tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HRİSTİYAN USULÜ TASAVVUFÇULUK: İBN ARABÎCİ AKIL DÜŞMANLIĞI VE "AKILSIZ TEMİZ KALB (GÖNÜL)" HURAFESİ

 




Şu satırlar, İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı’nın, eseri tanıtmak için yazdığı hurafeler arasında yer alıyor:

“… İbn Arabî Tedbîrât’a yazdığı girişte … “Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında fark vardır” (s. 46) diyerek tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğuna dikkat çekmiştir. … tasavvufî idrak “cüz’î akl”ın ötesinde “kalp ve gönül” dediğimiz bir meleke ile ilgilidir. Bütün “îman” konularında bu melekesini kullanmak durumunda olan insan, hususî bir gayret ile bu melekesini daha da geliştirip “akıl tavrı”nı gerçekten aşmak mertebesine yükselebilir.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix.)

Kendi zannından ve nefsinden söyleyen kimse ile Rabb’inden söyleyen kimse arasında elbette fark vardır.

Fakat, tasavvuf ehlinin zannî ve nefsî bilgiler sahibi değil “Rabb’inden söyleyen” kimseler olduğu lafı bir palavradır. (Ayet ve hadîs-i kudsî nakletmeleri durumu hariç.)

Değil tasavvuf ehlinin, peygamberlerin bile söylediklerinin bir kısmı zanna dayanır. İçtihatlarının durumu budur. (Ulemadan farkları, onların içtihat hatalarının vahiyle düzeltilmesidir. İsabetli olunca mesele yok.)

Tasavvuf ehlinin sözleri “hadîs-i kudsî” değildir.

Üstelik, tasavvuf ehli diye bilinenlerin birçoğu resmen sapıktır, “şeytandan söyleyen” durumundadırlar.

Ancak, hadîs-i şerifte belirtildiği üzere bu ümmette “muhaddesûn” (kendilerine ilham olunanlar) vardır, fakat bunun için tasavvuf ehli zümresinden olmak şart değildir. Ya da şöyle söyleyelim: Tasavvuf ehli olmak, muhaddesûndan olmayı gerektirmez ve garanti etmez.

*

İbn Arabîci hurafe prof.u Tahralı’ya göre (O kendisini tasavvuf prof.u zannediyor) “Tasavvufî idrak ‘cüz’î akl’ın ötesinde ‘kalp ve gönül’ dediğimiz bir meleke ile ilgilidir”miş.

Eğer böyleyse, tasavvufî idrak denilen şey, idraksizlik ve ahmaklığın ta kendisi demektir.

Akılsız dindarlık da, tasavvuf da olmaz.

Ayrıca, kalb ile akıl birbirinden ayrı şeyler değildir. Ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

“Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlarla akıl erdirecekleri kalbler ve onlarla işitecekleri kulaklar olsun! Ama şu gerçek ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalbler kör olur.” (Hac, 22/46)

Kalb, akletmek için vardır. Kalbin akletmenin dışında ya da ötesinde, aklı devre dışı bırakan bir hassesi yoktur.

*

İmam Gazzalî, fıkıh usûlü kitabı el-Mustasfa’da şöyle demektedir: 

Akıl deliline hiçbir şekilde muhalefet mümkün değildir.

(Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik Y., 2006, s. 37.)

Aynı şekilde Bediüzzaman da şunu söylemektedir:

“Yerleşmiş usuldendir [İslamî ilimlerin temel usul kaidelerindendir]Akıl ve nakil [vahiy] çatıştığında, akıl asıl alınır ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl gerektir.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemat, İstanbul: Şahdamar Y., 2005, s. 23.)

Evet, o akıl, senin akıl zannettiğin akılsızlığın değildir.

*

Ehl-i Sünnet uleması, bilgi kaynakları (ya da bilgi edinme yolları) olarak şu üç şeyi sıralamışlardır: Akıl, havass-ı selime (sağlam duyular), haber-i sadık (doğru haber)

Vahiy (nakil), “doğru haber” kapsamına girmektedir.

Keşf, ilham, rüya vs., Ehl-i Sünnet tarafından “kesin” bilgi kaynağı kabul edilmez. 

Hiç bilgi vermez değiller, fakat hataya açıktırlar ve “kesinlik” taşımazlar. Özellikle dinî meselelerde ve hak-hukuk bahislerinde dikkate alınmazlar.

Basit bir misalle açıklamaya çalışalım:

Mahkemede hüküm verme konumunda olan hakim, herkesçe kabul edilen aklî ilkelerebeş duyu vasıtası ile algılanıp kayda geçen verilere, ve doğru olduğu anlaşılan haberlere (şahitliklere) dayanarak karar verme durumundadır. “Ben dün bu konuyla ilgili bir rüya gördüm, o yüzden şöyle hükmediyorum” veya “Benim kalbime şöyle bir duygu geliyor, içimden bir ses şunu diyor, o yüzden hükmüm şu” diyemez.

Dinî konular mahkemelerde karara bağlanan dünyevî davalardan herhalde daha az ciddi değildir.

*

Hanefîler’in itikatta tabi oldukları büyük alim İmam Matüridî rh. a., sağlam duyular ve nakil (haber, vahiy) yoluyla erişilen bilginin doğruluğunun da yine akılla anlaşılacağını ifade etmektedir:

“Aslında nesne ve olayların meşru oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin gelişinden sonra bile –şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde edilebilecek nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve bir de sadece tefekkür ve istidlalle ulaşılabilecek hususların ortaya çıkarılmasıyla mümkündür.”

(Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b., İstanbul: İSAM, 2015, s. 51.)

Evet, sağlam duyular ve doğru haber de "kesin" bilgi kaynağı ya da vasıtası iseler de, “nihâî bilgi” akıl çerçevesinde ortaya çıkar.

Bu durumda, İbn Arabîci hurafe ehlinin “akıl” ile bağını koparmış “gönül”ünün “bilgi” (marifet) bahsinde yeri ne olabilir?

"Akletmeyen, akla savaş açmış kalb" ile nereye varılabilir?!

“… Haktan sonra dalaletten (sapıklıktan) başka ne vardır?! ....” (Yunus, 10/32)

*

Kelam ilminin müstesna otoritelerinden Seyyid Şerif Cürcanî, meseleyi şöyle açıklamakta ve bir bakıma İmam Matüridî’nin sözünü şerhetmektedir (Normal parantez içi ifadeler, Mevâkıf yazarı Adudiddin el-Îcî’ye aittir. Parantez dışı ifadeler ise, Seyyid Şerif Cürcanî’nin şerhi durumundadır. Köşeli parantezler ise tarafımızdan eklenmiştir):

(Delil, ya) ister yakın ister uzak olsun (bütün öncülleriyle aklîdir, ya) aynı şekilde (bütün öncülleriyle naklîdir, ya da bu ikisinden bileşmiştir. Birincisi) kesinlikle nakle dayanmayan saf (aklî) delildir. (İkincisi) ki bu, saf naklî delildir ([böylesi bir delil türü] tasavvur edilemez. Çünkü) naklî delilin medlûlün [delâlet olunan şeyin] bilgisini vermesi için (haber verenin doğru olması gerekir. Haber verenin doğruluğu ise ancak akılla sâbit olur.) Bu, aklın, onun [haber-i sadıkı yani doğru haberi getiren bir peygamberin] doğruluğuna delalet eden mucizede nazar etmesidir [düşünmesi, ölçüp tartmasıdır]. Eğer [peygamberin getirdiği haberin doğruluğu, mucize söz konusu olmaksızın salt] nakille ispat edilmek istenirse devr veya teselsül olur [Devr, modern tabirle totoloji, birşeyin yine kendisiyle ispatlanmasıdır. Yani peygamberin, “Verdiğin haberin doğruluğunu nerden bilelim?” sorusuna, “Çünkü ben bir peygamberim” şeklinde cevap vermesi, “Peki peygamber olduğunu nerden bilelim?” sorusuna da, “Çünkü getirdiğim haber peygamber olduğumu bildiriyor” demesidir. Burada teselsül/silsile ise, naklin/haberin doğruluğunun yine bir başka haber ya da nakille ispatlanmaya çalışılması anlamına gelir. Ancak, o haber ya da naklin doğruluğu için de bir başka haber ya da naklin delil olarak getirilmesi gerekir ki, bu silsile sonsuz biçimde uzar, dolayısıyla varlığı ile yokluğu eşit hale gelir]. (Üçüncüsü) yani aklî ve naklîden bileşik olan (ise bizim) genel olarak nakle dayandığı için (naklî diye isimlendirdiğimiz delildir.) Dolayısıyla delil, saf aklî ve aklî ve naklîden bileşik olmak üzere iki kısımla sınırlıdır. İşte tahkîk [deliller yardımıyla hakikati arama] budur.” 

(Seyyid Şerîf Cürcanî, Şerhu’l-Mevâkıf, çev. Ömer Türker, İstanbul: Kırk Gece Y., 2011, C. 1, s. 211.) 

[Bu meseleler için, internetten okuyup indirebileceğiniz FELSEFE, BİLİM VE İMAN (SAF AKILSIZLIĞIN TENKİDİ) adlı kitabımıza bakılabilir: https://archive.org/details/felsefe-bilim-ve-iman-saf-akilsizligin-tenkidi]

*

Mesele bu kadar açıkken bu sözde “Rablerinden söyleyen” boş beleş ukalalar neden akıl ile kalbi birbirine düşman ilan ediyorlar diye sorarsanız cevap şu:

İlhamlarını Rableri Allahu Teala’dan değil, Eski Yunan’ın kafası karışık filozoflarından alıyorlar da ondan.

Bazısı bunu dini bozmak ya da (İbn Arabî kalpazanı gibi) farklı şeyler söyleyerek artistlik yapmak için kasten yapıyor, bazısı da, tasavvuf ehli diye bilinen kişilerin her yazdıklarını “ilahî ilham ve keşf” ürünü zanneden saftirik taklitçiler oldukları için.

Hristiyan ilahiyatçılar da, özellikle modern bilimin gelişmesinin ardından, akıl-kalb (ya da akıl-gönül) ayrımına sıkı sıkıya sarılmış durumdalar. Tahrif olunmuş haliyle Hristiyanlık akıl tarafından kabul edilebilir olmaktan uzak olduğu için onlar, asırlar öncesinden, “İman akıl değil gönül işidir” demeye başlamış bulunuyorlardı.

Batı'nın dünyevî başarısı ve teknolojik üstünlüğünün etkisinde kalan bazı "yarım hoca" müslüman okumuşlar, hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini İslam dünyasına taşımakta gecikmediler. Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Mısır'a gitmek zorunda kaldığında, oradaki Ezher hocalarının bile (tasavvufçu olanı ve olmayanıyla) bu sakat ve yanlış görüşü savunmaya başlamış olduklarını gördü. Mevkıfu'l-Akl kitabını bu zihniyetle mücadele için kaleme aldı. 

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca da, Fransızca’dan Metalib ve Mezahib adıyla tercüme etmiş olduğu felsefe tarihi kitabı için yazdığı uzun “giriş”te bu konuyu irdelemiş, Batı’daki düşünce akımlarından etkilenen müslüman aydınların/münevverlerin söz konusu hristiyan ilahiyatçıların söylemlerini taklit ederek akıl düşmanlığı yapmalarındaki sakatlığa dikkat çekmiş durumda.

Şu ifadeler söz konusu "giriş"te yer alıyor:

“Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin [aklın] ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor…

“Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, …, Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. ‘Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat “üçlü bir Allah”ı anlayamaz’ deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor….”

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

“… Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor…. Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, ‘imkânın isbatı’ gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması]….” (s. xxxviii.)

“Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakk’a olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür…. Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, ‘hakikat’te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder…. Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat mümkün olanın mevcudiyeti salt akılla bilinemez, gözlem ya da haberle bilinir]…. Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, … Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [teorisi] ile de (insan bilgisini tümden reddeden ["şüphecilik" esaslı] sofizm ile de) müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, mutlak sofizm bile, tenakuzun (çelişkinin) esasını itirafa mecburdur.” (s. xlii-xliii.)

Evet, merhum Elmalılı Hoca, "Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur" diyor.

Tasavvuf karşısında aklın kusurundan bahsetmek de abestir.  


SELEFÎLİK TASLAYAN GÜNÜMÜZ MEZHEPSİZLERİNİN HAKİKİ SELEFİ ZAMPARA ŞEYH İBN ARABÎ'DİR







Birçoklarına tuhaf gelebilir, fakat sözde sufî “zampara şeyh” Muhyiddin ibn Arabî ile İbn Teymiyye arasında bazı konularda fikir ortaklığı var.

Mesela ikisi de Kelamcıları aşağılamayı bir marifet zannetmişlerdir.

İkisinin de Allah anlayışı arızalıdır, mücessimeye (Allahu Teala’yı cisimleştirmeye/maddeleştirmeye) kaymaktadır.

Ancak İbn Arabî’nin anlayışı daha berbattır. Nedeni de, İbn Teymiyye’nin sureta da olsa nasslara (ayet ve hadîslere) dayanma iddiasında bulunması, İbn Arabî’nin ise nassları boş vermesi ve “keşf” adını verdiği kendi işkembe mahsulatını millete yedirmesidir.

Bu zampara soytarının “keşf” edebiyatı yaparak “maneviyat” türküsü söylerken Allah inancının materyalizme ve maddeperestliğe (madde tapınmacılığına) kayması gerçekten ironiktir. Ne yazık ki, bu sapık şarlatanın hezeyanları, maddî varlıklara tanrısallık atfetmesi anlamına gelmektedir.

İbn Arabî ile İbn Teymiyye’nin ortak yanları bunlarla sınırlı da değildir.. İkisi de cehennem azabının ebedîliği konusunda, nassları devre dışı bırakmak anlamına gelecek şekilde laga luga yapmış durumdalar.

Yine, ikisi de âlemin kıdemi konusunda zırva anlamına gelen faraziyeler üretmiş bulunuyor. 

Bu noktada İbn Teymiyye’nin çelişkisi daha büyüktür, çünkü sözde felsefe karşıtı olan bu sivri zeka, tam da böyle yaparak Eski Yunan filozoflarının peşine düşmüş durumda.

*

İbn Arabî’nin mutasavvıf ve şeyh olarak bilinmesinden hareketle birçokları onun Türkiye’deki geleneksel tarikatçılar gibi “dört mezhep”ten birine müntesip olduğunu (yani sünnî ya da Ehl-i Sünnet’ten olduğunu) zannetmekteler.

Gerçekteyse bu zampara şarlatan “mezhepsiz” kategorisine girmektedir. Tabiî bu pratikte (“usul” ve içtihad yeterliliği bulunmadığı için) kendi kişisel mezhebini (sapıklığını) oluşturma, heva ve hevesine göre bir din icat etme anlamına gelmektedir.

Türkiye’deki selefî geçinen “kitap yüklü eşekler” taifesi (Ki bu gösteriş budalaları kitap dizili rafları arkalarına alıp kameralara poz vermeyi, malumatfuruşluk yapmayı pek severler), gerçek seleflerinin İbn Arabî soytarısı olduğundan ve onun izini takip etmekte bulunduklarından habersiz durumdalar. Prof. Süleyman Uludağ, İbn Arabî adlı kitabında şöyle diyor:

İbn Arabî, Davud-i Zahirî tarafından kurulan ve Endülüslü İbn Hazm tarafından geliştirilen zahirî mezhebine bağlanmıştı. Bunun için ibadette zâhiri, itikadda (tasavvufta) bâtınî idi denilmişti. Ameldeki mezhebi zahirî olan ve kıyası reddeden İbn Arabî'nin itikaddaki mezhebi ne Eş'arilikti ne de Maturidilik. Bu hususta o, selef akidesini benimsemiş ve bu çerçevede ehl-i sünnet ve'l-cemaat mezhebine sâdık kalmıştı.”

“Mavi boncuk” distribütörü akademik “ne şiş yansın ne kebap”çı açıkgözlüğün tipik örneklerinden biri olan bu satırlarda doğru olan taraf, İbn Arabî sapığının hak mezheplerden hiçbirine müntesip olmamasından ibaret.

Selef akidesini benimsemesine gelince.. 

Selef akidesini değil, Türkiye’deki selefî geçinenlerin ekseriyeti gibi kendi hezeyanlarını akide haline getirip benimsemiş durumda. 

Onun için “Selef akidesini benimsemişti” demek, selefe iftira olur. Selefi tanımamaktır. 

Bu zampara Endülüs eşeği için ancak şu söylenebilir: Selef akidesini benimsediğini söyleyerek ümmeti aldatmaya çalışmış ve bir ölçüde muvaffak olmuştur.

*

Ehl-i Sünnet’ten olması iddiasına gelelim.. 

Bu da, Süleyman Uludağ’ın Ehl-i Sünnet’e iftirası.. Zırvalarının birçoğunun küfür olduğu hususunda ittifak bulunan biri nasıl Ehl-i Sünnet’ten olabilir?! Onu savunanlar bile, istisna durumundaki birkaç aptal dışında, kitaplarının okunmasının caiz olmadığını söylemek durumunda kalmıştır.

Endülüs’ün (Nizam kıza olan tutkusunu ilahî aşk gibi göstererek milleti aldatmaya çalışan) şarlatan zamparasının mezheben Zahirî olmasına gelince.. Aslında Zahirî bile değil, düpedüz mezhepsiz.

Prof. Cağfer Karadaş şöyle diyor:

“Kendisini herhangi bir mezhep ile sınırlamayan İbn Arabi fıkhi konularda çok rahat davranmış, diğer fakihlerin ictihadlarını [meseleler hakkındaki görüşlerini] sıraladıktan sonra kendi hükmünü ortaya koymuştur. Kendisinin İbn Hazm'ın (ö. 456/1064) mezhebine nispet edilmesinden rahatsız olacak ki bunu reddetmek sadedinde, "Beni İbn Hazm'a nispet ettiler. Gerçek şu ki ben, 'İbn Hazın şöyle diyor' diyen kimselerden değilim” diyerek söz konusu nisbeti reddettiği gibi, "Falan bu konuda şöyle diyor" şeklindeki taklitçiliği de benimsemediğini ifade etmiştir. Futuhat'ta, kendisinin ne zahire takılıp kalanların ne de zahirden tamamen uzaklaşmış Batınilerin izinden gittiğini, bilakis "orta yol"u takip ettiğini vurgulamıştır.

İctihad konusunda hiç bir kayıt öngörmeyen İbn Arabi, müctehidin halkın zorluklarını giderici yönde karar almasını ve yasaklama yoluna başvurmamasını önermektedir.

“Cağfer Karadaş, Muhyiddîn İbn Arabî ve Düşünce Dünyası, Ankara: Otto Y., 2018, s. 69.)

Görüldüğü gibi, sahtekâr şarlatan mutlak müçtehit havalarında.. İmam-ı Azam’mış, İmam Malik’miş, İmam Şafiî’ymiş, İmam Ahmed bin Hanbel’miş, hepsi vız gelip tırıs gidiyor.

Burnu havalarda.. Mesela “İbn Hazın şöyle diyor” diyen kimselerden değilmiş.

*

Şunu demek istiyor: 

“Benim için geçmişte yaşamış alimlerden hiçbirinin sözünün bir kıymeti yok.. Ne İmam-ı Azam’ı adamdan sayarım ne İmam Matüridî’yi.. Ne İmam Malik’in sözünün kıymeti vardır benim için ne İmam Şafiî’nin.. İmam Eş’arî’yi ise hiç adamdan saymam..”

Sanki hayatı boyunca kimseden hiçbir şey öğrenmemiş, herşeyi kendisi bulmuş gibi konuşan bir kibir abidesi..

"Falan bu konuda şöyle diyor" şeklindeki taklitçiliği de benimsemiyormuş..  “Filan şöyle diyor” dersen ne olur, boyun mu kısalır?!

Endülüs’ün bu burnu havalarda sapık öküzü, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i bile (kendisini “altın kerpiç”, Rasulullah’ı ise “gümüş kerpiç” ilan ederek) aşağılayıp tahkir ederken İmam-ı Azam’a hiç değer verir mi?!

Ümmetin en hayırlıları olan ilk üç nesil (sahabe, tabiîn, tebe-i tabiîn) zamanında yaşasaydı, bu “ahbın kerpiç”e, işkembesinden ihraç ettiği zırva ve hezeyanları yedirirlerdi, fakat cehaletin yaygınlaştığı, riyakârlığın prim yaptığı bir dönemde hayat sürdüğü için, hem sapıklığa meyyal olanların desteğini almış, hem de her palavraya inanmaya müheyya saftirikleri rahatça aldatabilmiş.

*

Bu zampara sapığa söylenmesi gereken şu: 

Ulan öküz, mesela bir hastalık için tecrübeli bir hekimden “Falan bu konuda şöyle diyor” diye bir tedavi usulü nakledildiğinde “Bırakın şu ‘Falan bu konuda şöyle diyor’ taklitçiliğini…” mi diyorsun?!

Yahut bir sanat söz konusu olduğunda herşeyi sen kendin sıfırdan mı icat ediyorsun?! O konuda birilerinin daha önce söylemiş olduklarını hiç kaale almıyor musun?!

Hayır, bu kibir abidesi Endülüs öküzü, sıra İslamî ilimlere gelince “Herşeyi ben bilirim, ben icat ettim, Peygamber'in bile eksiklerini ben tamamladım” havalarında..

İctihat anlayışı da tam bir rezalet.. İctihat için ne bir kayıt tanıyormuş, ne usul.. Salla gitsin!.. Yeter ki “yasaklayıcı” olma!..

Böyle bir soytarıdan ne sonuncu, ne şucu bucu velî olur.. Ancak din istismarcısı bir şarlatan olur..

Velî de olur tabiî, ama İblis’in velîsi..

Bu sapığın evliyaullahtan olması mümkün değil.. Fakat evliyauşşeytanlık kostümü üzerine cuk diye oturuyor.

*

Aslına bakılırsa, Endülüslü kaşar zındığın zırvaları, İbn Arabîcilik yapan şeytanlaşmış tipler ile onları birşey zanneden saftirik müslümanlar için “devasız bir dert” durumunda..

Endülüs’ün kitap yüklü eşeği İbn Arabî’nin peşinden gidip, bir mesele hakkında "Falan bu konuda şöyle diyor" denilmesini tıpkı onun gibi uygun bulmuyorlarsa, bunu Endülüslü soytarı için de yapmaları, onun “hak ile batılı karıştıran” zırvalar koleksiyonunu çöpe atmaları gerekiyor.

Evet, ortada devasız bir dert var..

Endülüs sıpasının lafını dinleseler, oturup bütün kitaplarını yakmaları, “İbn Arabî bu konuda şöyle diyor” demeyi ebediyen terk etmeleri gerekiyor.

Yok, “İbn Arabî bu konuda yanılmış, tabiî ki onun bir konuda ne demiş olduğu önem taşır” diyorlarsa, bu kitap yüklü eşeğin başka konularda da yanılmış olduğunu kabul etmeleri şart.

İbn Arabîci saftiriklerin derdinin devası yok.


SAPIK TASAVVUFA KARŞI KELAM (TEVHÎD) İLMİNİN İRŞADI

 



TDV İslâm Ansiklopedisi onu “Mısırlı mütefekkir (fikir adamı, düşünür), medeniyet tarihçisi ve yazar” olarak tanımlıyor.

Ahmed Emin’den söz ediyoruz..

Tâhâ Hüseyin ve Abdülhamîd el-Abbâdî, iş bölümü yaparak birlikte çalıştığı arkadaşlarıydı.

Kitapları ve makaleleriyle bütün Arap aleminde tanındı.

Türkiye’deki “oryantalizm mezhebi ilahiyatçıları”nın bugün savunmakta oldukları görüşlerin (daha doğrusu hezeyanların) birçoğu, zamanında onun tarafından savunulmuş.

(Nasıl Ehl-i Sünnet çatısı altında birçok farklı mezheb yer alıyorsa, oryantalizm genel mezhebinin çatısı altında da farklı oryantalistik mezhepler boy gösteriyorlar: Goldziher’ciler, Brockelmann’cılar, Schacht’cılar, tarihselciler, Gadamer’ciler, güncellemeciler, reformistler, maksat istismarcısı makasıdcılar vs. vs.)

*

Ahmed Emin’in Türkiye’dekilerden farkı, oryantalistik-modernist yaklaşımlar ile tasavvufçuluğu birarada götürmeyi başarmış olması..

Bu açıdan biraz “gecikmeli Kemalist” Cübbeli Felaket’i hatırlatıyorsa da, aralarında klas farkı var. Ahmed Emin bu işin süper liginde top koşturan biri, Cübbeli gibi üçüncü ligde sürünen biri değil.

Tahmin edilebileceği gibi, Ahmed Emin’in savunduğu birçok yanlış görüş Türkiye’de bugün de revaçta:

“İslâm kültür tarihi ile uğraşan ve daha çok bu sahadaki eserleriyle şöhrete kavuşan Ahmed Emîn, müsteşriklerden bilhassa Brockelmann’dan etkilenerek Batı düşünce ve tenkit metodunu eserlerinde uygulayanlardan biridir. … Art düşünceli bazı müsteşriklerin iddialarını paylaşarak Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ve Ṣaḥîḥ-i Müslim’deki bir kısım hadislerin, özellikle de bazı şahısların faziletine dair rivayetler ile tefsirle ilgili hadislerin uydurma olduğunu, cerh ve ta‘dîl konusunda muhaddislerin tutarsızlık içinde bulunduğunu, hadis tenkidinde metnin muhtevasından çok isnada değer verdiklerini, Ebû Hüreyre’nin rivayetlerine pek güvenilemeyeceğini, İbn Abbas ile bazı sahâbîlerin daha sonra müslüman olan Ehl-i kitap âlimlerinin tesirinde kaldığını, Kâ‘b el-Ahbâr’ın İslâmiyet’i samimiyetle benimsemediğini ileri sürmesi ve benzeri görüşleri sebebiyle birçok İslâm âliminin haklı tenkitlerine hedef olmuştur.”

(Hulusi Kılıç, “Ahmed Emîn”, TDV İslâm Ansiklopedisi)

*

Bu şahıs, Kelam ve tasavvuf hakkında da ileri geri laflar etmiş bulunuyor..

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ona cevap olarak şunları yazmış durumda:

“Üstad Ahmed Emin’in tasavvuf ile Tevhîd ilmi (Kelam) arasındaki ilişki bahsinde tasavvufu diğerine üstün tuttuğunu söylerken ne abartıyorum ne de haksızlık ediyorum. Hatta onu [tasavvufî keşf ve ilhamı], İslam’ın aslî kaynaklarına, yani Kitab ve Sünnet’in [batın mukabili] zahirine de üstün tutuyor. Abartmadığımı ve haksızlık etmediğimi, Tevhîd ilmine karşı tasavvufu överken, onu bütün dinlerdeki tasavvufu kapsayacak şekilde methetmesi teyit ediyor. … Sanırsın ki bu ilmin tasavvufa nisbetle hiçbir kıymeti yoktur, hatta gayri İslamî bir tasavvuf olsa bile. Böyle gayri İslamî olsa bile tasavvufun üstün olmasının sebebi ise, Ahmed Emin Bey’e göre, onun, Tevhîd ilminin aksine, akıl ve mantık üzerine kurulu olmamasıdır. Üstad’ın bu düşüncesinin kaynağı, akıl ve mantığı dayanak olarak almamasının İslam’ın hayrına olacağını zannetmesidir, tıpkı bu ikisinden sakınan Hristiyanlık gibi. O yüzden, Hristiyanlığın akıl ve mantıktan uzatlaşması gibi İslam’ı da uzaklaştırmak için çaba sarfediyor. İslam anlayışı  açısından Hristiyanlığı taklid eden biri değlise bile, akıl ve mantıktan yüz çeviren hristiyan Batı düşüncesinin taklitçisidir. Bu taklid sonucunda, akıl ve mantıkla birlikte deveran eden Tevhid ilmi onun nazarında kötü hale gelmiş ve yerini tasavvufa terk etmiştir.

“… Belki de Üstad, benim akıl ve mantığa muhalefeti ayıp saymama hayret ediyordur. Çünkü Tevhid ilmini, bu ilmin alimlerinin onu akıl ve mantık haline getirmiş olmalarından dolayı ayıplıyor. Adeta hristiyan filozof Spencer gibi idare-i kelam ediyor: “Mantıkî delilden başkasına razı olmayan bu inatçı aklı terk etmek dinin hayrınadır.” Onun bu sözünü, Kıssatu’l-Felsefeti’l-Hadiseti adlı kitabının 478’inci sayfasında naklediyor. … Tasavvuf Allah’tan gelen ilham olarak temayüz etse bile, akıl Allah’ın kanunu ve insan katında resmî genel elçisi ve de ilhamın doğal ilk iniş yeri olduğu için, onun [genel] ilhamı, kendisine muhalif olan özel ilhamın önüne alınır. Bunun anlamı, ona (akla) muhalif ilhamın gerçekte ilham olmayışıdır [vehimdir]. Bundan dolayıdır ki, peygamberlerin -salevatullahi ve selamuhû aleyhim- getirdikleri şeyde akla aykırı hiçbir şey bulunmamıştır. …

“Oysa bunların (Kelamı itibarsızlaştırıp tasavvufu savunanların) mahsusat ve makulata güvenin yokluğu hususunda sarıldıkları şüphe prensipleri (ilkeleri) tasavvufa da musallat olmaya elverişlidir.”

(Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 263-4, 267.)

*

Burada bir duralım.

Mahsusat, hissedilenler/duyumsananlar demek..

Bundan kasıt duygular ya da psikolojik hisler değil, beş duyu algıları vasıtasıyla oluşan izlenimler.

Makulat ise “akledilenler, akılla bilinenler” anlamına geliyor. Mesela “sonsuz” kavramı akılla bilinir, mahsusattan değildir.

Ehl-i Sünnet’e göre insan bilgisinin kaynağı şu üç şeydir: Akıl, sağlam duyular, ve doğru haber.

Vahiy, “doğru haber” kapsamında yer alıyor.. Mesela ahiret ahvali duyularla gözlemlenen birşey değil.. Salt akılla da bilinemezler.

Hakikat”e (ya da bilgiye) bu üç yol vasıtasıyla ulaşılır.. Ancak, bunlar birbirleri yerine mutlak biçimde ikame edilebilen bilgi edinme vasıtaları değlidirler..

Mesela akılla bilinebilecek birşey için duyulara dayalı şahitlik/tanıklık (gözlem, deney, tecrübe) istenemez.. Birisi çıkıp size, “Ben sonsuzluk diye bir kavramı kabul etmiyorum, doğru söylüyorsanız bana sonsuzluğu ya da sonsuz birşeyi gösterin, bir duyu organı olan gözle onu göreyim” diyemez.

Bu mesele aklın alanına girer. Böyle bir itirazda bulunan kişiye cevap bile vermez, zekâ özürlü, deli, veya sizinle kafa bulmaya çalışan bir ahlâksız olduğunu düşünürsünüz.

Buna karşılık uzayda Dünya dışında canlılar (hayat) bulunup bulunmadığı meselesi aklın değil duyuların (gözlem ve müşahedenin) alanına girer. Yani akıl yürüterek “Vardır” ya da “Yoktur” diyerek kestirip atamaz, hüküm veremezsiniz, bunun bilgisine duyusal algılarla ulaşılabilir.

*

Ancak, tasavvufçuların sapık ve/veya cahil kesimi (özellikle de vahdet-i vücutçular), “hakikat”e ancak keşf ya da ilham (sezgi) vasıtasıyla ulaşılabileceğini ileri sürmektedirler.

Bu, İslam tasavvufu ile ortaya çıkmış birşey değildir.. Aksine, İslam tasavvufuna kadîm felsefeden ve başka sapık inançlardan bulaşmış bir araz ya da arızadır.

Bu, keşf ve ilham diye birşeyin hiç bulunmaması anlamına gelmemektedir.. Keşf ve ilhamın “doğruluğu kesin” bir bilgi kaynağı olamayacağının ifadesidir. Dinî konulardaki keşf ya da ilhamın doğruluk ölçütü Kur’an ve Sünnet’e uygunluktur. Dünyevî konularda olanın doğruluk kıstası ise, vakıaya/gerçekliğe uygunluktur.

Yani esas olan keşfin kendisi değildir, “doğru haber” (Kitap ve Sünnet) ile (duyu organları vasıtasıyla muttali olunan) vakıadır/gerçekliktir.

Aklın, sağlam duyuların ve doğru haberin “doğru bilgi” kaynağı olmaları, bunlardan biri tarafından verilen “doğruluğu kesin” bilginin diğer bilgi yolları ile yalanlanmasının mümkün olmaması demektir. Teyit etmesi şart değildir, fakat yalanlayamaz.

Diyelim ki “akıl yoluyla ulaşılan kesin bir bilgi ya da aklın kesin bir hükmü” olarak bir iddia ortaya atıldı, fakat sağlam duyular bunu yalanladı.. Bu, aklın iflas etmesi ya da aklın doğru bilgiler veremiyor olması anlamına gelmez.. Buradaki hata, vehme, cehalete ve akılsızlığa dayalı bir hükme “aklın hükmü” elbisesi giydirilmiş olması şaşkınlığı ya da şarlatanlığıdır.

Mesela birinin çıkıp mucizelerin akla aykırı olduğunu iddia etmesi böyle birşeydir.. Geçmişte insanlar buna sağlam duyuları ile şahit olmuşlar ve bize “doğru haber” olarak intikal etmiştir.. Buradaki hata, kendisini “akıllı” zanneden akılsızın “akla aykırılık” ile “âdete (tabiattaki olağan akışa) aykırılığı” birbirine karıştırması, kendi gözlemlerinden hareketle tümevarım yoluyla vardığı “yanlışlanabilir” bir hükmü “yanlışlanamaz” olarak göstermeye kalkışmasıdır.

*

Akıl” açısından keşf ve ilham “mümkün” olan birşeydir..

Sağlam duyular çerçevesindeki gözlem ve müşahedeler de bazı insanların böylesi bir mazhariyetinin bulunduğunu gösterebiliyor.. “Doğru haber” kapsamına giren hadîsler ve rivayetler de bunu tasdik ediyor.

Ancak bütün bunlar, keşf ve ilhamın “kesin bilgi” kaynağı olarak kabul edilmesini sağlamaya yetmiyor.

Şöyle bir misalle anlatıldığında belki daha iyi anlaşılabilir:

Diyelim ki mahkemede bir dava görülüyor.. Taraflar iddialarını aklî delilllerle savunabilirler, hakim de bazı beyanları akla aykırı bulup reddedebilir.. Davada sağlam duyulara sahip müşahitlerin şahitliği de önem taşır.. Mesela yaşlı başlı biri kendisinin beş yaşındaki çocuk olduğunu iddia edecek olsa, sağlam duyuların (gözün) şahitliğiyle bu iddia hemen yalanlanır. Öte yandan, yeterli sayıda şahidin/tanığın beyanı da “doğru haber” olarak nitelendirilip hükme medar bir veri olarak alınabilir. Fakat hakim “Bütün bunlar fasa fiso, benim keşfim, gönlüme gelen ilham aksini söylüyor” diyerek hüküm veremez.

Bunu dediğinde, davanın tarafları da kendi keşf ve ilhamlarını delil olarak ortaya sürme hakkına sahip hale gelirler.. Bu durumda kimin keşfinin ve ilhamının muteber olduğu hususu ayrı bir dava konusu olarak gündeme gelir.. Tek çare, başa dönülüp akla, sağlam duyuların verilerine ve şahitlerin tanıklıklarına başvurulmasıdır.

Böylece ortaya bir fasit daire (kısır döngü) çıkar.. Bu döngünün girdabı içinde boğulunmamasının tek çaresi de, keşf ve ilhamın daha baştan devre dışı bırakılmasıdır.

*

İşte, Ehl-i Sünnet uleması bunu yapmış durumda.

Hakikat” adına keşf ve ilhamı öne sürenler ise, “Hakikat, hakikat…” diyerek hakikatın canına okumak isteyen şarlatan ve sapıklar durumundalar.

Bu, mezhepsizlerin her birinin kendi şahsına özgü bir mezhep icat etmesi, böylece ortada müslüman sayısınca İslam yorumunun ortaya çıkmasına benzemektedir.. Herkes kendi keşf ve ilhamına göre bir “hakikat” icat ettiğinde ortada hakikat diye birşey kalmaz; indî hakikatlerin savaşı başlar.

Keşf ve ilhamın doğru bilgi vermesi durumunda akla, sağlam duyu verilerine ve doğru habere aykırılık ortaya çıkmaz, aksine onlar dahi iyi anlaşılırlar.

Mahkeme ve hakim örneğimize dönelim, şayet hakim gerçekten keşf ve ilhama mazhar ise, tarafların iddialarındaki akla, duyusal verilere ve “doğru” tanıklıklara aykırı hususları daha iyi anlayacaktır.

Fakat eğer keşf ve ilham adına bunlara (akla, duyusal verilere, doğru şahitliklere) savaş açıyorsa, “Hakikat akılla, duyusal verilerle, şahitlerin tanıklıklarıyla anlaşılmaz, bunun için benim gibi bir keşf ve ilham harikası olmalısınız” diyorsa, işte o, akıl hastası değilse, muhtemelen rüşvet almış, kişisel çıkarı peşinde koşarak millete masal anlatan yalancı bir şarlatan demektir.

İşte zampara şeyh İbn Arabî gibi sapıkların durumu bu.

“Sahih” keşf ve ilham sahibi, Şah-ı Nakşbend k. s. gibi konuşur. “Tasavvuftaki seyr u sülûkten maksat nedir?” sorusuna “İcmalî olan [özet durumundaki] marifeti [manevî tecrübeyle, yaşanan haller ile] tafsîl etmek, istidlalî [aklî ve naklî delillere dayalı] olan bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” diye cevap vermiştir.

Bir adam keşf ve ilham adına Kelam ilmine, istidlalî bilgiye, aklî ve naklî delillere ve verilere savaş açıyorsa o, tıpkı “ahbun kerpiç, ekber şarlatan” İbn Arabî gibi su katılmamış bir sapıktır..

Ya da Ahmed Emin gibi bir ahmak..

Ne kadar da çoklar!

*

Yukarıda, Şeyhülislam’ın şunu demiş olduğunu görmüştük:

“Bunların (Kelamı itibarsızlaştırıp tasavvufu savunanların) mahsusat ve makulata güvenin yokluğu hususunda sarıldıkları şüphe prensipleri (ilkeleri) tasavvufa da musallat olmaya elverişlidir.”

Şeyhülislam, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Tasavvufun Allah’a vuslat ilmi olduğu nazar-ı itibara alınırsa, Allah’ın varlığına [akli ve naklî delilller çerçevesinde] kanaat getiremeyen [illa da keşfe ihtiyaç duyan], Allah’ın varlığını kabul hususunda Tevhid ilminin delilleri kendisine yeterli gelmeyen bir kimse, tasavvuf denilen üçüncü aleme dahil olduktan sonra O’na vasıl olduğu zaman da, O’nun  gerçekten Allah’ın kendisi olduğuna kâni olamaz. Daha önce varlığını [Kelam ilminin delilleri çerçevesinde] zorunlu görmediği biri için onda nasıl bilgi oluşabilir ki?! Tevhid ilminin ikame ettiği aklî delillere inanmayarak Allah’ın varlığı hususunda şüphe içinde kalanlara Allah’ın ‘tecellî’ etmesi, o delillere itimad ederek O’na iman edenlere ise tecellî etmemesi ne tuhaftır! Kelam ilmi, Allah’ın varlığını ve birliğini ispat işini üstlenmiş, ‘o var ve bir olan’ın zatı için sınır belirlemekten kaçınmıştır. Bu ilim, O’nu tahdîd (sınırlama) ve ta’yîn (belirleme) hususunda aczini itiraf etmekte, Müslümanları bunun ötesine geçmek için uğraşmaktan men etmekte ve şöyle demektedir: “Bu meselede idrakin kavrayışındaki aczi itiraf idraktir, Allah’ın zatının sırrını araştırmak ise şirktir.” … Vahdet-i vücutçuluğuyla tanınmış olan Şeyh Muhyiddin Arabî, bu sözün sahibini –o kişi Sıddîk-i Ekber Hz. Ebubekir radiyallahu anhü olduğu halde-- cahillikle suçlama cüretinde bulunmuş, hatta şunu demiştir: Hristiyanlar’ın hatası, uluhiyeti (tanrılığı), sair mevcudatı dışarıda bırakarak sadece Meryem oğlu Mesih’e özgü kılmalarıdır.”  (A.g.e., s. 267)

Gerçekte ahbun kerpiç olduğu halde kendisini altun kerpiç yaparak yücelten bu palavracı ve yalancı zampara soytarı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gümüş kerpiç olarak niteleyip resmen aşağılarken tutup da Hz. Ebubekir’e hiç kıymet atfeder mi?!

(Prof. Ekrem Demirli’ye, harıl harıl İbn Arabî tercümeleri yaptığı 2008 yılında, İbn Arabî’nin Hz. Ebubekir’e bu şekilde hakaret etmiş olduğunu söylemiştim. “Böyle birşey yok” dedi. Buna karşı, İmam-ı Rabbanî’nin onun bu edepsizliğine Mektubat’ta dikkat çekmiş olduğunu ifade etmiştim.)

*

Hristiyanlar’ın (İbn Arabî’nin sözünü ettiği) hatasına gelince.. Şarlatan sapığın bunun için hazırlamış olduğu sihirli formül, Ekrem Demirli’nin şu başlığı taşıyan makalesinde çok güzel anlatılmış: Mesnevî’yi Fusûsu'l-Hikem’e Göre Yorumlamak ‘İlâh-ı Mu’tekad’ ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden Hikâyeler”. (Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 2005, cilt: VI, sayı: 14 [Mevlânâ Özel Sayısı], s. 347-364.)

Demirli, makalesinin sonuç bölümünde şu akla ziyan hikayeyi anlatıyor:

“Öte yandan ilâh-ı mu’tekad [“itikad edilen / inanılan” tanrı], insanın mutlaka “belirli” ve “sınırlı” bir sûrete tapma ihtiyacından kaynaklanır ve bu tavır bir bakıma tabiidir. Çünkü insanın hiçbir şekilde  bilemediği ve hakkında hüküm veremediği bir şeye tapması söz konusu olamaz. Bu durumda ilâh-ı mu’tekad, insanın bilme imkanlarının sınırlılığı nedeniyle, sınırlanır. İbnü'l-Arabî’nin dikkat çektiği şey, herkesin kendi inancındaki ilâh-ı mu’tekad’ı yegane ilâh sûreti olarak görmemesinin gerekliliğidir.”

Böylece, Şeyhülislam’ın dikkat çekmiş olduğu “tahdîd (sınırlama) ve ta’yîn (belirleme)” meselesi önümüze gelmiş oluyor.

Demirli’nin bu tuhaf lafları, bir yığın batıl faraziye/varsayım ve önyargının illüzyonist elçabukluğu ve hokkabazlığı ile aksiyom ya da postüla katına yükseltimesi anlamına geliyor. İnsanın mutlaka “belirli” ve “sınırlı” bir sûrete tapma ihtiyacı neden olsun ki?!

Evet, ihtiyaçmış, öyle diyor.

Lafa bak, manadan bile değil, suretten söz ediyor.. Sözde maneviyat okyanusunun derinliklerinden inci çıkaran, nefs terbiyesi olma vasfını kaybeden keşfçi tasavvuf hurafesinin geldiği noktaya bakın: Surete tapma.

“Çünkü insanın hiçbir şekilde  bilemediği ve hakkında hüküm veremediği bir şeye tapması söz konusu olamaz”mış.. Bu da aksiyom makyajıyla arz-ı endam eden bir başka işkembevî şuh faraziye.

Yani, tapacaksan taptığın şeyin “zat”ını bilmen, “zat”ı hakkında hüküm verebilmen gerekiyormuş.. Böylece, İslam’ın [Kelam/Tevhid ilmi tarafından “zatı bilinemez (varlığı ve birliği değil, zatı) ve zatı hakkında hüküm verilemez” olarak tanıtılan] tanrısı, Allahu Teala, kendisine tapılması “imkân”ını kaybetmiş oluyor.

Değil kendisi gibi, kendisinin “benzeri gibisi”nden bile söz edilemeyecek olan (Leyse ke-mislihî şey’ün) Allahu Teala için (Şura, 42/11) ne suret söz konusu olabilir ne de onun zatının bilinnmesi.

*

Demirli’nin şu cümlesi ise, zampara şeyh ahbun kerpiçin has halis, saf ve som müşrik olduğunu ilan etmek anlamına geliyor: İbnü'l-Arabî’nin dikkat çektiği şey, herkesin kendi inancındaki ilâh-ı mu’tekad’ı yegane ilâh sûreti olarak görmemesinin gerekliliğidir.”

Yani “Sizden de, Allah'dan başka yalvarıp durduklarınızdan da ayrılıp gidiyor ve Rabbime duâ ediyorum” (Meryem, 19/48) diyen Hz. İbrahim aleyhisselam hata etmiş, böyle buyurdu ahbın kerpiç.

Zamparaya göre, “inanılan” tanrılar çok olabilir, sorun yok, bunu kabul etmelisin.. Eğer sen, Allahu Teala’ya suret atfetmiyorsan zaten tanrın yok demek, tanrısızsın, fakat O’na bir suret atfederek “müşrik müslüman” olma başarısını gösterirsen de yine kurtulmuş sayılmazsın, başkasının belirlediği tanrı suretine de itiraz etmemek zorundasın..

Sade suya tirit müşriklik muteber değil, illa da katmerli şirk olacak.

Bunları yazan arkadaş, Marmara İlahiyat’ta profesör.. Tasavvuf "prof"u.. Ört ki ölem!

*

(Böylesi bir garabet nasıl oluyor da kendisine ilahiyatlarda yol buluyor diye düşünüp taşınmanıza gerek yok..

İpin ucu Ibn Arabi Society’yi kurduran İngiliz istihbaratının / gizli servisinin elinde..

Doğal olarak, çağdaş uygarlık yolunda İngilizler’in adımlarını takip etmekte olan Kemalist derin devletimizin bu bahiste de onları örnek alıp almadıkları sorusu akla gelecektir.

Bizimkilerin başı kel mi, İngilizler’den neden geri kalsınlar ki, değil mi ama?

Kulakları çınlasın, açık sözlü emekli MİT’çi Yılmaz Tekin, Aktüel dergisine verdiği bir röportajında, MİT’in öteden beri birtakım edebiyatçı, yazar, şair, gazeteci, akademisyen vesairenin eline dosyalar tutuşturarak kitaplaştırmalarını sağladığını, bazen de onların kulaklarına belirli fikirleri üfleyerek bunları dallandırıp budaklandırmalarını, köpürtmelerini istediğini açıklamıştı.

MİT tarikatçıları ve tasavvuf meraklılarını kendi hallerine bırakır mı, yoksa onların önüne paketlenmiş hazır fast-food ürünler kor mu sorusu önem taşıyor.

Her yere burnunu sokan, her çevrede elemanları ve muhbirleri bulunan, sürü sepet “tesir ajanı” istihdam eden MİT’in paravan yayıncılık şirketleri kurmamış, ve birçok yayınevini de, elemanı olan “embedded” editörler vasıtasıyla istihbarat yağlı güreşçiliğinin tek ve çift sarma teknikleriyle boyunduruk altına almamış olduğunu düşünmek saflık olur.

Böyle bir ortamda İbn Arabî’nin kitaplarının bitli pazarına sahte nur yağmasını sağlamak, bir istihbarat teşkilatı için çocuk oyuncağıdır.. İbn Arabî’nin kitaplarının tercümesi için akademisyen ve mütercimlere teklif götürülür, sonra bunlara “çeviri ödülü” filan verilmesi sağlanır, kitapların reklam ve propagandası yaptırılır, olur biter. 2000’li yıllarda bana bile İbn Arabî’den çeviri yapma teklifi gelmişti.

Belirli bir maaşa talim eden bir akademisyenin “yağlı” bir teklif aldığında bunu elinin tersiyle itmesi lafta kolay, icraatta zordur

Sonra da, işte Ekrem gibi, “Gaflet anımıza rastgeldi, bu zırvaları tercüme işini kabul ettik, etmez olaydık” demek yerine her zırvaya bir kulp takmak için aklınızı yele verirsiniz.. Çırpındıkça da daha beter batarsınız.)

*

Şeyhülislam’ın ifadelerine dönelim.. Özellikle şu cümlesi üzerinde durmak gerekiyor

“Tasavvufun Allah’a vuslat ilmi olduğu nazar-ı itibara alınırsa, Allah’ın varlığına [akli ve naklî delilller çerçevesinde] kanaat getiremeyen [illa da keşfe ihtiyaç duyan], Allah’ın varlığını kabul hususunda Tevhid ilminin delilleri kendisine yeterli gelmeyen bir kimse, tasavvuf denilen üçüncü aleme dahil olduktan sonra O’na vasıl olduğu zaman da, O’nun  gerçekten Allah’ın kendisi olduğuna kâni olamaz.”

Şeyhülislam’ın şu ifadeleri meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

“… Allah’ın varlığı, tecrübe (beş duyu algılarına dayalı gözlem ve deney) konusu olamaz. Herşeyin varlığı tecrübe yoluyla isbat edilebilse bile, Allah’ın varlığı bu yolla isbat edilemez. Çünkü tecrübe, o şeyin sadece mevcut (var) olduğunu gösterebilir, o mevcudun “varlığı gerekli/zorunlu” (vacibü’l-vücud) olduğuna –Ki o Allah’tır ve O’nun bir ortağı bulunmaz, yani O’nun gibi varlığı zorunlu olan başka biri yoktur-- tecrübe (gözlem ve deneyim/deney, beş duyuya dayalı algılama) delalet etmez.” (A.g.e., s. 410.)

Sonradan var olanlar, varlığı “zorunlu” olmayan, “mümkün” olan şeylerdir.. Eğer varlıkları (var olmaları) “mümkün” olmasaydı, hiç var hale gelemezlerdi. Varlıkları “zorunlu” olsaydı, her zaman hep var olmaları, daha doğrusu “zaman üstü” (zamandan münezzeh) olmaları gerekirdi.

Mümkün varlıkların meydana gelmış, ortaya çıkmış olmaları, onları var eden bir “zorunlu varlık”ın bulunduğunu gösterir. Onların yok iken kendiliğinden var hale gelmiş olmaları aklen “muhal”dir, imkânsızdır. (Allahu Teala’nın vacibü’l-vücud olarak varlığının isbatı meselesini Şeyhülislam’ın kitabından bir ya da birkaç yazı ile özetleyeceğiz inşaallah.)

*

Şeyhülislam sözlerini şöyle sürdürüyor:

Tecrübecinin (pozitivist gözlemcinin) gözlemi ile bulduğu şeyin varlığının zorunlu olması, onun Allah olmasının tek alâmetidir (O’nun Allah olduğunun bilinmesini sağlayacak tek alâmet ya da kıstastır). Fakat (gözlem konusu olan) o şeyin varlığı beş duyu vasıtasıyla (tecrübeyle) anlaşılıp bilinse bile, onun varlığının zorunlu olduğu, yani yokluğunun muhal (imkânsız) olduğu, o tecrübe vasıtasıyla bilinemez. Bu, duyu organlarının (onlara dayanan deneyimin) ilgi (ya da kapsama veya idrak) alanına giren bir husus değildir. O yüzden bu hususun, bunlara ilave olarak gündeme gelecek başka bir vasıfla ifade edilmesi (başka bir bilgi kaynağına dayanılması) gerekir. Buldukları ve Allah olduğunu düşündükleri o şeyin ilelebed (sonsuza dek) var olacağını, tecrübelerinin (gözlem ve deneylerinin) ulaşamadığı (ve beş duyu vasıtasıyla algılamaları mümkün olmayan) gelecekteki günlerin yakın veya uzak bir gününde o şeyin yok olmayacağının garantisini bu tecrübecilere (pozitivist gözlemcilere) kim verebilir?! Aynı şekilde, buldukları o şeyin, tecrübeleri sahası dışında kalan (beş duyu vasıtasıyla doğrudan idrak edilemeyen) ezelde de (geçmişin derinliklerinde de) mevcut olduğu (sonradan ortaya çıkmamış bulunduğu) hususunda onlara kim kefil olabilir?! Kaldı ki, ezelî ve ebedî var oluş bile, burada asıl meselemiz olan varlığın vacipliğini (zorunlu varlık olmayı) gerektirmez, çünkü varlık bakımından zorunlu oluş, ezelen ve ebeden var oluşun üstünde (ve ondan farklı) birşeydir (zorunluluk düşüncesine salt var oluştan hareketle varamayız). (A.g.e., s. 410.)

Söz buraya gelmişken şunu söylemek gerekir: Varlığının başlangıcı bakımından ezelî (sonsuz) olanın, ebedî de olması gerekir. Çünkü geçmişe uzanan sonsuzluk “var olan, yaşanmış” bir sonsuzluk demektir. Sonsuzluk ise yok oluş ve tükeniş kabul etmez, bu, akla aykırıdır, mantıkî çelişki demektir. Tükenen, bir yerde son bulan birşey, sonsuz olamaz, sonsuz olsaydı son bulmayacaktı.

Ancak, sonradan var olun mevcudat için söz konusu olan geleceğe dönük sonsuzluk (ebedîlik) düşüncesi böyle değildir. Burada mevzubahis olan sonsuzluk, geçip gitmemiş, yaşanmamış birşey olduğu için, hiçbir zaman “fiilen” sonsuzluk olarak ortaya çıkmaz. Geriye bakıldığında daima sınırlı bir zaman dilimi görülür. Burada olan sonsuzluk sadece zihinde olan, tahayyül edilen bir sonsuzluktur, fiilen yaşanmış bir sonsuzluk değildir ve hiçbir zaman da olmayacaktır.  

*

Şeyhülislam sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Araştırmacıların duyu organlarına dayalı tecrübeleri (duyusal algıları) ile böylesi bir mevcudu keşfettiklerini, onu gözleriyle gördüklerini ya da elleriyle tuttuklarını ve o varlığın aranan Allah olduğunu iddia ettiklerini farzetsek bile, onlara, onun Allah olduğunu nerden biliyorunuz denilebilecektir. Belki de o, Allah’ın meleklerinden bir melek, veya O’nun yarattığı şeytanlardan yahut diğer varlıklardan bir varlıktır. Ve o sizi, kendisinde var olduğunu gözlemlediğiniz, şimdiye kadar bilip tanıdığınız varlıklarda benzerine rastlanmamış kuvveti ve azametiyle aldatmaktadır. Ondaki bu kuvvet ve kudret, onun “zorunlu varlık” olduğu sabit olmadıkça, onun Allah olduğunun anlaşılması için kafi gelmez. Duyusal delillerle (duyu organlarına dayalı gözlem ve tecrübe vasıtasıyla) bulduğunuz veya yakın yahut uzak gelecekte bulacağınız hiçbir şeyde bu (“varlığı zorunlu” olma demek olan) özelliği (duyusal delil eksenli olarak) asla bulamayacaksınız. Varlığı zorunlu olmayan (zorunlu olmadığı bilinen) mümkün (varlığı ontolojik açıdan mümkün kategorisinde bulunan) varlıklardan oluşan bu kâinatın mutlaka (zorunlu değil mümkün oluşu hasebiyle, varoluşu bakımından) varlığı zorunlu bir mevcuda –Ki o, Allah’tır-- dayandığını ancak aklî-mantıkî delil ile bilebilirsiniz. Dolayısıyla, O’nun varlığıyla ilgili kavrayış hakkında (O’nu beş duyu vasıtasıyla bizzat gözlemleyerek değil, ancak) duyularla algılanan (mümkün) varlıklardan hareketle (onları var hale getirecek bir yaratıcının gerekliliği dolayısıyla) hüküm verebilirsiniz. Bu bahiste, O’nu duyu organlarınızdan biriyle algılayıp müşahede etmenize ihtiyaç bulunmamaktadır. Kendisini duyu organlarıyla algılayamadığınız, varlığını ancak aklî delil ile bildiğiniz bu varlık (Allah), varlığının vacip/gerekli ve zaruri/zorunlu oluşundan dolayı (aksi takdirde mümkün varlıklar var olmayacaktı), beş duyu vasıtasıyla müşahede ettiğiniz varlığı zaruri olmayan (ontolojik açıdan mümkün) mevcudattan (varlığının sabit oluşu açısından) daha kuvvetlidir (mümkün varlıkların yokluğunu farzedebilirsiniz de Allah’ın yokluğunu farzedemezsiniz).

“Doğu’nun ve Batı’nın kendilerine meydan okuduğum modern bilim davacılarının çürütmeye güç yetiremeyecekleri bu sözlerim de bir ‘aklî delil’dir.” (A.g.e., s. 410-411.)

Evet, Allahu Teala’nın varlığı, bilgi edinme yollarından “duyu organlarının algıları, sağlam duyular” ile değil, “akıl” ile bilinir.

Ancak, Allahu Teala meseleyi sadece “akl”a bırakmamış, mucizeler ile teyit ettiği, kitaplar indirdiği peygamberleri vasıtasıyla insanları varlığından haberdar etmiştir. 

Şeyhülislam’ın beş duyu algılarına dayalı tecrübe ve müşahede (deneyim ve gözlem) için söyledikleri, manevî-batınî keşf davası için de geçerlidir.

Sözde keşf ile Allah’ı bulduklarını iddia edenlerin buldukları şeyin Allah olduğunun garantisi nedir?

Yaşadığınız manevî tecrübe sayesinde sizde oluşan bilgi Kur’an ve Sünnet ile uyumluysa ne âlâ, aksi takdirde bulduğunuz şeyin Allah ile bir ilgisi yok demektir. Belanızı bulmuşsunuzdur.

*

İşte İbn Arabî tipi vahdet-i vücutçuların buldukları şey böyle birşey.. Allah’ı bulduklarını ileri sürüyorlar fakat buldukları Allah, varoluş bakımından yaratılmış mevcudat (mahlukat) ile bitişik (vahdet halinde) bir varlık.

Allah diye anlattıkları varlık, Kur’an ve Sünnet’in anlattığı Allah değil, Plotinus gibi filozofların Allah’ı.

Allahu Teala hakkında keşf meşf safsatalarıyla itikad üretmek, Kur’an ve Sünnet’e dayanmayan iddialarda bulunmak sapıklıktır. Böyle biri Allah’a değil, olsa olsa İblis’e vasıl olmuştur.

Kâfirlerin ahiretteki imanı, Allahu Teala’yı görmekten ya da orada keşflerinin açılacak olmasından kaynaklanmıyor, yine göremiyorlar.

Onların oradaki imanı, inanmadıkları yeniden dirilişi yaşamış, daha önce dünya hayatında kendilerine haber verilenleri görmüş olmalarından kaynaklanıyor.

Fakat eğer Cennet ve Cehennem olmasaydı, insanlara “Burada bu şekilde bekleyeceksiniz” denilseydi, kâfirler yine bunun kendiliğinden, tesadüfen vuku bulmuş birşey olduğunu, Allah’ın var olmadığını, ya da var olsa bile peygamberler göndermemiş bulunduğunu iddia eder, orada da peygamberlere “Sizin bize bir üstünlüğünüz yok, yalancısınız” derlerdi.

Onları iman etmek zorunda bırakan şey, ateşte yanmaları ve azapla karşılaşmalarından ibaret. Yandıkça imanları güçlenip artacak. 

*

Bütün bunlara bağlı olarak önümüze şöyle bir soru geliyor: Allahu Teala’yı Kelam ilminin de konusunu teşkil eden aklî ve naklî delillerle değil de keşf sayesinde tanımak ne anlama gelmektedir?

Bunun görme veya görme benzeri birşey olamayacağı açıktır. Çünkü Allahu Teala, kendisini görmeyi talep eden Hz. Musa aleyhisselam’a “Beni asla göremezsin” (A’raf, 7/143) buyurmuştur.

Bu aynı zamanda, görme ile olan tanımanın (marifetin), adına keşf denilen tanımadan daha üstün olduğunu da gösterir.

Çünkü eğer tasavvuf çerçevesinde varlığı öne sürülen böylesi bir keşf gerçekten varsa, kendisine kitap indirilmiş ulu’l-azm bir peygamber olan Hz. Musa’nın bundan nasipsiz olması düşünülemez.

(Kadı Beydâvî’nin tefsirinde belirttiği gibi, ayette “Ben asla görülmem” ya da “Beni hiç kimse hiçbir zaman göremez” buyurulmuyor. Ayrıca Allahu Teala’nın Musa aleyhisselam’a Şu dağa bak, şayet yerinde durabilirse, o takdirde beni görebilirsin” diye cevap vermesi, bunun o anda ya da dünya hayatında fiilen mümkün olmasa da, potansiyel olarak mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Hz. Musa’nın da Allahu Teala hakkında “imkânsız” olan birşeyi istemiş, Allah hakkında caiz olmayan birşeye inanmış bulunması düşünülemez. Kıyamet Suresi’nin 23’üncü ayetinde cennetlikler için “Rablerine nazar edicidirler” denilmesi, bunun Cennet hayatına ögü bir lütuf olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu görme, dünyadaki görme gibi değildir. Nasıl ki uyanıklıktaki görme ile rüyadaki görme birbirinden tamamen farklıysa, o görme de başka birşeydir.)

*

Kelamın (Tevhid ilminin, aklın ve naklin) yol göstericiliğinden mahrum kalan, keşf ve ilhama dayanarak bağımsızlığını ilan eden bir tasavvuf, insanın yolunu kaybedip şaşırması, sapıklık okyanusunun dalgaları arasında kaybolup gitmesi sonucunu verir.

Birşeylere ulaşacaktır, fakat neye ulaştığını, ulaştığı şeyin ne olduğunu bilemeyecektir. Kristof Kolomb’un “keşf”ini akla getiren bir durum yaşanacaktır.

Hindistan’ın varlığını bazı insanlar gözlem/müşahede sayesinde doğrudan, başkaları da mütevatir "doğru haber" olarak dolaylı yoldan kesin biçimde biliyorlardı.  Gemiler, Afrika’nın güneyini dolaşarak Hindistan’a gidip gelmekteydi. Kolomb ise Hindistan’a “keşf”i ile ulaşmak istedi. Sonunda bir yere ulaştı, ve Hindistan hakkındaki “naklî” bilgisi yetersiz olduğu için, “Aha, işte burası Hindistan!” dedi. Oysa ulaştığı yer bambaşka bir kara parçasıydı. 

Ulaştığı yerin Hindistan olduğundan şüphe duyup keşf yolculuğuna devam edebilirdi, fakat menzil-i maksuda ulaşması yine de zordu. Çünkü onu bekleyen başka Hindistanlar vardı: İrili ufaklı sayısız Pasifik adası, Japonya, Filipinler, Endonezya, Malezya, Avustralya, Yeni Zelanda, Çin, Kore, Tayvan.

*

Kur’an’da imana davet akıl ve duyuların şahitliği çerçevesinde yapılır. Kâinatın/evrenin maddî (pozitivist, materyalist) işleyişi çerçevesinde deliller getirilir. Maddî gerçekliği devre dışı bırakan ya da önemsiz sayan bir keşf edebiyatı söz konusu değildir:

“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bunlardan yüz çevirici kimseler olarak üzerlerinden geçip giderler.” (Yusuf, 12/105)

Bu yüz çevirme, safsata, demagoji ve mugalata ile o delilleri çarpıtma şeklinde ortaya çıkmaktadır.

İşte Kelam ilmi bu noktada devreye girmekte, o safsata, demagoji ve mugalataların ipliğini pazara çıkarmaktadır. (Selefî olduklarını söyleyenlerin anlamak istemedikleri hususlardan biri bu.)

Bu noktada “Kelamsız tasavvuf”un, (Kur’an’ın istidlal yöntemine aykırı) keşf edebiyatına sarılarak, hiç başka işi yokmuş gibi tutup Kelam (Tevhid ilmi) ile uğraşması, onu küçümsemesi, küfür ve şirkle dolaylı bir işbirliği içine girmesi anlamına gelmektedir.

Sapıklıktır.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."