İSTİKLAL HARBİ HİKÂYESİNİN UNUTTURULAN YÜZÜ

 





Türkiye’nin “istiklal harbi / kurtuluş savaşı / milli mücadele” hikâyesinin içyüzünü en güzel özletleyen cümle, İsmet’e ait.

Bu İsmet, herhangi bir İsmet değil.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı,  Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü.

1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, “istiklal mücadelesi”nin ardındaki sihirli değneği, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Sözü edilen müttefikler, Fransızlar ile İtalyanlar..

Bunlar, Selanikli’nin Osmanlı Devleti’ne karşı verdiği “istiklal mücadelesi”ne sadece mecburiyet icabı zoraki ya da kerhen destek vermiş değiller, gönüllü destek de verdiler.

Mehmet Hasan Bulut, bu bağlamda şunları söylüyor:

“… İtalyanlar da Anadolu’daki Milliyetçi Harekete en başından beri destek oluyorlardı. Mart 1920’de İstanbul işgal edildiği zaman îttihâtçıların ileri gelenlerinden bir kısmını gizlice Antalya’ya kaçırmışlardı. Ayrıca İttihâd ve Terakki mensuplarının çoğu İtalyan locasına bağlı olduğundan, İstanbul’da kurdukları teşkilât İtalya tarafından destekleniyordu. Yani İtalya Maşrık-ı Âzâm, 1908 İhtilâlinden sonra yeni bir ihtilâl için birkez daha kolları sıvamıştı. Teşkilâtın siyâsî kısmından Teşkilât-ı Mahsusa mensubu Yüzbaşı Edip Bey, Mustafa Kemal’in Roma temsilcisi olmuştu. İtalya’da savaş malzemesi satın alıyor ve gemiyle Anadohrya gönderiyordu. Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmeden evvel İstanbul’da görüştüğü İtalyan Yüksek Komiseri mason Kont Sforza ile birlikte çalışan Macedonia Risorta’nın üstâdı Carasso da mâlî olarak ona yardımcı oluyordu.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 389-90.)

İtalyanlar daha fazlasını da yapıyorlardı, yaptılar. Herşeyden önce, “kendi bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayı Milliye'ye yardım ediyorlardı” (Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 11. b., Ankara: Maki Basın Yayın, 2006, s. 40.)

Ayrıca, Ankara’ya herşeyi ucuza sattılar.

Mevlüt Çelebi, "Milli Mücadele Döneminde Ankara-italya ilişkileri, 1920-1923" adlı doktora tezinin (İzmir- Dokuz Eylül üniv. Atatürk ilk. ve ink. Tar. Ens. 1994) özeti mahiyetindeki “Millî Mücadele Döneminde Türk-İtalyan İlişkileri” başlıklı makalesinde (BelletenCilt 62, Sayı 233, Nisan 1998, s. 157-206) şunları söylüyor:

M. Kemal Paşa ve TBMM'nin İtalya ile ilişkilerin dostça bir çizgi izlenmesini istedikleri dönemde, hemen her konuşmasında, "yaşayabilir ve bağımsız bir Türkiye"den söz eden İstanbul eski yüksek komiseri Kont Carlo Sforza'nın İtalya Dışişleri Bakanı olması iki taraf için de şans olmuştur. … M. Kemal Paşa iki ülke arasındaki dostane ilişkilere verdiği önemi Sforza'ya yazdığı 8 Eylül 1920 tarihli mektupta belirtmiştir. …

“… Anadolu'daki İtalyan istihbarat subayı Albay Vitelli 1920 Nisanında hükümetine Anadolu'daki durum hakkında gönderdiği raporunda, "Türkiye'de önem verilecek tek kişinin, M.Kemal olduğuna" dikkat çekti. İtalyan Hükümeti, … Anadolu'daki davranışlarıyla M. Kemal hareketine zorluk çıkarmamışlar, işgalleri altındaki Antalya ve Kuşadası limanlarını. … kullanmalarına göz yummuşlardır.

“İtalyanlar, 28 Mart I919'da İşgal ettikleri Antalya'yı boşlatmaya, Sforza'nın Dışişleri Bakanlığı döneminde karar vermişlerdir. … İtalyanlar, … beklemeden Kuşadası ve Söke'de inşaatlarında çalıştırdıkları İşçilerin işlerine son vererek 17 Nisan 1921'den itibaren Milas ve çevresindeki birliklerini Güllük’e çekmeye başladılar.

“Marmaris'te bulunan 14 İtalyan askerinin geri çekilmesinden sonra 31 Mayıs'ta Antalya mutasarrıfı Fahreddin Bey'i ziyaret eden İtalya komutan, 'askerlerini geri çekme emri aldığını ve hazırlıklara başladıklarını' iletmiştir. Bundan sonra, İtalyanlar ellerindeki askeri malzemelerle birlikte karyola, levazım, benzin gibi maddeleri satışa çıkarırken, …. İtalyan subayları şerefine 2 Temmuz akşamı verilen çay ziyafetinden sonra 5 Temmuz 1921 salı günü Antalya tahliye edilmiştir, …

“Mütarekeden sonra İtalyanların yumuşak politikaları, savaş malzemelerinin bu ülkeden temin edilmesini gündeme getirmiştir. … İtalyanlar da ellerindeki fazla malzemenin Anadolu hareketine verilerek değerlendirilmesi konusunda gayr-i resmi girişimlerle Milliyetçilere cesaret vermişlerdir. …

“… İtalyan subayları el altından makinalı tüfek, silah ve cephaneyi ucuz fiyatla satmışlardı. …

“Ankara Hükümeti İtalya'dan yalnızca silah, cephane mühimmat satın almamıştır. Ordunun aslî nusuru olan askerlerin elbise, çadır, askerin ihtiyacını karşılamak için alınan malzemenin dökümü şöyledir: …”

(https://belleten.gov.tr/tam-metin/2451/tur)

*

Sevr, farklı ülke temsilcileri tarafından tam da Selanikli için uygun zaman geldiğinde imzalanmıştı: 10 Ağustos 192O'de.

Selanikli TBMM’sini açıp bir Ankara Hükümeti kurduktan üçbuçuk ay sonra.

Ayrıca, Selanikli’yi “vatanı savunan kahraman Hasan” olarak gösterebilmek için İngilizler, daha önce Yunan’ı durdurmak için (General Milne’nin adından hareketle) ilan ettikleri Milne Hattı sınırlamasına da Haziran 1920’de, TBMM’nin açılışından iki ay sonra ve Sevr’in imzalanmasından birbuçuk ay önce son vermişler, Yunan’a, “Tamam, artık Anadolu içlerine doğru yürüyebilirsiniz, İzmir dağlarında açan çiçekleri toplama ve ot yolma çilesine son” demişlerdi.

Maksat, göstermelik mevzi çatışmalarla Selanikli’yi vatanı savunmak için savaşmış göstermek, sonra da araya girip Selanikli ile Yunan’ı barıştırıp işi tatlıya bağlamaktı.

Nasıl Ankara’da Selanikli Mustafa Atatürk İngilizler’in adamı idiyse, Yunanistan Başbakanı Venizelos da aynı şekilde onların adamıydı.

Ancak, sene sonuna doğru işler tersine gidecek, evdeki hesap çarşıya uymayacaktı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Almanya yanlısı olduğu için İngiliz donanması tarafından Atina’nin bombalanması ile tehdit edilen ve tahtından oğlu lehine feragat etmek zorunda kalan Kral Konstantin tekrar tahta çıkacak, Venizelos başbakanlık koltuğunu kaybedecekti.

Ve Kral Konstantin, “İzmir’e çıkıp bunca masraf yapmışken Anadolu’da gidebileceğimiz yere kadar gidelim” diyecekti.

İngilizler hemen devreye girip adamları Selanikli’yi kurtarmaya çalışacaklar, fakat başarılı olamayacaklardı:

“Haziranda [1921] İngiliz nazırları (bakanları), Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

Ve arkasından, Sakarya Savaşı’ndan önce yaşanan, ve Selanikli’nin (tıpkı Filistin’de olduğu gibi firar ederek) Ankara’yı boşaltıp Yunan’a bırakma ve Kayseri’ye çekilme kararı almasına neden olan Kütahya-Eskişehir bozgunu yaşanacaktı.

*

Biz Sevr’e dönelim.. Bulut, Sevr hakkında şunları söylüyor:

1920 Ağustos ayında, yine Britanya’nın İstanbul Hükümetine baskısı üzerine, şartları San Remo’da tespit edilen Sevr Anlaşması parafe edildi. Sevr’e giden heyette Damad Ferid’in dışında, Aubrey’in diğer dostu Filozof Rıza Tevfik de vardı. İkisi de İngilizlerin Milliyetçilere düşman olduğunu düşünüyor ve bir an evvel sulh gelsin istiyorlardı.” (Bulut, s. 391.)

Evet, ikisi de, İngilizler’in, (Selanikli münafığa aldanmış bulunan) milliyetçilere düşman olduklarını düşünüyorlardı.

Yanılıyorlardı.

Milliyetçiler, Selanikli takiyyeciye aldandıkları için aslında (ana hatlarını İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un hazırlamış olduğu) İngiliz projesine ücretsiz/meccani hizmet eden zavallılardı. (Selanikli gibi münafık olanlar hariç, onlar İngiliz’e gönüllü hizmet ettiler.)

Böylece İngilizler, hem Selanikli münafığın peşine takılanları, hem de Sdrazam Damat Ferit gibileri aldatmaktaydılar.

İki taraf da aldanıyordu. Kendilerini milliyetçi zanneden şaşkın Kemalistler de, Damak Ferit gibi padişahçılar da İngilizler’i “Selanikli’ye düşman” zannediyorlardı.

Meselenin farkında olan sadece Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi birkaç kişiydi.

Sadrazam Damat Ferit, İngiliz politikalarındaki bilinçli karışıklıktan dolayı kafası karışmış haldeydi:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Sevr Antlaşması aslında bir oyalamacaydı.

Spordaki “tavşan atlet” hilesinin uluslararası siyasetteki benzeri bir “tavşan antlaşma”ydı.

Maksat, Anadolu’da kurulmakta olan Kemalist (ve dolayısıyla Curzonist, İngilizist) devletle gelecekte yapılacak antlaşmanın onun açısından bir “zafer” olarak algılanmasını sağlamaktı.

Osmanlı tebasının sıtmaya razı olup öpüp başına koyması için ortaya sürülen ölüm seçeneğiydi.

Evet, Selanikli münafık Sevr’e minnettardı. Çünkü Osmanlı Devleti’ni tümden itibarsızlaştırıyor ve kendisinin yapacağı ihanet antlaşmasının ona kıyasla bir “başarı” hikâyesi, bir zafer destanı gibi gösterilebilmesinin önünü açıyordu:

“Sevr Antlaşması ile Ankara artık tek umut ve tek sığınak haline gelmiş bulunuyordu. Hilafet ve saltanattan kurtulmak ve halkı bu kurumlara karşı kışkırtmak için en önemli koz da Ankara’nın eline geçmiş bulunuyordu. … Çaresiz ve köşeye sıkıştırılmış insanlara süngü tehdidi ile imzalatılmış bir belge idi. …

“… Sevr’in hükümleri, yeni Ankara hükümetinin ülkeyi hangi noktada bulup nereye yükselttiğini gösteren bir kıyas imkanı olarak her zaman işe yaramıştır.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 78.)

Dönemin İtalya Dışişleri Bakanı Sforza'nın, "Tüm barış anlaşmaları içinde en mantıksızı" olarak nitelendirdiği Serv Barış Anlaşması, gerçekte Yunanistan dışındaki hiçbir devletin üst makamları tarafından “tasdik” edilmedi:

Anlaşmanın şartları Türkler için çok ağırdı, fakat Mezopotamya’dan dışlanan ve Türk Petrol Şirketine ortak edilmeyen Amerika’nın baskısı üzerine bu anlaşmayı, Yunanistan Parlamentosu dışında, taraf olan hiçbir devlet tasdik etmedi. Ayrıca Amerikan Senatosu, Türkiye’nin doğusunda bir Ermenistan devleti kurulması kararını da reddetti. Lord Curzon’un tabiriyle, ‘Petrol, Ermeni kanından daha ağır geldi’. Bu sayede Kâzım Karabekir Ermenilere karşı tekrar bir Doğu Cephesi harekâtı başlattı. …

“… Görünen o ki Sevr Anlaşmasını, hazırlayanlar da dâhil, İngiltere Hükümeti ve Yunanistan dışında kimse ciddiye almıyordu. Sevr, İstanbul Hükûmeti’ni halkın gözünden düşürmek ve Anadolu’da Mustafa Kemal’in elini gücendirmekten başka bir işe yaramamıştı.”

(Bulut, s. 381-2)

Zaten Sevr tiyatrosu bunun için oynanmıştı.

Bir “tavşan antlaşma”ydı.


KÜFRÜYLE GELEN GÂVURA SAYGI VE TEMENNA, SİLAHLA GELEN GÂVURA, CAYDIRMAK İÇİN SİLAHLA CEVAP.. "YERLİ-MİLLİ KÜFÜR, ŞİRK VE NİFAK"LA UZLAŞMAYAN MÜSLÜMANA İSE, FİKİRLE CEVAP VERİLEMEDİĞİ İÇİN, ZEHİRLİ SUİKAST

 




KATİL DERİN DEVLET, NİHAT VASITASIYLA “SARAY”A, “ÖRTÜLÜ İDAMLAR ŞART” MESAJI MI VERİYORDU?

 



Cellatsız saray çok yaşamaz”..

Nihat Genç’in odatv.com’da yayınlanan bir yazısının başlığı böyleydi..

Lafa FETÖ’den girmiş de, bakmayın öyle girdiğine..

Ondan bir önceki yazısında Diyanet’in cemaatler raporunu bahane ederek Türkiye’deki bütün cemaat, dinî grup ve topluluklara (tabiî müslüman olmaları şartıyla) kavgada söylenmeyecek lafları söylüyor, en ağır hakaretleri sıralıyordu.

Bu ipsiz sapsızın asıl derdi İslam’la..

Evet, ikide bir Osmanlı’ya küfreden, Atatürk’ü put haline getirmiş bulunan bu serseri, “Cellatsız saray çok yaşamaz” başlığı altında şunu yazdı: 

“Bugünden bakalım, veziriazam idamları Osmanlı’nın altı yüz yıl gibi uzun yaşamasına bir çok sebepten büyük bir sebep midir?”

Ona göre sebep..

Yani vesile:

“İdamlar çürümeyi önlüyor, rüşveti önlüyor, hırsızlığı önlüyor, devlette ikiliği önlüyor.” 

Önlüyordu da, Osmanlı niye çürüdü?.. 

Niye rüşvet önlenemedi?.. 

Niye hırsızlık aldı başını gitti?..

Niye ayanlar ortaya çıktı, devlette ikilik bile değil, “çoğulculuk” başgösterdi?

*

Bu cellatlı lafların anlamı şu:

Diyelim ki Muhsin Yazıcıoğlu “devlette ikiliğe” yol açıyor, öldürülmesi caiz olmanın da ötesinde vaciptir, gereklidir.

Birilerinin Allahu Teala’ya şirk koşmasını, yani “tanrıda ikiliği” savunmasını “saygıyla karşılamalıyız”, fakat devlette ikilik tehlikesi varsa, öldür gitsin!

Zaten “devlette birlikçilik” devleti; laikliği (siyasal dinsizliği) ile, “tanrıda ikilik” de değil “tanrıda çoğulculuğun” bekçisidir.

Küfrün, Allahu Teala’ya şirk koşulmasının garantisidir, güvencesidir. 

Bunun adını da laiklik (dinler arasında tarafsızlık) koymuşlardır.

*

Savunulan şu:

“Devlette birlik”, Allahu Teala için kılını kıpırdatmamalı, fakat kendisi (yani siyasetçi ve bürokratların “hükmetme tekeli”) söz konusu olduğunda “Muhataplarımın itirazları haklı mı, haksız mı, ben zulmediyor olabilir miyim?” diye kendisini sorgulamak yerine, “devlette birlik” adına cellatlarını ortaya sürmelidir.

Nihat soytarısının dediği bu.

Fakat günümüz cellatları Osmanlı devrindeki cellatlar gibi değil.. Türkiye bu alanda da ilerleme ve gelişme kaydetti.

Günümüzün cellatları saman altından su yürüterek işleri farklı götürüyorlar. Mesela enjeksiyon iğneleriyle geziyorlar.

Mesela muhaliflerinin yiyecek ve içeceklerini tatlandırsın diye ceplerinde zehir şişeciği taşıyorlar.

Mesela trafik kazaları ayarlama enstitüsü gibi çalışıyorlar.

*

Bu Nihat soytarısının bu tür gevezelikleri rezil kepaze olma tutkusu yüzünden kendiliğinden yaptığını zannetmeyin.

Birileri ona yazdırıyorlar. Kamuoyunu bu tür canice fikirlere alıştırmak için böylesi zırvaları seslendirmesini sağladılar, sağlıyorlar.

Aynı derin adamlar, “devlette birlik” dedikleri laiklik (siyasal dinsizlik) putperest kutsallığı adına muhaliflerin öldürülmesi için “siyasal dinsizliğin emrine girmiş sözde dindar” din görevlilerini, hoca zannedilen sahtekârları da devreye koyarlar mı?

Onlar maslahat, mefsedet, kamu yararı, asayiş, laik (siyasal dinsiz) devletin bekası, fitne vs. mavallarının ardına saklanarak, “hakkı söyleyen” insanların öldürülmesine fetva verirler mi?

Asıl fitnenin tam da bu laikçi “devlette birlik” zorbalığı adına “hakkı söyleyen” insanlara zulmedilmesi olduğunu bildikleri halde..

*

Derinlerin cani ruhlu uşağı Nihat’ın yazısına dönelim.

İdamlar, tek başına çürümeyi önlemez.. Şayet idamlar hukuksuzsa, hukuka aykırı bir biçimde haksız yere yapılıyorsa, işte bu, çürümenin ta kendisidir.

İnsana hayatı veren Allahu Teala’dır ve bir insan, ancak Allahu Teala’nın izin verdiği durumlarda ve gerekli şartların mevcut bulunması durumunda öldürülebilir.

Katillerin kısası gibi..

Günümüzde ise devlet, (meşruiyetini Allahu Teala’nın Şeriat’ini uyguluyor olmaktan değil de sözde tanrılaştırılan özde kul köle yapılan milletten aldığını söyleyen devlet) tanrı rolü oynama derdinde..

Tıpkı Nemrut ve Firavun gibi tanrılığa soyunuyor.. “Ben istediğimi yaşatır, istediğimi öldürebilirim” demeye getiriyor.

Bunu Nihat gibi adamlarına söyletiyor.

*

Evet, söz konusu “derin devletçi tetikçi yazar” şöyle diyor:

"Osmanlı yaklaşık 210 veziriazamdan (sadrazam) 44’ünü idam etti. Cumhuriyet Türkiye’si de bir veziriazam idam etti. Fatih’in Çandarlı’yı idam etmesi, meşhur Pargalı İbrahim, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Koca Mustafa Paşa meşhur sadrazamlardan bir kaçı."

Bu, “Veziriazam Adnan Menderes‘in idamı, devlette çürümeyi önleyen birşeydi” demek değilse, nedir?

Adnan Menderes’i kim idam etti, Osmanlı padişahı Celal Bayar mı?

Hayır, Celal Bayar’ı da idamla yargılayan bir cunta.. Çete..

Ve bu çetenin arkasında ABD vardı.. 

Dış güçler.. Dış güçlerin sömürgecilik ağı..

O zamanlar kısa adı MAH olan MİT de (Ki maaşlarını Amerikalılar’dan alıyorlardı, Müsteşar Fuat Doğu’nun itiraf ettiği gibi CIA’in Türkiye’deki şube müdürlüğü gibi çalışıyorlardı) bu çeteye aktif ya da pasif destek vermişti.

*

Bu cani ruhlu tetikçi kalem, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Sarayda cellat ocağı dahi vardı, cellatsız saray olmaz, idam edilen mevki Cellat Çeşmesi vardı, kelle koltuk tabiri, kesilen baş cesedin koltuk altına konurdu.

"Kimi padişahın emrine karşı geldiği için kimi rüşvet aldığı için

"Osmanlı’da 'müsadere' geleneği vardı. Müsadere demek, malına mülküne el konulur, ancak vasilerine (evlatlarına) maaş bağlanırdı."

İmdi, bunlar (siyaseten idam, müsadere vs.) Osmanlı’da reaya/halk için geçerli değildi.

Kapıkulları için (Kapı’nın köleleri; ki önemli bölümü devşirmelerdi) geçerliydi. 

Yani o zamanın devlet memurları. (Kapı burada devleti simgeliyor; Bâbıâli, yüce kapı demek.)

Halktan biri Padişah’ın emriyle idam edilemezdi. Malına el konulamazdı.

Devlet memurlarının (kapıkullarının) durumu farklıydı..

Onlara mal varlıklarının hesabı sorulabiliyordu. (Bunlara birşeyler verilirken de, ellerindekiler geri alınırken de ölçüsüzlük, dengesizlik sergileniyordu.)

*

Günümüze gelelim..

Bu derin devletçi tetikçinin yazısına bakıldığında, devlet memurlarının bile değil, halkın mal varlığının müsadere edilmesini, halktan insanların (yargılanmadan) “siyaseten öldürülmesini” (faili meçhul veya malum şekilde) savunduğu anlaşılıyor.

Yazısından çıkan mantıkî sonuç bu..

Saray var ama cellat yok, devlet var ama hukuk yok” diyor. Aynen böyle.

Hayıflanıyor.

Hukuk dediği, (Osmanlı'da padişahın veya bir başkasının ağzından çıkan) keyfî idam ve müsadere emri..

Fakat derdi tarih bilgisi vermek değil, günümüz için zulüm ve cinayet yol haritası çizmek..

Bunun için Allah’ın kitabından ve Rasulü’nün s.a.s. sünnetinden (Şeriat’ten) delil getirecek değiller tabiî.. Laikler ya!

Bu noktada, başka zaman küfrettikleri Osmanlı’ya sığınıyorlar.

Vay utanmaz cani ruhlular vay!..

*

Evet, bu “derin tetikçi”, “Oysa tarihin hiç bir sarayı cellatsız yaşayamadı” diyordu.

Adamın istediği saraylı "cumhuriyet".. Saraylı ve cellatlı laik cumhuriyet.. (Zaten Atatürk de Dolmabahçe Sarayı'nda yaşayıp ölmemiş miydi?)

Böylece, “Tayyip bey, sana sadece saray yetmez, cellatların da olmalı” mesajını veriyordu.

Daha doğrusu, bu kullanışlı medya tetikçisine bunları dedirttiler.

FETÖ’yü bahane ederek (her laflarına katılmasam da herkes gibi düşünce hürriyetine sahip olmaları gereken) Nurettin Yıldız ve Alparslan Kuytul gibi isimlere bile suçlu muamelesi yapılmasını istediler.

Fakat, FETÖ’den hiç farkı bulunmayan 27 Mayıs darbecilerini alkışlamaya devam ediyorlar. (Alkış olmasa da zararı yok zaten, bu dünyada hesap vermeden öbür dünyaya göçtüler.)

FETÖ Amerikan işbirlikçisi de, o 27 Mayıs darbecileri değil miydi?!

Ya 12 Eylül?

Amerikalılar, 12 Eylül darbecileri için “Bizim çocuklar” dememişler miydi?! (Evet, 1970’li yıllarda CIA’in Türkiye şefi olarak görev yapan Paul Henze, zamanın ABD Başkanı Jimmy Carter’a darbe haberini “Bizim çocuklar başardı” diyerek vermişti.)

Hele 28 Şubat..

Ardında Amerikan Dışişleri’nin, İsrail’in ve uluslararası Masonluğun bulunduğunu, darbecilerin bunların uşaklığını ve işbirlikçiliğini yaptığını bilmeyen mi var?!

*

Cani ruhlu tetikçi, bunlar için de “cellat” olsun mu?!

Bu (hadi “dışarıya satılmış ajan” nitelemesi yapmayalım) “işbirlikçi” devlet memurlarının (mesela MİT’çilerin) malı mülkü de müsadere edilsin mi?

Mesela 28 Şubat’ın aşırı laikçi (rakıcı) oramirali Güven Erkaya‘nın sıradışı servetine el konulması gerektiğini savunan çıktı mı hiç?

O dönemde içi boşaltılan bankaların mal varlığı hangi vatansever (yerli-milli) devlet memurlarının (bürokratların) cebine gitmişti?

Günümüze gelelim..

Memur maaşıyla elde edilemeyecek servetlere sahip olmuş bürokratlar (MİT’çiler, subaylar, emniyetçiler, hâkimler vs.) kimler?..


(İlk yayın tarihi: 26 Şubat 2023)

CÜBBELİ MARKA HÜKÜMDAR DALKAVUKLUĞU VE ÖZEL SİPARİŞ ADRESE TESLİM "FARZ" İMALATI

  Önce bir haber: “Cübbeli Ahmet Hoca: “Cumhurbaşkanımıza itaat farzdır” "Cübbeli Ahmet Hoca, “şu anda yetkili başkomutan Cumhurb...