tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ZINDIK KELAMCILAR, BİD’ATÇİ TASAVVUFÇULAR, VE FASIK (GÜNAHLARI ALENEN İŞLEYEN) FIKIHÇILAR

 




Bir önceki yazıda, Sabhattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümünde felsefe hocası olarak görev yapan bir soytarının sözlerini aktarmıştım.

Şunları dediğini görmüştük:

“Yaşadığımız sorunların temel sebebi hakikati dine dini de fıkha indirgemiş olmamızdır. Bu indirgemeci yaklaşım hakikatin dini veçhesini anlamamıza da engel oluyor. Allah sonumuzu hayreylesin bu gidişatın değişeceği de yok. Mutlak varlığı kendi idrak sınırlarına kendi idrak sınırlarını da fıkha, fıkhı da lafızlara indirgeyen abus suratlı insanların insafına kaldık. Allahtan Türkiye'nin siyasi, idari ve hukuki yapısı böylelerine fazla fırsat vermiyor.”

Görüldüğü gibi, “mutlak varlık” diye bir tabir kullanıyor.

*

Hayatım boyunca şunu anlatmaya çalıştım: Müslümanca düşünmek, ancak İslamî kavramları kullanmakla mümkün olabilir.

1980’li yılların başlarında henüz üniversitede öğrenciyken Millî Gazete için kaleme aldığım “Radikal İslamcılık Kapanı” başlıklı yazıda bunu anlatmaya çalışmıştım. Şimdilerde laikleşmiş ve düzenin nimetleriyle yağ bağlayıp pelteleşmiş olan dönemin burnu havada palavracı “artiz” gençleri kendilerini “radikal İslamcı” filan diye tanımlıyorlardı. Salih, abid, fazıl, kâmil, müttekî gibi kavramları kullanmanız sizin müslümanca düşündüğünüzü gösterirdi, “radikal İslamcı” tabiri ise ümmete başka bir ideolojinin gözlüğüyle dışarıdan bakan için anlamlıydı.

Her bilimsel disiplinin kendine göre bir terminolojisi (ıstılahatı) vardır. Meramını anlatmak için bazen bir terim ya da kavram üretir, bazen de gündelik dilde kullanılan bir kelimeye özel bir anlam yükler.

İdeolojiler de böyledir. Kendine özgü bir kavramsal çerçeve ya da paradigma geliştirir.

Benzer şekilde, düşünür ya da filozof olarak sivrilmek isteyen kurnaz kişiler de kendilerinden önce kullanılmakta olan kavramlar dizgesini bir tarafa bırakarak yeni kavramlar icat eder ve böylece felsefî bir sistem ürettikleri izlenimi verirler. Onlara değer atfeden insanlar da uydurdukları kavramları anlamak için çoğu zaman boş yere kafa patlatır, saç baş yolarlar. “Numen”ci Kant’ın da, “Geist”cı Hegel’in de, “Dasein”cı Heidegger’in de durumu budur.

*

Evet, kullandığınız kelimeler sizin düşüncenizin istikametini ve varacağı son durağı belirler.

Müslümansanız, insanları mümin, kâfir ve münafık olarak sınıflandırırsınız. (Nitekim Kur’an’ın ilk sayfalarında önce bu anahtar kavramlar açıklanır.) Marksistseniz insanları burjuva, proleter vs. diye tasnif edersiniz. Irkçı iseniz sizin için önemli olan insanların ırkıdır. 

Müslümansanız “Müminler ancak kardeştir” (Hucurat, 49/10) ilahî beyanı çerçevesinde düşünürken, ırkçıysanız “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” gibi palavralar üretir, Türk olmayan müslümanları da düşman kategorisine dahil edersiniz.

Söz konusu soytarının “mutlak varlık” lafına gelelim. Dangalak aklınca Müslümanlara fıkıh konusunda akıl veriyor fakat Allah diyemiyor. Lafza-i celali ancak gündelik dildeki deyimler çerçevesinde kullanıyor.

Bir deistin de (ateist olmayanın da) kendine göre bir tanrı inancı var ve o, tanrısını “mutlak varlık” olarak nitelendirir. Dinleri kabul etmediği için, hak dinin Allah’ını kabul etmez.

Deist, “Allah’tan başka tanrı yoktur” demez, “Tanrı vardır, fakat o, Allah değildir. O, dinlerin uydurmasıdır” der.

Evet, deist, “evreni yaratan bir Tanrı'nın varlığına inanan, ancak peygamberleri, kutsal kitapları ve organize dinleri reddeden kişidir” diye tanımlanıyor.

İşte, söz konusu soytarının lafları da deistçe.. O yüzden “hakikatin dine indirgenmesi”nden şikayetçi.

Ona göne hak din, hakikati bütünüyle kapsama vasfına sahip değil. Dinin getirdiği hakikatten daha büyük bir hakikat var, ve o büyük hakikat içinde dine de kapı yanında bir sandalyelik bir yer bağışlanabilir.

*

Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya’sında aktardığına göre, büyük sufîlerden Ebu Bekir Verrak rh. a. şöyle demiş bulunuyor:

“Zühdü (tasavvufu) ve fıkhı bir yana bırakıp ta, ilim namına kelamla iktifa eden zındık, fıkıhla kelamı bir kenara atıp da zühdle iktifa eden bid'atçı, zühd ile kelamı bırakarak fıkıhla iktifa eden de fasık olur. Bu fenlerin herbirinden nasib alan halas bulur.”

(Çev. Süleyman Uludağ, Bursa: İlim ve Kültür Yayınları, 1984, s. 573.)

Nisbeti kesin olmamakla birlikte İmam Malik rh. a.’e de benzer bir söz atfediliyor. Ancak o, fıkıh derken hem bildiğimiz fıkhı hem de fıkh-ı ekberi (kelamı, itikadı) kastediyor. Onun taksiminde zındıklık, kelamcının değil, fıkıh ve kelamdan nasipsiz tasavvufçunun payına düşüyor. 

İslam esas itibariyle Kur’an ve Sünnet’in öğretisinden ibarettir. Onda fıkıh, kelam ve tasavvuf bir bütün olarak yer alır. Zamanla ulema, pedagojik maksatla, öğretimi kolaylaştırmak için onun mesajını bu şekilde sınıflandırmış durumdalar.

Bu üç disiplinin de “hak” olması, Kur’an ve Sünnet kaynaklı olmaları ve onunla çelişmemeleri kaydına bağlıdır.

Kur’an ve Sünnet kendi içinde çelişkili olamayacağına göre, onlardan elde edilen ve birer ilim dalı olarak tedvin edilen bilgilerin de birbirleriyle çelişmemesi, tam aksine birbirlerini tamamlıyor olmaları gerekir.

Dolayısıyla kelam, tasavvuf ve fıkhın birbirleriyle çelişmeleri ve birbirleriyle rekabet etmeleri düşünülemez. Eğer aralarında ihtilaf varsa, yani bu disiplinler adına birileri birtakım iddialarda bulunuyorlar ve birbirlerini hatalı olmakla suçluyorlarsa, çatışan iki taraftan ya biri ya da her ikisi birden Kur’an ve Sünnet’ten sapmışlar demektir.  

Böylesi bir ihtilafta hakemlik mercii Kur’an ve Sünnet’tir. Hangisi onların teyidine mazhar ise, hak olan odur.

Burada içtihadî ihtilaflardan bahsetmiyoruz, esasa müteallik hususlardan söz ediyoruz. İçtihat ehliyet ve liyakatine sahip ilim ehlinin içtihadî ihtilaflarında da sadece bir tarafın haklı olması söz konusuysa da, diğer taraf da küfür ya da bid’atçilikle suçlanamaz.

Çünkü yanılan taraf da delile dayanmaktadır.

Bu nokta, dinî meselelerde “akl”ın tek başına yeterli olmadığını, yanılabileceğini, esas olanın Kitap ve Sünnet’e ittiba olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, Kitap ve Sünnet’e tabi olan “akıl”, yanılsa bile mazur olmaktadır.

Kitap ve Sünnet’teki hükmü bir tarafa bırakarak dini “güncelleme”ye kalkışmak ise akılsızlığa, heva ve hevese tabi olmaya karşılık gelmektedir.

*

Ebu Bekir Verrak k. s.’nun dile getirdiği gibi, fıkıh ve tasavvufu bir tarafa bırakan, onlardan yana nasipsiz olan kelamcı, zındık olmaktadır.

Zındık tabiri için TDV İslâm Ansiklopedisi’nde şu bilgiler veriliyor:

“Pehlevî dilinde zendîk, orta dönem Farsça’sında zendîg şeklinde geçer. … Arapça sözlüklerde … Allah’a ve âhiret gününe inanmayan kimseleri ifade ettiği belirtilmektedir (Lane, III, 1258; krş. Mes‘ûdî, I, 250-251).”

Kısacası zındık, dinsiz demek. Mesela, Allahu Teala’ya değil de “mutlak varlık”a inanan deistler zındıktır. Bunlar, “hakikat”i dinin tekeline vermeye razı olmadıkları için ahiret hayatını da kolaylıkla reddedebilirler. Ya da, ölümden sonra bir hayat varsa bile, bunun için “din”in bildirdiği hakikatle yetinmenin gerekmediğini, mesela reenkarnasyon gibi alternatiflerin düşünülebileceğini ileri sürebilirler. Hakikati dine indirgememek, dinin tekeline vermemek için her haltı yiyebilirler.

Eğer bir kelamcı Allahu Teala’nın adını anmaktan utanmaya başlamış ve sözde “muhakkik”lik adına, ilim adına “mutlak varlık” teranesine saplanmışsa, bilin ki zındıklık yolunda son sürat yol alıyordur.

Mutlak varlık kavramı ile düşünmen, böyle bir varlığı kabul etmen, müslüman olman anlamına gelmez. Nitekim bu kavram, varlığı idea ya da zihin olarak gören Hegel’de de var:

“Hegel felsefesinde mutlak kavramının özel bir yere sahip olduğu bilinmektedir. Mutlak tin ya da mutlak zihin kavramı Hegel'de vazgeçilmez kavramlardır. Hegel'in tin, geist, idea, mutlak kavramlarıyla anlatmak istediği, her şeyi var kılan tinsel bir varlık, tüm insan bireylerinin dışında var olan nesnel bir varlıktır ki bu Tanrı'dan başka bir şey değildir. …

“Mutlak hiçbir sıfatla eksiltilemez, hiçbir şeyle benzerlik ve zıtlık kabul etmez, eksiklik ve tamlık kavramlarından uzaktır. Mutlak hakkında değişmek, başka türlü olmak, yükselmek, alçalmak ve tekamül etmek gibi kavramların hiçbiri düşünülemez ve söz konusu edilemez.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Mutlak)

Evet, Hegel’e göre böyle bir “mutlak varlık” var, fakat Allah değil. İsmini de, doğan çocuğa isim koyar gibi Hegel koyuyor, Geist diyor.

Ancak, Tevhîd inancından izler de taşıyan bu “mutlak varlık” düşüncesi Hegel’e özgü değil.. Felsefe adına konuşulduğu ve “mutlak” kavramının kullanıldığı zamandan beri mevcut. Peygamberler tarafından dile getirilen Allah inancının tahrif edilmiş bir şekli olarak da görülebilir.

*

Demek oluyor ki, fıkıh ve tasavvuftan nasipsiz, İslam’ın fıkıh ve tasavvuf disiplinleri çerçevesinde dile getirilen mesajlarını önemsemeyen ve küçümseyen kelamcıların zındıklaşması olayı, Ebu Bekir Verrak’ın (ö. M. 893) yaşadığı zamanlardan beri dikkat çeken bir durum.

Ancak, mutasavvıf geçinip de İslam’ın kelam ve fıkıh disiplinleri tarafından inceleme konusu yapılan hakikatlerine sırt çeviren cahil sofular da benzer bir yozlaşmayı temsil ediyorlarmış.

Bid’atçı hale geliyorlarmış. Din diye uydurmalara, dindarlık diye hurafelere sarılıyorlarmış.

Cahil sofulara sorarsanız, mutasavvıf diye bilinen herkes doğru yoldadır. Mutasavvıf asla sapıtmaz. Onları “zahir ehli” anlayamaz.

Oysa, büyük sufîlerden (tasavvuf ehlinden) Ebu Bekir Verrak öyle demiyor. Ondan öğrendiğimize göre, bid’atçiler kelamcılar ile fıkıhçılardan ziyade tasavvufçular arasından çıkıyormuş. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz ki sözün en doğrusu Allah'ın kitabıdır ve yolların en güzeli de Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem'in) yoludur ve işlerin en şerlisi sonradan çıkarılanlardır ve her sonradan çıkarılan bid’attır ve her bid’at dalâlettir ve her dalâlet de ateştedir.”

(Müslim, Cum’a 43)

Demek oluyor ki, bid’at ihdas edenler genellikle cahil tasavvufçularmış.. Ya da şöyle diyebiliriz: Bid’atçılar daha çok cahil tasavvufçular arasından çıkar.

Cahil halk onların bid’atlerine aldırış etmeden onlara velî nazarıyla bakabilir, gerçekteyse, bid’atçi olmaları hasebiyle dalalettedirler (sapıklıktadırlar) ve yerleri ateştir.

*

Kelam ve tasavvuftan nasipsiz fıkıhçılar da selamette değiller. Ebu Bekir Verrak rh. a.’in dediğine göre, onların yaygın hastalığı da fıskmış.. Fasık oluyorlarmış.

Fasık diye, günahı alenen işleyenlere deniliyor.

Genel tabloya baktığımızda, sapıtma bakımından başı kelamcıların çektiğini görüyoruz. Zındıklaşıyorlar.

Onları cahil sofular izliyor. Bid’atçi oluyorlar. İmam Malik'e atfedilen söz çerçevesinde düşünüldüğünde ise, bid'atçilikle de yetinmiyor, zındıklaşabiliyorlar.

Fıkıhçıların ise fısk u fücura battığını görüyoruz. Alenen günah işleyebiliyorlar. Şayet tasavvuftan ve kelamdan nasipleri yoksa. Fakat fıkıh onları zındıklıktan ve bid'atçilikten koruyor. Amelleri bozuk olsa da kafaları nisbeten düzgün kalıyor.

İmdi, bu üç taifeden en görünür olanı fasık fıkıhçılar. Çünkü halk, günahları bilir, görür, anlar. Bid’atleri ise ancak ilim ehli anlayabilir. Cahil halk kimi zaman bid’atleri sünnetlerden daha çok önemser. Hatta yerleşik bir bid’ate karşı çıkıldığında, bunu büyük bir günah ya da dine karşı lakaytlık gibi değerlendirir.

Dolayısıyla, tasavvufçuların sapıkları (bid’ate saplanıp dalalete düşen ve ateş ehli olmaya hak kazananları) halk tarafından yine de saygı görürler. Bundan dolayı, hal bakımından fasık fıkıhçılardan çok daha kötü durumda oldukları halde, onlar gibi tepki görmezler. Benimsenirler.

Aynı durum zındık kelamcılar için de geçerlidir. Halk onların laflarındaki zındıklığı anlayamaz, çözemez. Onları büyük alim zannedebilir.

*

Ancak tarih, hem kelamcı gibi laga luga yapan, hem mutasavvıf görünen, hem de fıkıh namına ahkam üfüren sapıklara da şahit olmuş durumda. Bunların en meşhuru, İbn Arabî diye bilinen zındık.

Birtakım kimseler tarafından yüceltilmesine aldanmamak gerekir. Mesela Fethullah Gülen bugün de birçok takipçisi tarafından büyük bir velî olarak görülüyor. Geçmişte de, sonradan ona sövüp sayan birçok kişi ondan “muhterem hocaefendi” diye söz ediyordu. Şayet laik (siyasal dinsiz) devletle tokuşmasaydı bugün de öyle anmaya devam edeceklerdi.

Oysa, Fethullah’ın hataları da büyük olmakla birlikte, cesamet bakımından İbn Arabî’ninkilerin onda, belki yüzde biri bile etmez.

Efendim İbn Arabî için falan velî zat, filan büyük mutasavvıf şöyle olumlu konuşmuşmuş, böyle saygılı kelam etmişmiş. E Fethullah için de öyle konuşan bir sürü din alimi bilinen hacı hoca, müderris, ilahiyat prof.u var. Hatta, Cübbeli Ahmet’in dediğine göre, İsmailağa Cemaati’nin şeyhi Mahmut Efendi bile bunlar arasında yer alıyor


HACI BEKTAŞ-I VELÎ’Yİ ANLAMAK: ŞERİAT, TARİKAT, HAKİKAT VE MARİFET

 

Kaynaklara göre Hacı Bektâş-ı Velî'nin asıl ismi Muhammed; Seyyid Muhammed ibn-i Musâ-yı Sânî olarak biliniyor. 

Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî kelimelerinin tamamı lâkab. Türk-İslâm edebiyatı uzmanları, Hünkâr sözcüğünün Hüdâvendigâr kelimesinin kısaltılmışı olduğunu belirtiyorlar. Hüdâvend, Farsça bir kelime ve ‘efendi, bey’ anlamına geliyor. Lakabda yer alan Hacı ifadesi de, doğal olarak, hacca gidildiğini gösteriyor.

Hacı Bektaş-ı Velî, üç açıdan sosyal ve kültürel tarihimiz açısından büyük önem taşıyor. Birincisi, Osmanlı Devleti’nin ordusu Yeniçeri Ocağı tarafından pîr kabul edilmiştir. İkincisi, geniş bir coğrafyaya yayılmış olan ve etkileri bugün de devam eden Bektaşî tarikatinin en önemli figürüdür. Üçüncü olarak, bugün Yeniçeri Ocağı mevcut olmasa ve Bektaşî tarikati eski yaygınlığını kaybetmiş bulunsa bile, Hacı Bektaş-ı Velî’nin düşünce geleneği, ülkemizdeki Alevî kesim tarafından önemsenmektedir.

“Osmanlı Devleti, devşirme denilen Hıristiyan çocuklarından oluşturduğu orduyu Hacı Bektaş Veli'nin düşüncelerinden yararlanarak eğitti ve şekillendirdi. Yeniçeri Ordusu denilen bu ordunun başında bulunan ağa da Bektaşi idi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin birinci gücü olmuştur. Yeniçeri ordusu, törenlerde gülbank çeker (dua okur) ve bu gülbankta da Hacı Bektaş Veli'nin adı anılırdı. Duanın sonu şöyleydi: Pîrimiz hünkârımız Hacı Bektaş-ı Veli'nin demine devranına hû diyelim hû!”

Elimizde Hacı Bektaş-ı Velî’nin önemli bir eseri bulunuyor: Makalât. 

*

Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat

Makalât, birbirinden bağımsız makalelerden oluşmuyor aslında, kendi içinde bir konu sıralaması ve bütünlüğü var. Eser 11 bölümden (bâb) müteşekkil. Kitabın temel kavramlarını Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat oluşturuyor. Birinci bölüm (Bâb-ı Evvel), bu kavramlar çerçevesinde müslümanları dört kısma ayırıyor:

“Evvel güruh abidlardur, bunlar Şeriat kavmidur.... Pes imdi her ne ki bu dünyada vardır, helâl ve haram ve mısmıl ve murdar kamusı Şeriat birle malum olur; zira ki Şeriat kapusı ulu kapudur....” (s. 3)

İkinci güruh tarikat (zühd) ehlidir, zahidlerdir:

“Pes zahidlerin taatı dün ü gün [gece gündüz] Tanrı’yı zikretmektir ve hem bismillâhirrahmânirrahîm’i cümle işte yâd kılmaktır....” (s. 6-7)

Demek ki Tarikat ehli olmak, helâl ve haramı bilen, mısmıl ile murdarı ayıran Şeriat ehlinden fazla olarak zahidliği, zühd sahibi olmayı, yani ‘dünyayı terk etmeyi’ ve Allahu Teala'yı devamlı zikretmeyi gerektirmektedir. (Benim çocukluğumda köyümüzde mısmıl kelimesi kullanılırdı.)

*

Üçüncü topluluk ariflerdir (Marifet ehli), bunlar takva ehlidir:

“Pes imdi aziz-i men! Gey sakınmak gerek ki kişide yaramaz fiil olmaya ve hem daim taharet üzere olmak gerek. Adam arısuz [pis] olduğuna sebep budur ki onun içinde şeytan fiili ola. Eğer inanmazısan bir kaba süçi [içki] koy ve ağzın berkit, ve deniz içinde ko ve ol kabun daşrasun yu, ta haddi on yıla değin, hemen girü bayağı süçidür ve murdardur.... Bir kuyuya bir damla süçi [içki] içki dam[la]sa, ol kuyunun suyunu bir kezden çıkarsalar, yabana dökseler ve ol su döküldügi yerde ot bitse ve o otı koyun yise, pes takvî [takva] ehli kavlında o koyunun eti haramdur; niçün? Anınçün kim; süçi haramlığı ve murdarlığı şeytan fiilinden oldı.” (s. 8-9)

Görülüyor ki arifler yani Marifet ehli, Şeriat’i aşma iddiasıyla helâl ve haramı gözetmeyen ve “mısmıl” ile murdarı ayırmayan kimseler değildir. Onlar, Şeriat’in yasakları konusunda olağanüstü bir hassasiyet sergileyenlerdir.

Şeriat ehli, sadece içki içmemekle yetinirken, Marifet ehli, bir damla içki karışmış bir kuyunun suyundan bile uzak durmakta, hatta o su ile bitmiş otu yiyen koyunun etini bile ağzına sürmemektedir.

Neden böyledir? Şundan: Marifet, arif olmaktır, yani ‘bilmek’tir. Neyi bilmek? Allahü Teala’yı.. Marifet ile kastedilen, Marifetullah’tır, yani Allah’ı bilmek. Allah’ı bilen insan ise, O’nun yüceliğini anlar, emir ve yasakları konusunda olağanüstü dikkatli davranır.

*

Dördüncü güruh ise muhiblerdir, Allah sevgisine ulaşmış, muhabbetullaha erişmiş olanlardır (Hakikat ehli):

“Amma dördüncü gürüh muhıblardır; bunlar hakikat kavmıdur ve bunlarun aslı doprakdandur ve doprak teslim u razıdır. Pes muhıb dahı teslim u rıza içinde olsa gerek.” (s. 11)

Tasavvuf kültürüne vakıf olmayanlar, bu sözlerden birşey anlamazlar. Anladıklarını sanırlar ama anlamazlar. Buradaki “teslim” ve “rıza” kavramları önemlidir. İmam Gazalî’nin İhya-ı Ulûmiddin’inin 4’üncü cildinin altıncı kitabı (ki toplam on kitaptır/bölümdür) şu başlığı taşır: “Kitabu’l-mahabbet ve’ş-şavk ve’l-üns ve’r-rıza”. Muhib olmak, muhabbet/mahabbet (Allah sevgisi) sahibi olmaktır. Bunun en önemli alameti de “rıza”dır, yani insanın, Allahu Teala’nın kendisi hakkındaki takdirine (kaderine) razı olması. 

Muhibler, Allah’ın kaza ve kaderine “teslim” olmuşlardır. Onlar, en büyük felaketler, en acı musibetler karşısında “Hoştur bana senden gelen / Ya gonca gül, ya diken!” diyebilenlerdir.

Bunun edebiyatını yapmak kolay, fakat yaşayabilmek, yaşamak zordur. Bizi aşar. Dolayısıyla, böylesi bir maneviyata sahip olmadan “marifet, hakikat” edebiyatı yapmaya kalkışmamalıdır.

Akıl yürütme yoluyla Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini anlamakla mesele hallolmuyor. O kadarı İblis’te de var.

*

Makalât’ın ‘ikinci bâb’ında, bu dört güruhun durumunun daha iyi anlaşılması için şöyle denilir:

“Kul, Çalap Tanrı’ya kırk makamda irer, ulaşur, dost olur. O kırk makamın onu Şeriat içindedir, ve onu Tarikat içindedir, ve onu Marifet içindedir ve onu Hakikat içindedir.” (s. 14)

Yani, Allahu Teala’ya ulaşmak, O’na dost/velî olmak için Şeriat’in makamları da vazgeçilmez öneme sahiptir. Bu bölümde iman konusunda da şöyle deniliyor:

“Pes imdi Çalap tanrıya inanmak imandur ve buyruğın dutmak dahi imandur ve yığlın [sakının, kaçının] didüginden yığlanmak imandur. Pes Tanrı tebareke ve taala buyurduğın dutmayıp yığlın didüginden yığlanmamak Tanrı’ya inanmamaktır.”

Böylece, bir bakıma ameli imandan saymış olmaktadır.

Yani ona göre iman, Allahü Teala’nın emir ve yasaklarına uymayı gerektirir. İmansız bir insanın Allahü Teala’ya dost olması tabiî ki düşünülemez.

Üçüncü bâb, “Şeriatun makamların beyan kılur”. Bu on makamdan üçüncüsü şudur:

“Üçüncü makam namaz kılmakdur ve zekat virmekdür ve oruç dutmakdur ve güci yiterse hacca varmakdur ve gaza [cihad] eylemekdür ve hem nefir-i âm olıcak [asker olunca] kaçmayıb karşu varmakdur ve hem cenabetten [cünüplükten] yunmakdur.” (s. 19)

*

Şeriat’ın yedinci makamı ise şudur: “Yedinci makamı sünnet ü cemaat ehlinden olmakdur.” (s. 21) Buradaki “cemaat” “hak üzere olan topluluk” anlamını taşır. Sünnet ise, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Sünnet’idir.

Evet, Hacı Bektaş-ı Velî sünnîdir, Ehl-i Sünnet ve Cemaat'tendir. Varsayım ki Alevî, Sünnî Alevîdir. Ateist veya Sünnîlik düşmanı Alevî değil.

Dördüncü bâb, “Tarikat makamların beyan kılur”. (s. 23) Bu da yine on makamdır. “Onuncı makamı ışkdur [aşk/muhabbet] ve şavkdur ve safadur ve fakirlikdur.” (s. 28) Görüldüğü gibi, İhya’nın 4’üncü cildinde yer alan kitap isimlerinden birinde geçen “şavk” kelimesi burada da yer almaktadır.

Beşinci bâb ise, “Marifetün makamların beyan kılur”. Bu makamlar şunlardır: ‘Edeb, korku [Allah korkusu], perhizkârlık, sabır, kanaat, haya/utanma, cömertlik, ilim, miskinlik, marifet [marifetullah], kendini bilmek [marifet-i nefs].’ İbrahim Hakkı Erzurumî’nin Marifetname’si bu kavramları genişçe açıklar.

Altıncı bâb “Hakikatun makamların beyan kılur”. Bu on makam şunlardır: Toprak olmak [tevazu], yetmiş iki milleti ayıplamamak, eline geleni yasaklamamak [insanlara dağıtmak], dünya içinde yaratılmış her nesnenin ondan emin olması [hiçbir canlıya zarar vermemek], mülk ıssına yüzin sürüp yüz suyın bulmak [Mülkün sahibi Allah’a yalvarıp gözyaşı dökmek], sohbette hakikat eserlerini söylemek [Boş sohbet etmemek, boş laflarla ömrünü geçirmemek], seyr-i süluk [Manevi yolu katetmek], münacaat [Dua], Allah’a ulaşmak.

Yedinci bab, “marifetün maruf cevabın beyan kılur”. Bu bölümün son satırları şöyle: 

"Her kimün taatı [ibadeti] yoğısa kamu [bütün] eyledigi hayrat kabul olmaz. Pes imdi gey ulu taat ‘ya rabbi’ dimekdür, ihlas ile amma ihlas ile ‘ya rabbi’ dimeklük genez (basit ve önemsiz birşey) degüldür.” (s. 48)

“Pes her kimün Allahu Teala’dan nasibi ola, bu kadar sözden nesne anlaya, dün ü gün Allah zikrine meşgul ola....” (s. 49)

"Yunus sen bu dünyaya niye geldin / Gece gündüz Hakk'ı zikretsin dilin!"

*

Demek ki, Allahü Teala’ya ibadetten yüz çevirmiş olduğu halde topluma birtakım hizmetler yapmış olan kişinin bu hayırları makbul değildir. Kul, önce kendisini yaratan Allahü Teala’ya karşı taat vazifesini yerine getirecek ve gerçekten marifet (Allah’ı bilme) sahibi ise O’nu dün ün gün (gece ve gündüz) zikredecek, Allah’ın adını dilinden düşürmeyecektir. 

En büyük taat/ibadet, “Ya Rabbi/Rabbim” diyerek Allahü Teala’ya el açıp boyun bükmektir.

Sekizinci bab “Şeytan ahvalin beyan kılur”. Dokuzuncu bab ise “Tevhidü’l-Maarif [Allah’ın birliğini ve Allah’ı bilmeyi] beyan kılur”. Bu bölümde şöyle deniliyor:

“Ve hem dünyada cühüd [yahudi] ve tarsa [hıristiyan] var, ve hem halif [ihtilaf] itmek var. Pes günahına muti olmak [tabi olmak] cühüda benzer; şer’a [Şeriat’e] beyan virmemek [bağlılık göstermemek, tasdik etmemek] tarsaya benzer; hakdan dönmek haça tapmağa benzer....” (s. 67)

Yine şöyle deniliyor:

“Pes imdi aziz-i men [azizim, aziz kişi]! Marıfet ağacınun başı tevhiddur [Allah’ı bir bilmektir], özdegi imandur, yaprakları İslam’dur, dibi yakınlukdur [Allah’a yakınlık], köki tevekküldür [Allah’a güvenip işini O’na ısmarlamak], budakları nehy-i münkerdir [kötülüğü yasaklamak, kötülüğe engel olmak], suyı havf u recadur [Allahü Teala’dan hem korkmak hem de ümitvar olmak], yimişi ilimdür, yiri mümin gönlidür, başı Arş’dan yokarıdur.” (s. 72)

Tevhid, tevekkül, marifet, havf u reca ve nehy-i münker gibi kavramlar, başta İhya olmak üzere tasavvuf klasiklerinde genişçe açıklanır. 

Yukarıdaki ifadeden şunu anlıyoruz: İmandan, İslâm’dan (İslâm’ın beş şartına uymaktan), nehy-i münkerden, ilimden ve Allah korkusundan uzak olduğu halde Marifet iddiasında bulunan kişi, iddiasında yalancıdır.

*

Onuncu bab, “Adem aleyhisselamın sıfatun beyan kılur”. Onbirinci bab, “Adem’ün sıfatın beyan ider”. Bu bölümde şöyle deniliyor:

“Ve hem kafirlerden [daha] ulu düşman kişiye üç nesne vardur: Evvel heva-yı nefs, ikinci kibr ü dalalet, üçüncü yalancılık ve kulmaşlık [hilekârlık ve kalleşlik]. Pes bu üç nesne İblisle ortaklardur, müminleri yoldan çıkarurlar. Amma heva dilegi baylıkdur [zenginliktir], beğlikdür, kibir dilegi doyunca yimekdür ve eyü giymekdür ve Hakk’a muti olmamakdur ve yalancılık dilegi kahkahadur ve maskaralıkdur [gülüp oynamak, eğlence ve şaka ile zamanını geçirmek], kendü ayıbın gizlemekdür ve ayruklar [başkaları] aybın gözlemekdür.” (s. 109)

*

Şeriat’siz Hakikat olmaz!

Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat makamları (toplam kırk makam) arasında çelişki ve çatışma olduğunu ileri sürdüğü düşünülmemelidir. Şöyle der:

“Pes imdi aziz-i men! Bu kırk makamun birisi eksük gerekmez; zira kim bu kırk makamdan hiç nesne eksük yokdur.” (s. 32)

Yani Hakikat makamına ulaştığını ileri süren biri, Şeriat’ın makamlarının dışına çıkamaz. Mesela namazı terk edemez. Neden? Çünkü “bu kırk makamun birisi eksük gerekmez”. Peki eksik olursa ne olur?

“Pes kırk makam budur ki dedük, eğer sen dahi yiğrek bilürsen eyüdür, ve eğer ki bu kırk makamın birisi eksük olurısa Hakikat’lık tamam olmaz; zira kim şartı eksük olur.” (s. 31)

Demek ki, Hakikat, Şeriat’siz olmaz. Ve demek ki, mesela namazı terk eden bir kişi, Hakikat’ten bahsedemez, Hakikat’e ulaşmamıştır. “Zira kim şartı eksük”tür.

Hakikat’sız Şeriat olur da, Şeriat’sız Hakikat olmaz. Yani, Şeriat makamında kalmış bir insan, salt Şeriat’e uymakla yine Müslümanlar arasındaki dört güruhtan birinin içinde yer almış demektir. Fakat Şeriat’e uymayan bir insanın daha sonraki kapılardan da (Tarikat, Marifet, Hakikat) nasibi olmaz ve dört güruhun hiçbirine dahil olamaz.

Bir başka deyişle, Şeriat’i uygulayan her insan Hakikat’e ulaşamayabilir, fakat Hakikat’e ulaşanlar Şeriat’e tabi olanlardan çıkar. Çünkü önce Şeriat’in on makamını ifa ettikten sonra ilave olarak sırasıyla diğerlerine ulaşabilir.

 Şeriat’ten kopuluğunda, yani Şeriat makamları terk edildiğinde “Hakikat’lık tamam olmaz, zira kim şartı eksük olur”. “Bu kırk makamın birisi bile eksik” olmamalıdır ve bunlara Şeriat makamları öncelikle dahildir.

Yunus Emre’nin ifadesiyle, “Şeriat Tarikat yoldur varana, Hakikat Marifet andan içeru”. Yani Şeriat, varan için yine de bir yoldur, geçerlidir, yol olarak değere sahiptir; fakat Marifet ve Hakikat daha üstün mertebeleri ifade eder.

*

Eserde ayrıca şöyle deniliyor:

“Biregü [birisi] diliyile iman getürse ve gönliyile inanmasa veyahud öşrü zekatı tamam virmese veyahud hacca varuriken yoldan girü dönse veyahud Tanrı taala hükümlerinden birin batıl dutsa [Yani Şeriat hükümlerini geçersiz saysa] veyahud Muhammed-i Mustafa’ya inkarla baksa veyahud Muhammed’in ashablarının birin nahak bilse [Ashabdan herhangi birini, mesela Hz. Ömer veya Hz. Osman’ı hak dışı ya da haksız bilse] dükeli işledügi amelleri hebaen mensura olur.” [Amelleri boşa gider, sevapları silinir.] (s. 31-2)

Demek oluyor ki, Hacı Bektaş-ı Velî kuşatıcı, kapsayıcı, uzlaştırıcı, hoşgörülü ve birleştirici bir anlayışa sahiptir; sahabeler arasında ayrım gözetmez. 

Makalât, şu cümlelerle bitiyor:

“İmdi, insanın vücudini [varlık alemine çıkışını] ve Şeriatun ve Tarikatun ve Hakikatun ve Marifetun ahvalları icmalen [özetle] beyan ve kudretim yitdügince ayan kıldum, ihtisar üzre [kısaca], ziyadesin isteyen mufassalata [tafsilata, ayrıntıya] nazar itsün. Baki haberler Kur’an tefsirinde [ayetlerin açıklamalarında] ve ahadis-i Nebevi’de [Peygamber hadislerinde] ve tezkiretül evliyada [Allah dostlarının sohbetlerinde] malum ola. Vallahu a’lemu bissavab, ve ileyhil merciu vel meab.”

Demek oluyor ki, Hacı Bektaş-ı Velî’yi daha iyi anlamak isteyenler Kur’an tefsirlerine, ayetlerin açıklamalarına ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadislerine bakmalıdır.


EBU HANZALA HALİS BAYANCUK: İDRAK DE NOKSAN, EDEP DE

 



Ebu Hanzala Halis Bayancuk, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ından okuyarak sözlerini şöyle sürdürüyor:

“(İmam-ı Rabbanî mektubunda) Devam ediyor: ‘Bir talibe lazımdır ki, kalbini bütün cihetlerden alıp şeyhine teveccüh ede. Şeyhi hayattayken onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul olmaya.’ Yani bir nafile (namaz) kılacaksak, bir zikir yapacaksak eğer, Allah’ı anmak gibi bir ibadette bile şeyhten izin almamız gerekiyor. ‘Onun huzurunda dahi başkasına iltifat etmeye.’

“Yani onun huzurundasınız, oturuyorsunuz, mesela namazdayken, örnek veriyorum, gözünüz sağa sola kayabilir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu namazın ecrinden eksilten bir şey olduğunu söylüyor, şeytan gelir insanın namazından çalmak istiyorsa sağa sola baktırır, Allah’ın huzurunda olsa bile olur ama şeyhin huzurunda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil, olmaması lazım. ‘Onun önünde bütünüyle kendisine teveccüh edip oturmalı. Onun emri olmadan yanında zikirle dahi meşgul olmamalıdır. Onun huzurunda farzlardan ve sünnetlerden başka nafile namazlarla meşgul olmamalıdır.’

“Yani nafile olur, zikir olur, onun emri olmadan bunlarla meşgul olmamalı. Ama farzdır, sünnettir, bunları kılabilir. ‘Bu zamanın sultanından şöyle anlatıldı: Veziri yanında ayakta duruyormuş, tesadüfen nazarı elbisesine ilişir, onu eliyle düzeltir. Bu haldeyken Sultan onu görür ve onu kendisinden başkasına yönelmiş bulur, azar ederek ona şöyle der: “Bu fiili hazmedemem. Vezirim olduğu halde huzurumda bulunup benden başkasına iltifat edesin ve elbiseni düzeltmekle meşgul olasın.” Şimdi düşünmeli.’

“Bakın şimdi kıssadan nasıl hisse çıkarıyoruz ey ümmetin inkişafına talip olanlar! ‘Bu düşük dünya işleri için böyle ince edeplere riayet gerekli olunca, Yüce Allah’a vusul vesilelerine karşı edeplere riayet etmek elbet daha fazla gerekli olmalıdır. Hem de tam manasıyla. Mümkün olduğu kadar gölgesi şeyhinin elbisesi üzerine veya gölgesine düşecek şekilde ayakta durmamalı.’

“Yav Allah için, Allah’a celle celalühu karşı bile böyle bir edep var mı?! Gölgesi, şeyhin gölgesinin üzerine düşmeyecek. Şeyhin yanında elbisesiyle bile uğraşmayacak. Yani namazda bile, bazı mezheplere göre, yani en katı olan mezhebe göre, üç defa hareket ederseniz namazınız bozuluyor. Namazda bile. Ki racih olan (tercih olunan), yani başka mezheplerde de olan, ihtiyaç varsa insan hareket edebilir, bu hareket namazı bozacak seviyeye ulaşmadığı müddetçe de bunda bir beis olmaz. En fazla namazın adabına uygun değildir denir. Ama şeyhin huzurunda elbisenizi bile düzeltemiyorsunuz. Niye? Bir kralla vezirinin kıssasından elde etmiş olduğumuz birşeye göre.

“Peki böyle bir adam şeyhinin apaçık haramlar işlediğini görse buna karşı çıkabilir mi?! Yanında hareket etmekten daha imtina ettiğiniz, gölgesi gölgesinin üzerine düşmediğini dediğiniz bir adama, bunda bir kötülük bile görseniz, buna ses çıkarmanız mümkün mü? Hayır! Bu kalpleri esir alıp teslim almak için oynanmış olan bir oyun. Bu mürit adabı denilen adap, evet sünnete uygun olan kısımları da var, ama büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş olan edeplerdir.”

*

İşi getirip bağladığı noktaya bakın.. Tarikat adabı diye anlatılan hususların istismara müsait olduğunu, kötüye kullanılabileceğini söylese anlayacağız, fakat o bunu yapmıyor, “Bu kalpleri esir alıp teslim almak için oynanmış olan bir oyun. Büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş olan edeplerdir” diyor.

Bu şekilde genelleme yapması iki nedenden kaynaklanıyor olabilir:

Birincisi, idrak bakımından biraz arızalı olması.. Kafasının basmaması..

İkincisi ise, bilerek çarpıtma yoluna gitmesi, demagoji ve mugalata yapması.

Sözlerinin akışına baktığımızda, bu vatandaşta her ikisinin de bulunduğu anlaşılıyor.

*

Baştan başlayalım..

“Şeyhi hayattayken onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul olmaya”dan kasıt, müridin, şeyhin tavsiye ettiği nafile namazları kılmaya devam etmesi ve şeyhin ders olarak verdiği zikirleri vird edinmesi, onlarla yetinmesidir.

İbadetlerde önemli olan devamlılıktır. Şeytan’ın hilelerinden biri, hayırlı amelleri yapmaya engel olamadığı zaman insanı onlar konusunda aşırılığa itmesi ve böylece bıkkınlığa sürüklemesidir.

(Son zamanlarda bazılarının “din yorgunluğu”ndan söz ettiğine şahit olduk. Din, kolaydır ve yormaz. Fakat insan kendi kendisine işi zorlaştırabilir.)

Yeni müslüman olanlarda ve müslüman bir ailenin çocuğu olduğu halde dini yaşamayıp hayatının bir döneminde yaşama kararı alanlarda genellikle böyle aşırılaştırma eğilimi olur. Mesela Yusuf İslam’ın ilk müslüman olduğu haliyle şimdiki bir değil.

Tarikata ilk girenlerde de başlangıçta böyle bir heyecan olur. İbadetlerini kafasına göre çoğaltırsa sonuçta farzlarda bile tembellik eder hale gelebilir. 

İbrahim Hakkı Erzurumî rh. a.’in Marifetname’de verdiği bir örnek var: Adam işinde gücünde bir müslümandır. Şeytan onu yoldan çıkarmak için gelir, farz olmadığı halde, “Sen ne biçim müslümansın, mukaddes beldeleri niçin ziyaret etmiyorsun” der. Bu da tutar hacca gider. Haccı yapar gelir, fakat işleri bozulmuştur, borçlanmıştır, bu defa Şeytan gelir, “Sana hac farz değildi ki, niye gittin? Bak perişan oldun” der. O zavallı da, hacca gitmiş olmaktan pişmanlık duyar. Böylece hac sevabı da elinden gider. (Geçmişte hacca gitmek bugünkü gibi değildi. Hacca gidip gelmek belki bir yıl sürüyordu. Hem bu bir yıllık yolculuk için harçlığınızın olması gerekir, hem de geridekilerin bir yıllık ihtiyacını sağlamalısınız. Ayrıca bir yıl boyunca geliriniz de olmayacaktır.)

Evet, burada sözü edilen nafileler ve zikirler, vird haline getirilen, farzlar gibi her gün yapılmak istenen nafile ve zikirler. (Mesela 100 kere şu tesbihatı, 200 kere bu tesbihatı yapmak gibi..)

Şeyh, müridinin durumuna göre tavsiyede bulunur; kontrolü kaybetmemesine, işi çığırından çıkarmamasına çalışır. Anlatılmak istenen bu.

Bir de Ebu Hanzala adlı sivri zekânın çıkardığı sonuçlara bakın..

Allahu Teala böylesi dili bilgili, ağzı laf yapan, fakat idrak bakımından tam takır kuru bakır tiplerin şerrinden ümmeti korusun! Amin!

*

Şeyhin huzurunda başkasına ya da başka şeye iltifat etmeme (yönelmeme, ilgilenmeme) bahsine gelelim.

Tarikatlar, müritlerin terbiyesi için var. Bu da, belli bir disiplin ister..

Aynı durum medreseler, okullar, askerî birlikler, hatta bazı iş kolları için de geçerlidir.

Medreseye gittiniz ve bir hocadan ders alıyorsunuz, onu pür dikkat ve saygıyla dinlemeniz gerekir. Huzurunda laubali oturmanız, yanınızdaki arkadaşınızla konuşup şakalaşmanız, gülüşmeniz uygun olmaz.

(Burada bir hatıramı anlatayım: Memleketim Gürün’de liseye başlamıştım. Bir sene boş gezmiştim, normal öğrencilerden iki yaş büyüktüm, böyle bir avantajım vardı.

Coğrafya öğretmenimiz Abdullah Kayapınar, okulun eski müdürüydü. Sol görüşlüydü. Bütün öğrencilerin ondan çekindiğini duymuştum.

İlk dersimize geldiğinde, birden bire bir öğrenciye öfkeyle bağırdı, sonra üzerine yürüdü ve Allah yarattı demeden tekme tokat dövmeye başladı. Sonra bir başkasına döndü, “Ne gülüyorsun lan!” gibi bir şey dedi, onu da evire çevire güzelce dövdü. Bütün sınıfın da yüreğinin yağı eridi.

Yıllar sonra benim küçük kardeşlerim liseye başladıklarında onlara şunu söyledim: “İlk coğrafya dersinde sınıfınızdaki, aile bakımından arkası güçlü olmayan ve vücutça da çelimsiz iki öğrenci korkunç bir dayak yiyecek.”

Evet, bizim Kayapınar, liseye ilk başlayan öğrencilerin gözünü ilk derste böyle bir taktikle korkutuyor ve öğrenciler o korkuyla mezun oluyorlardı. O, nöbetçi öğretmen olduğunda, ders zili çalınca koridorlar, kovboy filmlerindeki haydutların saldırdığı sokaklar gibi olurdu, ortalık boşalırdı.)

Askere gidersiniz, size belirli duruş ve yürüyüş kuralları getirirler. Kendiniz olmaktan çıkıp bir bütünün parçası haline gelmenizi, bir makinanın dişlisi gibi kurulmuş biçimde hareket etmenizi isterler. “Hazır ol!” denildiğinde tutup üstünüzü başınızı düzeltmekle meşgul olamazsınız. Yana, arkaya dönemezsiniz.

Peki, savaşırken bütün bunlara ihtiyacınız var mıdır? Yoktur!

Şimdi bundan hareketle askerlik için, “Bu kalpleri esir alıp teslim almak için oynanmış olan bir oyun. Büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş olan kurallardır” derseniz olur mu?

Size gülerler..

Tam aksine, bu kurallar, belirli bir muhakemenin ürünü olarak icat edilmişlerdir.

*

Tarikattaki edepler de böyledir.. Muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş değillerdir. İnsanların dingonun ahırındaki hayvanlar gibi olmaması için konulmuştur.

Ha, bunlar istismar edilmiyor mu, ediliyor.. Askerlikteki kurallar da istismar konusu olabiliyor. Bu istismara müsait oluş yüzünden darbeler yaşanıyor.. Fakat bunun önüne geçmek mümkün değildir.

Ne yapalım, orduları dağıtalım mı?.. Askere gidenlere sadece tüfekle atış yapma mı öğretilsin.. Disiplin olmasın mı?!

Disiplinden vazgeçemezsiniz.. İlaçlar gibi.. Her ilacın yan tesiri de vardır.. Bu yan tesirleri gözünüzde fazla büyütürseniz ilaç sanayiinin kapısına kilit vurmanız gerekir. (Evet, disiplin ve hiyerarşi önemlidir. Türkiye'de Batılılar'ın arzusu doğrultusunda erkeğin aile reisliğine darbe vurulduğu için yakın gelecekte bu toplum çökecek. Çöküyor. AK Parti'nin büyük hizmeti.. Zinayı bile suç olmaktan çıkarttı.)

Sanayi ve teknoloji için de aynı durum geçerlidir.. Bunlarla birlikte çevre kirliliği ve doğanın tahribi de yaşanır. Bu kaçınılmaz birşeydir. Çevreye zarar veriyor diye sanayi hiç olmasın mı?!

Sadece tarikatlarda değil, bütün toplumsal yapı, kurum ve topluluklarda benzer sapmalar yaşanabilir.

Aslına bakılırsa, bu Halis Bayancuk gibi tipler, günümüze özgü "çağdaş" şeyhler durumundalar.. Tarikatlarına tarikat değil de dernek diyorlar. Aradaki fark, bundan ibaret.. Misal, Mustafa İslamoğlu'nun müritlerinin bu hayırsız adama olan bağlılıkları, bir tarikattaki müritlerin şeyhlerine olan bağlılıklarından daha fazla. 

Fakat adına tarikat denilmediği için Şeyh Mustafa'ya olan şuursuz intisap ve biat göze batmıyor. 

*

Hz. İsa aleyhisselam, Yahudi alimlerin kurumsallaşmış ve ögrütlenmiş din bürokrasisinin tepkisiyle karşılaşmıştı. Fakat zamanla onun takipçileri Kilise kurumunu, papalığı, piskoposluğu vs. icat ettiler ve işi getirip aforoza ve Cennet’te arsa dağıtmaya kadar vardırdılar.

Tarikat karşıtlığı yapanlar da zamanla tarikatlarda olandan daha fazlasını başka isimler altında hayata geçiriyorlar. Misal, türbeleri kapatan Selanikli Mustafa Atatürk için dünyanın en büyük türbesi/yatırı, "abide mezar" (anıtkabir) adı altında inşa edilmiş durumda.

Bu Halis efendinin milleti toplayıp nutuk attığını, tutup bulunmaz Hint kumaşı gibi videoya aldırarak bunları yayınlattığını görüyoruz. Kendisi konuşurken karşısındakilerin aralarında konuşup gülüşmelerini, başka şeylerle meşgul olmalarını kabul ediyor mu? Eder mi? Belki bir iki defa sabreder, fakat sonra, “Siz buraya bizim çalışmalarımızı sabote etmek için gelmişsiniz. Dinlemeyecekseniz, kendi aranızda sohbet edecekseniz buraya gelmeyin, gidin başka yerde eğleşin” der.

Eh, tarikat da yolgeçen hanı değil.. En az senin derneğin kadar kurallara sahiptir. 

Kimse seni tarikata zorla intisap ettirmez. Ettirseler bile istemezsen şeyhin yanına hiç de uğramazsın. Ama gidersen, oranın kendine göre kurallarının olmasını doğal karşılaman gerekir.

Medreseye talebe olmak zorunda değilsin.. Fakat olmuşsan, oranın kurallarına uymalısın.

*

Tutmuş bir de bütün bunları namazla, Allahu Teala’nın huzurunda olmayla vs. kıyaslıyor.

Bay sivriltilmiş zekâ, insanın Allahu Teala’nın huzurunda olmadığı bir an mı var! Her zaman Allahu Teala’nın huzurundasın. Yatarken de, otururken de..

Bu dangalağın akıl yürütüşüne uyarsak şöyle düşünmemiz gerekiyor: Allahu Teala bizi gördüğü halde yatıp uyumuyor muyuz?.. Neler neler yapıyoruz.. Şeyhin yanında da yapabilmemiz lazım..

Evet, dediğimiz gibi, bu  künye meraklısı Halis’in kafası bir parça arızalı.. Bazı şeylere basmıyor. Fakat sorunu sadece bu değil.. Bile isteye yanlış anlamaya çalışıyor gibi bir hali var.. Bir insan bu kadar ahmak olamaz, işin içinde illa ki bir ahlakî sakatlık da olmalıdır.

Sözde tevhid için, şirkle mücadele için bayrak açmış.. Muhterem sivri kardeş, o halde o söylediklerini askerlik için de söyle.. Aynı açıklık ve kararlılıkla..

Tutup tağuttan bahsediyor, fakat tağutun kendisinin adını söylediği yok.. Çıkıp tağutçu diye önüne gelen müslümana saldırıyor. Diyanet’in zavallı personelini bırak, çıkıp yüksek sesle “Atatürk tağuttur” de!

*

Bildiğim kadarıyla bu heyecanlı arkadaşın babası eski Hizbullahçılardan..

Türkiye Hizbullahı, tam da Türkiye’deki tağutî düzene hizmet etsin diye kurulmuştu.

Hizbullah da bir tür tarikattı.. Silahlı tarikat.. Devlet kurumları tarafından “ortak düşman” PKK’ya karşı kullanıldı, "bebek katili" Abdullah Öcalan CIA tarafından Türkiye’ye teslim edilince de bunlara “Düşman öküz ölmediyse de yaralandı, ortaklık bozuldu, size ihtiyaç kalmadı” denildi.

Bu rejimin tağutu, zamanında, “Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” demiş, İstiklal Marşı’na ve İstiklal Harbi ruhuna savaş açarak “Tek dişi kalmış canavar”ın propagandasını yapmıştı.

Aslında bu Halis gibi seçme ve süzme sivriler, bir taraftan hilekârca “Tasavvufa tümden karşı değiliz” diyerek edebiyat yapıyor, diğer taraftan da, Kemalistlerden daha şedit bir tasavvuf düşmanlığı sergiliyorlar. Muhatabına, "Senin yaşamanı istiyorum, yaşama hakkına saygı duyuyorum, fakat bir şartla, nefes alıp vermeyecek, oksijenimizi tüketmeyeceksin" der gibi..

Bunlar varken Kemalistlerin ayrıca tasavvuf ve tarikat düşmanlığı yapmasına gerek kalmıyor. Rejimin “farz-ı kifaye”sini bunlar üstlendiği için onların sorumluluktan kurtulmasını ve rahat etmesini sağlıyorlar.

*

Halis hakkında hüsnüzannım vardı, yukarıya aldığım laflarını dinleyince buharlaşıp kayboldular. Videosunun tamamını izlemedim. İzlemeye devam edersem bu dangalağa cevap için tutup kitap yazmam gerekecek. Başka meşguliyetlerim var.