İngiltere ile, Enver gibi İttihâtçılar yüzünden bozulan münasebetlerini tekrar düzeltmek isteyen Damad Ferid, İngiltere Başvekili Lloyd George ile arasının iyi olduğunu bildiği için Rahip Frew’un her dediğine inanıyordu. Frew da Ferid’in ve eşinin vasıtasıyla Sultan Vahideddin’e telkinlerde bulunabiliyordu, yani Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesi için Frew kritik bir isimdi.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 346-7.)

Rahip Robert Frew için “kritik” kelimesi hafif kalıyor. Kritik ötesi bir isimdi.. Görünüşte İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibiydi, gerçekteyse İngiliz istihbarat teşkilatının (gizli servisinin) İstanbul (Türkiye) şefiydi.

Aubrey’in de amiriydi.

*

Selanikli zampara Mustafa Atatürk, tam da İngilizler’in İstanbul’u işgal ettiği 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a gelmiş ve İngiliz subaylarının karargâh olarak seçtiği Pera Palas Oteli’ne yerleşmişti.

Anasının Beşiktaş-Akaretler’de evi bulunduğu halde.

Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılacağı 16 Mayıs 1919 tarihine kadar altı ay İstanbul’da kalacaktı.

Selanikli zampara, bu altı ayın ilk iki ayı içinde (Ocak 1919’un ortalarına kadar olan sürede) İngilizler’le işi bağladı, ve Lord Curzon’un Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi ve Anadolu’da nevzuhur bir Türk devleti kurulması projesinin ihalesini almayı başardı.

Bu süreçte kritik ve kilit isim Rahip Frew idi.

Selanikli, Pera Palas Oteli’nin müdürü vasıtasıyla Frew ile irtibat kurmuş ve yalnız olarak başbaşa (Rauf Orbay’ın ifadesine göre) “müteaddit defalar” görüşmüştü. Bu görüşmeleri Selanikli’nin yaveri Cevat Abbas da yayınlanan hatıratında doğrulayacaktı.

*

Selanikli zampara, 1926 yılında Falih Rıfkı Atay’a, Frew ile olan görüşmesinden üstünkörü bahsedecek, konuyu geçiştirmeye çalışacaktı. Onunla bir defa görüştüğünü, bir daha da görüşmediğini söyleyecekti.

Yalancının çok iyi bir hafızasının olması gerektiği herkesçe kabul edilen bir genel geçer doğrudur, fakat bir başka doğru, her yalancının hafızasının mutlaka bir yerde tekleyeceği, “error” vereceğidir.

Nitekim Selanikli bir yıl sonra TBMM’de okuduğu ve kitap olarak basılan meşhur Nutuk’unda Frew (Fro, Fru) ile “bir iki defa” görüştüğünü söyleyecekti. Falih Rıfkı’ya söylediği yalanı unutmuştu.

Doğal olarak, onun istihbaratçı kimliğini özenle saklamaya çalışıyordu. Ona göre, Frew son derece iyi bir adamdı, tek kusuru hayalperest bir maceraperest olmasıydı.

Gerçekte Frew ile Selanikli zampara, “müteaddit” görüşmelerinde Selanikli’nin Anadolu’da nasıl yeni bir hareket başlatabileceği ve Osmanlı Devleti’ni nasıl tasfiye edeceği hususunu görüşmüşler ve yol haritası konusunda mutabakata varmışlardı.

Bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şöyle dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumdaydı:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Osmanlı Devleti, Çanakkale, Kûtu’l-Amare ve (Rusya’daki komünist ihtilal sayesinde) doğuda kazandığı zaferlere rağmen Selanikli zamparanın “altın vuruş”u yüzünden dört yıllık savaş defterini iki haftada yenilgi ile kapatınca Enver, Talat ve Cemal Paşalar memleketi bırakıp kaçmışlardı.

Fakat geride kalan (örgütlü) İttihatçı taifesi, kendi aralarında, Anadolu’da bir direniş hareketi organize edilmesi hususunu görüşüyorlardı. (Nitekim Kâzım Karabekir bu niyetle Selanikli’den bir ay önce Anadolu’ya geçecekti.)

Doğal olarak İngiliz istihbaratı bu tür kıpırdanışları takip ediyor, kendi gelecek planı doğrultusunda gereken adımları atıyordu.

Bulut, şunları yazmış durumda:

“… İstanbul’un işgali ve azınlıklar yüzünden Anadolu karmakarışıktı. İttihâtçılar, Anadolu’da bir hareket planlamak ve bu harekete bir lider seçmek için Galata’daki Selânik Bankası şubesinde gizlice toplandılar. Rothschild’lefin ortağı olan Allatini ailesine ait Selânik Bankası, 1908 ve 1910’da Fransız, Avusturya ve Osmanlı Bankasının iştirakiyle iyice büyümüş ve bankanın merkezi Selânik’ten İstanbul’a taşınmıştı. İttihât ve Terakki Komitesi, Meşrûtiyet’ten sonra da mühim kararları almak için çoğu zaman Selânik Bankasının bu şubesinde toplanırdı. Toplantıda Anadolu Hareketinin lideri olarak Mustafa Kemal seçildi.

“Bundan haberdar olan İngilizler, ellerindeki tevkif edilecekler (tutuklanacaklar) listesinde adı üçüncü sırada yer alan Mustafa Kemal’i asayişi sağlamak üzere Anadolu’ya müfettiş olarak göndermesi için Sultan Vahideddin’i iknâ ettiler. Sultan, Anadolu’da silahları teslim alınmamış orduları ve İstanbul’un işgaline karşı gösterilen reaksiyonu organize ederek anlaşma esnasında işgal güçlerine karşı koz olarak kullanabileceğini düşündü. İstanbul’u işgal kuvvetlerine bırakarak kendisi Anadolu’ya geçemezdi, istese bile İngilizler buna müsaade etmeyecekti. 22 Kasım’da Mustafa Kemal ile görüşürken endişeli olduğu her halinden belliydi. Ona, “Ordunun kumandan ve subayları eminim ki seni çok severler, Onlardan bana bir fenalık gelmeyeceğine teminat verir misin?” diye sordu. Ertesi hafta Yıldız Sarayında tekrar görüştüler ve Sultan taşıdığı tüm şüphelere rağmen Mustafa Kemal’i Anadolu’ya göndermeye karar verdi.” (s. 348)

Bulut’un burada hüküm verirken biraz acele gittiği görülüyor.

Selanikli eğer İngilizler’in tutuklanacaklar listesinde olsaydı, Halep’te zaten teslim olmuşken serbest bırakılmazdı.

Padişah’la görüştüğü 22 Kasım 1918’de İstanbul’a geleli sadece dokuz gün olmuştu. Sonraki süreçte İngilizler pekçok subay, milletvekili, siyasetçi, bürokrat ve aydını tutuklayıp Malta’ya sürecekler, Selanikli’ye ise hiç dokunmayacaklardı.

Ancak, İngiliz istihbaratı düşmanlarını aldatıp kandırmak için sağ gösterip sol vurmayı iyi bilir. Şayet tutuklanacaklar listesine bir ara Selanikli zamparanın ismini de yazdılarsa, bu sadece, Selanikli’yi kahramanlaştırmak ve şüpheleri onun üzerinden uzaklaştırmak için yapılmış olabilir. 

Tutuklamadıktan sonra istediğin kadar liste yap. Kâğıt parçasının bir hükmü yok.

*

Bununla birlikte, Bulut’un söylediği gibi, Sultan Vahideddin Selanikli Mustafa Atatürk’ü Anadolu’ya, kendisi gidemediği için göndermişti. 

En güvendiği subay oydu. 

Selanikli, muhteşem takiyyesi, harikulade riyakârlığı ve eşsiz dalkavukluğu ile onun aklını çelmeyi başarmıştı. 

O kadar ki, Selanikli’nin gelecekte neler yapacağını sezen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, onun yerine bir başkasını Anadolu’ya göndermesi için Padişah’a yalvarıp yakardığında, suizanda bulunmakla ve siyasetten anlamamakla suçlanmıştı.

Aldanan sadece Padişah değildi, Selanikli (İnönü ile Karabekir’in açıkladığı gibi İngiliz devletinin, özellikle de onun gizli servisinin yani istihbaratının desteğiyle) bütün bir milleti aldatmayı başarmıştı.

Herşey olup bittikten sonra Selanikli maskesini indirmiş, fakat darağaçlarının ikna edici belagat ve fesahati karşısında herkes dilini yutmuştu. 

Selanikli’nin anlattığı ve anlattırdığı masallara karşı gerçekleri dile getirmek kafayı feda etmek anlamına geliyordu, çünkü yeni deccalî ve celladî rejim “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” cumhuriyetçilik ve halkçılığı çerçevesinde hüküm sürüyordu. 

Kafaların çoğu yerinde kaldı, fakat meydanlar, devlet daireleri, okullar, ders kitapları, paralar ve pullar Selanikli’nin gaddar kafasının resimleri, büstleri ve heykelleriyle dolduruldu. Millet kesesinden..

*

Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan, onun Selanikli’yi Anadolu’ya göndermesi olayını, eski başbakanlardan Suat Hayri Ürgüplü’ye şu şekilde anlatmış bulunuyor:

"Babamın padişah olmadan evvel ve veliaht iken en çok tanıdığı ve takdir ettiği asker Mustafa Kemal Paşa'ydı. Yaveri iken onunla Almanya seyahatini de yapmıştı. Mustafa Kemal Paşa da ona çok bağlı ve hürmetkârdı. Memleketin en feci durumunda başa geçen babam mücadelenin ancak Anadolu'da devam edebileceğine inanmış ve Mustafa Kemal Paşa'yı -bu işi tek başarabilecek insan saydığından- Anadolu'ya kaçmaya teşvik etmiştir. Bunu bize söylediği gibi, bu kararlaşınca yanından çıkıp yaver odasına giren Başyaver Naci (Eldeniz) Paşa diğer yaverlere bunu gizlice tebşir etmiş (müjdelemiş) ve 'Hele şükür, efendimiz Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya geçmeye ikna etmişler!' demiştir. Rahmetli Yümni Paşa da bunu gayet iyi bilirdi.

Aralarında konuşup mutabık kaldıkları hususlar vardı:

“Evvelâ birbirlerini tanımıyor, mutabık kalmamışlar, ayrı ayrı iş göreceklermiş gibi hareket edilecek; iş hangi yönden selâmete götürülürse sonra birleşecekler. Yegâne gaye vatanın selâmeti, kurtulması ve istiklâli olacaktı.

Babam sonradan Mustafa Kemal Paşa'nın sözünü tutmadığından, kendisini ve İmparatorluğu hain insanlar gibi göstermesinden çok ama çok müteessir olmuş ve bunu asla hazmedememiştir.

“ 'Biz her şeyi olabiliriz. Cahil, tecrübesiz, hatalı bir siyasete kapılmış olabilir ve zararlar da verebiliriz amma Osmanoğlu olarak nasıl vatan haini olabiliriz? Bizi en iyi tanıyan Mustafa Kemal Paşa bunu nasıl söyler!' der, derin bir keder içinde kavrulurdu. Nitekim bu keder o kadar devamlı olmuştur ki, bir gece beyninde bir damar kopması kendisini hayattan ayırmıştır.”

(Murat Bardakçı, Şahbaba, İstanbul: İnkılap Kitabevi., 2006, 515-6.)

Hain, Vahideddin değildi, Selanikli Mustafa Atatürk’tü. Black Jumbo..

İngilizler’le ajan Frew vasıtasıyla anlaşan ve onların (İnönü ile Karabekir’in açıkladığı gibi) desteğini alan Selanikli hain, bir yandan Anadolu’ya gitmeye hazırlanırken diğer yandan da daha fazla yetki ve para koparmak için Padişah’a nazlanıyordu.

Vahideddin, Selanikli ile İngilizler’e oyun oynayabileceğini düşünüyordu.. Sabiha Sultan’ın belirttiği şekilde, politika gereği İngilizler’e “birbirlerini tanımıyor, mutabık kalmamışlar, ayrı ayrı iş göreceklermiş” numarası yapacaklardı.

Padişah, kamuoyuna karşı açıkça “Selanikli’yi ben görevlendirdim” diyemiyordu. Çünkü böyle konuşması durumunda Mondros Mütarekesi hükümlerini çiğnemiş ve işgalci İngilizler’in eline koz vermiş olacaktı. “Ben Selanikli’yi, sizin istediğiniz gibi ortalığı yatıştırması için gönderdim fakat o benim emrimin dışına çıktı, bana başkaldırdı” diyordu. 

İşte bu, tam da İngilizler’in ve adamları Selanikli hainin istediği şeydi. Çünkü Selanikli’yi güya İngilizler’e karşı direnen kahraman, Padişah’ı ise İngilizler’in sözünden çıkmayan hain gibi göstermek mümkün olacaktı.

Ancak böyle bir iklimde Anadolu’da (Lord Curzon’un istediği tarzda) yeni bir Türk devleti kurulabilir ve Osmanlı Devleti ile Hilafet kurumuna son verilebilirdi.

İngilizler Selanikli’yi yeni keşfetmiş değillerdi. Uzun süredir gözleri onun üzerindeydi.

Nitekim, İngiliz istihbaratının yetenekli ajanı Aubrey Herbert daha 1913 yılında onu İngiltere’de evinde misafir edip onuruna yemek vermiş ve Lord Allenby ile tanıştırmış bulunuyordu.

Aynı yıl Selanikli, İngiltere’nin Genelkurmay Başkanı ile de tanışma ve gözüne girme şansını yakalamıştı. Bulut’tan dinleyelim:

“… İngiltere Erkan-ı Hârbiye Reisi, yani günümüzdeki tabiriyle Genelkurmay Başkanı olan Henry Wilson, Türkleri yakından tanıyordu. Ekim 1913’te Balkan Savaşının geçtiği sahaları gezerken İstanbul’da Enver, Cemal ve diğer İttihâtçı subaylarla tanışmış, fakat hiçbirinden hoşlanmamıştı. Bir subay müstesnaydı; “Mustafa Kemal diye biri var, genç bir Yarbay. Onu izleyin. Çok yükselecektir” demişti büyük bir kehanette bulunarak.” (s. 351)

Evet İngilizler, daha 1913 yılında, Selanikli’yi “yükseltme”ye karar vermiş bulunuyorlardı.




İNGİLİZLER, BLACK JUMBO'YU 1913 YILINDA 32 YAŞINDAYKEN KEŞFETMİŞLERDİ

  Filistin-Nablus’ta eski sofra arkadaşı General Allenby’nin karşısından yel yepelek kaçarak İngilizler’e kolay, zahmetsiz ve hasarsız bir z...