istiklal mahkemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istiklal mahkemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

PAŞAMA DİZBAĞI NİŞANI DA NE GÜZEL YARAŞIR!

 






KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 8



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin'e soru niyetine söylenen bir söz şöyle:

Hocam, bir kitapta okumuştum ve bir arkadaş da dedesinden nakletmişti. İnönü Muharebelerinde komutan olan İsmet Paşa'yı, bizzat tavuk kümesinden çıkarmışlar. 
(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 163.)

Prof. Özergin buna karşılık şöyle diyor:

[Sakarya Savaşı'ndan önceki, İsmet İnönü'nün komuta ettiği] Eskişehir bozgununu bir aralık TV'de Celal Bayar ağzında geveledi ama söyleyemedi. Eskişehir Muharebesi'nde, İsmet Paşa'nın orduyu son derece yanlış mevzilendirmesi yüzünden tam bir strateji hatası olarak ordu bozulmuştur. Dediğin gibi, tavuk kümesine kaçmıştır, sinmiştir. Ondan sonra [Ankara'dan gelişmeleri takip eden] M. Kemal onu çadır hapsine atmıştır. Ve çadır hapsinde, bunu kurşuna dizdirmek için Divan-ı Harb'e vermeye [askerî mahkemede yargılatmaya] karar vermiştir. Fevzi [Çakmak] Paşa büyük ısrar ve rica ile M. Kemal'i bundan vazgeçirmiştir. 

Bunu nerden biliyorum? Bunu bana Fethi Doğançay anlattı. Fethi Doğançay, Atatürk'ün manevî kızı Ülkü'nün kocasıydı, sonra ayrıldı. Benim çok samimi arkadaşımdı. 

Mareşal [Fevzi Çakmak] tekaüt (emekli) olunca --İsmet Paşa zamanında tekaüt oldu-- İsmet Paşa'ya çok gücendi. ... (s. 163-4)

... Paşa [Mareşal Fevzi Çakmak] prostat ameliyatı oldu. Ülkü ile Fethi Doğançay da geçmiş olsun ziyaretine gittiler ve orada Mareşal çok üzgün ve aynen bunu anlatmış ve bunu da Doğançay anlattı, tamamen nakletmiştir. Yalan söylemesine de bir sebep yok. Mareşal demiş ki: "Ben bu İsmet'i ölümden kurtardım. M. Kemal bunu çadır hapsine sokup da, 'Ben bu adamı Divan-ı Harb'e verip kurşuna dizdireceğim' diye basbas bağırırken M. Kemal'e ben bin rica minnetle bu fikrini değiştirdim. Bu İsmet benim çizmelerimi öptü" demiş aynen.... (s. 166-7) 

*

Röportajın devamında İstiklal Mahkemeleri konusuna da değiniliyor.

Bir soru, "Nerede isyan olduysa mahkeme oraya taşındı galiba?" şeklinde. (s. 164)

Cevap şöyle: 

Bu İstiklal Mahkemesi'ne esasında hukukçu ve hakim değil, doğrudan doğruya Meclis'in mebuslarından [milletvekillerinden] oluşan [üç kişilik] bir grup gönderildi [onlar hakim yapıldılar]. Dolayısıyla bu İstiklal Mahkemesi bir yere gider, o üç kişilik heyet devlet yetkisine, sonsuz yetkiye sahipti, istediğini tevkif eder [tutuklar], istediğini alır, istediğine para öder. Böyleydi. Bunlar Bolu, Düzce isyanlarının bastırılmasında rol oynadılar. ... getirir getirir asıverirlerdi ve çok adam asarlardı. 

Zafer kazanıldı, bitti, İstiklal Mahkemesi kaldırılmadı, durdu. Takrir-i Sükun Kanunu [Sessizlik ve Hareketsizliğin Yerleştirilmesi Yasası] çıkartılarak, sulhten [barıştan] sonra da [hukuksuz, hukukçusuz, sonsuz yetkili] İstiklal Mahkemeleri'nin faaliyet görmesi yetkisi verildi. ...

Bu kanunlardan yararlanarak muhalifleri ortadan kaldırmaya kalktılar. (s. 164-5)

*

Röportajda yer alan bir başka soru şöyle:

Hocam, düşmanların bizi fikrî yönden zayıflatacağını, yok edeceğini Kazım Karabekir Paşa söylüyor. Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahidler isimli kitabında bunu belirtmişti. İstiklal Harbi'nin hem Osmanlı Sarayı'nda, hem Anadolu'daki hareketin dış güçlerin (İngiliz) yönettiği hususunda görüşleri var. Bu konuda bilgi rica etsek? (s. 170)

Sorunun ikinci ve üçüncü cümlesinde şu denilmek isteniyor: "İstiklal Harbi sırasında hem Osmanlı Sarayı'nın, hem de Anadolu'daki (Ankara'daki) hareketin politikasını perde arkasından İngilizler belirliyordu."

İngilizler'in, Osmanlı Sarayı'nı Ankara'ya karşı harekete geçmeye zorlayarak resmen "hain" pozisyonuna düşürdüğünü biliyoruz. 

İşin Ankara ayağına gelince, sadece Kadir Mısıroğlu'na göre değil, o günleri yaşamış "Atatürk muhalifleri"ne göre de (Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi), çok güvendiği yaveri Mustafa Kemal'i Anadolu genel valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle Anadolu'ya gönderen Padişah Vahideddin, onunla İngilizler'e oyun oynamak istemiş, fakat İngilizler Mustafa Kemal'le Vahideddin'i oyuna getirmişlerdi.

Röportajdaki soruya dönersek, Prof Özergin şöyle diyor:

O kadar çok söyleyecek şey var ki... Kadir Mısıroğlu Sebil gazetesinde yazdı. Tek o yazdı, üstü kapalı şekilde. İsmet Paşa soruyor, M. Kemal Paşa'ya: "Paşam" diyor, "İngilizler size 'Dizbağı Nişanı' vermiş. (Dizbağı Nişanı İngilizler'in en yüksek nişanıdır, kimseye vermezler.) Bu nasıl oldu, benim haberim yok" diyor. O da geçiştiriyor. M. Kemal Paşa diyor ki: "İngilizler beni sever de onun için" diyor.

Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır. 

Bir taraftan Saray'da zaten yaverdi, Saray'da yükselme gayretleri içindeydi, bir taraftan Hükümet'i devirip [yeni bir hükümet kurmak için] Meclis'e [Meclis-i Mebusan'a] girip çıkmıştır. Hatta onun için Anadolu'ya gönderdiler, Hükümet'i devirme gayretleri içindeydi. (s. 170)

Bunlar Atatürk'ün kendi beyanlarıyla ve arkadaşlarının ifadeleriyle de sabit. Mustafa Kemal'in olağanüstü yetkilerle Anadolu'ya gönderilmesi sırasında Hükümet, Padişah Vahideddin'in bu yöndeki talimatlarına itiraz etmedi, çünkü başlarından bir belayı def etmiş olacaklarını düşünüyorlardı. 

Prof. Özgergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

[Atatürk] bir taraftan İngilizler'le sıkı ilişkiler içindeydi, bir taraftan İtalyanlar'la sıkı temastaydı, herkesle sıkı temastaydı. (s. 170)

O kadar sıkı temastaydı ki, İngiliz Gizli Servisi'nin (İstihbarat Teşkilatı'nın) İstanbul şefi Rahip Frew ile yalnız olarak başbaşa (Nutuk'taki ifadesine göre) "bir iki" defa görüşmüştü. (Tabiî Nutuk'ta onun bir ajan olduğunu söylemiyor. Maceraperest önemsiz bir adam olarak geçiştiriyor. Bu maceracı tiple niçin görüşmüştü, maceralarını mı dinliyordu, yoksa din dersi mi alıyordu, ayrıntıya girmediği için bilmiyoruz.)

*

Prof. Özergin'i dinlemeye devam edeceğiz inşaallah.


İNGİLİZ İLKE VE İNKILAPLARI: "BİR ŞAPKA, TÜM TÜRK DÜNYASINA BEDELDİR"

 



KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 5



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

Terakkiperver Fırka'nın durumu budur. Yaşatmaya zaten imkân vermemişlerdir. Ondan sonra astığı astık, kestiği kestik devri başlamıştır.

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 157.)

Evet, "astığı astık kestiği kestik" devri. 

Zaten, Nutuk'unda itiraf ettiği gibi, Atatürk için "ilmin icabı"nın, müzakerenin, görüş alışverişinin vs. bir önemi yoktu. 

"Emrivaki"ler (emr-i vaki, vuku bulmuş iş, oldubitti) devredeydi. 

Ve bu emrivakilere "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" vecizesi eşlik ediyordu.

Böylece, gelecekte yaşanacak olan "astık astık, kestiği kestik" devrin müjdesi veriliyordu.

Reklamlarda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" filmi oynatılmakta, teslimatta ise iş yağlı iple sonuca bağlanmaktaydı.

*

Prof. Özergin'e yöneltilen diğer soru: 

"Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kuranlar Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa.. Daha sonra Rauf Orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar da katıldı. İnkılap Tarihi kitaplarında bu partinin etkinliğinin birbirini tutmuyor olduğu yazılı. Bu ne derece doğrudur?"

Cevap:

"Zaten bu partinin yaşamasına müsade edilmedi ki etkinliği anlaşılsın. Ama son bir misal söyleyeyim: Refik Koraltan'ın hanımı ile TV'de mülakat yaptılar bir iki sene evvel. Dikkatli izleyiciler farkına varmışlardır. Orada diyor: 'Kocam Ankara'da çok meşguldü. Bazı geceler hiç göremezdim. Çünkü o sırada seçimler yaklaşıyordu. Ve "Terakkiperver Fırka'nın kazanma ihtimali çok kuvvetli" diyorlardı. Kocam da uğraşıp duruyordu sabahlara kadar' diye söz etti kadın. Bundan da anlaşılıyor ki, millet Terakkiperver Fırka'ya güvenmeye başlamıştı ve Halk Partisi bundan ürktü. İktidarı ele geçirmiş olanlar, seçimler yoluyla kaybedeceklerini anlayınca, işi zorbalığa döktüler. O sırada, (muhalefet saflarında) az miktarda olan mebus (milletvekili) adedinden faydalanarak Takrîr-i Sükun Kanunu'nu (Sessizliğin Yerleştirilmesi Yasası) çıkardılar. Meclis'i tatil ettirdiler. Ve Terakkiperver Fırka'yı kapatıp ileri gelenleri güçleri yettiğince idam ettiler. Bunun için de millete hiçbir şey sormadılar(s. 157)

Bu satırlar, İnkılap Tarihi denilen şeyin özetidir. Yani Atatürk ilke ve devrimleri/inkılapları tarihinin..

Prof. Özergin'in anlattıklarının hepsinin altında Atatürk'ün imzası var. Yaptıran o.

Bir sonraki soru:

"Hocam, Kâzım Karabekir ve arkadaşları tutuklanmıştı. Takrir-i Sükun Kanunu çıktı. İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Bu tutuklamalar ile ilgili birkaç olay veya hatıradan bahsedebilir misiniz?"

Cevap:

Bazı şeyler vardır, neşir de edildi (yayınlandı). Mesela idam etmişler, kararı yazılmamış, "Sonra yazarız" falan diyorlar. Adam idam edildikten sonra bir karar bulup yazıyorlar. Bu, olmuş vakadır. Bir seferinde adama idam kararı vermişler, vakit geç olmuş, "Kalsın" demişler, "yarın yapalım bu işi. Son anda bir vesileyle adamın suçsuzluğu meydana çıkmış. (...) O meşhur üç Aliler (mahkemenin yargıçları). Üç Ali'den biri Kılıç Ali'dir, biri Kel Ali, biri de Necip Ali. Necip Ali'ye Bakkal Ali de derlerdi. ... İstiklal Mahkemesi, hukuktan hiçbir şey anlamayan, hukuk nedir bilmeyen (hukukçu olmayan), saniyede karar veren iki üç tane ihtilalcinin elinde idi. 

Diğer soru: 

Bu Terakkiperver Fırka kurucularının hepsi mahkeme edildi, değil mi?

Cevap:

Hepsi tabiî.

Sonraki soru:

İnkılaplar hakkında ne dersiniz?

Yani devrimler.. Atatürk inkılapları ya da devrimleri denilen "emrivaki"ler.

Cevap şöyle:

İnkılaplar, kitlelerin hepsinin değil, genellikle çok azının istemesiyle alevlenen, fakat belirli bir güçlü grubun vaziyete hakim olmasıyla oturtulmaya çalışılan... Ve tabiî inkılaplardan sonra uzun bir mücadele ve hazım devresi oluyor. İtalya'da Faşizm'in gelmesi, Mussolini hareketi, Almanya'daki Hitler hareketi.. Geldiler, çöktüler, gittiler. Türkiye'de Kemalizm'in gelmesi.. Karabekir Paşa bu tabirin çok aleyhindedir, şahsa bağlanmayın diye çok ısrar etmiştir. Şahısçılık doğru değildir diyor. Bizde de eski ismi Kemalizm, şimdiki isim Atatürkçülük namı altında bir sistem oturtulmaya çalışılıyor. 

Yalnız, Atatürkçülüğün diğerlerinden farklı bir özelliği var. Diğerlerinin bir doktrini var, kitabı var. Lenin'in kitabı var, sosyalizmin kitabı var. Hitler'in kitabı var. Mussolini'nin kitabı var. Fakat M. Kemal Paşa'nın bir doktrini, bir kitabı yok. 

M. Kemal Paşa, günü ne gerektiriyorsa onu konuşmuş, onu söylemiştir.

Bazı demeçlerini alın, en koyu muhafazakârdır, bazı demeçlerini alın son derece ilericidir. Hoca kıyafeti içinde, hocaların içinde fotoğrafı var, altında "Mefkûre hatırası" yazıyor. Bu da, İstiklal Harbi kazanılmadan.. Mefkure demek, ideal demek. Yani orada diyor ki: "Ben hoca kıyafetliyim, hocaların arasındayim. Benim idealim budur. (s. 159)

Adam su gibi, içine konulduğu kabın şeklini ve rengini alıyor.

İlkesi, ilkesizlik.. İlkesiz olacaksın ki, duruma ve yere göre ilke benimseyebilesin.

Nitekim, Lozan'la birlikte İngiliz ilke ve inkılaplarını benimsemiş ve Türkiye'ye "ithal" etmiştir.

İlke ve inkılaplarının hiçbiri kendi icadı değil, hepsi İngiliz-Yahudi medeniyetinin malı..

Mesela, hatırı için adam astırdığı şapkayı kendisi icat etmiş değil. 

Kendi icadı varsa, belki lisan-ı hal ile ilan ettiği şu vecize olabilir: "Bir şapka, tüm Türk dünyasına bedeldir."

Bununla birlikte, adamın ilke ve inkılapları bir işe yaramadı dersek haksızlık olur, bu devrimler İngiliz tarafından adam yerine konulmasını sağlamış, Kral Edward tarafından ziyaret edilme onuruna erişmesine vesile olmuş.

Az şey mi!

*

Devam edeceğiz inşaallah.

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."