recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ERDOĞAN’I TAKLİT EDEN İMAMOĞLU’NUN YANLIŞ HESABI

 










İmamoğlu, Erdoğan’ın siyaset üslubunu taklit ederek cumhurbaşkanlığı koltuğuna tırmanmaya çalıştı, fakat hesap hatası yaptı.

*

Erdoğan, 1994 yılında İstanbul belediye başkanı oldu.

Oyların sadece yüzde 25,19’unu almıştı.

O dönemde belediyede onun kadrosunda çalışmış, genel müdürlük vs. yapmış olan biri bana şöyle birşey demişti: 

“Tayyip ilk iki sene sadece belediye başkanlığı yaptı, iki seneden sonra ise gelecek planları için çalışmaya başladı.”

*

Gerçek şu ki, o dönemde “derin devlet” de Erdoğan üzerinden gelecek planları yapmaktaydı.

Bu planın esasını, Erdoğan vasıtasıyla Erbakan’ın tasfiyesi oluşturuyordu.

Erbakan’la birlikte, (“kuş dili” ile Şeriatçılık/dincilik sergileyen) Millî Görüşçülük de tasfiye edilecek, onun yerine Atatürk’le barışık, laikliği (siyasal dinsizliği) özümsemiş “ılımlı dindarlık” ikame edilecekti.. 

Hedef buydu.

28 Şubat’ta Erbakan’ın üzerine tankla yürüyenler, daha sonra partisini (Refah Partisi) kapatanlar, ardından kurulan yedek partisini de (Fazilet Partisi) Refah’ın devamı olma iddiasıyla ölü partiler mezarlığına gömenler, Erdoğan’ın üzerine ciddi bir şekilde gitmediler.

"Oyun kurma" konusundaki maharetleriyle övünmeyi alışkanlık edinmiş olanlar, nesnesi Erbakan ve Millî Görüşçülük olan bir oyun kurdular.

*

28 Şubat’ta darbe yiyen Erbakan hükümeti, dört ay sonra, 30 Haziran 1997’de yıkıldı.

O tarihten bir buçuk ay kadar önce (28 Şubat’tan iki buçuk ay kadar sonra), 21 Mayıs günü, Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, darbecilerin emriyle, Refah Partisi’nin kapatılması için dava açmış bulunuyordu.

Parti, 10 ay sonra, 16 Ocak 1998’de kapatıldı.. Erbakan için 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirildi.

Karar aslında daha dava açılırken verilmişti, fakat ilanı, “usul” gereği 10 ay gecikti.

*

Sadece Erbakan’a değil, partisine de siyaset yasağı getiriliyordu.

Refah Partisi kapatıldığı gibi, Erbakan’ın siyaset yasağı nedeniyle içinde yer almadığı (yeni kurulan) Fazilet Partisi de, Refah’ın devamı olma gerekçesiyle kapatıldı.

İşte, Erdoğan’ın partisi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK PARTİ, AKP) güçlü bir şekilde siyaset hayatında boy göstermesini sağlayan temel etken buydu, Fazilet Partisi’nin kapatılması.

Fazilet Partisi, kapısına kilit vurulacağı anlaşılan Refah Partisi’nin kapatılmasından bir ay önce, 17 Aralık 1997’de kurulmuştu.

Refah kapatılınca, bağımsız kalan 150 kadar milletvekili topluca Fazilet Partisi’ne geçtiler.

Yaklaşık bir buçuk yıl sonra, 7 Mayıs 1999’da Başsavcı Savaş, bu defa Fazilet’in kapatılması için dava açtı.

*

Bu arada Millî Görüş hareketi içinde, liderliğini Erdoğan’ın yaptığı bir “Yenilikçiler” hareketi başlamış durumdaydı.

Bunlar Erbakan’a başkaldırmışlardı.

Dışarıdan darbe yiyen Erbakan, artık içeriden de hırpalanıyordu.

Fazilet’in 14 Mayıs 2000’de yapılan kongresinde, parti genel başkanlığı için, Erbakan’ın adamı Recai Kutan ile Erdoğan’ın adamı Abdullah Gül yarıştılar.

Gül, kaybetti.

Bu, Fazilet’in kapatılmasının kesinleşmesi anlamına geliyordu.

*

Şayet Gül kazanmış olsaydı, Erbakan daha o gün siyasetten tümden tasfiye edilmiş olacaktı.

Fakat olmamıştı. 

Dolayısıyla Fazilet’i de kapatmak, Yenilikçiler’e (bölücü ve hain pozisyonuna düşmeden) ayrı baş çekme, yeni bir parti kurma imkânı vermek gerekiyordu.

Yaklaşık bir yıl sonra, 22 Haziran 2001’de Fazilet de kapatıldı.

Erbakan, onun devamı olarak Saadet Partisi’ni kurdurdu.

Onun için kapatma davası açılmadı.. Çünkü buna gerek kalmamıştı, Fazilet’in tavanı ve tabanı Yenilikçiler’in (Erdoğan'ın) peşine takılıp Erbakan’ı terk etmişlerdi.

Fazilet’in kapatılmasından yaklaşık iki ay sonra, 14 Ağustos 2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu.. Fazilet’in milletvekillerinin büyük çoğunluğu bu partiye geçmişti.

Eski Erbakancılar artık Erdoğancı olmuşlardı.

*

Bin yıl sürmesi temenni edilen 28 Şubat Erbakan’la sadece partisini kapatarak, partisinin içini karıştırarak ve siyaset yasağı getirerek uğraşmadı, ayrıca bir de onun için “kayıp trilyon davası” açtılar ve 2 yıl 4 ay hapse mahkum olmasını sağladılar.

Refah Partisi kapatılınca, akabinde hemen, partiye yapılan hazine yardımının iadesi istendi.

Parti parayı iade etmeyince (edemeyince) de dava açıldı.. Erbakan hırsız konumuna düşürüldü.

Söz konusu paranın, sahte belgelerle harcanmış gibi gösterildiği iddia edildi.

Sadece Erbakan değil, Refah’ın başka 68 yöneticisi de 1 ila 1 yıl 2 ay arası hapis cezasına çarptırıldılar.

Partisinin kapatılması Erbakan için “davası için ödenmiş bedel” gibi görünürken, bu “kayıp trilyon davası” ile itibarı yerle bir edildi.

*

İşte, Erdoğan’ın farkı bu noktada ortaya çıkıyor.

Refah Partisi kapatılmadan bir ay kadar önce, 28 Şubat’tan ise dokuz ay kadar sonra, 6 Aralık 1997’de Erdoğan, şiirseverliğini göstererek ultra vatansever (Türkçü Kürt) Ziya Gökalp’ten bazı mısralar okudu.

Bu mısralar bahane edilerek Erdoğan hakkında "halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etme” gerekçesiyle dava açıldı.

Erdoğan, 28 Şubat darbesine karşı herhangi bir “kahramanlık” sergilememişti (Kahramanlığı Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca, Muhsin Yazıcıoğlu ve Hasan Celal Güzel gibi isimlere bırakma fedakârlığı göstermişti).

Fakat, okuduğu bu sade suya tirit şiirle 28 Şubat’ın mağdur kahramanı haline getirildi.

Bu mağduriyet, Erbakan’la güreşe tutuştuğu sonraki süreçte çok işine yarayacaktı.

Hatta daha hapse girmeden. mahkum ve mağdur edilmiş olmanın verdiği özgüven ve "hava"yla Erbakan'a had bildirmeye, meydan okumaya koyulmuştu. 

Hapishaneye postu sermeden 12 gün önce Star gazetesinin manşetinden Erbakan'a yükleniyordu: "Yaş 70 iş bitmiş".

*

Bu şiirsel davanın sonucu olarak Erdoğan dört ay 10 gün hapis yattı; 26 Mart 1999'dan 24 Temmuz 1999'a kadar.

Ancak davanın yol açtığı tek sonuç, hapis yatması değildi. 

23 Eylül 1998'de Yargıtay 8. Ceza Dairesi Erdoğan hakkındaki mahkeme kararını tasdik edince belediye başkanlığı da düşmüş ve siyasî yasaklı hale gelmişti.

Erdoğan’ın hapisten çıktığı 24 Temmuz 1999’da artık Türkiye siyasetinde yeni bir sayfa açılıyordu.

O yıl Abdullah Öcalan CIA tarafından paketlenip Türkiye’ye teslim edilmişti.

Fethullah Gülen kaçıp ABD’ye gitmişti.

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca Türkiye’ye dönemiyor, Avrupa’da oradan oraya savruluyordu.

Erbakan’a (ABD ve İsrail müttefiki ya da işbirlikçisi) “düzen” tarafından “Seç beğen al, ya kırk katır ya kırk satır” seçenekleri sunuluyordu.

Erdoğan ise, görünüşe göre, “düzen”cilerin en çok korktukları adam olduğu için lüzumsuz bir şiirden dolayı hapse atılmıştı.

*

Erdoğan böyle dört aylık bir cezaya çarptrılmasa ve siyasî yasaklı hale gelmeseydi ne olacaktı?

Olacağı şuydu: 1999 yılında yeniden İstanbul belediye başkanı seçilecekti.

28 Şubat sürecinde kendisine dokunulmamış bir adam olarak Fazilet Partisi’nde Erbakan’a karşı bir “Yenilikçiler” hareketi başlatması mümkün olmayacaktı.

Böyle birşeye kalkışması durumunda otomatikman darbecilerin işbirlikçisi bölücü ve fitneci olarak yaftalanacaktı.

Darbeciler isteselerdi Erdoğan’ın itibarını yerle bir edebilir, Erbakan’ı “kayıp trilyon davası” ile hırsız yaptıkları gibi onu da bir şekilde itibarsızlaştırabilir, becerikli savcılar eliyle ona mahsus malî suçlar icat ve ihdas edebilirlerdi.

Eski bir savcının, Çetin Yetkin’in ilginç bir kitabı var: Bir Savcının Not Defterinden.

Orada, eldeki yasalarla Türkiye’de herkesin istenirse bir şekilde suçlu gösterilip mahkum edilebileceğini söylüyor.

Ali kıran baş kesen tanklı toplu darbeciler isteselerdi herhalde Erdoğan’ın üzerine belediyenin malî işlemleri üzerinden gidebilir ve onun başına çorap örebilirlerdi.

İşi şiire bırakmazlardı.

Ziya Gökalp'in bit pazarına düşmüş şiir şapkasından afvedilmeyecek suç tavşanı çıkaran illüzyonist hokkabazlık İstanbul Belediyesi'nin alımsatım işleri ve ihalelerinden ne çıkarmaz ki! Hafazanallah!

*

Böylece, yazımızın başladığı noktaya dönmüş olduk.

İmamoğlu, Erdoğan’ın siyaset tarzını ve üslubunu taklit ediyor, fakat her ne kadar tarih tekerrür eder ve gelecekler geçmişlere suyun suya benzediği kadar benzerse de, demirin ancak tavında dövülebileceğini hatırlamıyor.

Erdoğan, her kesime mavi boncuk dağıtma siyasetiyle bugünlere geldi.

Aynı anda Biden ve Trump’la da, Putin’le de aynı samimiyette görüşebilen biri.

Diyanet İşleri Başkanı’na değer verdiği gibi Yahudi hahamının kendisini kutsamasına da izin veriyor.

Cami açması, kilise açılışında bulunmasına engel değil.

Hocalarla birlikte Kur’an da okuyor, eski beyefendi Bülent Ersoy hanımefendi ile yanyana iftar sofrasına da kurulabiliyor. (Dindarlar, “Erdoğan ne yapsın, bunları da idare etmek zorunda” diyerek avunuyor, öbürleri de “Erdoğan’ın başka çaresi yok, bu dincileri de kafaya alması gerekiyor, yoksa oy alamaz” diye düşünüyor.)

İmamoğlu da aynı taktikle yürüyor.. Camiye gidip Yasin de okuyor, LGBT’ciler karşısında selam da duruyor.

Karşılığını da tomar tomar oy şeklinde topluyor.

Çünkü Erdoğan'ın taktiği işe yarıyor.

Ancak işi kararında bıraksaymış, aynı Erdoğan gibi İstanbul belediye başkanlığından cumhurbaşkanlığı koltuğuna uzanma hayalleri kurmasaymış kendisi için "eyiymiş". 

*

Anlaşılıyor ki İmamoğlu, belediyenin malî işlemleri çerçevesinde üzerine gelinebileceğini hesap etmedi.

Muhtemelen, geçmişte Erdoğan’ın böyle bir durum yaşamamış olmasına güvendi ya da aldandı.

Unuttuğu nokta şu: Erdoğan’ın üzerine gidilmemesinin nedeni, darbecilerin ve dış destekçilerinin, onun Erbakan faktörünü siyaset sahnesinde etkisizleştirmesi beklentisi içine girmiş olmalarıydı.

Erdoğan’a, Millî Görüşçülüğü Atatürkçü-laik dindarlığa dönüştürmesi için kredi açıldı.

İmamoğlu olayında böyle bir durum yok.

Dolayısıyla hesabına kitabına çok dikkat etmesi ve gelecek hesaplarını da buna göre yapması gerekiyordu.

Erbakan'ın yerli-milli ve küresel düzen açısından Erdoğan'dan daha tehlikeli bir adam kabul edilmesine benzer şekilde, CHP'de İmamoğlu vasıtasıyla tasfiye edilecek daha güçlü bir figür bulunsaydı, onun kusurları görmezden gelinebilirdi.


ŞU KASET HARBİ NEDİR, VAR MI Kİ...

 








On yıl önceydi..

“Benim de görüntülerim var” diyordu.

Yani kasedi..

Sözlerini “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de var” diye sürdürüyordu.

Kim?

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan..

Sözü dosdoğru yoktur riyası

Zalimlerin korkulu rüyası

İnandığı yolda gider,

Yıllardır beklenen lider

Recep Tayyip Erdoğan.

*

CHP’nin sararıp solmuş gülü Mustafa Sarıgül’ün kaset olayı beni 10 yıl öncesine götürdü.

Geçmiş zaman oluyor ki, melali cihan tutuyor.

Ve “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz”.

Tarih 13 Ağustos 2014..

Odatv.com’un kırmızı başörtülü yazarı Asiye Güldoğan’ın şu melal dozu yüksek satırları yayınlanmıştı:

Tayyip Erdoğan’ın Cemaat’e düşmanlığı sahici bir düşmanlık ve sadece 17 ve 25 Aralık nedeniyle değil. Öfkenin asıl sebebi yanında, bunlar hafif kalır.

Öfkenin asıl sebebi kamuoyunca bilinmiyor, sadece istişare edilen kesimler biliyor. Seçimden önce birkaç belediye başkanıyla görüşme imkanım oldu. Bir tanesi Erdoğan’ın en yakınlarından biri. Üç belediye başkanından da benzer şu sözleri işittim.

“Biz Paralel düşmanlığını, seçime yönelik bir şey sanıyorduk ve doğrusu bu yönde bir şey de yapmıyorduk. Çünkü Paralelci dediklerimiz yıllarca beraber olduğumuz abdestli namazlı insanlardı. Hatta, ‘Başbakan bu kadar da üstlerine düşmese artık’ diye düşünüyorduk.”

Erdoğan, meydanlarda bas bas Paralelcilere had bildirmekten bahsederken, gerçekten de bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları olayı pek umursamıyor gibi duruyorlar, bugünler de geçer diye düşünüyorlardı.

ERDOĞAN’IN YATAK GÖRÜNTÜLERİNİ ÇEKMİŞLER

Erdoğan bu yüzden kızıyordu ve sitemli sözler sarf ediyordu. Bunun üzerine istişare toplantıları yapmaya başladı.

Konuştuğum belediye başkanları da, gitmişler.

“Erdoğan öyle şeyler anlattı ki, kendimizden utandık. Erdoğan’ı ailesiyle yatak odasındaki görüntülerini bile çekmişler. Bunları anlatırken gözleri doldu Erdoğan’ın. “Benim mahremimle yatak odamda görüntüye almak nedir ya, böyle bir rezillik olur mu? Yazıklar olsun”derken hepimizin tüyleri diken diken oldu. O zaman anladık işin ciddiyetini.”

Zaten döner dönmez ilk iş olarak paralelcileri temizlemeye başlamışlar.

“Başbakanımızın mahremiyetini görüntüye çeken insanlar artık bizimle birlikte olamazlar. Başbakanımızın dediği gibi, sırtımıza binmiş akrepleri bizi öldürmeden denize dökmemiz, onlar bizi öldürmeden bizim onları yok etmemiz gerekir.”

Cemaat’e verilen arazi ihalelerini iptal etmişler, birlikte yaptıkları işleri sonlandırmışlar, daha da pek çok şey yapacaklarmış paralel örgütle mücadele için.

Görüştüğüm Belediye Başkanlarından duyduğum bu sözlere benzer sözleri, birkaç milletvekili tanıdığıma da teyit ettirdim. “Zaten Başbakan, sadece benim görüntülerim yok, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün de görüntüleri var demişti” diye hatırlattı bir milletvekilli.

Bir başka milletvekili de, konuştuğum belediye başkanları gibi “Cemaat’e eleştirileri ben de başta çok ciddiye almamıştım ama yanılmışız” dedi.

(http://odatv.com/n.php?n=erdoganin-yatak-odasi-goruntusu-var-1308141200)

*

Görüldüğü gibi yazıdan buram buram melal tütüyor.

Öfke ve utanç dolu bir melal.

“Erdoğan öyle şeyler anlattı ki, kendimizden utandıkdiyorlar.

“Bunları anlatırken gözleri doldu Erdoğan’ın” dediklerinde melal şahlanıyor, zirvelere tırmanıyor.

Ahmet Haşim yaşasaydı muhtemelen Erdoğan’ı çok severdi, çünkü melalden anlıyor.

AK Partili siyasetçiler de aynı durumda.. Erdoğan’ı dinleyince tüyleri diken diken olmuş.

Böyle bir melul mahzun mazhariyet herkese nasip olmaz.

Bu hikâyede melal noktasından tek eksik şu:

Başbakan’ın “Sadece benim görüntülerim yok, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün de görüntüleri var” derken yüzünde hin bir gülümseme mi belirmişti, yoksa Abdullah bey kardeşi ile Hayrünnisa hanım için de gözleri dolu dolu mu olmuştu?

*

Şimdi melali bir tarafa bırakma ve “kritik-analitik düşünme” vakti cancağızım.

Varsa böyle görüntüler, gerçekten FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) çekmiş olabilir mi?

MİT eski ajanı Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın tüm Türkiye’ye öğrettiği “gizli servis analiz mantığı” çerçevesinde düşünelim..

Erdoğan’ın hanımıyla olan görüntülerini çekmek FETÖ’ye bir fayda sağlar mı?!

Yani Erdoğan, “yatak” odasını ne olarak kullanacaktı, mutfak ya da çalışma odası olarak mı?!

Emine Hanım’la sabaha kadar namaz kılıp, Kur’an tilaveti ve zikirle mi vakit geçireceklerdi?!

*

Dolayısıyla, Erdoğan’ın yatak odasının görüntülerini çekmenin bir cemaat ya da örgüt için bir anlamının ya da faydasının olacağı düşünülemez.

Ama, bu tür görüntüleri çekip, bir cemaate ya da örgüte mal etmenin pek çok önemli sonucu olabilir.

Ya da, ortada böyle birşey yokken varmış gibi göstermenin..

Varsa şayet, o görüntülerin çekilmesi ancak bugünkü sonucu verebilirdi.. Ve o görüntüleri, ancak bugünkü sonucu isteyen, arzulayan ve planlayanlar yapmış olabilir.

FETÖ’nün kendisi değil.

*

Bu yazılanlar çerçevesinde MİT’e şöyle bir görev düşüyordu:

Erdoğan’ın yatak odası görüntülerini çekenlerin hepsinin, tek tek, isim isim deşifre edilmeleri, tutuklanmaları ve yargılanmaları.

Neden bu yönde hiçbir gelişme yaşanmadı?..

Bir sürü polis vs. tutuklandı, bunların arasında, Erdoğan’ın yatak odası görüntülerini çekmekle suçlanan bir kişi bile yok.

Neden?

Bir ülkenin başbakanının yatak odası görüntülerini bir cemaat ya da örgüt çekebiliyorduysa, ve Kuşcu Eşref adıyla Twitter’da “MİT ve hatta Devlet adına” konuştuğu izlenimini veren biri FETÖ’cülere, “Her yerdeyiz, nefes alışlarınızı bile takip ediyoruz” diyebiliyorduysa, şu görüntüleri çekenleri neden kulaklarından tutup yakalamadı ve halka ilan etmediler?

*

Bence bu sorunun cevabı basit..

Aslında, vardıysa böyle görüntüler, bunu yapan FETÖ değildi.

The Cemaat yapmış gibi görünse veya gösterilse bile, aslında onlar başka bir odağın The Cemaat’e sızmış adamlarıydılar..

Bu yüzden, Pensilvanya’dan, Güney Afrika’dan bile bize “Şunları şunları konuşuyorlar, falan şöyle dedi, filan böyle dedi” diye rivayetler aktaran Kuşcu Eşref, bizi bu görüntüler konusunda bilgilendirmekten imtina ediyordu..

“Bu görüntüleri filan çekti, falan aldı feşmekana verdi” türünden hiçbir şey söylenmedi.

Neden bu bahse hiç girmedi Kuşcu gibi tipler?..

*

Millet (ve de FETÖ), Başbakan’ın yatak odasında Emine Hanım’la ne yaptığını niye merak etsin ki?..

Ve FETÖ, niçin böyle bir çekim yapsın ki?..

İftira olduğu bu kadar bariz bir hikâye şimdiye kadar uydurulmuş mudur acaba?..

Kimse, “FETÖ’cü filan ve falan bu çekimleri yaptı, MİT bunu tespit etti” diyemedi.  

Bütün dedikleri şuydu: “FETÖ bunu da yaptı, bize inanın.”

On yıl önce, “Zavallı Başbakan ve Emine Hanım, yatak odaları bile görüntülenmiş, böyle bir mağduriyet görülmüş mü, çok üzüldük, höngürt de höngürt” diye hep birlikte ağıt seansları düzenlediniz, gözyaşlarınızla tonlarca mendili ıslattınız.

Kiminiz “Başbakanımıza bu yapılır mı?” diye kendisini yerlere atıyor, kiminiz feryatlar içinde elbisesini yırtıyor, kiminiz de kafanızı duvarlara vuruyordunuz..

O günlerde bütün bir millet, “Aaah, ah, ooof, of, zavallı Tayyib’imiz, Emine Hanım’la görüntüleri çekilmiş, buna can mı dayanır, höngürt de höngürt” diye ağlayıp zırlayan bu kalabalık koro karşısında ağzı bir karış açık sersemlemiş vaziyette bakınıp kaldı, ne düşüneceğini bilemedi.

*

Sanki Tayyip bey, evlenmemeyi nezretmiş bir başpiskopos, Emine hanım da yine evlenmemeyi adayıp manastıra kapanmayı tercih etmiş yaşlı bir bakire rahibe, ve de FETÖ bunları iş üstünde yakalayıp kayda almış..

Sanki böylesi görüntülerle Tayyip bey ile Emine hanıma şantajda bulunmak mümkün..

Sanki millet, Tayyip bey ile Emine hanımın görüntülerini çok merak ediyor ya da çok rezilce birşey olarak görecek..

Bu FETÖ, Tayyip bey ile Emine hanımın yatak görüntülerinin peşine düşecek, bunları kayda alacak kadar budala mı?.. Dünyada bir tek akıllı siz misiniz?.

Ancak, bu Asiye Güldoğan’ın kulağına senaryo üfleyen “iyi saatte olsunlar”ın, “derin entrikacılar”ın, bu milleti çok salak zannettikleri anlaşılıyor.

Belki, kendilerince, milleti salak zannetmek için yeterli gerekçeleri var.. Yıllarca çok kolay kandırıp aldattıkları için..

Böylesi masallar karşısında salak numarasına yatanların da gerekçeleri vardı elbette.

*

Bu millet, aile mahremiyeti konusunda hassastır..

Öyle ki, aile mahremiyetine yönelik en küçük saldırılara verilen en büyük tepkileri bile normal karşılar.

İnsanların, namuslarına yönelik saldırıları afvetmemesini, intikam almasını, olayı kan davasına dönüştürmesini, nesillerce süren bir mesele haline getirmesini bu millet “doğal” bir durum olarak görür.

O nedenle, milletin bu özelliğini istismar eden bir “derin odağın”, bir senaryo yazıp Asiye gibi isimlere (ki takma isim) roman kıvamında anlattırdığı anlaşılıyor.

*

Odatv’nin Asiye’si işi bu noktada bırakmamış, bir yazı daha kaleme almıştı.

Başlık şöyleydi:

“Erdoğan ağlayarak Karaman’a anlattı ve Pensilvanya ile görüşüldü”.

Asiye’nin hikâyesinin bu bölümünde melal melankoliye dönüşüyor.

Bakın ne olmuş:

“… Erdoğan bu kadarını beklemiyordu. O zamana kadar her şeye rağmen Cemaat’e müsamaha gösteren, sağında solunda pek çok kişi bazı uyarılarda bulunmasına rağmen ‘Alnı secdeye varandan zarar gelmez’ diye savunan Erdoğan, eşiyle görüntülerinin olduğunu öğrenince çok sarsıldı. İlk başta Hayrettin Karaman hoca, Ahmet Akgündüz ve onun gibi bazı sevdiği saydığı kişilere olayı anlattı. Hayrettin Karaman, Ahmet Akgündüz ve diğerleri, acele edilmemesi, Hocaefendi’yle görüşülmesi gerektiğini söylediler. Erdoğan ağlayarak anlatmıştı ve ağlayarak bu öneriyi kabul etti.

(https://www.odatv.com/yazarlar/asiye-guldogan/erdogan-aglayarak-karamana-anlatti-ve-pensilvanya-ile-gorusuldu-63751)

Normalde, Hayrettin Karaman ile Ahmet Akgündüz’ün, Fethullah Gülen’e şunu demeleri beklenir: 

“Erdoğan’ın anlattıkları doğru mu? Böyle birşeyi yaptınız mı?”

Bunun da cevabı bellidir.

Yapmadık, böyle bir şerefsizliğe asla yeltenmeyiz” demekten başka yapacakları birşey olamaz. 

(Yapmış olsalar bile, ancak böyle bir cevap verebilirler. Fakat, onların böyle aptalca, mantıksız ve gereksiz birşeyi yapmış olması mümkün değildir.. Ahlâksız olsalar bile, bu kadar ebleh olamazlar.)

*

Diyelim ki, Hayrettin efendi ile Ahmet bey bu cevaba inanmadılar, şöyle dediler:

“Yapmadığınıza yemin edebilir misiniz?”

Böyle bir durumda, Fethullah Gülen muhtemelen şöyle diyecektir:

“Erdoğan’ın ailesiyle olan yatak görüntülerini kim çektiyse Allah belasını versin, ocağına ateş düşürsün, sürüm sürüm süründürsün.”

Bu durumda Hayrettin efendi ile Ahmet bey, beddua Erdoğan’ın lehine olduğu için, “Beddua etme Hoca, müslümana beddua etmek yakışmaz” demeyecek, tahminime göre, “Aaamiiin, Allah bin beter etsin!” diye karşılık vereceklerdir.

*

Ancak, Asiye’nin romanında olaylar beklediğimiz gibi değil, çok farklı gelişiyor.

Yukarıdaki satırların hemen ardından Asiye şunları söylüyor:

“… bu anlattıklarından çok heyecanlanmıştım. Benden önce yanımdaki arkadaşım sordu:

“Peki görüştüler mi?”

“Evet görüştüler. Ama Pensilvanya’dakiler, “Geri adım yok, Erdoğan’ı bitirmeye kararlıyız” cevabı verdiler. Kendilerinden çok emin halleri varmış, sonradan da anlaşılacak ki her şeyi planlamışlar. Olumsuz cevap gelince, Erdoğan ‘Hodri meydan, yayınlarsanız yayınlayın. Elinizden geleni ardına koymayın’ dedi ve meydan meydan dolaşarak mitinglerde Cemaat’e savaş ilan etti.”

Asiye, konuştuğu kişinin “bu anlattıklarından çok heyecanlanmış”.. Maşallah, heyecanı yerinde..

Görüldüğü gibi, romanda yer alan bu ifadelere göre, Fethullah Gülen’in şu “manyakça” sözleri söylemiş olması gerekiyor:

“Gördüm, Tayyip ile Emine’yi yatakta gördüm. Utanmazlar.. Bak hele sen, neler neler yapmışlar!.. Onları bu görüntülerle bitireceğim.”

Bunun üzerine Tayyip bey de, Asiye’nin romanına göre, Cüneyt gibi kılıcını çekip şöyle demiş bulunuyor:

“Hodri meydan, yayınlarsanız yayınlayın. Elinizden geleni ardınıza koymayın.”

Görüyor musunuz Tayyip beydeki cesareti..

Emine hanımla yaptıklarından utanmıyormuş.. Korkmuyormuş..

The Cemaat de, “tırsmış”, “Erdoğan’ı bitirecek” olan bu görüntüleri yayınlamaktan vazgeçmiş..

Eğer yayınlasalarmış, Erdoğan bitermiş..

Artık nasıl bir faciaysa?.. O görüntülerde Erdoğan'ı bitirecek ne vardıysa?. Ben çözemedim.

Ama Asiye’nin romanına göre durum vahim..

*

Acaba niçin biterdi Erdoğan?..

Millet şöyle mi derdi:

 “Yazıklar olsun sana Tayyip, biz Bilal’i lahana tarlasında, Sümeyye’yi ise Kızılırmak’a bırakılmış bir sepette bulduğunuzu zannederken şu yaptığınıza bakın.. Bittin sen artık Tayyip, bittin!.. Bize bunu yapmayacaktın.. Emine ablamıza el sürmeyecektin.. Bittin sen!..”

* 

Tabiî Hayrettin efendi ile Ahmet beye, Pensilvanya ile yaptıkları görüşmeyi olduğu gibi açıklama, “Derin Asiye“nin iddiaları konusunda açıklama yapma görevi düşüyordu.

Ama bugüne kadar Hayrettin ile Ahmet efendiler, susarak Asiye’nin, daha doğrusu Asiye takma adını kullanan çirkin odağın, "oda"nın yalanlarını zımnen onaylamak dışında birşey yapmadılar.

Hayrettin efendi, olgun ve kâmil adam numarası yapıyor, fakat dünya hadiseleri onun kalite ve kalibresini gözler önüne seriyor.

Hayat böyle birşeydir.. Bir muhalif rüzgâr eser, yüzlerdeki maskeleri alır götürür.. Takkeler düşer.. 

Melalin bulunduğu yer de işte tam burasıdır.


ANLATILAMAYAN




Şu sözler Erdoğan’a ait:

Bakınız bunu gerçekten söylemek istemezdim.

Bunu söylemeye gerek duymazdım.

Ama mecbur kaldım.

Hiç kimse ne şahsımın ne de bu kutlu kadronun Filistin meselesindeki sorgulayacak kalibrede kapasitede değildir.

Biz devlet yönetiyoruz. 85 milyonun emanetini taşıyoruz.

Bazı adımlarımız görünmüyor olabilir.

Bazı yaptıklarımızı anlatamıyor olabiliriz.

Ancak çıkıp da bizim Filistin hassasiyetimizi sorgulayanlar er ya da geç mahcup olacaklar. Rezil olacak tarih önünde. Haksızlık yaptıklarını göreceklerdir.

Biz Filistin davasını sadece savunmuş değil, bu uğurda çok ağır bedeller de ödemiş bir hareketiz, bir kadroyuz.

Böyle bir dönemde hakkı ve hakikati haykırmanın zor olduğunu biliyoruz.

Ama bütün bir dünya bilsin, anlasın, idrak etsin, ne suikast girişimlerine, ne darbe girişimlerinize, ne ekonomik saldırılarınıza, ne de algı operasyonlarınıza boyun eğmeyeceğiz.

Tayyip Erdoğan olarak tek başıma kalsam dahi, Allah ömür verdikçe Filistin mücadelesini savunmaya, mazlum Filistin halkının sesi olmaya devam edeceğim, devam edeceğiz.

(https://x.com/TheLaikYobaz/status/1808552358428746084)

*

Kutlu kadrodan söz ediyor..

Asr-ı Saadet simülasyonu yapar gibi..

Sanki karşımızda ashab-ı kiram var..

Sanki Allahu Teala’nın indirdiği ile yönetiliyoruz, ülkemizde Şeriat hakim.

Neyin kutluluğuysa?.

Herhalde totem boş ya da yoz kurt (haydut, yol kesici, eşkıya hayvan) kutluluğu.

Kurtlanmış, kurtlu kutluluk.

*

Tuhaf bir nostalji duygusuyla “Bazı adımlarımız görünmüyor olabilir” diyor.

Bazı adımlarınızın görünmediği doğru..

Muhtemelen sadece Filistin’de değil, memleket içinde de attığınız bazı adımlar görünmüyor.

Bazı şeyleri göstermeden yapıyorsunuz.

Peki, bir şekilde görenler için “paranoyak, vehimli, evhamlı” vs. denilmesini sağlıyor da olabilir misiniz?

Körler ve sağırların sizi ağırlayacağı şekilde.

Vazifesi görünmeyen adımlar atmak, görünmeyen işler yapmak olan kurumlarınız da var zaten.

Birinin adı galiba MİT’ti.

*

Erdoğan, “Bazı yaptıklarımızı anlatamıyor olabiliriz” de diyor.

Anlatmadığınız, anlatamadığınız kesin.

Nitekim, eski Dışişleri Bakanınız, Başbakanınız Ahmet Davutoğlu da aynı şeyi söylüyor.

Zamanında şöyle konuşmuştu:

"Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar, açık söylüyorum. Neden mi? Gelin hafızanızı bir yoklayın. İleride birgün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden, aylardan biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır."

*

Erdoğan gibi isimlerin “görünmeyen”li, Davutoğlu gibilerin de “insan içine çıkamaz”lı lafları beni derinden, çok derinlerden etkilediği içindir ki, Kayseri’de Suriyeliler’e yönelik saldırılar yaşanınca aklıma, “Görünmeden çalışanlar taifesi acaba bu işin neresinde?” sorusu geldi.

Gördüğünüz gibi, acizane, devlet adamlarımızın sözlerinden çok etkileniyor, laflarının etkisinden bir türlü kurtulamıyorum.

Kayseri’deki “görünmeyen” zamanlama ilginçti.

Normalde Sinan Ateş cinayeti davasının konuşulacağı, herkesin bu davaya odaklanacağı bir günün sabahına insanlar Kayseri’deki olayları konuşarak girdiler.

Yaşanan tuhaf olaylar yüzünden Sinan Ateş davası unutuldu, arada adeta kaynadı gitti.

*

Eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı (şu anki Ordu Büyükşehir Belediyesi Başkanı) Hilmi Güler’den duyduğum bir “Ordu atasözü” var, “Davulcu yellenmesi duyulmaz” derdi.

Zurnacı yellenmesi hiç duyulmaz.

Evet, Kayseri’de ne kadar çakal varsa sokağa salındı ve MHP’den çıkan yellenme sesi o gürültü ve şamata arasında kayboldu gitti.

Allah var, taciz diye yorumlanan görüntüleri sosyal medyada yayanlar (O görüntüler muhtemelen eskidir.. Birileri hîn-i hacette lazım olur diye arşivlerinde saklamışlardır), bunun ardından adres gösterip Kayserili çapulcuları sokağa yönlendirenler, büyük iş çıkardılar.. Tam da Sinan Ateş davasına saatler kala.

Bunu nasıl yorumlamalıyız?

Şöyle mi demeliyiz: Birileri göstere göstere yellenmeyi de, yellenmenin üstünün nasıl örtüleceğini de gayet iyi biliyorlar.

Belki de tesadüftür.. Ancak, şöyle diyenler de var: “Başarı gayrete aşıktır. Hiçbir başarı tesadüf değildir.

ABD eski başkanı Franklin D. Roosevelt hazretleri de şöyle demiş: “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkanı Erdoğan da diyor ki: “Siyasette bazı adımlar görünmüyor olabilir. Bazı yapılanlar görünmüyor olabilir.”

Elhak, görünmüyor.

*

[Kayseri’de yaşanan türden olaylar bazen, saldırıya uğrayan kitleye “Önünüzde üç seçenek var, ya her konuda entegrasyona, asimilasyona razı olacaksınız, ya pılınızı pırtınızı, tasınızı tarağınızı toplayıp defolup gideceksiniz, ya da böyle şeyler yaşayacaksınız, seçim sizin” mesajının verilmesini, mültecîlerden şikayetçi kitlenin de “gazının alınmasını” sağlar.

Fakat bizim devletimizin derinlikleri böyle “anlatılamayacak” şeyler planlamazlar ve yapmazlar, çok dürüst, çok ahlâklıdırlar.

Onların kitabında suikast tipi şeyler de yer almaz.

Güldür Güldür Show’da (Tarkanvari Kara Mesut’un hanına, hanesine tecavüz ettiği) hancı İbrahimus’un “Hanıma tecavüz ettiniz” diye feryat etmesine yol açan türden sapıkça işler onların kitabında yazmaz.

Böyle işler akıllarına bile gelmez.

Ancak, bazı FETÖ’cüler gibi yurtdışına kaçmış hainler Atatürk tipi “namus” abidesi devlet görevlilerine, tutuklanmış FETÖ'cü kadınlardan bazılarına yapılan muamele hakkında böylesi iftiralar atabilirler.. Aldırmayın.. Ne mutlu Türküm diyene!. Bir Türk dünyaya bedeldir.. Türküm doğruyum çalışkanım…]

*

Bu söylediklerimizi detaylandırmak, derin analizler yapmak mümkün, fakat gerek yok.. Anlayana sivrisinek saz.

Ancak, şunu biliyoruz: Erdoğan, Filistin konusunda bedel ödemesini gerektirecek herhangi birşey yapmadı.. Bedel de ödemedi.

İktidarının ilk yıllarında Yahudiler’le yediği içtiği ayrı gitmiyordu.. Onlardan madalya vs. alıyordu.

Burada kritik dönemeç Aralık 2008.. O ay İsrail bir kalleşlik yaptı, Erdoğan’ı “ofsayt”a düşürdü.. Gazze’ye yaptığı saldırıya Erdoğan vize vermiş gibi bir izlenim uyandırdı.

Erdoğan, bu durum karşısında “saf seçmek”, İsrail’e tepki göstermek zorunda kaldı.

İsrail’le arası bozuldu.. Arası bozulmasaydı bu defa Necmettin Erbakan ona bedel ödetecek, onu “yahudi hortumu, maşası, uşağı, işbirlikçisi, acentası” olarak damgalayıp bütün imajını yerle bir edecekti.

İşte Erdoğan’ın ödediği bütün bedel bu..

Şimdi bize tutmuş “Bedel ödedim” diyor. Hangi bedel?.

*

Bir de suikast konusu var..

Burda kastedilen Bediüzzaman gibi zehirlenenler, Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca gibi “tır”larla tokuşturulan, hurdahaş edilenler değil.

Sümeyye Erdoğan böyle bir konuda gazetelere manşet olmuştu.

Teferruatına girmeyelim.

*

Erdoğan’ın hiç hayırlı işi yok demiyoruz, fakat yanlışları tüm doğrularını götürüyor, ve geride devasa bir yanlış yığını kalmaya devam ediyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."