tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasavvuf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

EBU HANZALA HALİS BAYANCUK: İDRAK DE NOKSAN, EDEP DE

 



Ebu Hanzala Halis Bayancuk, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ından okuyarak sözlerini şöyle sürdürüyor:

“(İmam-ı Rabbanî mektubunda) Devam ediyor: ‘Bir talibe lazımdır ki, kalbini bütün cihetlerden alıp şeyhine teveccüh ede. Şeyhi hayattayken onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul olmaya.’ Yani bir nafile (namaz) kılacaksak, bir zikir yapacaksak eğer, Allah’ı anmak gibi bir ibadette bile şeyhten izin almamız gerekiyor. ‘Onun huzurunda dahi başkasına iltifat etmeye.’

“Yani onun huzurundasınız, oturuyorsunuz, mesela namazdayken, örnek veriyorum, gözünüz sağa sola kayabilir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu namazın ecrinden eksilten bir şey olduğunu söylüyor, şeytan gelir insanın namazından çalmak istiyorsa sağa sola baktırır, Allah’ın huzurunda olsa bile olur ama şeyhin huzurunda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil, olmaması lazım. ‘Onun önünde bütünüyle kendisine teveccüh edip oturmalı. Onun emri olmadan yanında zikirle dahi meşgul olmamalıdır. Onun huzurunda farzlardan ve sünnetlerden başka nafile namazlarla meşgul olmamalıdır.

“Yani nafile olur, zikir olur, onun emri olmadan bunlarla meşgul olmamalı. Ama farzdır, sünnettir, bunları kılabilir. ‘Bu zamanın sultanından şöyle anlatıldı: Veziri yanında ayakta duruyormuş, tesadüfen nazarı elbisesine ilişir, onu eliyle düzeltir. Bu haldeyken Sultan onu görür ve onu kendisinden başkasına yönelmiş bulur, azar ederek ona şöyle der: “Bu fiili hazmedemem. Vezirim olduğu halde huzurumda bulunup benden başkasına iltifat edesin ve elbiseni düzeltmekle meşgul olasın.” Şimdi düşünmeli.’

“Bakın şimdi kıssadan nasıl hisse çıkarıyoruz ey ümmetin inkişafına talip olanlar! ‘Bu düşük dünya işleri için böyle ince edeplere riayet gerekli olunca, Yüce Allah’a vusul vesilelerine karşı edeplere riayet etmek elbet daha fazla gerekli olmalıdır. Hem de tam manasıyla. Mümkün olduğu kadar gölgesi şeyhinin elbisesi üzerine veya gölgesine düşecek şekilde ayakta durmamalı.

“Yav Allah için, Allah’a celle celalühu karşı bile böyle bir edep var mı?! Gölgesi, şeyhin gölgesinin üzerine düşmeyecek. Şeyhin yanında elbisesiyle bile uğraşmayacak. Yani namazda bile, bazı mezheplere göre, yani en katı olan mezhebe göre, üç defa hareket ederseniz namazınız bozuluyor. Namazda bile. Ki racih olan (tercih olunan), yani başka mezheplerde de olan, ihtiyaç varsa insan hareket edebilir, bu hareket namazı bozacak seviyeye ulaşmadığı müddetçe de bunda bir beis olmaz. En fazla namazın adabına uygun değildir denir. Ama şeyhin huzurunda elbisenizi bile düzeltemiyorsunuz. Niye? Bir kralla vezirinin kıssasından elde etmiş olduğumuz birşeye göre.

“Peki böyle bir adam şeyhinin apaçık haramlar işlediğini görse buna karşı çıkabilir mi?! Yanında hareket etmekten daha imtina ettiğiniz, gölgesi gölgesinin üzerine düşmediğini dediğiniz bir adama, bunda bir kötülük bile görseniz, buna ses çıkarmanız mümkün mü? Hayır! Bu kalpleri esir alıp teslim almak için oynanmış olan bir oyun. Bu mürit adabı denilen adap, evet sünnete uygun olan kısımları da var, ama büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş olan edeplerdir.”

*

İşi getirip bağladığı noktaya bakın.. Tarikat adabı diye anlatılan hususların istismara müsait olduğunu, kötüye kullanılabileceğini söylese anlayacağız, fakat o bunu yapmıyor, “Bu kalpleri esir alıp teslim almak için oynanmış olan bir oyun. Büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş olan edeplerdir” diyor.

Bu şekilde genelleme yapması iki nedenden kaynaklanıyor olabilir:

Birincisi, idrak bakımından biraz arızalı olması.. Kafasının basmaması..

İkincisi ise, bilerek çarpıtma yoluna gitmesi, demagoji ve mugalata yapması.

Sözlerinin akışına baktığımızda, bu vatandaşta her ikisinin de bulunduğu anlaşılıyor.

*

Baştan başlayalım..

“Şeyhi hayattayken onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul olmaya”dan kasıt, müridin, şeyhin tavsiye ettiği nafile namazları kılmaya devam etmesi ve şeyhin ders olarak verdiği zikirleri vird edinmesi, onlarla yetinmesidir.

İbadetlerde önemli olan devamlılıktır. Şeytan’ın hilelerinden biri, hayırlı amelleri yapmaya engel olamadığı zaman insanı onlar konusunda aşırılığa itmesi ve böylece bıkkınlığa sürüklemesidir.

(Son zamanlarda bazılarının “din yorgunluğu”ndan söz ettiğine şahit olduk. Din, kolaydır ve yormaz. Fakat insan kendi kendisine işi zorlaştırabilir.)

Yeni müslüman olanlarda ve müslüman bir ailenin çocuğu olduğu halde dini yaşamayıp hayatının bir döneminde yaşama kararı alanlarda genellikle böyle aşırılaştırma eğilimi olur. Mesela Yusuf İslam’ın ilk müslüman olduğu haliyle şimdiki bir değil.

Tarikata ilk girenlerde de başlangıçta böyle bir heyecan olur. İbadetlerini kafasına göre çoğaltırsa sonuçta farzlarda bile tembellik eder hale gelebilir. 

İbrahim Hakkı Erzurumî rh. a.’in Marifetname’de verdiği bir örnek var: Adam işinde gücünde bir müslümandır. Şeytan onu yoldan çıkarmak için gelir, farz olmadığı halde, “Sen ne biçim müslümansın, mukaddes beldeleri niçin ziyaret etmiyorsun” der. Bu da tutar hacca gider. Haccı yapar gelir, fakat işleri bozulmuştur, borçlanmıştır, bu defa Şeytan gelir, “Sana hac farz değildi ki, niye gittin? Bak perişan oldun” der. O zavallı da, hacca gitmiş olmaktan pişmanlık duyar. Böylece hac sevabı da elinden gider. (Geçmişte hacca gitmek bugünkü gibi değildi. Hacca gidip gelmek belki bir yıl sürüyordu. Hem bu bir yıllık yolculuk için harçlığınızın olması gerekir, hem de geridekilerin bir yıllık ihtiyacını sağlamalısınız. Ayrıca bir yıl boyunca geliriniz de olmayacaktır.)

Evet, burada sözü edilen nafileler ve zikirler, vird haline getirilen, farzlar gibi her gün yapılmak istenen nafile ve zikirler. (Mesela 100 kere şu tesbihatı, 200 kere bu tesbihatı yapmak gibi..)

Şeyh, müridinin durumuna göre tavsiyede bulunur; kontrolü kaybetmemesine, işi çığırından çıkarmamasına çalışır. Anlatılmak istenen bu.

Bir de Ebu Hanzala adlı sivri zekânın çıkardığı sonuçlara bakın..

Allahu Teala böylesi dili bilgili, ağzı laf yapan, fakat idrak bakımından tam takır kuru bakır tiplerin şerrinden ümmeti korusun! Amin!

*

Şeyhin huzurunda başkasına ya da başka şeye iltifat etmeme (yönelmeme, ilgilenmeme) bahsine gelelim.

Tarikatlar, müritlerin terbiyesi için var. Bu da, belli bir disiplin ister..

Aynı durum medreseler, okullar, askerî birlikler, hatta bazı iş kolları için de geçerlidir.

Medreseye gittiniz ve bir hocadan ders alıyorsunuz, onu pür dikkat ve saygıyla dinlemeniz gerekir. Huzurunda laubali oturmanız, yanınızdaki arkadaşınızla konuşup şakalaşmanız, gülüşmeniz uygun olmaz.

(Burada bir hatıramı anlatayım: Memleketim Gürün’de liseye başlamıştım. Bir sene boş gezmiştim, normal öğrencilerden iki yaş büyüktüm, böyle bir avantajım vardı.

Coğrafya öğretmenimiz Abdullah Kayapınar, okulun eski müdürüydü. Sol görüşlüydü. Bütün öğrencilerin ondan çekindiğini duymuştum.

İlk dersimize geldiğinde, birden bire bir öğrenciye öfkeyle bağırdı, sonra üzerine yürüdü ve Allah yarattı demeden tekme tokat dövmeye başladı. Sonra bir başkasına döndü, “Ne gülüyorsun lan!” gibi bir şey dedi, onu da evire çevire güzelce dövdü. Bütün sınıfın da yüreğinin yağı eridi.

Yıllar sonra benim küçük kardeşlerim liseye başladıklarında onlara şunu söyledim: “İlk coğrafya dersinde sınıfınızdaki, aile bakımından arkası güçlü olmayan ve vücutça da çelimsiz iki öğrenci korkunç bir dayak yiyecek.”

Evet, bizim Kayapınar, liseye ilk başlayan öğrencilerin gözünü ilk derste böyle bir taktikle korkutuyor ve öğrenciler o korkuyla mezun oluyorlardı. O, nöbetçi öğretmen olduğunda, ders zili çalınca koridorlar, kovboy filmlerindeki haydutların saldırdığı sokaklar gibi olurdu, ortalık boşalırdı.)

Askere gidersiniz, size belirli duruş ve yürüyüş kuralları getirirler. Kendiniz olmaktan çıkıp bir bütünün parçası haline gelmenizi, bir makinanın dişlisi gibi kurulmuş biçimde hareket etmenizi isterler. “Hazır ol!” denildiğinde tutup üstünüzü başınızı düzeltmekle meşgul olamazsınız. Yana, arkaya dönemezsiniz.

Peki, savaşırken bütün bunlara ihtiyacınız var mıdır? Yoktur!

Şimdi bundan hareketle askerlik için, “Bu kalpleri esir alıp teslim almak için oynanmış olan bir oyun. Büyük çoğunlukla insanları esir almak, muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş olan kurallardır” derseniz olur mu?

Size gülerler..

Tam aksine, bu kurallar, belirli bir muhakemenin ürünü olarak icat edilmişlerdir.

*

Tarikattaki edepler de böyledir.. Muhakeme gücünü iptal etmek için konulmuş değillerdir. İnsanların dingonun ahırındaki hayvanlar gibi olmaması için konulmuştur.

Ha, bunlar istismar edilmiyor mu, ediliyor.. Askerlikteki kurallar da istismar konusu olabiliyor. Bu istismara müsait oluş yüzünden darbeler yaşanıyor.. Fakat bunun önüne geçmek mümkün değildir.

Ne yapalım, orduları dağıtalım mı?.. Askere gidenlere sadece tüfekle atış yapma mı öğretilsin.. Disiplin olmasın mı?!

Disiplinden vazgeçemezsiniz.. İlaçlar gibi.. Her ilacın yan tesiri de vardır.. Bu yan tesirleri gözünüzde fazla büyütürseniz ilaç sanayiinin kapısına kilit vurmanız gerekir. (Evet, disiplin ve hiyerarşi önemlidir. Türkiye'de Batılılar'ın arzusu doğrultusunda erkeğin aile reisliğine darbe vurulduğu için yakın gelecekte bu toplum çökecek. Çöküyor. AK Parti'nin büyük hizmeti.. Zinayı bile suç olmaktan çıkarttı.)

Sanayi ve teknoloji için de aynı durum geçerlidir.. Bunlarla birlikte çevre kirliliği ve doğanın tahribi de yaşanır. Bu kaçınılmaz birşeydir. Çevreye zarar veriyor diye sanayi hiç olmasın mı?!

Sadece tarikatlarda değil, bütün toplumsal yapı, kurum ve topluluklarda benzer sapmalar yaşanabilir.

Aslına bakılırsa, bu Halis Bayancuk gibi tipler, günümüze özgü "çağdaş" şeyhler durumundalar.. Tarikatlarına tarikat değil de dernek diyorlar. Aradaki fark, bundan ibaret.. Misal, Mustafa İslamoğlu'nun müritlerinin bu hayırsız adama olan bağlılıkları, bir tarikattaki müritlerin şeyhlerine olan bağlılıklarından daha fazla. 

Fakat adına tarikat denilmediği için Şeyh Mustafa'ya olan şuursuz intisap ve biat göze batmıyor. 

*

Hz. İsa aleyhisselam, Yahudi alimlerin kurumsallaşmış ve ögrütlenmiş din bürokrasisinin tepkisiyle karşılaşmıştı. Fakat zamanla onun takipçileri Kilise kurumunu, papalığı, piskoposluğu vs. icat ettiler ve işi getirip aforoza ve Cennet’te arsa dağıtmaya kadar vardırdılar.

Tarikat karşıtlığı yapanlar da zamanla tarikatlarda olandan daha fazlasını başka isimler altında hayata geçiriyorlar. Misal, türbeleri kapatan Selanikli Mustafa Atatürk için dünyanın en büyük türbesi/yatırı, "abide mezar" (anıtkabir) adı altında inşa edilmiş durumda.

Bu Halis efendinin milleti toplayıp nutuk attığını, tutup bulunmaz Hint kumaşı gibi videoya aldırarak bunları yayınlattığını görüyoruz. Kendisi konuşurken karşısındakilerin aralarında konuşup gülüşmelerini, başka şeylerle meşgul olmalarını kabul ediyor mu? Eder mi? Belki bir iki defa sabreder, fakat sonra, “Siz buraya bizim çalışmalarımızı sabote etmek için gelmişsiniz. Dinlemeyecekseniz, kendi aranızda sohbet edecekseniz buraya gelmeyin, gidin başka yerde eğleşin” der.

Eh, tarikat da yolgeçen hanı değil.. En az senin derneğin kadar kurallara sahiptir. 

Kimse seni tarikata zorla intisap ettirmez. Ettirseler bile istemezsen şeyhin yanına hiç de uğramazsın. Ama gidersen, oranın kendine göre kurallarının olmasını doğal karşılaman gerekir.

Medreseye talebe olmak zorunda değilsin.. Fakat olmuşsan, oranın kurallarına uymalısın.

*

Tutmuş bir de bütün bunları namazla, Allahu Teala’nın huzurunda olmayla vs. kıyaslıyor.

Bay sivriltilmiş zekâ, insanın Allahu Teala’nın huzurunda olmadığı bir an mı var! Her zaman Allahu Teala’nın huzurundasın. Yatarken de, otururken de..

Bu dangalağın akıl yürütüşüne uyarsak şöyle düşünmemiz gerekiyor: Allahu Teala bizi gördüğü halde yatıp uyumuyor muyuz?.. Neler neler yapıyoruz.. Şeyhin yanında da yapabilmemiz lazım..

Evet, dediğimiz gibi, bu  künye meraklısı Halis’in kafası bir parça arızalı.. Bazı şeylere basmıyor. Fakat sorunu sadece bu değil.. Bile isteye yanlış anlamaya çalışıyor gibi bir hali var.. Bir insan bu kadar ahmak olamaz, işin içinde illa ki bir ahlakî sakatlık da olmalıdır.

Sözde tevhid için, şirkle mücadele için bayrak açmış.. Muhterem sivri kardeş, o halde o söylediklerini askerlik için de söyle.. Aynı açıklık ve kararlılıkla..

Tutup tağuttan bahsediyor, fakat tağutun kendisinin adını söylediği yok.. Çıkıp tağutçu diye önüne gelen müslümana saldırıyor. Diyanet’in zavallı personelini bırak, çıkıp yüksek sesle “Atatürk tağuttur” de!

*

Bildiğim kadarıyla bu heyecanlı arkadaşın babası eski Hizbullahçılardan..

Türkiye Hizbullahı, tam da Türkiye’deki tağutî düzene hizmet etsin diye kurulmuştu.

Hizbullah da bir tür tarikattı.. Silahlı tarikat.. Devlet kurumları tarafından “ortak düşman” PKK’ya karşı kullanıldı, "bebek katili" Abdullah Öcalan CIA tarafından Türkiye’ye teslim edilince de bunlara “Düşman öküz ölmediyse de yaralandı, ortaklık bozuldu, size ihtiyaç kalmadı” denildi.

Bu rejimin tağutu, zamanında, “Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” demiş, İstiklal Marşı’na ve İstiklal Harbi ruhuna savaş açarak “Tek dişi kalmış canavar”ın propagandasını yapmıştı.

Aslında bu Halis gibi seçme ve süzme sivriler, bir taraftan hilekârca “Tasavvufa tümden karşı değiliz” diyerek edebiyat yapıyor, diğer taraftan da, Kemalistlerden daha şedit bir tasavvuf düşmanlığı sergiliyorlar. Muhatabına, "Senin yaşamanı istiyorum, yaşama hakkına saygı duyuyorum, fakat bir şartla, nefes alıp vermeyecek, oksijenimizi tüketmeyeceksin" der gibi..

Bunlar varken Kemalistlerin ayrıca tasavvuf ve tarikat düşmanlığı yapmasına gerek kalmıyor. Rejimin “farz-ı kifaye”sini bunlar üstlendiği için onların sorumluluktan kurtulmasını ve rahat etmesini sağlıyorlar.

*

Halis hakkında hüsnüzannım vardı, yukarıya aldığım laflarını dinleyince buharlaşıp kayboldular. Videosunun tamamını izlemedim. İzlemeye devam edersem bu dangalağa cevap için tutup kitap yazmam gerekecek. Başka meşguliyetlerim var.


TARİKATSIZ, USULSÜZ ERKÂNSIZ (LAİK TÜRKİYE TİPİ) MODERN ŞEYH

 

 


Ebu Hanzala Halis Bayancuk’un lafları üzerinde durmaya devam ediyoruz.

Şöyle diyor:

Mektubat’ta 292’nci mektup var. Müritlerin edeplerini anlatan bir mektup bu mektup. Bu mektupta o kadar ilginç şeyler var ki, bazı yayınevleri bu mektubu yayınlamıyorlar. Tercümeye koymuyorlar bu mektubu. Neden ötürü? Göreceğiz bakalım bunlar bizi inkişafa mı davet ediyorlar, yoksa köleliğe, Allah’tan gayrısına kulluk etmeye mi davet ediyorlar, hep beraber göreceğiz. Biraz uzun olduğu için direk metinden okuyacağım: ‘Ey talip! Yüce Sultan Hakk’ın inayeti ile anlatıldığı manada kamil ve mükemmel bir şeyhi bulur da ona kavuşursan onun varlığını ganimet bilmeli, tamamı ile bütün işlerini ona ısmarlamalı.’ Allah Allah! Bizim bildiğimiz bütün işlerimizi Allah’a ısmarlamamız gerekiyor, yalnızca ona tevekkül etmemiz ve yalnızca ona inabe etmemiz gerekiyor. ‘Saadetin onun rızasında, şekavetin (bedbahtlığın) dahi onun rızasının hilafında olduğuna itikat etmelidir.’ Bu size neyi hatırlatıyor? Kimin rızası bizim için esas olduğunda saadeti şekaveti unutuyoruz, bunu düşünenlere bırakıyorum.”

Bunu, düşünenlere bırakması iyi.. Düşüncesizlere göre değil.

Ancak, söylemek zorundayız, sözlerine baktığımızda kendisinin de “düşünenler” arasında değerlendirilmeyi pek hak etmediği kanaatine varıyoruz.

İmdi, bir adamın düşüncelerini değerlendirirken bir bütün olarak ele almak gerekir. İmam-ı Rabbanî burada öncelikle ortaya bir şart koyuyor. Şeyhin “anlatıldığı manada kamil ve mükemmel olması” şartı.

Şeyh kamil ve mükemmel olmadığı zaman durum değişir.

Ve İmam-ı Rabbanî’nin başka mektuplarından biliyoruz ki, şeyhlerin çoğunun “nakıs” olduğunu düşünmektedir.

Mesela şunu yazmış durumda:

“Şunu da bilesin ki, bazı ihlas sahibi kimselere icazet (tarikat hilafeti ve şeyhlik) verilmesi, dalaletin yayılıp umumileştiği bir zamanda; bir cemaat için Hak yoluna delil olup göstermesi içindir. Bunun için kendisine icazet verilmiştir.... İcazet onun için, kemal ve tekmil (kemale ulaştırma) vehmine düşüren ve esas maksattan olan birşey değildir.”

(Mektubat, C. 1, çev. Abdülkadir Akçiçek, İstanbul: Merve Y., s. 467.)

Evet, zamanımızda durum bu.. 

Şeyh geçinenlerden “ihlas” sahibi olanların başımızın üstünde yeri var. Onlarda kemal ve tekmil aramıyoruz. Velakin çoğunun “ihlas”tan da mahrum olduğunun, dertlerinin (İmam Gazalî’nin İhya’da belirttiği şekilde) etrafında adam toplama ve dünyalık biriktirme olduğu bir gerçektir.

Bunu garantiye almak için de laik (siyasal dinsiz) düzenin “örtülü” biçimde emri altına giriyor, onun “derin” yapı ve kanallarıyla bağlantı kuruyorlar.

Zamanımızın acı gerçeği.

*

Konuya dönelim..

İmam-ı Rabbanî’nin “Tamamı ile bütün işlerini ona ısmarlamalı” derken kastı, onunla “istişare” ederek hareket etmesinden ibaret.

Hadîste (hatırladığım kadarıyla) şöyle geçiyor: “İstihare eden yanılmaz, istişare eden pişman olmaz.

İstişarede bereket vardır. Toplumun, ilmi ve tecrübesi olan hayırhah insanların yol göstericiliğine ihtiyacının bulunduğu açıktır.

Tecrübeli, gün görmüş insanlarla istişare eden kişi mes’ud (saadet sahibi) olur. Burnunun dikine giden, aklına eseni yapan cahili bekleyen de şekavettir (bedbahtlık ve mutsuzluk).

*

Ne yazık ki Bayancuk konuyu yorumlarken örtülü bir “şirk” imasında bulunuyor.

Halbuki Allahu Teala bize bilmediklerimizi bilenlere sormamızı emrediyor. Mesela şu ayet-i kerime:

“Onlara emniyet veya korkuya dâir bir haber geldiğinde onu yayıverirler. Ama onu, peygambere ve içlerinden ülü'l-emre (emir sâhibi idârecilerine) arz etselerdi, onlardan bunu (o işin gerçek mâhiyetini, dirâyetleriyle ortaya) çıkarabilecek olanlar, elbette onu(n tedbîrini) bilirlerdi. İşte üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, elbette pek azınız müstesnâ, şeytana uyardınız!” (Nisa, 4/83)

Bu Halis Bayancuk’un baştan sona izlediğim videosu yok, geçmişte birkaç videosuna bakma durumum olmuştu; ona da birtakım gençler gelip mürit edası ile soru yöneltiyor, bu da onlara “yol gösteriyor”. 

Adı şeyh değil, fakat “teknik” olarak şeyhlik yapıyor. 

(Ona soru yöneltenlerin bazıları “saftirik” gençler.. Bazılarının da, bunu yönlendirmek, istedikleri mevzularda konuşturmak için gönderilmiş “görevliler” olduğu anlaşılıyor. Bayancuk da bazılarına “Bana şöyle bir soru sor” diye talimat veriyor olabilir mi, bilmiyorum. Pek sanmıyorum.)

Aslında bu Ebu Hanzala Halis, her ne kadar çenesi kuvvetli ve ağzı laf yapan yetenekli bir adamsa da, gerçekte yontulması gereken güzel elyaflı bir keresteden ibaret. Zamanında olgun bir alimin terbiyesinden geçmiş olsaydı biraz edep erkân, yol yordam öğrenebilirdi. Nasip olmamış. Kaliteli malzeme heba olmuş, ortaya eciş bücüş bir "mamul" çıkmış. 

Birtakım mevzulardaki hassasiyetleri iyiyse de yaklaşımlarında denge ve ölçü yok. Serseri mayın gibi nereyi nasıl tahrip edeceği belli değil. 

Aklınca davetçilik taslıyor, fakat idrak yetersizliği, yanlış anlama ve yersiz suizan gibi hastalıkların pençesinde.. 

Ne yaptığından habersiz.

Manipüle ediliyor, kullanılıyor, fakat (anladığım kadarıyla) farkında değil. 

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.


EBU HANZALA, İMAM-I RABBANÎ'YE KARŞI

 


 

Evet, Ebu Hanzala Halis Bayancuk ile Dr. İhsan Şenocak’ın tartışmasına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bayancuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf, bir velinin huzurunda bir saat ihlasla durmak 150 sene veya yüzlerce sene ibadetten daha faziletlidir diyen, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği, Allah’ın izin vermediği konularda insanlara teşride bulunan (şer’î hüküm ihdas eden) ve Allah’a apaçık bir şekilde iftira eden tasavvuftur. Evet bu tasavvufu biz tekfir ediyoruz. Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf, ‘Ey evladım, ey yavrum, başına bir musibet geldiğinde sakın Allah’a dua etme, işlerin yerine gelmez. Allah’ın dışındaki şeyhlere, velilere dua edersen işlerin daha çabuk yerine gelir’ diyen tasavvuftur. … bu zihniyettir bizim tekfir ettiğimiz, veyahut tasavvuf kitaplarına giren, Türkiye’de televizyon ekranlarında anlatılan, 'Adamın biri Allah dedi kurtulamadı da, öbürü Cüneyd dedi, Cüneyd’e seslendi kurtuldu' diyen anlayış. Evet bizim tekfir ettiğimiz, reddettiğimiz anlayış budur. Çünkü bu anlayış, Allah’ın kullarını Allah’ın önüne geçiren anlayıştır. Bu anlayış, biz ‘Aracısız ve halis bir şekilde Allah’a halis kılıp Allah’a kulluk edelim’ derken ‘Hayır efendim, araya aracılar koyacağız, dini bulanıklaştıracağız, Allah’la beraber başkalarına da dua edecek, Allah’la beraber başkalarına da sığınacak, fayda ve zararı onlardan bekleyeceğiz’ diyen anlayıştır.”

Bayancuk’un bu sözlerinde yanlış bir şey yok. Doğru diyor.

Bunun ardından “yanmaz kefen”cilere de atıfta bulunuyor. Ve şöyle devam ediyor:

“Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf, bütün peygamberler insanlara Allah’a kulluk etmek ve tağutlardan içtinap etmek için gönderilmişken insanları tağutlara kul yapan, tağutlara destekçi yapan tasavvuftur. Ve bu konuda bizim için tasavvufla, selefîlikle, Hristiyanlık arasında da bir fark yoktur.”

Şunu demek istiyor: Selefîlik adına böyle yapan olursa ona da karşıyız. Hristiyanlık da böyle bozuldu.

*

Bayancuk bunun ardından, Şenocak’ın kendisini İbn Teymiyye’yi terk edip İmam-ı Rabbanî gibi isimlere tabi olmaya çağırdığını, kendisine onların kitaplarını tavsiye ettiğini söylüyor.

Şunları diyor:

“Şimdi, İhsan hocamız tavsiyede bulundu ya, ‘Bir oku bunları, istifade edeceksin’ (diye), ben de onun sözüne uyarak, zikretmiş olduğu isimlerden iki tanesinin kitaplarını okudum. Ve şimdi bu kitaplardan birebir nakiller yapacağım, sansürsüz nakillerde bulunacağım. Bir bakalım insanlar bunu dinlesinler, gerçekten bu adamlar ümmeti uyutan adamlar mı, yoksa (Şenocak’ın iddia ettiği gibi) ümmette inkişafa neden olan adamlar mı? Bu adamlar bırakın Kur’an’ı ve Sünnet’i, selim bir fıtratın dahi kabul etmeyeceği bir inanışa mı sahipler, yoksa Kur’an’a ve Sünnet’e uygun, bu ümmeti yeniden diriltecek bir anlayışa mı sahipler? Şimdi bakın, hocanın yönlendirmesiyle Mektubat-ı Rabbanî’nin birinci mektubunu açtım. Mektubat kitabının birinci mektubunu okuyorum. Diyor ki Rabbanî daha birinci mektupta, girişinde, ‘Ben’ diyor ‘bu yolda giderken Allah’ın Zahir isminin, ez-Zahir isminin tecellilerine mazhar oldum’ diyor, ‘bana bütün eşyada, hemen hemen herşeyde tecelli etti’ diyor. Yani neye bakmışsa orda Allahu Teala’nın Zahir ismini orada görmüş; tecelli etmiş. ‘Özellikle de’ diyor, buraya çok dikkat edin, ‘özellikle dekadınların suretinde zuhur etti Allah’ın ez-Zahir ismi.’ Yani bu, kadınlara bakıyor, o kadınlarda Allah’ın celle celalühû ez-Zahir ismini görüyor, bununla da yetinmiyor, … kadınların bütün cüzlerinde, bütün organlarında, bütün uzuvlarında, bütün parçalarında Allah’ın ez-Zahir ismini görüyormuş. Allah adına soruyorum, bir genç gelse bugün dese ki ‘Ben kadınlara bakınca onlarda Allah’ın Zahir adını görüyorum’, bir sıradan insan gelse dese ki ‘Kadınların bütün cüzlerinde bana Allah tecelli etti’ dese buna ne gözle bakarsınız? Böyle bir sözü söyleyen bir insan kendini herhangi bir ahlâk meclisinde kendisine yer bulabilir mi?! Bu anlayış mı ümmetin önünde bir inkişafa neden olacak? Eğer gerçekten böyle olduğunu düşünüyorsanız inkişafınız size mübarek olsun. Umarım zikretmiş olduğunuz müjdeye nail olursunuz.”

Bu sözler üzerinde durmak gerekiyor.

Burada Bayancuk, önyargılı bir bakış açısıyla, geçmişten gelen şartlanmalarıyla baltayı taşa vurmuş durumda.

Sözde ahlâk ve edep adına hassasiyet sergilerken (daha doğrusu, insanların bu husustaki hassasiyetini “bilinçsiz” bir biçimde, kendisi de tam bilincinde olmadan istismar etmeye çalışırken) anlayış ve idrak bakımından bir parça kusurlu ya da arızalı olduğunu ortaya koymuş.

*

Önce Allahu Teala’nın ez-Zahiru ismi üzerinde duralım.

İbn Kayyım el-Cevziyye’nin Esmâü’l-Hüsna kitabında bu ism-i şerife dair kayda değer bir açıklama yok.

Fatih dersiâmlarından Beyoğlu eski müftüsü merhum Ali Osman Tatlısu (ö. 1950) ise şunları yazıyor:

“Allahu teâla'nın varlığı her şeyden aşikardır. Gözümüzün gördüğü her manzara, kulağımızın işittiği her nağme, elimizin tuttuğu, dilimizin tattığı her şey, fikirlerimizin üzerinde çalıştığı her ma'na, hasılı gerek içimizde gerek dışımızda şimdiye kadar anlayıp sezebildiğimiz her şey, O'nun varlığına, birliğine, sıfat-ı kemaliyesine şahittir. Çünkü bütün bunları yaratan ve yaşatan ancak O'dur. Hiç bir şey yoktur ki, gerek varlığa çıkarken, gerek varlıkta dururken, her lahza O'nun varlığını isbat etmiş olmasın ... Her şey hal diliyle şunu söylemektedir: "Ben hiçim, beni var eden, tutan, görüp gözeten, Allah'tır ve ben her an O'na muhtacım, bende görülen kuvvetlerin, kıymetlerin hepsi· O'nun bir emâneti, bir lüttfu ve ihsanıdır." Bu umumi şehadet, Allah'ın varlığını ve sıfat-ı kemaliyesini en müsbet, en aşikar bir hakikat haline getirmiştir. Bundan başka bütün peygamberler, bütün temiz ruhlu din adamları, ömrünü ilim ve hikmete vermiş irfan aşıkları, bu hakikatı isbat için ·söylenmedik delil bırakmadılar. Buna rağmen dünya yüzünde Allahu teala'yı inkar eden birçok insanlar görülmektedir. Buna nasipsizlik demekten başka bir şey söylenemez.”

(Esmâü’l-Hüsna Şerhi, İstanbul: Başak, t. y., 190-1.)

Yani eşyaya bakarken Allahu Teala’nın ez-Zahir isminin tecellisine mazhar olmak, onlarda Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin ve kemal sıfatlarının delilini görmek, sebeplere ve o varlığın kendisine takılıp kalmamaktır.

Eşyayı görme bakımından insanlar arasında bir fark yok. Gözü olan herkes aynı şeyleri görüyor, peki onlara bakarken Allahu Teala’nın sanatını ve kudretini görüyor mu?

Bayancuk İmam-ı Rabbanî için “Yani bu, kadınlara bakıyor, o kadınlarda Allah’ın celle celalühû ez-Zahir ismini görüyor” diyerek aklınca kurnazlık yapıyor.

Bu bakma, senin anladığın (ya da kastettiğin) bakma değil.. İlim sahibi bir dervişten bahsediyoruz, karı kız peşinde ömrünü tüketen bir zamparadan değil.

Zaten çocukluğundan itibaren yeterince kadın görmüştür. Bu bakma, düşünmedir. Kadınlar, ve kadınların zahmetli hamilelik ve doğurmaları vasıtasıyla neslin devamı, Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin, ve sonsuz kudretinin en büyük delillerindendir. (Müminun Suresi'nin 13 ve 14'üncü, Hac Suresi'nin beşinci ayetinde ceninin rahimdeki durumundan bahsedilmesi sebepsiz değildir.)

Kadın, bir çocuk meydana getirmesini sağlayacak organları kendisi mi imal edip üretiyor? Ve değersiz bir suyu rahminde kendisi mi özel olarak ilgilenerek her azası yerli yerince olan mükemmel bir insan haline getiriyor? Teferruata girmeyelim, bu, Allahu Teala’nın varlığının ve birliğinin, kemal sıfatlarının delillerindendir. İşte sen bunun üzerinde ciddi bir şekilde düşündüğünde, onu düşünerek Allahu Teala’ya olan imanın güçlendiğinde, senin için o şeyde Allahu Teala’nın ez-Zahir ismi tecelli etmiş olur. 

Ama gafletle bakarsan, meseleyi sadece bir erkeğin kadınlara olan ilgisi bağlamında değerlendirirsen durum değişir.

İmam-ı Rabbanî ne demek istiyor, bu vatandaş ne anlıyor.. İmam-ı Rabbanî bunu söylerken karşısındakinin idrakine, insafına ve irfanına güveniyor, fakat karşısındaki hiç oralı değil.

Mevlana Celaleddin’in “Ben, doğru anlayan kişilerin hasretiyle ölüyorum” derken çektiği ıstırabı anlamak gerek.

*

Bu hadsiz şahıs tutmuş “Allah adına soruyorum” diyor, “bir genç gelse bugün dese ki ‘Ben kadınlara bakınca onlarda Allah’ın Zahir adını görüyorum’, bir sıradan insan gelse dese ki ‘Kadınların bütün cüzlerinde bana Allah tecelli etti’ dese buna ne gözle bakarsınız?

Keşke böyle gençler olsa.. Kadınlara bakınca Allahu Teala’nın Zahir ismini gördüğünde artık harama bakmaz.

Sanki İmam-ı Rabbanî işi gücü bırakmış kadınları seyre koyulmuş da onu anlatıyor. Anlattığı şey zihinsel ve psikolojik birşey..

Üstelik, “bütün eşyada, hemen hemen herşeyde” diyor. Bu, “Aklıma ne geldiyse, onunla beraber Allah’ı da hatırladım” demektir.

Yani, aklına kadınlar gelince bile, Allahu Teala’yı hatırlamış..

Sen de kadınlar söz konusu olduğunda Allahu Teala’yı hep hatırlayabiliyor musun?

Yoksa, kadınlar mevzubahis olunca Allahu Teala tümden aklından çıkıyor, zahir değil de gaib (hatta yok gibi) mi oluyor?

Allahu Teala’yı bu şekilde hatırlayan bir insan günah işleyemez.

*

İmam-ı Rabbanî’nin bu şekilde konuşması samimiyetinin de delilidir. Rol yapmıyor. Konuşurken açık vermeyeyim diye düşünmüyor.

Kadınlara tapan birçok kişi vardır ki, onlar hakkında çok aşağılayıcı laflar sarfetmişlerdir. Hepsi rol..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Bana kadınlar sevdirildi” buyurmuştur. “Eh işte ne yapalım, kadınların kahrını çekiyoruz” vs. gibi sözler sarfetmemiştir. Amr ibnü’l-As r. a. “En çok kimi seviyorsun?” diye sorduğunda da “Aişe’yi” demiştir.

Şuna dikkat etmek lazım, insan, sözleriyle imtihan olunur. Hayatı boyunca takva üzere yaşamış, Ekber Şah gibi sapık bir zorba hükümdara karşı (canını ortaya koyarak) hakkı savunmuş bir alimin sözlerini, sırf kendi tasavvuf anlayışına delil üretmek için çarpıtmaya kalkışırsan, ilerde bunun cezası olarak imtihanlarla karşılaşabilirsin.

Vefat edip gitmiş, yaşadığı sürece fısk u fücuruna şahit olan yok, tam aksine hakkı müdafaa için çile çekmiş, ve sen tutup bir sözünü kötüye yormak için çarpıtıp edebiyat yapıyorsun. Yok bir genç şöyle dermiş de, sıradan insan şöyle konuşurmuş da.. Bu tavrın cezasız kalmayabilir..

Allahu Teala seni de biliyor, İmam-ı Rabbanî’yi de.. 

Hani hayatı hakkında olumsuz bir şey biliyor olsan da söylesen, tamam, anlarız. O manevî bir tecrübesini, psikolojik bir durumunu anlatıyor, sen bundan hareketle onu nerdeyse Yeşilçam’ın pornocuları gibi göstermeye çalışıyorsun. 

Ayıptır.. 

Aşırı sevgi insanı kör ve sağır yapar.. Kindarlık da öyledir.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.

(Mektubat tercümesini 20 küsur sene önce altını çize çize okumuştum. Aklımda fazla birşey kalmadı. Bu yazıyı kaleme aldıktan sonra birinci mektuba bir bakayım dedim. Şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazdığı bir mektup.. Yaşadığı "hal"lere, psikolojik durumlara dair.. 

Ne tasavvuf İmam-ı Rabbanî'nin kişisel manevî hallerine indirgenebilir, ne de Mektubat bu mektuba ve bu mektupta yazılanlara..

 "Bunlar, İmam-ı Rabbanî ile şeyhi arasında kalsa daha iyi olurdu" diyebilirsiniz, fakat manevî hallerini ve keşfiyatını "dinde ölçü" gibi göstermedikçe onu suçlayamazsınız. O da zaten bunu yapmıyor, buna başka mektuplarındaki ifadeleriyle karşı çıkıyor.)


SELEFÎ-TASAVVUFÇU KAVGASI

 





Geçen yıl Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak arasında epeyce hararetli bir tartışma yaşanmış.

Tartışmayı takip etmedim, fakat bir iki gün önce internette Bayancuk’un “İhsan Hoca’nın önerdiği kitaplar” başlıklı videosuna rastlayınca, kitapların hatırı için videoya bakacağım tuttu.

Bayancuk’un söylediğine göre, Şenocak, kendisi ile arkadaşlarının tasavvufu tekfir ettiklerini (küfür kabul ettiklerini) söylemiş. Bunun doğru olmadığını, tasavvufu bir bütün olarak reddetmediklerini söylüyor.

Bu, güzel.

*

Baktığımızda iki tarafın da aşırılıklar sergilediğini görüyoruz.

Bir başka husus, kendi yandaşları söz konusu olduğunda her hataya bir kulp takıp tevil ederken, muhatapları söz konusu olduğunda çok müsamahasız hale gelmeleri.

Bayancuk'un sözlerine gelelim..

Kendilerinin tekfir ettikleri tasavvufa örnekler veriyor. Şöyle diyor:

“Evet bizim tekfir ettiğimiz bir tasavvuf vardır. Fakat o, sizin söylediğiniz gibi bütün tasavvuf değildir. Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf nedir, tecsim ve teşbihe düşmüş olan tasavvuftur.”

Tecsimin (Allahu Teala’yı cisimleştirme) ve teşbihin (Allahu Teala’yı yaratılmış olan şeylere benzetme, onlar gibi kabul etme) küfür olduğu açıktır.

Dolayısıyla, tecsim ve teşbihe düşen tasavvufun küfür kabul edilmesinde bir sorun yok.

Birilerinin tasavvuf adına konuşmaları, her herzelerinin caiz ve makbul kabul edilmesini gerektirmez. Yani tasavvuf adına, tasavvufî hakikat diye konuşmaya başladığınızda ağzınızdan çıkan herşey hikmet olacak diye bir kural yok.

Böylelerine tepki gösterenlere de hemen “Tasavvuf düşmanı” damgasını vurmak yanlıştır.

Mesela küfre düşen mezhepler var.. Gulat-ı Şia’nın haşa “Ali, Allah’tır” diyenleri gibi (Larousse’un Alevîlik maddesine bakınız).. İmdi, bunu diyenlerin küfre düştüklerini söyleyenler için “Mezhebe karşı, mezhep ehli olmayı küfür kabul ediyor” demek nasıl yanlışsa, bunun “mezhep” olgusunu inkâr etmekle nasıl bir ilgisi bulunmuyorsa, tasavvuf adına sapıklık yapanları tekfir etmek de, doğrudan tasavvuf düşmanlığı ya da karşıtlığı olarak gösterilemez.

*

Bayancuk’un verdiği örneklere geçelim:

“Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf … ‘Ete kemiğe büründüm, Mahmud diye göründüm’ diyen tasavvuftur. Allah’ı Mahmud’un suretine sokan tasavvuftur.”

“Ete kemiğe büründüm” sözü Yunus Emre’nin bir mısraından mülhem.. “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyor.

Bu söz hemen küfre nisbet edilemez.. Şairin, “Ete kemiğe bürünmeden önce ben ruh olarak mevcuttum, fakat dünyaya Yunus diye gönderildim” demiş olduğunu kabul etmek gerekir. Başka bir beldede başka bir ebeveynin çocuğu olarak başka bir et ve kemikle de dünyaya gelebilirdi. Zenci, Çinli ya da Kızılderili olabilirdi. Yunus değil de Yanoş olarak görünebilirdi.

Fakat bu sözü “Mahmud”a uyarlayan dangalakların kastı başka gibi görünüyor.

Bayancuk sözlerini şöyle sürdürüyor (Parantez içi ifadeler bizim eklemelerimizdir):

“Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf ‘Muhammed eşittir Allah. Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur’ diyen tasavvuftur. Öyle bazılarının iddia ettiği gibi sekir (manevî sarhoşluk) halinde bir şatahat (sekir halinde söylenen saçma söz) olarak söylenmiş bir söz de değildir bu. Rabbanî’den nakledilen, ilim meclislerinde konuşulan, şerh edilen (kıymet atfedilip manası açıklanan) ve kitaplara da aynı zamanda alınan bir sözdür bu. Eğer biri ‘Muhammed eşittir Allah’ diyorsa, ‘Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur’ diyorsa, o bu konuda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i Allah’a eşitliyorsa, evet bu, bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuftur.”

(https://www.youtube.com/watch?v=7x8PhlLjjDg&t=783s)

“Muhammed eşittir Allah” sözü mutlak olarak söylendiğinde (kayıt ve şart getirilmediğinde) küfürdür. Fakat mesela “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, isyan eden Allah’a isyan etmiş olur” anlamına gelen hadiste olduğu gibi belirli bir kayıtla söylendiğinde tevil edilebilir.

Ancak bu tür cümleler, kastınız doğru olsa bile, en iyi ihtimalle sizin doğru düzgün konuşmayı beceremeyen bir cahil ve Allahu Teala’ya karşı edeb bakımından kusurlu bir patavatsız olduğunuzu gösterir.

Daha kötüsü, böyle bir sözü alim ve arif birinin söylediği kabul edildiğinde, “Bu sözde mahzur olsa o böyle konuşmazdı” diyen aptallar çıkar. 

Sonra da, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılap eder, hurafata kapı açar" kuralı işler.

*

“Müşebbehün bihî”, kendisi ile benzetme (teşbih) yapılmış olan demektir. “Muhammed’in müşebbehun bih’i (bihîsi) yoktur” diyen bir kişi kendince bu sözü tevil edebilir, birtakım kulplar takarak makul göstermeye çalışabilir, fakat lüzumsuz bir işgüzarlıktır.

Bir defa, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de insanlardan bir insandı.. Ana babasının bulunması, yeme içme, evlenme gibi hususlarda benzerinin bulunduğu açık.. Peygamberliği bakımından da İbrahim, Musa ve İsa aleyhimüsselam gibi benzerleri var.

Ha, “Allah’ın habîbi olma bakımından bir benzeri yok” demek belki mümkün olabilir. Onda bile “benzer”i değil de, “tam dengi” yok demek gerekiyor gibi görünüyor.

Dolayısıyla, mutlak biçimde Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur” şeklinde bir cümle kuran kişinin, en iyi ihtimalle, artistik laflar meraklısı bir aptal geveze olduğunu kabul etmek gerekir.

Ancak, bundan hareketle tekfir yapılabilir mi denilirse, salt bu cümleden dolayı hemen hüküm vermemek gerekir. Bu lafı söyleyen şahsın bundan neyi kasettiğini bilmek önem taşır.

Mesela İblis için de, şeytaniyet ve saptırıcılık noktasından “Onun müşebbehün bih’i yoktur” şeklinde bir cümle kurmak mümkündür. Böyle bir cümle kuran kişi İblis’i övmüş olmaz.

Dolayısıyla bir sözün içini kendi yorumumuzla doldurmak ve ondan hareketle hüküm vermek her zaman isabetli olmayabilir. Teennî iyidir.

*

İmam-ı Rabbanî’den nakledilen söze gelince..

İhsan Şenocak, Bayancuk’un İmam-ı Rabbanî’ye iftira attığını söylüyor:

“Şimdi Mektubat burda. İmam-ı Rabbanî hazretleri böyle bir şey mi söylüyor?! Nasıl utanmadan bu iftirayı böyle bir zata atıyorsun, bir okuyun kardeşim. Şimdi, mektup yazıyorlar İmam-ı Rabbanî’ye. … Burada işte çok acayip bir ifade var, o da diyor ki ifadesinde ‘Sizin ilah olarak inandığınız, o bizim katımızda haşa Muhammed’dir, … sizin Muhammed olarak inandığınız, o bizim katımızda haşa ilahtır’ gibi bir ifade var. Bunu İmam-ı Rabbanî’ye soruyor birisi. İmam-ı Rabbanî hazretleri de mevzuyu izah ederken diyor ki, ‘Bu bir cem halidir, yani hâdisle (sonradan olanla) kadîm olanın (varlığının zamansal başlangıcı olmayanın), Allahu Teala ile mahlukun o sarhoşluk anında birbirine karışma anıdır, cem halidir' diyor. Normalde bunu biri söylese küfürdür diyor, ama bu halde dediğinden dolayı biz bunu tarikatın küfrü olarak kabul ederiz diyor. Ve bu adam … başlangıçta nasıl (Peygamber s.a.s.’i) Allah’ın rasulü ve kulu olarak görüyordu, bu halden kurtulunca yani o salih bu cem halinden kurtulup yükselip kurtulunca, o sarhoşluğun aşırı halinden gözünü açınca, ayılınca, Rasulullah aleyhisselam’ı ne olarak görecek, Allah’ın kulu ve rasulü olarak görecek diyor. Yani birisi sukur (manevî sarhoşluk) halinde, o cezbe halinde bunu söylerse kâfir olmaz diyor.”

(https://www.youtube.com/watch?v=8WQ3iEWQ3RA)

Sözün küfür olduğu açık.

Bayancuk’a göre, bu söz “bazılarının iddia ettiği gibi sekir (manevî sarhoşluk) halinde bir şatahat (sekir halinde söylenen saçma söz) olarak söylenmiş bir söz değildir. Rabbanî’den nakledilen, ilim meclislerinde konuşulan, şerh edilen (kıymet atfedilip manası açıklanan) ve kitaplara da aynı zamanda alınan bir sözdür”.

Şenocak’a göre ise, bu söz sekir (manevî sarhoşluk) halinde söylenmiş bir sözdür ve bunu İmam-ı Rabbanî belirtmiş bulunuyor.

Ancak, İmam-ı Rabbanî’nin kendisi değilse bile, daha sonra Mektubat’ını okuyanların Bayancuk’un söylediği şekilde bu küfür sözde “hikmet” aramış olduklarını inkâr edebilecek durumda değiliz.

Bunun nedeni, (hatalı olarak) Müslümanlar’ın “tasavvuf ehli” ve “sıradan/normal Müslümanlar” olarak ikiye ayrılmaları. (Mükellefiyet/sorumluluk açısından müslümanlar arasında bir fark yoktur.)

Ve tasavvuf ehli kabul edilen insanların zırvalarına bile eşi bulunmaz hikmet incik boncukları muamelesi yapılması.

Evet insan birtakım heyecanlı haller yaşayabilir ve çölde devesi kaybolup da bulan adamın sevincinin sarhoşluğuyla “Allahım, sen ne güzel kulsun, ben ne güzel rabbim!” demesi gibi, bazen ifadeyi baş aşağı edebilir, duygularını kelimelere yanlış dökebilir.. Ya da içinde bulunduğu halin etkisiyle Hz. Ömer’in Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i ölümsüz ilan etmesi ve “Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim” demesi türünden saçma sözler sarfedebilir

Fakat bu hallerde ve o haller içinde söylenen sözlerde bir hikmet, yücelik vs. aramamak gerekir.

*

İmdi, adamın biri tutuyor saçmasapan bir küfür söz söylüyor, İmam-ı Rabbanî de onun hakkında hüsnüzanda bulunuyor, “O küfür sözü kendinde olmadığı bir zaman söylemiştir” diyerek o şahsın tekfir edilmesinin önüne geçmeye çalışıyor.

Şeriat açısından esas olan, kişinin kendi beyanıdır ve kastıdır. Üçüncü bir kişinin onun hakkında yaptığı yorum değildir.

Yani burada esas olan, o sözü söyleyen kişinin kendi durumu hakkındaki açıklamasıdır.

Bu sözü söyleyen kişi, tümden deliren bir kişi de olabilir. Bu durumda onun işi Allahu Teala’ya kalmıştır.

Ancak, aklını kaybetmemişse ve o sözü üzerinde sabit kadem olmaya devam ediyorsa, hiç geri adım atmayıp ısrarda bulunuyorsa, artık onun için bir “hal” özründen söz edilemez.

Geri adım atması durumunda da, gerçekten o herzeyi bir “hal”in etkisiyle “bilinçsiz” bir biçimde mi söylemiş olduğu, yoksa insanlarla “kafa mı bulduğu” konusunda da kesin bir şey söylenemez. İçyüzünü Allahu Teala bilir.

İmam-ı Rabbanî’nin onun hakkındaki değerlendirmesi şer’î açıdan delil olmaz. En iyi ihtimalle onun durumu hakkında bir “içtihat”ta bulunduğu söylenebilir, ki içtihat başka bir içtihadı nakzedemez. Ve içtihat, hataya açık bir alandır (Keşf ve ilham da öyle). İçtihat, sadece (içtihat şartlarını taşıyıp da) içtihatta bulunan kişinin kendisi için bağlayıcıdır.

Dolayısıyla böyle biri için bir başkası küfür ithamında bulunduğunda, onu haksız yere tekfir etmiş olduğu söylenemez. İmam-ı Rabbanî de "Bu söz küfür söz değildir" demiyor. Tevil kabul eden bir söz değil.

Onu tekfir eden müslüman, hüsnüzannı, o küfür sözü söyleyen densiz ve dengesiz kadar hak etmektedir.

Ancak, böylesini tekfir eden kişi, muhatabını, sözlerini düzeltmesi durumunda tekfire devam etmemelidir.

İmam-ı Rabbanî de, hüsnüzanda bulunup onun durumunu sekre bağlamış olmasından dolayı suçlanamaz. Sözünü tasdik etmiyor ve onu mutlak biçimde temize çıkarmıyor.

*

Buradaki risk şu, böylesi teviller zamanla istismar konusu olabiliyor ve istisnaî bir durum bir süre sonra kurala dönüştürülebiliyor.

Yani her zırva söz söyleyen için bir sekr ve manevî hal “üstün hizmet madalyası” icat edilebiliyor.

Burada İmam-ı Rabbanî’nin meseleyi “cem makamı” (ya da "hal"i) olarak ele alması, istismara müsait bir durum.

İmam-ı Rabbanî’nin terminolojisinde bu cem hali ya da makamı sekre karşılık geliyor olsa da, başkalarının öyle anlamadığı açık.

İhtilaf da buradan çıkıyor. Bayancuk gibi selefiler bunu sekr olarak anlamıyorlar. 

Öte yandan, tasavvufçuların cahilleri de bunu bir “manevî yücelik” gibi görüyorlar.

Onların nazarında bu tür küfür sözlerden kaçınan bir müslüman “sıradan” insan.. Fakat böyle ipe sapa gelmez aptalca küfür laflar söylediğinde arif ve kâmil, irfan sahibi gönül ehli oluyor.

Ne kaa ekmek o kaa köfte hesabı ne kadar saçmasapan laf, ne kadar küfür herze varsa irfan da o kadar fazla oluyor.

Tasavvuf adına rezillik ve kepazelik almış başını gidiyor.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.


BİLMEDEN, OKUMADAN, BİRİLERİNİN ŞAHİTLİĞİNE ALDANIP HÜSNÜZANDA BULUNANLAR BİR YANA, İBN ARABÎCİ OLMAK, ADAMIN AHMAKLIĞININ YA DA FESATÇILIĞININ DELİLİDİR






 (Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/firavunlari-tanri-yapmanin-diger-adi.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 10


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserini okumaya devam ediyoruz:

“[İbn Arabîci vahdet-i vücutçular] Şöyle diyorlar: ‘Hristiyanlar, “Îsâ Allah’tır” demekle ulûhiyeti [tanrılığı] Îsâ’ya tahsis ettiklerinden [sadece ona has kıldıklarından] dolayı kâfir oldular, eğer ulûhiyeti onunla sınırlamasaydılar kâfir olmazlardı.” (105) Yine putperestler hakkında şöyle dediler: “Onlar, mazharların [“kendisinde zahir olunan, açığa çıkılan şeylerin”, mevcudatın, mahlukatın] bazısına ibadet etmekle hata ettiler. Hâlbuki hepsine ibadet etselerdi -onlar [İbnü’l-Arabi ve takipçileri (çevirenin eklemesi)] indinde- hata etmeyeceklerdi.” (106) Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’ Nitekim onlardan birisinin şöyle dediği nakledilmiştir: “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” (107) Bu sözü tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı bozuk] mezheplerinin gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim tahkiki [hakikate/gerçeğe ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” (108) Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar. Allah’tan kendi katında hak olan hak üzere bizi sabit kılmasını ve bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi dalalete düşürmemesini istiyoruz.”

Dipnotlara geçelim:

105. İbnü’l-Arabî, Fusûsi’l-Hikem, 82-83; Fususu’l-Hikem metni: “ ‘Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.’ [Maide, 5/17] Onlar ‘O Allah’tır’ sözüyle ve ‘Meryem’in oğlu’ sözüyle değil, bu sözün bütününde [Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir önermesinde] küfür ve hatayı cem ettiler. ‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler. Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır. Böyle olunca bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti. Böyle yapmadılar. Aksine onlar ilâhî hüviyeti evvelemirde beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler. [Îsâ’ya ait] suret ve [ölüyü diriltme] hükmün[ün] arasını ayırdılar, [Îsâ’ya ait] sureti [ölüyü diriltme] hükmün[ün] ‘ayn’ı kılmadılar.

Dipnottaki köşeli parantez içi ilaveler, konu edindiğimiz makalenin yazarı durumundaki çevirmene ait.

Burada, İbn Arabî sapığının, cerbeze ve mugalata ile çok basit bir gerçeği anlaşılmaz bir hale soktuğunu görüyoruz.

Maide Suresi’ndeki ifade açık: Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.”

Bu sözün anlaşılmayacak bir tarafı yok. Kâfir olmalarının nedeni, böyle demeleri.. Mutlak bir ifade.. Herhangi bir kayıt ve şart içermiyor.. Neyin kastedildiği hiç önemli değil, bunu diyen kâfir olmuştur.

Bu İbn Arabî kaltabanı ise cerbeze, mugalata ve demagoji ile sözü çarpıtma derdinde. Maval okuyor.. Yaptığı şuna benziyor: Birisi tutuyor size ana avrat sövüyor, bir başka herzevekil de çıkıyor size şunu diyor: “Aslında söyledikleri küfür değildir, farzedelim ki baban öldü, anan dul kaldı, onunla evlenebilirdi ve de diyelim ki sen boşandın, hanımınla evlenebilir, öyle şeyler yapabilirdi, aslında bu söz hakaret ve küfür sayılmaz. Sözün kendisi hakaret değil.”

Ana avrat sövme şeklindeki bir sözü bu şekilde tevil etmek, ikinci bir hakarettir ve karşıdaki ile alay etmektir. 

Tescilli zampara İbn Arabî sapığının yaptığı da bu.. Resmen Allahu Teala’nın uluhiyeti (tanrılığı) ile alay ediyor.

*

Zampara kaltabanın ilk hilesi, ayette hiç geçmediği halde tutup meseleyi ölüyü diriltme mucizesine getirerek tartışmanın zeminini kaydırması.

Ayet, konuyu ölünün diriltilmesi mucizesinin yorumu ve değerlendirmesi bağlamında ele almıyor. Burada lafı getirip ölünün diriltilmesi olayına bağlamak, illüzyonist elçabukluğu türünden bir hokkabaz numarası.

Bu deli saçması mantıksız laflardan ne anlaşılabileceği hususuna gelelim.. Önce şu cümleler:

“‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler. Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır.”

Buradaki “ölüyü diriltmesi ciheti”, kaltabanın uydurması. Asıl cihet, babasızlığı.. Bunu cehaletinden yapıyorsa fena, kasten yapıyorsa daha fena.

İkinci numarası, “nasutî-beşerî suret”ten bahsederek denkleme yeni değişkenler (ayn ve suret) eklemesi ve tek bilinmeyenli denklemi iki bilinmeyenli hale getirmesi. Sözünün devamında bir de “hüküm” lafı ekleyerek, tek bilinmeyenli, hemen çözülebilen denklemi, üç bilinmeyenli hale getiriyor. 

Ondan sonra çöz çözebilirsen!

“Beşerî suret”ten söz ederek suyu bulandırıyor. Halbuki, ayetten hareketle doğrudan Hz. İsa’nın şahsından söz etmek gerekir. Hz. İsa’nın “beşerî (ya da nasutî) suretinden bahsedersen, onun aynı zamanda ilahî (tanrısal) bir özünün (ayn’ının) bulunduğunu “zımnen” ifade etmiş olursun. Bunun ardından abrakadabra hokuskopus kabilinden laf ebeliğiyle “Suret önemli değil, asla bak!” demen mümkün hale gelir.

*

Bu deli saçması laflardaki sorunlar bunlarla sınırlı da değil.

“‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler (döndüler, yöneldiler)” şeklinde bir cümle kurulabilmesi, sadece “Meryem’in oğlu” ifadesinin kullanılmasıyla olabilecek bir şey değildir.

Bundan kasıt ancak şu olabilir: “‘Allah, Meryem’in oğludır’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler (döndüler, yöneldiler)”.

Bunu söylemek ise, malumu ilam cihetinden bir gevezeliktir.

Bu, şöyle bir cümle kurmanıza benzer: “ ‘Erdoğan, cumhurbaşkanıdır’ diyenler, bu sözleriyle onun seçimlerde galip gelmiş olması cihetine rücu ettiler.”

E, bunu söylemekle, saçmalamaktan başka ne yapmış oldun?! Sen milletin rücusunun bekçisi misin, muhasebecisi misin, herkes kendine göre bir cihete rücu edebilir.

Hayır, Endülüs’ün dangalak kalpazanı kafasından birşey uyduruyor, onu başkalarına mal ediyor.

Bir sonraki cümlesi daha büyük facia: “Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır.”

O cümleden sonra bu cümle gelirse, “Bakmayın öyle surede rücu ettiklerine, işin aslında suret yok, ‘ayn” var, ve de şüphesiz O, yani Allah, Meryem’in oğlu İsa’dır” demiş olma ihtimali devreye girer. İkinci ihtimal, "Şüphesiz o (yani Meryem'in oğlu İsa), Meryem'in oğlu İsa'dır" demiş olması. Kime neyi haber veriyorsun, dangalak!

*

Bu kitap yüklü eşek, meramını anlatmaktan aciz bir geri zekâlı mı, yoksa böylesi cümlelerle Müslümanlar’la kafa mı buluyor, bunun cevabını İbn Arabîciler arayıp bulsunlar.

Ancak, bizim İbn Arabîciler, bu tür zırvalarını okuyunca, “Adamda öyle derin bir ilim var ki, ne demek istediğini biz de anlayamıyoruz” diyorlar.

Misal, Prof. Mustafa Tahralı.. Bir de bunun, prof., doç. dr. gibi içi boş unvanlar taşıyan boş kafalı çömezleri ile medyadaki avare şakşakçıları var. Onlar da aynı kafada, "Öyle derin hikmetler ki, anlayamıyoruz" türküsünü söylemekten hançereleri yırtılmış durumda. 

Bunlar bir taraftan da itikaden Matüridî-Hanefî olduklarını söylüyorlar.. Güler misin, ağlar mısın?!

Zampara İbn Arabî kalpazanının kazanına batırılmış Matüridîlikleri, bir kebapçı dükkanında pişirilmiş kebapları önce pislikle dolu lağıma batırıp sonra "İşte sosu da tamam" diyerek servis etmeleri gibisinden bir delilik.

Bunların durumu, kralın üzerindeki (ancak zekî insanların görebileceği iddia olunan) muhteşem elbiseyi göremedikleri halde koro halinde “Ooo, şu güzelliğe, şu görkeme, şu haşmete bakın, harikulade, müthiş, müthiş!” diye alkış tutan masal kahramanlarınınkinden daha kötü.

*

Sonraki cümleler:

“Böyle olunca bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti. Böyle yapmadılar.”

Burada ilk sormamız gereken husus şu: Neyi duyan?

Cevap açık: “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir” sözünü duyan..

Bunu duyan, onların (yani böyle deyip kâfir olanların) uluhiyeti (tanrılığı), İsa’ya ait surete nisbet ettiğini, ve tanrılığı o suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etmişlermiş.

Burada suretten kasıt, Hz. İsa’nın beşerliği/insanlığı.. (Benzer şekilde falanca bahçedeki elma ağacının suretinin nebatlık/bitkilik, filanca yarış atının suretinin hayvanlık, feşmekanca alet edevatın suretinin metallik olduğu söylenebilir.) 

Peki, “tanrılığı o suretin ‘ayn’ı kılmak” ne demek oluyor?

Bu ifade iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, tanrılığın o suretin gerisindeki “öz” ya da “ayn” yapılması.

İkincisi ise, o suretin gerisindeki “ayn” bahsine hiç girilmeden suretin bizzat kendisinin tanrılığın “ayn”ı olması.

İlki, İsa’nın sureti insandır fakat aslı tanrısaldır, tanrıdır demek olur. İkincisi ise, İsa’nın sureti bile tanrıdır, tanrısaldır demek anlamına gelir.

İbn Arabî kalpazanına göre, “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir” sözünü duyanlar, bu sözü söyleyenlerin bu minvalde akıl yürüttüklerini “tahayyül etmişlermiş”, zannetmişlermiş, fakat öyle değilmiş.

“Böyle yapmadılar” diyor.

Öyle tahayyül ettiklerini nerden biliyorsa?.. Aslında işkembeden savuruyor. Atış serbest.. Nasıl olsa anlamadan inanacak enayi bol.

*

Öyle yapmamışlarmış..

Peki nasıl yapmışlar?.. Şöyle:

“Aksine onlar ilâhî hüviyeti (kimliği) evvelemirde (öncelikle) beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler.”

Hasretme, tahsis etme, inhisarına (tekeline) verme anlamına geliyor.

Böylece sorun, Meryem oğlu İsa’nın tanrılaştırılması olmaktan çıkıyor, daha başka birşey haline geliyor. Adeta şu söylenmiş oluyor: Tanrılık beşerî surete (veya salt İsa'daki beşerî surete) tahsis olunmamalıydı, başka suretler de tanrı olabilir.

Hz. İsa’yı tanrı yapanların durumu buymuş.. Fakat başkaları, onların şöyle yaptıklarını tahayyül ediyorlarmış: “Bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti.”

İmdi, bu cümlenin ilk kısmı (“onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet etmesi” lafı), “Aksine onlar ilâhî hüviyeti (kimliği) evvelemirde (öncelikle) beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler” şeklindeki ifadeyle aynı paralelde.

Aralarındaki fark, ikinci ifadenin, nisbete ilave olarak bir de hasr (tekel yapma) durumundan söz ediyor olması. Böylece İbn Arabî kalpazanı, “Onlar, Hz. İsa’nın beşerî suretine tanrılık izafe ya da nisbet etmekle yetinmediler, bunu sadece onun suretine/şahsına hasrettiler” demiş oluyor.

Buradan, hasretmeselerdi kâfir olmazlardı demiş olması manası da çıkar. Asla çıkmaz demek, laflarının siyak ve sibakı çerçevesinde mümkün değil. 

Eğer bunu kastetmiyorsa, nisbete ilave olarak hasr durumundan bahsetmesi anlamsız olur.

*

Gelelim son cümlelere:

“[Îsâ’ya ait] suret ve [ölüyü diriltme] hükmün[ün] arasını ayırdılar, [Îsâ’ya ait] sureti [ölüyü diriltme] hükmün[ün] ‘ayn’ı kılmadılar.”

Bunlar tümden deli seçması..

İsa’ya ait suret (beşerî suret) ile ölüyü diriltme hükmünün arası ayrılmasa, o suret, ölüyü diriltme hükmünün “ayn”ı kılınsa, ne değişir?

İsa’ya ait suret ile ölüyü diriltme hükmünün arası tabiî ki ayrı, o suret ölüyü diriltme hükmünün “ayn”ı tabiî ki olamaz..

Ölüyü diriltmek bir mucize.. Çünkü kimse yapamıyor.. Fakat diriyi öldürmek de, ölüyü diriltmek kadar acayip ve büyük bir olay.. Peki, bir adam bir başkasını öldürdüğü zaman, onun sureti, öldürme hükmünün “ayn”ı mı oluyor?

Suret, ayn, hüküm vs. laga lugasına gerek yok.. Bir adam ölüyü diriltmekle tanrı oluyorsa, bir başkası da öldürmekle eşit derecede tanrı olmuş olur.

Gerçekte ise, öldürmede de, diriltmede de hüküm Allahu Teala’ya aittir. Öldürmede her insan hükmün ifasının bir vasıtası ya da aracı olabilir, diriltmede ise aracılık imtiyazı sadece Hz. İsa’ya verilmiş.

Kısacası, İbn Arabî denilen kitap yüklü eşeğin yazdıkları bir yığın boş laf kalabalığından başka birşey değil.

Bu adamın tescilli yalancı ve din dolandırıcısı olduğu, Mekinüddin’in kızı Nizam ile olan muarefe ve münasebetine dair yazdıklarından belli.. Ayrıca bir şahide gerek yok..

İnsanı, sözleri ele verir.. Hadi bu yazdıklarını anlamakta zorlandığınız için, diyelim ki masaldaki sahtekâr terziye aldanan dangalaklar gibi işi uyanıklığa vuruyor, zeki görünmek için ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz, peki Nizam için yazdıklarına da mı aklınız ermiyor?

Şurası açık, İbn Arabîcilik yapanlar, onun laflarından aslında birşey anlamıyorlar, anlaşılmaz göründüğü için bunlara efsunlu ve cazibedar görünüyor.

*

İbn Arabî’nin düşüncelerini konu edinen tasavvufçu akademisyenlerin, genelde bilimsel açıdan değeri sıfır metinler kaleme aldıkları görülüyor.

Dirayetten yoksun rivayet ehli olarak arz-ı endam ediyorlar.

Ancak, rivayetleri de bilimsel değil, çünkü tek yanlı aktarım durumunda.. İşi İbn Arabî goygoyculuğu haline getirmiş bulunuyorlar. İnsan hiç değilse ilaç için ya da nazar boncuğu kabilinden iki cümle de muhaliflerden nakil yapar, bunlarda hiç yok.

Bu sahtekârı bilimsel bir tenkide tabi tutanların başında, gördüğüm kadarıyla, Prof. Dr. Mustafa Akman geliyor. Konuyla ilgili kitap ve makalelerinin okunmasında fayda var. (https://avesis.hakkari.edu.tr/mustafaakman/yayinlar)

O, yukarıda aktardığımız Hz. İsa’lı mesele hakkında şunları yazmış durumda:

“İbn-i Arabî … Hıristiyanlığın 'Tanrı'nın İsa'nın bedeninde cisimleşmesi' teorilerini reddeder. Zira ona göre İsa'nın Tanrı olduğunu söylemek, İsa dışındaki başka her şeyin de Tanrı olduğu anlamında doğru ve geçerlidir. Bu anlamda İsa'nın Meryem'in oğlu olduğunu söylemek de doğrudur. Ama Tanrı'nın Meryem oğlu İsa olduğunu söylemek yanlıştır, çünkü bu onun, yani Tanrı'nın, sadece İsa olduğunu iddia etmek olacaktır. Oysaki Tanrı hem İsa'dır, hem de İsa dışındaki maddi ve soyut her şeydir ki bu İbn-i Arabî'nin arı tekçiliğinden beklenecek bir açıklamadır.”

(Bkz. M. Akman, Haksöz Dergisi, Sayı: 293, Ağustos 2015;  https://www.haksozhaber.net/okul/ibn-i-arabide-vahdet-i-vucud-felsefesi-7292yy.htm)

Onun söylemediğini de ben söyleyeyim, zamparanın sözleri tamamen küfür ve şirkten ibaret.


YAHUDİ-İNGİLİZ KONSORSİYUMUNUN VE İSLAM DÜNYASINDAKİ ACENTALARININ ŞEYHİ İBN ARABÎ DECCALLERDEN BİR DECCALDİR

  ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 11 Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler F...