müellefe-i kulub etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müellefe-i kulub etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TARİHSELCİ ŞOVMENİN İLMÎ USULÜ DE KENDİSİ GİBİ FİLMÎ OLUR, “FİLMÎ USUL” OLUR

 




Önceki yazılarda, Ebû Kusur Mustafa Öztürk gibi yoz Türklerin İmam Ebû Mansur Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” tabirini istismar etmelerinin cehalete ve mantıksızlığa, bilgisizliğe ve ahmaklığa karşılık geldiğini; tarihselci kafalardaki yedi yaş zekâsının ve ilkokul düzeyi kavrayışın bile farkına varabileceği bir anlaşılırlık ve açıklık ile izah etmeye çalıştık.

Yine önceki yazılarımızn birinde, ilahiyatbank tosuncuğu dangalak damgalı Mustafa’nın şu sözlerini de aktarmış ve değerlendirmesini yaparak notunu vermiştik (Notu sıfır, eksi not vermek mümkün olsaydı eksi alacaktı):

Allah’a neden inanıyorum? İspatı yok ki. Resulullah mağarada vahyi alırken ben orada değildim ki. İman da zaten güven duygusudur.

Ben Resulullah’ın doğru söylediğine itimat ediyorum. “Beni satmayacak, yolda bırakmayacak” diyorum. İman böyle bir şeydir, hesap yapıp içten pazarlıklı olmak değil.

Bu dangalağa, “Ulan öküz, madem sende böyle güvene dayalı bir iman var, o halde Allah’a, Allah’ın kitabına niye güvenmiyorsun da tarihselcilik numaralarına yatarak inkârcılık yapıyorsun?” diyeceğiz de, bunu dersek öküzlere haksızlık etmiş oluruz.

Zavallı öküzler, böylesi bir adi şahsa benzetilerek aşağılanmayı hak etmiyorlar.

*

İmam Matüridî’nin nesih meselesine nasıl yaklaştığı şu sözlerinden anlaşılabilir:

“Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi bilmektedir.” (Tevbe, 9/115) [Yani] İnsanların yararına olan ve olmayan şeyleri… En doğrusunu Allah bilir ya, sanki bu beyan, şer'i hükümlerde neshin olmayacağını [Allah’ın bir hükmü kaldırıp yerine başka bir hüküm getirmeyeceğini] iddia edenlere yönelik bir reddiye manasındadır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. [Allah’ın getirdiği] Nesheden hükümde (nasih) onlar için yararlı durumlar vardır; siz bunları bilmezsiniz. Yüce Allah'ın [bir sonra gelen] “Bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah'ındır. Yaşatan O'dur, öldüren O'dur” (Tevbe, 9/116) mealindeki ayeti bu durumu desteklemektedir. Yani sizler O'nun kullarısınız. Kulun efendisine karşı bir şeyi [hükmünü] reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır. “Yaşatan O'dur, öldüren O'dur.” Yani dirilttikten sonra öldürebildiği ve ölümden sonra diriltebildiği gibi O'nun kullarını bir durumda bir ibadetle, başka bir durumda başka bir ibadetle mükellef tutması mümkündür.

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, C. 6, çev. Fazıl Ayğan, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2017, s. 500.)

Bu tarihselci soytarılar hem okuduğunu anlamaktan aciz ahmak, hem de çarpıtma meraklısı ahlâksızlar oldukları için hemen şunu diyeceklerdir: "İmam Matüridî burada ibadetten söz ediyor. Biz de onu diyoruz, ibadetlerde nesih olmaz, fakat şer’î hükümlerde biz ictihat ile nesih yapabiliriz."

Hayır, İmam sadece ibadetten söz etmiyor, aynı zamanda şunu diyor:

Kulun efendisine karşı bir şeyi [herhangi bir hükmünü] reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır.”

Emirler ve yasaklar, bütün şer’î hükümleri içine alır. Emredilmiş olanlar sadece ibadetler değildir.

*

İmam’ın yukarıya aldığımız ifadeleri, insanların Allahu Teala’nın emir ve yasaklarındaki, hükümlerindeki hikmet, makasıd ve maslahatları bilebilmesi iddiasını da yalanlamaktadır:

“Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına [maslahatına] olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. [Allah’ın getirdiği] Nesheden hükümde (nasih) onlar için yararlı durumlar [hikmet, maslahat] vardır; siz bunları bilmezsiniz.”

Bilip de bu bilginize dayanarak kendi kafanızdan “ictihad ile nesh” densizliğine kalkışmanız bir tarafa, bilemezsiniz bile..

Nerde kaldı ki yeni bir hüküm getiresiniz!..

Maslahat, makasıd, hikmet diye içi boş edebiyat yaparak burnunuz havada palyaçoluk ve  soytarılık yapabilirsiniz, fakat bilemezsiniz. 

Allah bilir, siz bilmezsiniz.

*

Bu noktada şu denilecektir: Peki İmam neden “ictihat ile nesh” tabirini kullanmış?

Kültürümüzde “Arife tarif gerekmez” ve “Arife bir işaret kâfidir” denilmiştir, fakat tarihselci soytarılık ile onun nesebi gayri sahih çocuğu “güncelleme” merakı günümüzde yükselen trend haline gelip irfanı ve arifliği taa Afganistan’a sürgün etmiş olduğu için aynı şeyi döne döne söylememiz gerekiyor:

Herşeyden önce, İmam’ın “ictihad ile nesh”i gündeme getirdiği mevzudaki (Enfal Suresi’nin 67’nci ayetinde geçen Bedir esirleri meselesi) nesih, tarihselcilerin kastettiği anlamda nesih değil.. Ayette dile getirilen diğer seçeneğin (esir almamaya karşılık alma) yürürlüğe konulmasından ibaret.. Bunun şartını ayet “yeryüzünde ağırlığa sahip güç haline gelme” olarak ifade ediyor.

Yani esir alıp almama ile ilgili hikmet/maksat/maslahat noktasını Allahu Teala açıklamış bulunuyor. Sen kendi kafandan bunu belirliyor değilsin.

İmam’ın sözünü ettiği ictihad işte bu noktada devreye giriyor: Esir alıp almama konusunda, "baskın güç haline gelip gelmeme" dışında bir kıstas belirleyememekle birlikte, böylesi bir güç haline gelip gelmediğine, olayların gelişimine göre sen kendin, kendi ictihadınla karar verme durumundasın.

İkincisi, bu ictihadınla Allahu Teala’nın bir hükmünü gerçekte nesh etmiş olmuyorsun. Çünkü, baskın güç haline gelmen durumunda senin için esir alma seçeneğinin gündeme gelebileceğini bizzat Allahu Teala bildiriyor. Böyle hükmetmiş, bu izni vermiş durumda.

Senin ictihadınla yapabileceğin tek şey, sadece bu esir alma (almayıp öldürme yerine alma) zamanının gelip gelmediğine karar vermekten ibaret.

Ve bunun ölçüt ve kıstasını sen kendin belirliyor da değilsin, Allahu Teala bu konuda hükmünü bildirmiş durumda: Yeryüzünde ağırlığa sahip bir güç olma.

*

Bu ahmak Mustafa Öztürk şöyle birşey de diyor:

Kur’an’ın düşmana karşı silahlanmayla ilgili at besleme tavsiyesini nükleer silahlanmaya hamletmekte sakınca görmeyen, ‘İki kadın şahit eşittir bir erkek şahit’ hükmünü lafzî mucibine göre uygulamak gerektiğinde ısrar edip bu ısrarının hangi ilmî usule dayandığını açıklamayan zihniyet…”

Evet, o ilmî usûlü açıklamak gerekiyor.

Bu ahmakta onu anlayacak kafa aslında yok, fakat anlayabilecekler için açıklamak lazım.

Öncelikle şunu söyleyelim, ulema, bu eblehin yaptığı türden kıyaslamalara kıyas mea’l-fârık adını vermişlerdir. Yani elmalarla armutların toplanması gibi birbiriyle ilgisiz iki şeyin kıyaslanması..

Ruslar’ın, Amerikalı misafirlerinin huzurunda hizmete koydukları trenleri çalışmayınca “Ama siz de Kızılderilileri öldürmüştünüz” demeleri türünden bir kıyas ya da karşılaştırma..

*

İmdi, yasaklanmayan birşey, ilke olarak caiz kabul edilir. Silahlar, atlar vs. için de aynı durum geçerlidir. Yasaklanan şeyler tek tek sayılır, yasaklanmayanlar sayılmaz.

Ve, caydırıcılık gereği (Ki bu "korkutup caydırma" olgusu ayet-i kerimede belirtiliyor) modern herhangi bir silah ile silahlanmak; at beslemeyi “norm/kural” düzeyinde hükümsüz bırakan, yürürlükten kaldıran, ona aykırı ve zıt bir uygulama da değildir.

Yani sen istiyorsan at beslemeye devam edebilirsin, kimsenin sana “Ayetin hükmü kalktı, at besleme!” dediği yok.

Ayet açık:

“Onlara karşı gücünüzün yettiği her kuvvetten (mâ isteta’tüm min kuvvetin) ve bağlanıp beslenen atlardan hazırlayın; bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin kendilerini bilmediğiniz, Allah'ın onları bildiği diğer kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda her ne sarf ederseniz, karşılığı size tam olarak verilir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal, 8/60)

Ayet-i kerimede sadece atlardan değil genel olarak güç yetirilen her kuvvetten bahsedildiği için, kuvvet namına ne varsa ayetin hükmüne dahil olur.

Nükleer silahlar da bir kuvvettir. Nükleer silahı olan adamı nükleer silah dışında neyle caydırabilirsin, angut!.. Sapanla mı?!

Lafız, açık..

*

Buna karşılık, ayette açıkça belirtilen “iki kadın ve bir erkek şahit” kaydını yok sayan bir uygulama, ayetin ortaya koyduğu normun yürürlükten kaldırılması, açıkça çiğnenmesi anlamına gelir. Caiz değildir.

Birinde, emre itaatin kapsamının lafız mucibince (“kuvvet” kaydı gereği) genişletilmesi, atlarla sınırlı tutulmaması var, diğerinde ise, emrin çiğnenmesi, itaatin ortadan kaldırılması.

Lafzın yok sayılması..

Ahmaklar taifesinin en şımarığı yoz Türk Mustafa’ya göre ise Allahu Teala haşa boş yere “iki kadın” kaydından bahsetmiş.. Öylesine.. Dolayısıyla lafzı dikkate almamak gerekiyor..

Sanki Kur’an’da geçen lafızlar, edebiyatçıların uydurma roman, hikâye, film ya da dizi senaryolarında rastlanan türden gelişigüzel yazılmış laflar gibi önemsiz, olmasa da olur türrehat..

*

Değil Allahu Teala’nın vahyi, modern (çağdaş) hukukun kul yapısı kanunlarında bile lafza bağlılık kesin olarak istenir. Her bir kelime önem taşır.

Lafzı kendi kafanıza göre “takmama” hakkı size tanınmaz.

Mesela şimdi Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda bir tartışma var, onun şimdiye kadarki cumhurbaşkanlığı iki defa mı sayılacak yoksa bir defa mı diye..

Erdoğancı cenah, “Bir defa sayılır” diyor, fakat, “Anayasa’da ha bir denilmiş, ha iki, ha üç, lafzın ne önemi var” diyemiyorlar.

Diyemezler.

Karşı taraf da, “İşte lafız ortada, iki kaydı var, Erdoğan da iki defa seçilmişti, dolayısıyla yeniden aday olamaz” diyorlar.

Kararı Yüksek Seçim Kurulu verecek.. Muhtemelen şöyle diyecekler: “Anayasa maddesi yeni olduğu için, geçmiş seçimler bu madde çerçevesinde bir anlam ifade etmiyor, geçen geçti, Erdoğan bu yeni madde çerçevesinde bir defa seçildi, dolayısıyla ikinci defa aday olabilir.”

Muhtemelen buna benzer birşey söyleyecekler.

Şunu demeyecekleri kesin: “Ne önemi var iki kaydının?!.. İsterse üç defa da, beş defa da aday olabilir. Lafza takılmayalım.”

*

Mustafa’nın ahmaklığı fay hatlarındaki yarıklar gibi derin olduğu için şöyle bir örnek daha verelim..

Diyelim ki İlahiyat’ta okurken Mustafa’dan sözde dinî ilimleri öğrenmek zorunda kalma gibi dehşetli bir felakete uğramış ve bunun sonucunda da beyni çarpılıp yamularak feminist hale gelmiş bir başörtülü, memleketindeki askerlik şubesine gidiyor ve oradaki görevliyle arasında şöyle bir muhavere cereyan ediyor:

-- Selam..

-- Hoş geldin bacım, buyur, nasıl yardımcı olabiliriz?

-- Benim askerlik yaşım geldi de geçti, askere gitmek istiyorum..

-- Ha!.. Ne!.. Askerlik?.. Sen?..

-- Evet ben.

-- Sen erkek misin, görünüşünden çıkaramadım da?

-- Erkek olmak şart mıdır, Türk milleti asker millettir, ben de Türküm. Bir Türk kadını olarak askerlik yapmak, vatan borcumu ödemek istiyorum. Mevzubahis olan vatansa kadınlık da teferruattır.

-- Tesadüfe bak, ben de Türküm.. Türk kadını tabiî ki kahramandır, asker ruhludur, fakat bayanları askere alamıyoruz.

-- Ben gönüllüyüm, erkekleri istemedikleri halde asker yapıyorsunuz da benim gibi bir gönüllüyü niçin geri çevireceksiniz ki?..

-- Bacım gönüllülük meselesi değil, alamıyoruz, kanun müsaade etmiyor?

-- Kanunun lafzı çok mu önemli?!.. Ruhu önemli ruhu!.. Ama siz ruhtan ne anlarsınız, sizin gibi geri kafalı aciz cahiller ruhtan ne anlar! Lafza takılır..

-- Lütfen nezaket sınırlarını aşmayalım bacım.. Talebiniz geri çevrilmiştir, güle güle..

-- Kanunun lafzının önemi yok dedim.. Lafza takılmayalım.. Ben askerlik yapmak istiyorum, yapacağım da.. Kadınlar erkeklerle eşittir, kadınları aşağılayamazsınız.

-- Bacım kadınların başımızın üstünde yeri var, benim anam da kadın.. Lâkin kadın başka, erkek başka.. Askerlik kadın işi değil.. Kadın her yerde erkekle eşit olacak diye birşey yok..

-- Niye olmasınmış?! Ben daha altı yedi yaşındayken mahallemdeki bütün erkek çocukları dövüyordum, sen biliyor musun?! Her gün de bir saat spor yapıyorum şimdi, erkeklerin çoğundan daha güçlüyüm, askerliği onların çoğundan iyi yaparım.. “Kadın asker olamaz”mış.. Bu çağdışı erkek egemen zihniyeti terk edin artık!. Anayasa’daki eşitlik ilkesine de aykırı bu.. Artık kendimizi ve kanunları güncellemenin zamanı geldi.

-- Bacım tamam kendini güncelle de kanunu sen güncelleyemiyorsun, senin haddin değil.. Hem ne biçim konuşuyorsun, sen “paralel devlet” misin?!

-- İşinize gelince kanun diyorsunuz, peki, bu ordunun sahip olduğu silahların hepsi için kanun var mı?! Diyelim ki yeni bir silah icat edildi, ordu o silahla silahlanırken kanunda o silahın adının geçmesini gerekli görüyor mu?! Görmüyor.. O halde kanunda kadın kelimesi geçmese de kadınlar da askerlik yapabilir.. İnsanlar silahlardan daha mı önemsiz, daha mı değersiz?!

-- Bu ikisi aynı şey mi bacım?! Sen havan topu musun, tank vesaire misin, İHA mısın, SİHA mısın, füze misin, nesin sen?! Töbe töbe, şu az(iz) mübarek cuma gününde, şu e’az(zü) mübarek günde ağzımı bozdurma benim. Lütfen!

-- Siz işte böyle cahilsiniz, köşeye sıkışınca hemen kanunun lafzı diyorsunuz. Bu ikisinin farklı olduğunu ilmî usulle açıklayın bana. Ben kimim sen biliyor musun, ben Prof. Mustafa Öztürk’ün talebesiyim, hani şu televizyonlarda gördüğün hocanın.. O bana ilmî usulü öğretti.. Buyur bana ilmî usul ile bu silahlardaki farklılaşma ile erkek-kadın farklılığının farkını anlat..

*

Mustafa yine anlamamış olabilir..

Bu durumda yapılabilecek birşey yok, birisinin çıkıp “İlkokul 1 Düzeyindeki Hevesliler İçin Dinî Bilgiler” adlı bir kitap yazmasını beklemek gerekiyor. (Üzülme Mustafa, dert etme, memlekette en az senin kadar angut, anlayışı seninki kadar kıt, senin kadar Kemalist nice ilahiyatçı pırasasörler, nice cübbeliler, nice vaiz geçinen soytarılar var.)

Zekâ yaşı beş olan İlahiyatbank tosuncuğu tarihselci terbiyesiz Mustafaların asıl hatası, kendilerinin ihtiyacı “anaokulu terbiyesi usulü” iken, (hiç anlamadıkları, kafalarının hiç basmadığı) “ilmî usul”den söz ediyor olmaları..

 

TARİHSELCİLİĞİN AKILSIZ AKILCILIĞI VE İMAM MATÜRİDÎ

 





Akıl dediğimiz şey, insanlardan ayrı bir varlık değil.

Yani akıl, insanlardan ayrı olarak ortaya çıkıp, “Ben Akıl’ım, bu konuda şunu söylüyorum” diye konuşmaz.

Konuşan, insanlardır..

Ve onlar, (sanki akıl kendileri dışında farklı bir varlıkmış gibi) akıl adına konuştuklarını iddia ederler.

Doğal olarak, adına konuştuklarını söyledikleri Akıl, müstakil/bağımsız bir varlık olarak ortaya çıkıp, “Evet, bu vatandaş benim adıma konuşuyor” diyecek durumda değil.

*

“Akıl ve nakil” tabirindeki nakle gelelim..

İmdi, birtakım doğruları birilerinden rivayet edip aktararak söylediğimizde buna “nakil” diyoruz.

Kişinin kendi aklına dayanarak konuşması ise re’y (görüş) olarak adlandırılır.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Re'y” maddesinde şunlar söyleniyor:

Sözlükte “gözle görmek” yanında “akıl gözüyle görmek, kalp gözüyle görmek; bilmek, anlamak; düşünmek, zannetmek” gibi mânaları bulunan, ayrıca “görülen şey, düşünülen şey, şahsî kanaat, eğilim” gibi mânalara gelen re’y kelimesi, dinî literatürde geniş ve dar kapsamlı kullanımları olan bir terimdir …

Geniş anlamıyla re’y için daha çok kalp/akıl gözüyle görme anlamı doğrultusunda olmak üzere “sonuç itibariyle isabetli olanı çıkarsama” …, “sonuçtaki durumu çıkarsama” … gibi tanımlar verilmiştir …. Bunlar re’yin bir akıl yürütme mekanizması olarak algılandığını göstermektedir.

Demek oluyor ki, insanda akıl yürütme sonucunda re’y (görüş) oluşuyor.

Bu durumda akılcılık, insanların kendi akıllarına dayanarak, kendi akıllarıyla değerlendirme yaparak görüş oluşturmalarını savunmak demek olur.

Böyle biri, kendi re’yini başkalarından yapılan nakle tercih eder.

*

İmdi, tarihselci soytarılar (ve tarihselci olduklarını söylememekle birlikte onlarla aynı makamdan uzun hava okuyan ilahiyatçı şaklabanlar), İmam Matüridî’yi akılcı, akla dayanan bir âlim kabul ettiklerine göre, iddiaları doğruysa, İmam’ın mesela tefsir kitabı Te’vîlâtü’l-Kur’ân’da nasıl konuşuyor olması gerekir?

Eserinde nasıl bir yaklaşım sergiliyor olabilir?

Bunu anlamak için eserini didik didik etmeye gerek yok.

Eserinin ilk satırları, (birkaç paragrafa ayırdığımız) ilk paragrafı, yol haritasını ve benimsediği yöntemi ortaya koyuyor.

Okuyalım (Evet, ilk satırlar, ilk cümleler, ilk paragraf):

Te'vil [anlamaya çalışarak tahminle yorumlamak] ile tefsir [bilgiye dayalı olarak açıklamak] arasındaki fark, beyan edilen şu husustan ibarettir: Tefsir ashaba, te'vil ise alimlere ait bir iştir. 

Bunun manası şudur ki sahabe-i kiram çeşitli meclislerde bulunmuş, birçok hadiseye şahit olmuş ve Kur'an'ın hangi olay veya mevzu hakkında nazil olduğunu bilmişlerdir. Binaenaleyh onların ayeti tefsir edişleri büyük önem arzetmektedir, çünkü onlar olup biteni görmüş ve olaylarda hazır bulunmuşlardır. Zaten ayetten kastedilen de budur [Ashabın açıkladığı husustur]

Burada ilahi beyanın neyi amaçladığını [makasıd, maslahat, hikmet] bilmek bir şeyi görmeye benzer ki bu husus işin iç yüzünü bilenden başkası için mümkün değildir. 

Nitekim bu manaya bağlı olarak [Hz. Peygamber s.a.s. tarafından] şöyle buyurulmuştur: "Kur'an'ı şahsi görüşüyle (re’y) tefsir etmeye kalkışan kimse (cehennemdeki) yerine şimdiden hazırlansın" (Tirmizî, Tefsir, 1). 

Çünkü öylesi yaptığı tefsir konumundaki açıklamasına Allah'ı şahit tutmaktadır.

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, C. 1, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2015, s. 27.)

İmdi, re’y (şahsî görüş) dediğimiz şey “akıl yürütme” demek olduğuna göre, neden İmam Matüridî tarihselci soytarılar gibi (sözde) akıl yürütüp “Hz. Peygamber böyle bir söz söylemiş olamaz, ben bu hadîsi kabul etmiyorum” demiyor da, kitabına başlarken böyle bir hadîs ile meseleye giriş yapıyor?

Hani nerde akıl-cılık?!

Niye nakli (ashabın naklini) esas alıyor?

Sebebi şu: İmam Matüridî akıl-cılık yapmıyor, aklını kullanıyor.

Tarihselci ilahiyatçı soytarılar ise akıl-cılık yapıyor, fakat akıllarını kullanmıyorlar.

*

İmam’ın yukarıya aldığımız ifadeleri, eserin ilk cümleleri.. Birinci cildin ilk paragrafı..

Birinci paragraf, İmam’a izafe edilen akılsız “akılcılık” hurafesini berhava edip darma duman etmiş durumda.

İkinci paragraf ise (Ki onu da bölüp birkaç paragrafa ayırdık), bu tarihselci soytarıların “makasıd, maslahat, hikmet” vs. edebiyatını tümden havaya uçuruyor, bu kavramlar maske yapılarak üretilen saçmalıkları toz zerreleri halinde atmosfere saçıyor:

Te'vile gelince, bu kelimenin manası bir hususun varacağı nihai noktayı açıklamaktan ibarettir. Te'vil [Arapça] "âle-yeûlu" kökünden alınmıştır, "rücu eder, şu sonuca varır" anlamında. 

Ebu Zeyd'in (Said b. Evs b. Sabit el-Ensari) ifadesiyle te'vilin manası şudur:Eğer bu, Allah'tan başkasına ait bir söz olsaydı şu şu anlamlara gelirdi.” 

Burada sözü, muhtemel manalara yönlendirmek bahis konusudur. 

Sözü edilen bu te'vil yönteminde tefsirde olduğu kadar şiddetli bir sakındırma gündeme gelmez, çünkü bunda Allah adına açıklama yapmak gibi bir durum yoktur, zira kişi murad-ı ilahiden [makasıd, maslahat, hikmet] haber vermemekte ve “Allah bu beyanı ile şunu murad etti", yahut da "şunu kastetti" dememekte, sadece şöyle bir ifade kullanmaktadır: “Bu ilahi beyan şu ve şu manalara yönelik ihtimaller taşımaktadır, benim bu söylediklerim insanoğlunun dile getirebileceği hususlardandır, Kur'ani beyanın içerdiği hikmeti bilen sadece Allah'tır.” 

(A.g.e., C. 1, s. 27-8.) 

*

Demek oluyor ki, İmam’a göre, “Kur'anî beyanın içerdiği hikmeti [makasıdı, maslahatı] bilen sadece Allah'tır.”

Sendeki (gerçekte var olmayan) akıl bu konuda birşey söyleyemez, “makasıd, maslahat, hikmet” edebiyatı yapamaz.

“Sadece Allah değil, ben de O’nun kadar bilirim, çünkü aklım var” diyemezsin.

Ancak, eğer Allahu Teala emir buyurduğu bazı hususlarda o emrin ardındaki hikmeti de ayetlerde açıklamışsa, o başka.. O zaman, “nakil” sayesinde bilebilirsin.

Ya da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem o hikmeti açıklamışsa ve ashabına bildirmişse, işte o zaman onlardan gelen rivayetlerle emirlerin hikmetini yine bilebiliriz.

Bunun dışında (âlim bile olsak) kendi anlayışımıza (akıl yürütüşümüze, re’yimize) dayalı olarak vardığımız sonuçlar, kendi zannımız ve tahminimiz olmaktan öteye gitmez. 

*

Ve bu zannımızı “Kur’an’ın anlamı, Allahu Teala’nın sözlerindeki makasıd, maslahat, hikmet” olarak ortaya koyduğumuzda, cehennemdeki yerimize hazırlanmamız gerekiyor.

Evet, günümüzde ilahiyatçılar camiasında, Cehennem’deki yerine hazırlanması gereken pekçok kimse mevcut.

Bu hazırlanış konusunda şiddetli bir izdiham yaşanıyor.

Zannedersiniz ki deprem yaşayıp aç susuz açıkta kalmışlar, bir haftadır yiyecek içecek bulamamışlar da yardım malzemelerinin başına koşuşuyorlar.

Öyle bir telaş..

Tarihselcilerin, ilahiyat camiasındaki bu izdihamda başı çektikleri, Cehennem’e giriş hazırlıklarını büyük bir coşku, şevk, ciddiyet, gayret ve heyecanla yaptıkları, televizyonlardaki artistik şovlarına bakıldığında kesin olarak ortaya çıkıyor. İşin hakkını veriyorlar.

Bu soytarılar Cehennem ateşine niçin bu kadar hevesliler, anlamak mümkün değil.

Bir de (akılsız/beyinsiz oldukları için hiç anlamadıkları) İmam'ı istismar etmeseler..

*

İmam’ın ilk paragrafta söylediklerinin ortaya koyduğu gibi, ashabın durumu farklı..

Onlar, ayetlerdeki maksad, maslahat ve hikmetleri biliyor olabilirler.

Dolayısıyla, Hz. Ömer’in mesela zekât ayetindeki müellefe-i kulub kavramı hakkında konuşmasının, Hz. Ebu Bekir’in onun sözlerini onaylamasının, ardından da ashabdan hiç kimsenin bu açıklamaya itiraz etmemesinin bir değeri var.

Onlar, böylece ilgili ayeti tefsir etmiş, açıklamışlardır.

Tarihselci soytarılara gelince..

Onlar iyi niyetli bile olsalar, akıl adına ortaya attıkları maslahat, makasıd ve hikmet, ancak (tefsir değil te’vil düzeyinde) “kendi zanları” olarak kalır.

Dolayısıyla, İmam’ın işaret ettiği gibi edeblerini takınıp şöyle konuşmaları gerekir: “Bu bir insan sözü olsaydı şu şu manaya gelmesi ihtimal dahilindeydi. Fakat Allahu Teala’nın gerçek muradını biz bilemeyiz. Haddimiz değil.”

*

Tarihselciler böyle mi konuşuyorlar?

Hayır!

Bu ihraç fazlası defolu soytarılar, Allahu Teala’nın ahlâkî idealden taviz verdiğini bile söyleyebiliyorlar.

Hem ahlâkî idealin (rab haline getirdikleri Batılılar’dan öğrenerek) ne olduğunu biliyorlar, hem Allahu Teala’nın muradını tam olarak anlıyorlar, hem de haşa Allahu Teala’nın eksiğini kusurunu keşfediyorlar. İddiaları böyle.

Dahası bu soytarılar, Kur’an’ı ashabdan bile daha iyi tefsir ediyor, Allahu Teala’nın muradını (zan ve tahminle ilgisiz olarak) kesin bir biçimde biliyor, sonra o murad (maslahat, makasıd ve hikmet) doğrultusunda Allahu Teala’nın hükümlerini nesh edip yerine kendi buldukları hükümleri (Ki tesadüfen Batılı rablerinin görüşleri doğrultusunda ortaya çıkıyor) oturtuyorlar.

*

Eserin birinci cildinde Prof. Yusuf Şevki Yavuz’un İmam’la ilgili bir tanıtım yazısı da mevcut..

Bu çürük pırasasörün de dangalıklık ve akılsızlıkta tarihselcilerden geri kalmadığı görülüyor.

Mesela İmam için şöyle diyor:

“O, Hz. Ömer'in Resulullah zamanında kendilerine müellefe-i kulub statüsü verilen kişileri, İslam'ın güç kazanması ve müslümanların çoğalmasını gerekçe göstererek bu statüden çıktıklarını beyan ettikten sonra halife Hz. Ebu Bekir'in bu uygulamayı aynı kişiler hakkında devam ettirmesine ilişkin kararını reddettiğini nakletmiş, ardından da bunu dikkate alarak anlamını yitiren hükümlerin içtihatla nesh edilebileceğine hükmetmiş, …” 

(A.g.e., C. 1, s. 21.)

İşte, okuduğunu anlamaktan aciz bu dangalağın aklı da bu kadar..

Oysa, İmam, “içtihat ile nesih” kavramını bu olaydan hareketle söylemiyor.

Enfal 67’deki esir alma bağlamında söylüyor.

Üstelik, Enfal 67’deki ifade, bu konuda (esir almanın belli bir dönem yasak olması konusunda) şartların değişmesi ile farklı hüküm verilebileceğini gösteriyor.

Yani buradaki ictihad, ilgili ayetin hükmünü ortadan kaldıran bir ictihad değil, ilgili ayet çerçevesinde ortaya çıkan, ayetin izin verdiği bir ictihat.. (Daha önce son iki yazıda bu konu üzerinde durmuştuk.)

*

İlahiyat camiasında bu kadar çok ahmağın bir araya gelmesi, sanırım Cumhuriyet dönemine özgü birşey..

Belki de bir kıyamet alameti..

Özel olarak toplamak istese insan bu kadar çok salağı bir toplulukta biraraya getirmeyi başarabilir mi, emin değilim..

Bunlarla aynı kurumlarda görev yapmak zorunda kalan, bu (akılcılık edebiyatı yaparak kendilerindeki eksikliğin verdiği ızdırabı dışlarına vuran) akılsızlarla aynı mekânlarda görev yapmanın çilesini çeken “akıllı” ilahiyatçılara Allahu Teala yardım etsin!

İmtihanları hiç kolay değil.. Allah kurtarsın!

*

Bir sonraki yazı ile bu konuya son vereceğiz inşaallah.


TARİHSELCİ FASIKLARIN HABERİNE İNANMAK

 




Bir önceki yazımızı okumuş olanlar, şöyle bir sorunun (ya da değerlendirmenin) cehalet, ahmaklık ve dangalaklık olduğunu düşünmeden edemeyeceklerdir:

"İmam Maturidi ayetin ictihadla neshine cevaz veriyor; bunun için bazı tefsirciler, 'Kur'an ancak Kur'an’la nesholur' diye, ictihadla nesholunamayacağını söylerek İmam Maturidi’yi eleştiriyorlar?"

Ne yazık ki sorularlaislamiyet.com'da, "İmam Maturidi ayetin ictihadla neshine cevaz vermesini açıklar mısınız?" başlığı altında, "soru detayı" denilerek bu aptalca soruya yer verilmiş durumda.

Soru baştan sona yanlış.

Bir defa (bir önceki yazıda açıkladığımız gibi) İmam Matüridî’nin “ayetin ictihadla neshine cevaz” vermesi diye birşey yok.

İmam Matüridî’yi bu noktadan eleştirmeyi gerektiren bir durum da mevcut değil.

Ancak, sorularlaislamiyet.com’un yazarları, böyle yanlış bir soruya yanlış cevaplar vermiş durumdalar.

Temel hataları, fasıkların haberi ile İmam Matüridî hakkında hüküm vermeleri..

Şöyle bir masal anlatıyorlar:

Mâturîdî, Allah’ın yeryüzündeki halifesi sıfatıyla insana, yani insan aklına şeraitin mahiyeti üzerinde değil de nitelik ve niceliği (keyfiyyet ve kemmiyyet) boyutunda tasarrufta bulunma yetkisini, içtihadla nesih olarak kavramsallaştırmıştır. Aslında o, şerîatlerin nitel ve nicel yönlerinin oluşmasında verili toplumsal ve kültürel durumun; bu yönlerinin değişmesinde ise toplumsal ve kültürel yapının değişiminin etkisini kabul etmiştir. Bu sebeple şerîattaki bir hükmün sebebi olan illetin veya maslahatın kalkması veya hükmün süresinin sona ermesi durumunda beşer aklıyla, yani içtihatla bu hükmün sona erdirilebileceği (içtihatla nesih) tezini ilk ortaya atan kişinin İmam Mâturîdî olduğunu söyleyebiliriz. Hz. Ömer (ra)'in kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlara (Müellefe-i Kulûb) zekattan pay verilmesini iptal etmesi, bu fikri desteklemek için seçilmiş iyi bir örnektir. Mâturîdî, bu örneğin çözümlemesini yaparken, şeriatte insan tasarrufunu güçlendirmeye yönelik şöyle bir kaide koymaktadır:

"Hükmün uygulanmasına gerekçe oluşturan mananın / maslahatın yok olması sebebiyle (şeriatte) içtihatla nesih olabilir."(el-Mâtürîdî, Te’vîlâtu’l-Kur’ân, thk.: Bekir Topaloğlu ve dğr., VI/392.)

*

Görüldüğü gibi bu vatandaşlar da olayı, “Hz. Ömer (ra)'in kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlara (Müellefe-i Kulûb) zekattan pay verilmesini iptal etmesi” olarak biliyorlar.

Halbuki mesele zekât meselesi değil, bir arazinin tahsisi meselesi..

Hz. Ömer’in iptal ettiği bir zekât payı yok.

Okuduğunu anlamaktan aciz bir tarihselci aptal, arazi tahsisi ile zekâtı bile birbirinden ayıramayan bir dangalak, beyni bulunmadığı için işkembesinden zırvalar uyduruyor, sonra da bu zırva, dağdan yuvarlanarak inen kartopu gibi bir çığa dönüşüyor, hatta kendisini çok akıllı zanneden birileri bunların zırvalarından hareketle İslam’ın güncellenmesi edebiyatı yapabiliyor, bu saçmalıklara itibar etmeyenleri de “acizlik”le suçlayabiliyorlar.

*

Evet, sorularlaislamiyet.com yazarları şöyle diyorlar:

Mâturîdî, bu örneğin [Hz. Ömer’le ilgili örneğin] çözümlemesini yaparken, şeriatte insan tasarrufunu güçlendirmeye yönelik şöyle bir kaide koymaktadır:

"Hükmün uygulanmasına gerekçe oluşturan mananın / maslahatın yok olması sebebiyle (şeriatte) içtihatla nesih olabilir."(el-Mâtürîdî, Te’vîlâtu’l-Kur’ân, thk.: Bekir Topaloğlu ve dğr., VI/392.)

Halbuki, gösterdikleri kaynakta, tırnak içinde vermiş oldukları cümle, Hz. Ömer'le ilgili olay bağlamında geçmiyor. 

Dahası, Hz. Ömer’le ilgili örneğin çözümlemesi diye birşey de yok. Hz. Ömer’in sözlerinin bizzat kendisi “çözümleme”.

Tırnak içinde verdikleri cümle, Enfal Suresi'nin 67'nci ayetinde sözü edilen (Bedir Savaşı'ndaki) esir alma hadisesi bağlamında geçiyor. 

Üstelik, cümlenin aslında "bu ayette" kaydı mevcut: 

"(Ve fi'l-âyeti) Bu ayette hükmün kendisi ile ortaya çıktığı mananın kalkması yüzünden (li'rtifâ'i'l-ma'nâ) ictihad ile neshin cevazına delâlet vardır."

İbarenin aslında mana, ictihad, nesh, cevaz ve delâlet kelimeleri aynen yer alıyor. Maslahat ise yok.

Görüldüğü gibi, İmam, "Hz. Ömer'in uygulamasında ictihad ile neshe cevaz vardır" gibi birşey demiyor. Ayetten söz ediyor. Ve ayet, müellefe-i kulub tabirinin geçtiği ayet değil, Bedir esirleriyle ilgili ayet.

*

Evet, sorularlaislamiyet.com'da söylenenlerin hareket noktası, fasıkların getirdiği bir yalan haber..

Haberin yorumuna eşlik eden akıl yürütüş ise bir sürü yaldızlı fakat içi boş laf..

Laflarınıza bolca keyfiyet kemiyet, nitel nicel baharatı eklerseniz, “verili” kelimesini (bunların yaptığı gibi boş yere) sos olarak yerli yersiz kullanırsanız, bulamaça biraz da sihirli “değişim” maydonozu eklerseniz, “bilimsel”liğin zirvelerinde tur atmaya başlamış oluyorsunuz.

Lafa bakın:

Mâturîdî, Allah’ın yeryüzündeki halifesi sıfatıyla insana, yani insan aklına şeraitin mahiyeti üzerinde değil de nitelik ve niceliği (keyfiyyet ve kemmiyyet) boyutunda tasarrufta bulunma yetkisini, içtihadla nesih olarak kavramsallaştırmıştır.

Burada “şerait”in mahiyeti demişler ama (Şartların mahiyeti her zaman sizden bağımsızdır), kasıtları aslında “şeriat”in mahiyeti..

İmam’ın bu kavramı dayandırdığı ayete (Enfal, 8/67) bakıldığında ise, “Şeriat üzerinde sözü edilen türden bir tasarrufta bulunma yetkisinin” insana (insan aklına) verilmesinden değil, verilmemiş olmasından söz etmek gerekiyor.

Evet, ayet-i kerime bunu ortaya koyuyor:

“Yeryüzünde ağır basmadıkça (düşmanları karşısında baskın hale gelmedikçe), bir peygamberin esirlerinin olması (ve onlar için fidye alması) uygun değildir! (Siz) şu dünyanın geçici menfaatini (zenginlik ve refahını, kalkınmışlığını) istiyorsunuz; Allah ise (sizin için, ebedî olan) âhireti istiyor. Allah, Azîz'dir (kudreti dâimâ üstün gelendir), Hakîm'dir (her işi hikmetli olandır).uçlayabiliyorlar.

yatı yapabiliyor, bu saçmalıklara itibar etmeyenleri de zanneden birileri bunların zırvalarından hareketle

Bir önceki yazıda belirttiğimiz gibi, İmam Matüridî, bu ayette, ictihad ile nesh”in bazı durumlarda söz konubu olabileceğine delil bulunduğunu söylüyor ve ayrıca neshin farklı şekillerinin olabileceğini ifade ediyor.

Bu ayet çerçevesinde ictihad yapılacak mesele ise, “yeryüzünde baskın hale” gelmenin ne anlama geldiği..

Bu konuda akıl yürütüp ictihad yapabilir ve “Artık baskın hale geldik, demek ki esir almakla yetinebiliriz, düşmanı illa da öldürmemiz gerekmiyor” diyebilirsiniz. Çünkü ayet böyle bir içtihat ile esir almaya zımnen kapı aralıyor; ayetteki ifadeden bu anlaşılıyor.

İmam’ın demek istediği bu.. Yoksa, ictihatla bu ayeti artık hükümsüz ve geçersiz sayabilirsiniz demek istemiyor.

*

İmdi, sorularlaislamiyet.com’daki laflara itibar edecek olursak, burada Allahu Teala’nın şöyle buyurması beklenirdi: 

“Aferin, Benim yeryüzündeki halifem olarak aklınızı kullandınız ve esir alma yönünde hüküm verdiniz. Bu zaten maslahata da uygun, çünkü yiyecek ekmek bile bulamıyorsunuz, Peygamber bile açlıktan karnına taş bağlıyor. İyi yaptınız, aklınızı kullandınız, fidye alıp ekonominizi düzelttiniz, kalkınma yolunda önemli bir adım attınız. Ayrıca insan hayatı, insan kazanma da çok önemlidir, asıl maslahat budur. Esir aldığınız insanlar sizi tanıyacak, sizin örnek İslamî yaşantınızı görecek, İslam’ı sevecekler.. Önemli olan insan kazanmak, insan öldürmek değil.. Siz öyle olun ki sizi öldürmeye gelen sizde dirilsin. İslam zaten barış demektir. Bu konuda aklınızı kullanmakla Benim yeryüzündeki halifem olmanın gereğini yaptınız.”

Allahu Teala böyle buyurmuyor.. Tam aksine bir sonraki ayette çok ağır bir ikazda bulunuyor:

“Eğer Allah tarafından (Ashâb-ı Bedr'in bağışlandığına dâir) önceden verilmiş bir yazı (hüküm) olmasaydı, (esirlere bedel olarak) aldığınız (fidye)den dolayı elbette size büyük bir azab dokunurdu.

Hani nerde insanın, insan aklının Şeriat üzerinde tasarrufu!..

*

Makasıd ve maslahata gelelim..

Ayetten anlaşıldığı kadarıyla maslahat ve makasıd müminlerin ahiretinin kurtulmasından ibaret..

Tarihselci soytarılar ise maslahat ve makasıd denilince her ne kadar şu meşhur beş hususu sayıyor olsalar da gerçekte onların maslahatı ve makasıdı sadece dünyevî menfaat ve rahatlarından, zevk ü sefalarından, haz ve keyiflerinden ibaret.

Maslahatları da, maksatları da dönüp dolaşıp bu noktaya postu seriyor.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah..


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...