nesh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nesh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ALLAHU AZÎMÜŞŞÂN’IN ŞERİATİNİ ZAMAN ZEMİN BAHANESİYLE GÜNCELLEMEYE, DEĞİŞTİRMEYE KALKIŞMAK HADDİMİZ DEĞİL, ALLAH ZAMANIMIZI VE ZEMİNİMİZİ GÜNCELLER, DEĞİŞTİRİR

 



Önceki yazılarda, Ebû Kusur Mustafa Öztürk gibi yoz Türklerin İmam Ebû Mansur Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” tabirini istismar etmekte olduklarını dile getirmiştik.

Öncelikle ictihad kavramı üzerinde durmak gerekiyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İctihad” maddesinde yeterli bilgi mevcut..

Orada ifade edildiği gibi, cehd, cihad, mücahede, mücahid, müctehid (ictihad eden, ictihatta bulunan) gibi kelimeler aynı kökten geliyor.

İctihad kelimesinin sözlük anlamı şu: Bir konuda elden gelen çabayı sarfetmek, bir şeyi elde edebilmek için olanca gücü harcamak.”

Fıkıh terimi olarak ictihada gelince, fakihin (fıkıh / İslâm hukuku / Şeriat âliminin) herhangi bir şer‘î hüküm (Şeriat hükmü) hakkında zannî bilgiye ulaşabilmek için bütün gücünü harcaması” demek oluyor.

Ansiklopedideki ifade şöyle:

Tanımda “şer‘î hüküm” kaydı aklî, maddî ve örfî konularda yapılan akıl yürütmeleri, “zannî bilgi” kaydı da dinin kati hükümlerini bilmeyi dışarıda tutmayı amaçlar. Şer‘î hüküm, konuyla ilgili bir nas bulunduğunda onun anlaşılması ve yorumlanması suretiyle, bulunmadığında ise [Şeriat’in genel ilkelerinden hareketle] çeşitli metotlar işletilerek elde edileceğinden tanımda şer‘î hükmün kaynağı [ayet ya da hadîs mi olduğu hususu] ve elde edilme metodu [kıyas ya da istihsan vs. olması hususu] genelde yer almaz.

*

Bu söylenenlerden anlaşılabileceği gibi, ictihad bir aklı kullanma faaliyetidir.

Ancak burada akıl, bir “kaynak” değil, kaynağı anlama aracıdır. Yani akıl, vahiyden bağımsız olarak kendi başına hüküm koyamamaktadır.

Bu yapıldığında, yani akıl tek başına hüküm koyma mevkiinde görüldüğünde vahyin (Allahu Teala’nın) hükmü ve rolü reddedilmiş olur.

Buna re’y (kişisel görüş) diyoruz.

*

İctihad ile nesh” tabirine gelince..

Burada bir fıkıh terimi olan ictihadın kullanılması, sözü edilen neshin salt re’y’e (kişisel görüşe) dayalı olmamasını, ictihad işleminin yine dinin kaynaklarından (ayet ve hadîslerden ya da Şeriat’in ayet ve hadîslerden hareketle belirlenmiş genel ilkelerinden) yola çıkılarak yapıldığını gösterir.

Bu durumda, sözü edilen neshin, dinin spesifik hükümleri ve genel ilkeleriyle çelişen bir anlam ve muhtevaya sahip olması beklenemez.

*

İşte Ebu Kusur Mustafa Öztürk gibi yoz Türk ithal marka zurnaların söylemlerinin zırt dediği yer burası..

Bunlar, İmam Matüridî’nin ictihad (anlama) faaliyetinin yerine re’y’i, (Kur’an ve Sünnet’le, dinin genel ilkeleriyle alâkasız olan, onları anlamak bir tarafa yok sayan) kişisel görüşü oturtuyorlar.

Ancak, bu re’y, salt kendi kafalarının icadı saf ve pür re’y de değil..

Yahudi, hristiyan ve ateist akıl hocalarının laflarını alıyor, bunları “aklın gereği” diye yutturmaya çalışıyorlar.

Onların “akıl yürütme” etiketli gâvur taklitçiliği, fıkıh terimi olan ictihadın kapsamına girmediği halde, zırvalarını “dinin anlatılması ve anlaşılması” faaliyeti gibi göstermeye çalışıyorlar.

Buna ihtiyaçları var, çünkü “ilahiyatçı” olarak biliniyorlar. Mesleklerinin dostlar alışverişte görsün kabilinden hakkını vermek için ilahiyat pazarlaması ve satışı yapmaları gerekiyor.

O yüzden de bu din tüccarları, kendileri ile İmam Matüridî arasında bir benzerlik kuruyor, sanki kendileri de İmam gibi dinin anlaşılması için çaba sarfeden adamlarmış gibi rol kesiyorlar.

Bu kullanışlı din sanatçılarını, aktör ve aktristlerini oynatanlar, onlar için senaryolar yazanlar ise dış güçler ile içerideki yerli-milli-laik derin acentaları.

*

Burada nesh kavramı üzerinde de durmak gerekiyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesinin ilk cümlesi şöyle:

Sözlükte “ortadan kaldırmak; nakletmek, beyan etmek” mânalarına gelen nesh kelimesi terim olarak şer‘î bir hükmün daha sonra gelen şer‘î bir delille kaldırılmasını ifade eder.

Tanımın da gösterdiği gibi, şer’î bir hüküm (Şeriat hükmü) şer’î delille kaldırıldığında buna nesh denilebilir, fakat, şer’î olmayan bir delille şer’î bir hüküm kaldırılamaz.

Şer’î deliller ise dört tanedir: Kitap (Kur’an), Sünnet, icma (bir devirde bütün ulemanın bir hüküm hakkında ittifakı) ve kıyas (müctehid vasfını taşıyan alimin ictihadı).

Görüldüğü gibi, akıl yani kişisel re’y tek başına şer’î delil vasfını taşımıyor. Şeriat söz konusu olduğunda akıl, nakil ile birlikte yol almak zorunda.. 

Nitekim, aklın kullanılması demek olan icma ve kıyas, ancak Kitap ve Sünnet (nakil) temeli üzerinde kurulabiliyor.

*

Modern (çağdaş) hukuk dediğimiz beşerî hukukta da böyledir.

Bireylerin (vatandaşların), “Benim aklım şöyle bir kanunun bulunması gerektiğini söylüyor, olacak, aksini kabul etmiyorum, kanunu güncelledim” ya da “Böyle kanun olmaz, bu kanunu kabul etmiyorum, nesh ettim, iptal ettim, aklımla bu iptal hükmünü verdim” demesi bir değer taşımıyor.

Bunu diyen kişiler Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay başkanlığı bile yapmış olsalar durum değişmiyor. Prosedürün işlemesi, yasa koyucu makamın (laik düzenlerde Allahu Teala yerine parlamentoların) bir hüküm inşa etmiş olması gerekiyor.

Hukukçuların rolü ise, parlamentoların (ilahî vahyin yerini alan) buyrukları üzerinde akıl yürütmekten, onları uygulamak için ter dökmekten ibaret oluyor.

*

Bu noktada hukukçular, herhangi bir kanunu “içtihat” ile nesh edemiyorlar.

Bazen bir kanun, yine Anayasa tarafından (yani laik düzenin kutsal metni/vahyi tarafından) yetkilendirilmiş olan Anayasa Mahkemesi tarafından “Anayasa’ya aykırılık” gerekçesiyle iptal edilebiliyor.

Mevzubahis olan akla aykırılık değil, anayasaya aykırılık.. Yani mevzubahis olan anayasa ise akıl da teferruattır "netekim".

Eğer Anayasa (nakil, laik düzenin kutsal vahyi) bu yetkiyi vermese, Anayasa Mahkemesi’nin aklının bir geçerliliği olmuyor.

Nitekim, Anayasa Mahkemesi üyesi olmayan diğer akıllılara ve hukukçulara bu konuda söz hakkı tanınmıyor.

Ayrıca, bir kanun maddesinin iptal edilebilmesi için Anayasa’ya (birincil önemdeki beşerî vahye/nakle) aykırılığın gösterilebilmesi gerekiyor. Akıllı olmak tek başına birşey ifade etmiyor.

Burada nakil dikkate alınmaksızın saf ve pür akıl (kişisel re’y) yetkili kabul edilmiyor.

*

Ayrıca, Anayasa Mahkemesi ya da Yargıtay, parlamentodan (beşerî vahiy makamından) bağımsız olarak güncelleme de yapamıyor.

Anayasa’ya (yani üstün beşerî vahye/nakle) dayanarak bazı kanunları nesh edebiliyor, fakat yerine hüküm vaz’ edemiyor.

Hüküm koyamıyor.

Hukukta (beşerî dinde) güncelleme yapamıyor. 

(Hukuk sistemleri İslam'ın din tanımı çerçevesinde birer dindir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesinin okunması bunun anlaşılması bakımından yeterli olur. Kur’an’dan delil isteyen ise Yusuf Suresi’nin 76’ncı ayetine bakabilir.)

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken dikkat çektiği üzere, günümüzün (eskinin hristiyan rahiplerinin, Kilise kurumunun ve yahudi hahamlarının yerini alarak) “rabler” konumuna yükseltilmiş laik parlamentoları, bu noktada Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay gibi kurumlara bile söz hakkı tanımıyor, onlara, “Sizin aklınız size kalsın, rabliğimiz şerik kabul etmez” diyorlar.

*

İslam’a gelince..

İslâm’da da ictihad ile nesh diye birşey yoktur.

Ancak nesh kavramını çok geniş anlamda kullanırsanız durum değişebilir.

Mesela bir kanun hükmünün hangi durumlara uygulanıp hangi durumlara uygulanmayacağına hâkimin (mahkemenin) karar vermesi gibi hususlar için de nesh tabirine başvurursanız, yani “Olay bu kanunun kapsamına girmiyor” türünden değerlendirmeler için de “kanunun neshi” tabirine sarılırsanız, işte böylesi bir nesh anlayışı Şeriat’te de söz konusu olabilir ve “içtihad ile nesh”ten söz edilebilir.

Hz. Ömer’in müellefe-i kulubla ilgili olayında buna benzer bir durum mevcut.. Hz. Ömer, ilgili ayetin yanlış anlaşılmasının, kapsamına girmeyecek konuların ona dahil edilmesinin önüne geçiyor.

Burada “içtihad ile nesh” diye birşey aslında yok.

Ancak, bunu “içtihad ile nesh” diye adlandırırsanız, nesh kavramına çok geniş bir anlam yüklemiş olursunuz. Mahiyeti değişmez, isim değişir.. Ali'yi Veli diye adlandırmakla o, başka bir kişi haline gelmez.

İmam Matüridî de böyle birşey yapmış, nesh kavramına çok geniş bir anlam yüklemiş..

Ancak, bundan hareketle başka şer’î hükümler hakkında, “Hz. Ömer böyle yapmış, ben de yaparım.. Zaten artık zaman değişti.. Kur’an nazil olalı üç asır geçti.. 300 yıl, dile kolay.. Dört Halife devri geçti, Emevî Devleti yıkıldı, Abbasîler desen adı var kendi yok, şartlar değişti.. Dolayısıyla artık hükümleri nesh edip değiştirmek gerekiyor, madem Hz. Ömer yapmış ben de yaparım.. Artık şu şu hükümleri değiştirdim, güncelledim” deseydi, evet İmam Matüridî böyle deseydi, şimdi üç beş sapık dışında kimse onu rahmetle anmaz ve imam kabul etmezdi.

İmam Matüridî böyle yapmadı, dinin doğru anlaşılması için çaba sarfetti.. Allahu Teala ona rahmet eylesin, Cennet’te en yüksek makamlara çıkarsın, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e komşu eylesin..

*

Ancak, İmam Matüridî’nin nesih kavramını, böyle bizim yadırgadığımız ve yoz Türklerin de istismar için mal bulmuş yağmacı hırsız Mağribî gibi sarıldıkları bir anlamda kullanmış olması, salt kendi gafletinden ve dikkatsizliğinden kaynaklanmıyor.

Meselenin, söz konusu kavramın o güne kadar öyle kullanılmış olmasıyla da ilgisi var.

Nitekim TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Nesih” maddesinde şöyle deniliyor:

Sahâbe ve tâbiîn dönemindeki örnek ve kullanımlardan o sıralarda neshin fıkıh usulündeki teknik anlamını aşan bir kavramsal çerçeveye sahip olduğu, âmmın tahsisi, mutlakın takyidi, mücmel ve müphemin beyanı gibi durumların da bu kapsamda düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Günümüze ulaşan eserler içinde neshi usuldeki anlamına çekmeye çalışan ilk ifadelerin Şâfiî’ye ait olduğu görülür (Mustafa Zeyd, I, 73-75; karşı bir görüş için bk. Hâşimî et-Ticânî, I, 81). Usul âlimleri nesih için “taabbüd süresinin sona erdiğinin açıklanması”, “önceki hitapla sabit olan hükmün kaldırıldığına delâlet eden hitap”, “bir şer‘î delilden sonra onun içerdiği hükmün aksini gerektiren başka bir şer‘î delilin gelmesi” gibi farklı tanımlar verseler de bunların şer‘î bir hükmün daha sonra gelen başka bir şer‘î delille kaldırılması noktasında birleştiği söylenebilir…

Evet, Ebu Hamakat Mustafa gibi tipler, sanki İmam Matüridî kavramı bugun fıkıh usulünde sahip olduğu teknik anlamıyla kullanmış gibi olayı çarpıtıyorlar.

Oysa, âmmın tahsisi (genel ifadedeki özel anlamın ortaya çıkarılması, kapsamın bir karîne nedeniyle daraltılması), mutlakın takyidi (kayıt ve şart taşımayan bir ifadenin doğru anlaşılması için onun icab ettirdiği kayıt ve şartların ortaya konulması), mücmel ve müphemin beyanı (kısaca ve kapalı biçimde dile getirilen hususların açıklanması) gibi durumlar için de nesh tabiri kullanılmış.

Örnekle açıklayalım.. 

Mesela “Her Türk askerlik yapmak zorundadır” denildiğinde bunun doğru anlaşılması için erkek olmak, yaşı müsait olmak, sağlık bakımından askerliğe elverişli olmak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak gibi şartları dile getirmek, ve mesela Veli adlı bir vatandaşın görme engelli olmasından dolayı askerlik yapmayacağını söylemek, bu anlayış çerçevesinde nesh diye adlandırılıyor.

Oysa burada, tahsis ya da takyid söz konusu.. Beyan demek de mümkün..

Fıkıh usulüne ait teknik anlamda düşünürsek nesh, bu ifadenin hükmünün tümden kaldırılması demek olur. Ortada Türk için askerlik yükümlülüğü diye birşey kalmaz.

Sözünü ettiğimiz tahsis, takyid ve beyan gibi hususlar çerçevesinde ise olay hükmün kaldırılması değildir, yorumlanması ve açıklanmasıdır.

İmam Matüridî de “içtihat ile nesh” derken tahsis, takyid ve beyan gibi hususları kastediyor. Ayetin hükmünün kaldırılmasını değil.

Hz. Ömer'in ilgili olayda sarfettiği sözler beyan niteliği taşıyor. Müellefe-i kulub kavramına açıklık getirmiş oluyor. 

Aslında bunu söylemesine bile belki gerek yoktu.. Çünkü söz konusu kişiler ilgili ayeti taleplerinin haklılığı için delil olarak öne süremezlerdi ve sürememişlerdir.

*

Ebu Kusur Mustafa yoz Türk gibi tiplere gelince.. Bunlar, İmam Matüridî’nin istismara müsait bir sözünü alarak insanları sapıklığa çağırıyorlar.

Onlar, “Kur’an hükümleri tarihseldir, onları yorumlamak, anlamak için uğraşmaya, gerekli yerlerde tahsisi, takyidi ve beyanı ile meşgul olmaya ihtiyaç yoktur” diyorlar.

Kendi kafalarından hüküm koyabileceklerini, güncelleme ve değişiklik yapabileceklerini iddia ediyorlar. Tıpkı, hristiyanların rableştirilmiş papazları gibi..

Ve ne yazık ki, bu zamanın laik düzen yanlısı muktedirleri de onların safsata ve yalanlarını çıkarlarına uygun buldukları için açıkça ya da dolaylı biçimde onlara destek veriyor, önlerini açıyorlar.

Açtılar.. Ve bu tipleri şımarttılar.. 

Böylece, “Allahım, bizim belamızı ver!” diye dua etmiş gibi oldular.

Unutmayalım… 

Allah… 

İmhal eder.. Tevbe fırsatı verir..

İhmal etmez!

*

Devam edeceğiz inşaallah.


TARİHSELCİYE GÖRE MÜELLEFE-İ KULÛBLUK, EMEKLİLİĞİ MÜMKÜN OLMAYAN BİR MESLEK MİDİR?

 



Önceki yazılarda belirttiğimiz gibi, Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda.. Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Ya da okumuşlar, fakat zekâları okuduklarını anlamaya yetmediği için hayal güçlerini devreye sokarak palavracılık sanatını dinî ilimlere uyarlamaya kalkışmışlar..

Şer’î hükümler tarihsel değildirler, evrensel ve ebedîdirler, fakat onlara konu olan zaman, zemin ve şahıslar tarihseldirler ve değişirler, bazen hiç mevcut da olmayabilirler.

Mesela hiç hırsızlık yaşanmadığında, ilgili ayet uygulanmaz. Bu, ayetin hükmünün kalkması anlamına gelmez.

Bunu bile anlayamayan azgelişmiş zekâlı tarihselciler, bazen hükme konu olan şahısların ya da yer ve zamanın değişmesini, hükmün değişmesi ya da değiştirilmesi zannedebilmektedirler.

*

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

Bu olayda Kur’an’ın hükmünün gereğinin yapılmaması değil, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir tasarrufunun tekrarlanmaması durumu vardır.

Ortadan kaldırılması bile değil, tekrarlanmaması..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, bu olayda ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili, arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. Ebû Sûfyan b. Harb, Safvân b. Ümeyye, Uyeyne b. Hısn, Akra’ b. Habîs, Alkame b. Ulâse, Mâlik b. Avf en-Nasrî ve Abbas b. Mirdas’a 100’er, Kays b. Adiy es-Sehmî ile Saîd b. Yarbû’a da 50’şer deve bağışlanmıştı. Hakîm b. Hizam, Haris b. Hişâm el-Mahzûnî ve Huveytıb b. Abdi’l Uzza gibi zevata da aynı şekilde ganimetten pay verilmişti.

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. Fakat onların böyle bir talebi olmadı. 

Evet, bu iki şahsın talebi yerinde bir talep olsaydı, hem onlara, hem de diğer Arap ileri gelenlerine, ölümlerine değin zekâttan ve ganimetten pay vermek gerekirdi.

Mesela (Hz. Muaviye’nin babası) Ebu Süfyan r. a. “Hatırlarsanız Rasulullah s.a.s. bana 100 deve vermişti, siz de verin!” diyebilirdi.

Dememiştir.

Böyle boş bir talepte bulunma ahmaklığını ancak Uyeyne gibi bir müseccel ahmak ile Akra’ gibi anlamayan/akletmeyen (la ya’kılûn) biri dile getirebilirdi. Getirebilmiştir.

Ve, nesih ve içtihat gibi konularda böyle ahmakça bir akıl yürütüşle “hükümler yumurtlamak” da, ancak günümüz Uyeyne ve Akra’ları olan akılsız Ebu Hamakat Mustafa’lara yakışır.

*

Evet, burada “içtihat ile nesh”ten söz edilmesini gerektirecek bir durum yok.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bağışta bulunduğu veya sadaka verdiği herhangi bir kişi gelip Hz. Ebubekir’e “Rasulullah bana şu kadar sadaka vermişti, sen de ver” dediğinde Hz. Ebubekir vermeyince sail (isteyen) ile ilgili nasslar içtihatla nesh edilmiş mi olurdu?!

Onun bu tavrı “ayetin içtihat ile neshi” anlamına mı gelirdi?!

*

Müellefe-i kulub (kalpleri te’lif olunanlar, ısındırılanlar) kavramı üzerinde de durmak gerekiyor.

Te’lîf, “biraraya getirme, uzlaştırma, birleştirme” demektir. Kitap vs. yazımı için te’lîf kelimesinin kullanılması da bu sözlük anlamından kaynaklanıyor.

İmdi, bir adamın müellefe-i kulubdan kabul edilmesi demek, kalbindeki müslümanlara yönelik antipatinin izale olacağının, onun yerini sempatinin alacağının, te’lîfin gerçekleşeceğinin beklenmesi demek olur.

Te’lîf (uzlaşma, birleşme, biraraya gelme, ısınma) gerçekleştiği zaman da “müellef” olma durumu ortadan kalkar. Çünkü, ısınmış olanı ısıtmaya çalışmak abes olur. Gereksiz, amaçsız ve hikmetsiz bir çabadır.

Eğer te’lîf hiç gerçekleşmiyorsa, o zaman da kalbi “müellef”lik vasfı taşımayan biri “müellefe-i kulub”dan kabul edilmiş olur. Bu da firaset ve basiret eksikliği anlamına gelir.

O halde, doğası gereği müellefe-i kulub uygulaması süresiz olamaz ve bir adamın hayatı boyunca bu gruptan biri gibi telakki edilmesi düşünülemez.

Yani müellefe-i kulubdan sayılma olayı ya kalbin te’lîfiyle ya da te’lîf olma durumunun yaşanmayacağının tecrübe ile anlaşılması yüzünden son bulma durumundadır.

Dolayısıyla, Hz. Ömer’in söz konusu adamlara yönelik tutumunu, (adamların talebi ilgili ayetin kapsamına girseydi bile) ayete yönelik bir içtihat değil, söz konusu şahısların “müelleflik” vasfına yönelik bir içtihat kabul etmek daha uygun olurdu.

*

Kur'an'daki hükümler hakkında içtihatta bulunup onları değiştirebilirsiniz, fakat iki tane harîs, menfaatperest ve açgözlü ham adamın müellefe-i kulubluk vasfı değiştirilemez, içtihat konusu yapılamaz, onların bu vasfı ayetlerden bile daha üstün ve önemli "sabite", değişmez hakikat, "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilke"dir, öyle mi?!

Böyle midir?!

Tarihselci soytarılık, andavallık ve dangalaklık için böyle..

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


KUR'AN İSLAMI EDEBİYATI YAPAN TARİHSELCİ DANGALAK DON KİŞOTLARIN HEDEFİNDE YELDEĞİRMENLERİ DEĞİL KUR'AN VAR

 



Önceki yazılarda da dile getirdiğimiz gibi, tarihselciler, İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” kavramını dillerine doluyor, sanki kendi tarihselcilikleri ile İmam’ın kastettiği şey aynıymış gibi konuşuyorlar.

Bu aslında bir acziyetin ve iflasın ifadesi.. 

Tescili..

Kendi yaklaşımları için Kur’an ve Sünnet’ten bir delil bulamıyorlar, o yüzden İmam’ın kullandığı bir tabiri istismar ediyorlar.

*

Diyelim ki İmam’ın sözleri tam da kendilerinin savunduğu anlayışı yansıtıyor (Öyle değil, bu konuya döneceğiz, fakat öyle olduğunu varsayalım), bu tam da “mezhepçilik” diye eleştirdikleri yaklaşıma karşılık gelir.

Böylece “mezhebi (bir alimin içtihadını) din haline getirme” denilen tavrı sergilemiş olurlar.

Oturup kalkıp “mezhepler üstü İslam”dan söz eden, insanları Kur’an’a, Kur’an İslamı’na, Kur’an Müslümanlığı’na çağıran bu dangalakların böyle temel bir konuda, en iyi ihtimalle bir alimin içtihadı sayılabilecek bir görüşü (Ki içtihad kesinlik taşımaz, zan ifade eder) kesin delil gibi ortaya sürmelerine ne demek gerekir?

Eğer bunlar, mezheb (içtihat) olgusunun mantığını kavramış olsalardı, İmam Şafiî gibi konuşmaları gerekirdi: İmam Matüridî'nin bu tespitinin doğru olduğunu düşünüyoruz, fakat yanlış olabilir. Karşıt görüşün hatalı olduğunu düşünüyoruz, fakat doğru olabilir.

*

Üstelik bu Mustafa Yoztürk şunları söyleyebilmiş:

“Atalar dininin, fıkıh mühendislerinin, ruhban sınıflarının, efendileştirilmiş hocaların vesayet ve velayetine karşı İslam’ın özü olan Kur’ân, esas itibariyle bireyi akla ve düşünmeye davet eder…”

Reklamlarda Kur'an gösteriyorlar, teslimatta ise işi "abi"leri ve efendileri fıkıh mühendisi ruhbanımsı Fazlur Rahman'a (ve onun  efendileri olan papazlara ve oryantalistlere) bağlıyorlar.

Ya da "abi" olarak bizzat kendilerinin peşine düşülmesini istiyorlar.

Fakat bunu bile açıkça ve mertçe söylemiyor, söyleyemiyor, araya İmam Matüridî'yi sokuşturuyorlar. 

Ve böylece, "İslam’ın özü olan Kur’an", sözde Yoztürk’ün atası İmam Matüridî’nin (özde ise Fazlur Rahman gibi rahipleşmiş tiplerin) bir lafı için anında gözden çıkartılabiliyor, geçersiz hale gelebiliyor. 

Böylece, fıkıh mühendisliğine soyunan bu soytarının yukarıya aldığımız sözü, diğer sözleri ve genel yaklaşımı çerçevesinde şöyle bir anlam kazanıyor: “Kur’an’ı boş ver, onun davet ettiği akla bak!.. Esas olan akıl, Kur'an sadece ona çağıran bir davetçi.. Ancak bu işlere sizin aklınız yetmez, buradaki akıl, oryantalistlerin ve papazların aklı.. O aklın İslam ülkelerindeki distribütörü ise Fazlur Rahman gibi tipler.. Bizler de Türkiye'deki bayileriz.” 

Nitekim bu münafık, mahrem muhitlerde kendisine benzeyen tiplerle bir araya geldiğinde küfrünü açıklayıp Kur’an’a inanmadığını söyleyebilen, Allahu Teala’yı günümüz romancı ve hikâyecileri gibi kıssa uyduruyor gibi gösterebilen riyakâr bir sahtekâr.

*

İmam Matüridî'nin sözünü bir içtihat kabul edersek şunu da hatırlamamız gerekir: Bir içtihat, ancak o içtihadı yapan kişiyi bağlar.. 

Başkaları için bağlayıcılığı yoktur, fakat o şahsın ilmine itimat eden kişiler onu taklid edebilirler. 

Buna amelî konularda izin verilmiştir. Bunda zaruret vardır, herkesin içtihat yapabilecek seviyeye gelmesi beklenemez. Bir toplumda herkesin uzman hukukçu olmasının beklenemeyeceği gibi.. 

Ancak itikadî konularda durum böyle değildir. İtikatta taklid, Ehl-i Sünnet nazarında günahtır, iman mutlaka tahkike ve delile dayanmak zorundadır. Mukallidin (taklitçinin) imanı geçerliyse de, taklitle yetindiği, tahikiki terk ettiği için günahkârdır. Mutezile’ye göre ise böylesinin imanı geçersizdir.

İmdi, hükmü Kur’an ve Sünnet’te açıkça belirtilmemiş bir meselede bu iki asıldaki bir nasstan hareketle kıyas yapıp içtihatta bulunmakla, bir bütün olarak Kur’an hükümlerinin geçerliliği ve neshi meselesinde görüş bildirmek, aynı şey midir?!

İlki amelî bir mesele hakkında yapılmış (kesinlik taşımayıp zan düzeyinde kalan) içtihattır, Kur’an’daki bir hüküm hakkında “Bu hüküm geçerlidir veya değildir” diye bir hüküm verilmiş olmamaktadır.

İkincisinde ise, bizzat Kur’an’ın geçerliliği konusunda hüküm veriyorsunuz. Böylece mesele itikadî bir boyut kazanmaktadır. Ve siz bu konuda güya içtihat yapıyorsunuz. 

Ve şu da ortada ki, içtihat demek, zann-ı galiple hüküm vermek demektir. Sonuç itibariyle zan durumundadır.

Halbuki itikadî nitelikteki hükümler kesin delillere dayanmak zorundadır. 

Üstelik, kesin bir delil karşısında zannî bir delilin söz hakkı olamaz, fer', asl'ı iptal edemez.

Mecelle’de ifade edildiği gibi “Şek (şüphe, tereddüt, zan) ile yakîn (kesin bilgi) zail olmaz (ortadan kalkmaz).”

Kur’an’daki hükümlerin doğruluğunda, kesinliğinde, geçerliliğinde ve bağlayıcılığında herhangi bir şüphe yoktur, hidayetin ta kendisidir:

 “İşte bu, o Kitab'dır ki, onda şüphe yoktur. Takvâ sâhipleri için hidâyettir” (Bakara, 2/2)

Kendisinde şüphe bulunmayan bir kitap, süpheli/zannî olan bir görüş/içtihat (değerlendirme) ile geçersiz hale getirilemez.

*

Söz bu noktaya geldiğinde Mustafa Yoztürk gibi yarım akıllılar şöyle diyeceklerdir: “Kur’an’ı Kur’an’la ispat etmek safsatadır.

Ardından da bilgiç bir eda ile şöyle diyeceklerdir:

Çünkü burada siz bir şeyi yine kendisinden hareketle ispatlamaya çalışıyorsunuz ve böylece mantık açısından “müsadere ale’l-matlûb” ya da “safsata” diye ifade edilen çok sıkıntılı bir durumla karşılaşıyorsunuz. 

Bu sözler Mustafa’ya ait..

Evet, Mustafa Yoztürk gibi tiplerin “tarihsel, tarihte kalmış” geçmiş âlimlerden alıp artistik şovlarına malzeme yaptıkları bu akıl yürütüş esas itibariyle doğrudur, fakat tarihselci dangalakların eline düştüğünde onların ahmaklıklarını sergileyen bir turnusol kâğıdına dönüşmektedir.

Doğrudur, mahkemede davalı ya da davacı şahit olarak kendisini gösteremez, “Ben doğru söylüyorum” demesini doğruluğunun delili olarak ileriye süremez.

Ancak, bir kimse, haklı olduğunu kendi sözleriyle, mesela muhataplarının çelişki ve tutarsızlıklarını ortaya sererek, ve çürütülemeyecek aklî deliller getirerek ispatlayamaz mı?!

Mesela birisi senin kör olduğunu iddia etse, senin kör olmadığını göstermek için şahit getirmen mi gerekir? “Bak ben görüyorum, şurada bir genç oturuyor, diğer tarafta bir hanım teyze var, duvarda fotoğraf asılı, senin üzerindeki elbise şöyle söyle, rengi de şu, suratın da yolunmuş tavuk gibi traşlı, daha sayayım mı?” diyemez misin?!

Bu, müsadere ale’l-matlub mudur, safsata mıdır, hanzo?!

*

Kur’an, kendisinin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü olmadığını, Allah kelamı olduğunu belirtiyor, insan sözü olduğunu iddia edenlere ise meydan okuyor:

“De ki: Yemîn olsun ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, (yine) onun benzerini getiremezler.” (İsra, 17/88)

Üstelik, istenen Kur’an’ın bütününün bir benzeri de değil..

Sadece bir surenin (Mesela sadece birer satırdan ibaret olan Kevser ve İhlas Surelerinden birinin) benzerini getirseler kâfi gelecek:

"Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.

 "Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının." (Bakara, 2/23-24)

“Yalnız başınıza uğraşın, okullardaki sınavlarda olduğu gibi yeteneğinizi ve bilginizi tek başınıza ispatlayın, kopya çekmeyin, yardımlaşmayın” denilmiyor.

“Teker teker gelmenize gerek yok, hep birden gelin, hatta gidip toplayabildiğiniz kadar adam toplayın, ben buradan bir yere gitmiyorum, işte meydan!” diye meydan okunuyor.

Bir yazar düşünün ki, herkese şöyle meydan okuyor: “Ey bu memleketin kendisini çok akıllı zanneden üniversite hocaları, yazar çizerleri, gazetecileri, edebiyatçıları, şairleri, devlet büyükleri, bürokratları, elinizden geliyorsa benim yazdığım gibi iki satırlık bir metin oluşturun. Tek başınıza da uğraşmayın, yardımlaşın” diyor.

Ne düşünürsünüz?..

Böyle bir adamı memleketin ulema ve üdebası bile değil, kabiliyetli lise talebeleri bile kepaze ederler.

Peki, niye bin 400 senedir bunca kâfir bir araya gelip de mesela tek satırlık Kevser Suresi’ne benzer bir metin meydana getiremediler, getiremiyorlar?

*

Bir boks ya da futbol maçını düşünün.. Bir taraf ringe ya da sahaya çıkıyor, diğeri yenilgiyi baştan kabul edip gelmiyor.. Sonuç nedir? Hükmen galibiyettir.

Bu müsadere ale’l-matlub mudur, safsata mıdır, angut?

Bir alanda üstün kalitede orijinal bir eser ortaya koymak zor olabilir, fakat onun benzerini yapmak sıradan bir iştir.

Mesela yeni bir icat yapmak zordur, fakat bir defa yapıldı mı hemen hakikisinden farksız, hatta bazen ondan daha iyi taklitleri piyasayı doldurur.

Edebiyat ve sanatsal akımlar böyle oluşur, birbirinin benzeri resim, şarkı, roman, film, piyes, hikâye ve şiirler peşpeşe üretilir.

Peki niye birileri Kur’an’ı taklit edip de “kutsal kitap yazma akımı, geleneği” oluşturmamışlar, oluşturamamışlar?

Normal şartlarda mesela bir Kevser Suresi’nin en az yüz tane, hatta bin tane benzerinin yazılmış olması gerekirdi.

Mesela Kanunî’nin meşhur şiirini alalım..  Bâkî onun beyitlerine üçer mısra ekleyerek tahmise (beşliklere) dönüştürmüş bulunuyor. İlk beşliğe bakalım:

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi,
Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi,
Var iken baht ü saâdet kuvvet ü kudret gibi,

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.

Sadece Bâkî değil, hemen her yetenekli şair herhangi bir şiirin mısralarının bu şekilde benzerlerini yazabilir, fakat başka şairleri taklit ediyor görünmek istemezler. Burada Bâkî, Cihan Padişahı’na saygısını gösterip ona “kıyak” geçmiş durumda..

Kur’an surelerine gelince, bu kadar kâfir neden biraraya gelip de bu meydan okumaya cevap verememişler, Kevser Suresi’nin başına ya da sonuna ona benzeyen ifadeler ekleyememişler?..

Kur’an, kendisinin Allah kelamı olduğunu başka nasıl ispatlayacak, ahmak soytarı?! Cebrail a.s.’ı getirip şahit olarak mı konuşturacak?

Yoz Türk aklı böyle birşey işte.. Bu rezil dangalak bir de tutup akıl ve düşünme edebiyatı yapıyor..

*

Ancak, mesele bundan ibaret değil..

İmdi, Kur’an’ın bu meydan okuyan ayetleri herkese karşı delildir.

Kur’an, ortaya bir iddia atıyor, ve bu iddia, Marksist kehanetler kabilinden (Karl Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilirlik” (yani test edilebilirlik) niteliği taşımayan iddialar değil.

Yanlışlanabilir nitelikte fakat yanlışlanamıyor. Demek ki doğru..

Eğer sizde akıl ve fikir, mantık ve düşünce diye birşey varsa, mesele açık..

Ancak, Kur’an’daki bütün ayetler, tek başına alındıklarında, böyle herkes için delil olarak ortaya sürülemez, kimi ayetler ancak ona inanan için delil olur.

Mesela, Kur’an’a inandığını söylüyorsan, Hz. Nuh a.s.’ın bir peygamber olduğunu gösteren ayetler senin için delildir, sana karşı delil olarak getirilebilir. 

Yine Mecelle’ye atıfla söylemek gerekirse, “Kişi ikrarı ile muaheze olunur”.

*

İşte aynı nedenle, İmam Matüridî’yi bir imam olarak kabul eden kişiye karşı onun sözlerini delil olarak söylemek mümkün olabilir. Fakat bir Selefî meşrebe ya da Eş’arî mezhepliye onun sözünü delil olarak söyleyemezsiniz.

Evet, bir mezheb mensubu, başka mezhebe mensub birine karşı doğrudan kendi imamının içtihadını değil, ancak o içtihada medar olan nassı delil olarak ortaya sürebilir. (Delaleti kat’î olmayıp da zannî olan aynı nassa dayanıp farklı yorumluyorlarsa, ortada tartışılacak birşey zaten kalmaz.)

Şimdi sen, İmam’ın (en iyi ihtimalle içtihat olarak kabul edilebilecek) bir sözünü delil olarak ileri sürüyorsan, bunun ancak Matüridî mezhebinden olan için değer taşıyor olabileceğini, başka mezhep mensupları içinse bunun müsadere ale’l-matlub ya da safsata olacağını anlaman gerekir.

Fakat heyhat, sende o kafa nerde!..

Ayrıca, eğer sen İmam’ın sözlerini delil kabul ediyorsan, onun içtihat usulü ve nesih konusuyla ilgili bütün değerlendirmelerini onaylıyorsun demektir?

Bu durumda, İmam’ın tarihselcilikle uyuşmayan, onu mahkum eden sözleri sana söylendiğinde onlara da “Evet” demen gerekir. 

Ya da “Ben de onun söylediğini söylüyorum” demekten, yalan söylemekten vazgeçmek durumundasındır.

*

Buradaki usul sorunlarından (mantıksızlıklardan) bir başkası ise şu:

İçtihadın (kıyasın), bir nassa dayalı olarak yapılması gerekirken, tarihselciler, en iyi ihtimalle içtihat ürünü sayılabilecek bir görüşü, bir başka içtihat için delil kabul ediyorlar.

Kendi içtihatları için delil kabul ettikleri ilk içtihat/görüş zaten zannî idi, kesinlik taşımıyordu, durum böyleyken bundan hareketle tavşanın suyunun suyu kabilinden bir başka zannî görüş ileri sürülüyor,.

Bir başkası da bu ikinci zannî görüşü temel kabul edip üçüncü bir zannî görüş ileri sürebilir ve bu bir silsile halinde gider.

Akıllı ve tedbirli insanlar, dünya işlerinde birinci dereceden bir zanna itibar etseler bile, bir zan üzerine bina edilen ikinci bir zanna göre amel etmekten kaçınırlar, bunu kumar oynamak gibi riskli bir iş sayarlar. 

*

Ancak konuyla ilgili sorunlar bunlardan ibaret değil.. Devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."