istiklal harbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istiklal harbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN UÇSUZ BUCAKSIZ DİN İSTİSMARI VE TAKİYYESİ

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 67

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün TBMM’nin açıldığı tarihten bir gün sonra, 24 Nisan 1920 Cumartesi günü Meclis’e sunduğu önergeyi görmüştük.

İslamiyet, İslam’ın ilkeleri (umdeleri), hilafet, Yüce Tanrı ve amin gibi ifadeler, yaptığı konuşmanın köşe taşlarını oluşturuyor.

Bir Siyasal İslamcı gibi konuşuyor fakat Siyasal İslamcı değil, din istismarcısı.

Bir radikal dinci gibi konuşuyor, fakat aslında dinle arası hoş değil, kendi kişisel hakimiyetinin (cumhurbaşkanlığının) temellerini atmak ve “gizli gündem”ini hayata geçirmek için takiyye yapıyor.

Adam için “Sonradan dönmüş, döneklik yapmış” denilemez, “siyaset”i icabı olduğundan farklı görünüyor, numara yapıp milleti aldatıyor, yalan söylüyor.

*

Evet, aynı gün (24 Nisan 1920 Cumartesi), Selanikli TBMM’ye başkan oluyor.

Yaptığı teşekkür konuşmasında şunları söylüyor (Ord. Prof. Dr. H. V. Velidedeoğlu’nun sadeleştirmesiyle):

“Sayın efendiler; ulusun yazgısına ilişkin işlere eylemli [fiilen] ve tüm olarak el koyup Halifeliği ve Saltanatı içine düştüğü tutsaklıktan kurtarmaya ve ülkenin bütünlüğü ve kurtuluşu uğrunda her türlü özveriye büyük bir azim ile katlanmaya karar vermiş olan yüksek Meclisinizin başkanlığına seçerek hakkımda cömertçe gösterilen güvene ve sıcak yakınlığa teşekkür ve minnetimi sunarım. …

Yüce Tanrı’nın yardımından ve desteğinden umutlu olarak çalışacağım. İnşaallah cihan padişahı olan Efendimiz Hazretleri’nin [Sultan Vahideddin’in] sağlık ve esenlikle ve her türlü yabancı boyunduruğundan kurtulmuş olarak yüce tahtlarında sürekli kalmalarını, Tanrı’nın lütfundan yakarırım.”

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 28-29.) 

Görüldüğü gibi Selanikli büyük yalancı, tam bir deccal. (Deccal, Türkçe’ye geçmiş Arapça bir kelimedir ve “çok yalancı” anlamına gelmektedir.)

*

Aslında Selanikli, Efendisi Hazretleri Vahideddin’in tahtını başına geçirmeye, ocağına incir dikmeye karar vermiş durumda.

Nitekim bunu daha Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, kimseye söylememeleri, aralarında kalması kaydıyla çıtlatmış.

Niyeti Hilafet’i ve Osmanlı Devleti’ni (Sultanlığını) kurtarmak değil, yıkıp yerle bir etmek.

Fakat millete “devleti kurtarma” sözü veriyor.

Söylediğine göre, inanmadığı, niyetinin tam tersi olan bu hedef için Tanrı’nın yardımına güveniyormuş.

Adeta Tanrı’yla da, milletle de alay ediyor.

*

Kima güvendiğine gelince.. İngilizler’e güveniyor.. O sırada asıl efendi hazretlerisi İngiltere kralı.

Nitekim, Osmanlı Devleti’ni tarihe gömüp Dolmabahçe Sarayı’na postu serince efendisi hazretleri İngiliz Kralı Edward’ı burada âlâ-yı vâlâ ile ağırlayacak, karşısında süt dökmüş kedi gibi duracaktır.

Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, anlı şanlı İsmet Paşa, milletimizin alâmet-i farikası olan iflah olmaz saflığımızın farkında olduğu için, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde olayın içyüzünü samimiyetle ve dürüstçe açıklamış:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Selanikli, milleti nasıl ketenpereye getireceğini (İstanbul’da gizlice defalarca başbaşa görüştüğü İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew’nun da akıl vermesi sayesinde) çok iyi biliyordu.

Meclis’in açılışının ertesi günü böyle bir teşekkür konuşması yapıyor, hem Osmanlı Padişahı Efendisi Hazretleri’ne bağlılığını vurguluyor, hem de din istismarının müstesna bir örneğini sergiliyor.

Bir sonraki gün (25 Nisan Pazar) ise millete hitaben bir beyanname yayınlatıyor. 

Velidedeoğlu’ndan dinleyelim:

“… Halk arasında, çeşitli yollardan çok olumsuz ve zararlı propaganda rüzgârları estiriliyordu. Böyle propagandaları etkisiz kılmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi halka ilk bildirisini yayınladı. Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi Bey tarafından, o çağa göre oldukça sade bir Türkçe ile kaleme alınmış olup konuşma kürsüsünden kendisince okunan bu bildiri, bugünkü Türkçe ile şöyledir:

“… İngilizler tarafından satın alınan ve ulusu birbirine düşürmek amacını güden kimi hainler sizi aldatmak için türlü türlü yalanlar söylüyorlar. … milletdaş ve dindaşlarınızı yine size yok ettirmek için Padişah ve Halife’ye isyan sözünü ortaya atıyorlar. Millet Meclisi, Halife ve Padişahımızı düşman baskısından kurtarmakiçin çalışıyor. Biz vekillerimiz ulu Tanrı ve yüce Peygamberi adına yemin ederiz ki Padişah’a ve Halife’ye isyan sözü bir yalandan başka bir şey değildir…. İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalana inanmayın! … din ve uluslarının şerefi için kan döken kardeşlerinizi arkadan size vurdurmak isteyen alçakları dinlemeyin…. Ta ki din son yurdunu kaybetmesin! … Tanrı’nın laneti düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve kutsal yardımı, Halife ve Padişahımızı, ulusu ve vatanı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.” (Velidedeoğlu, s. 29-31.)

*

Selanikli’nin Hamdullah Suphi’ye, böyle bir bildiri metni yazıp Meclis’e sunması talimatını verdiği anlaşılıyor.

İngiliz’in adamı (İsmet İnönü’nün itirafıyla sabit olduğu üzere) kendisi, fakat başkalarını İngiliz casusluğuyla suçluyor ve suçlatıyor.

Kara propaganda tekniğini çok iyi uyguluyor.

Bildiride din ve vatan için kan dökmekten bahsediliyor fakat o güne kadar Selanikli’nin düşmana sıktığı tek bir mermi yok.

İngiliz, Selanikli’ye yardım babından (ismini General Milne’den alan) Milne Hattı ile Yunan’ı İzmir-Aydın arasında durdurmuş durumda.. Selanikli’nin rahatça bir meclis toplayıp başkan olması ve ipleri eline alması için onu Yunan cihetinden selamette tutuyor.

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı (internetten okuyup indirebileceğiniz) kitabımızda anlattığımız gibi, Selanikli TBMM’yi kurduktan sonra İngilizler devreye girip bir Ankara-Yunan barışı ile olayı “kan dökülmeksizin” kapatmaya çalıştılar, fakat Yunanistan'da yaşanan (Almanya yanlısı, İngiliz karşıtı Kral Konstantin’in tahta çıkması, Venizelos'un başbakanlığı kaybetmesi gibi) gelişmeler yüzünden malum savaşlar (İnönü, Sakarya, Dumlupınar) yaşandı.

Selanikli İngilizler'in siyasî manevraları sayesinde kolayca hedefine ulaşacağını umuyordu fakat cephede biraz ter dökmek zorunda kaldı.

Evdeki hesap çarşıya çoğu zaman uymaz.


SELANİKLİ MUSTAFA KEMAL MERMERİNDEN ATATÜRK YONTAN HEYKELTRAŞ: LORD CURZON

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 48

 

Önceki iki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün (Samsun’a gidişinden önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık dönemde) bir “İtalyan şahsiyet”le yaptığı görüşmeler üzerinde durmuştuk.

Bu görüşmeleri anlatan kendisi.. Yazıya geçirip aktaran da has adamı Falih Rıfkı Atay.

Defolu dahi Selanikli, yabancılarla pek sıkı fıkıymış.

O günler, gizli pazarlıkların, entrika, hile ve oyunların bininin bir para olduğu günler.

Osmanlı’yı yenmiş olan İngiltere, Fransa ve İtalya ittifakının kendi içinde de bazı görüş ayrılıkları başgöstermişti.

Ancak son sözü söyleyen İngiltere (ve onun Dışişleri Bakanı Lord Curzon) oldu.

Osmanlı Devleti’nin akıbeti konusundaki nihaî kararı da yine Lord Curzon verdi.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Anadolu’ya geçip yeni bir devletin temellerini atması ve böylece Osmanlı Devleti’nin tarihten silinmesi de Lord Curzon’un fikriydi.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli'nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü, bu gerçeği cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde şu beyanıyla dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden üç ay sonra, 18 Ocak 1919'da düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda Yunanistan’ın birtakım taleplerde bulunması İngilizler’in Anadolu’ya yönelik planlarını gözden geçirmelerini gerektiriyordu.

Bu arada Lord Curzon, önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde anlattığımız gibi, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla Selanikli ile anlaşmış ve bir plan üzerinde mutabakata varmış durumdaydı.

İsmet İnönü’nün sözünü ettiği yardım ve destek de, Yunanistan’ın Paris Konferansı’nda (İngiltere’yi sözde planlarını gözden geçirmek zorunda bırakacak şekilde) birtakım taleplerde bulunması da bu mutabakatın sonucu.

Ortada bir danışıklı dövüş, perde arkasında yapılmış rol dağılımına ve ezberlenen diyaloglara göre sergilenen bir tiyatro var.

Konferansta Yunanistan Başbakanı Venizelos’un (İzmir’de Rum nüfusunun çoğunlukta olduğunu iddia ederek) Wilson ilkeleri gereği bölgenin Yunanistan’a verilmesini talep etmesi İtalya’yı rahatsız etmişti. 

Bundan iki ay sonra da İstanbul Ortodoks Patriği’nin Antalya'nın da Yunanistan’a verilmesini istemesi İtalya’nın harekete geçmesine neden oldu. 

İtalyanlar, Yunanistan'ın bölgeyi ilhak etmesini engelleme bahanesiyle, müttefikleri İngilizler’in (görünüşte) onaylamamasına rağmen, 23 Mart 1919’da, Antalya, Konya ve Muğla'yı işgal ettiler. 

İngiltere Başbakanı Lloyd George ise, 5 Mayıs’ta, İtalyanlar’ın Anadolu'daki etkisini sınırlandırmak ve İzmir'i de işgal etmelerini önlemek için Yunan birliklerinin İzmir'i işgal etmesini teklif etti.

Bahaneyi İtalya vermişti.

Lord Curzon’un, Yunanistan’ı Anadolu’ya göndermek için böyle bir bahaneye ihtiyacı vardı.

*

Fransa ve ABD, 6 Mayıs 1919’da (Selanikli’nin Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılışından 10 gün önce), İngiltere tarafından yapılan “Yunan birliklerinin İzmir'e çıkarılması teklifi”ne onay verdiler.

İngilizler’in arzusu, başkenti (İstanbul yerine) Anadolu’daki bir şehir olacak çağdaş ve uygar yeni bir Türk devletinin kurulması, onun vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilmesi ve hilafetin kaldırılması..

Fakat bu yeni devleti kim, nasıl kuracak?

Anadolu’da bu yönde bir hareketin başlayabilmesi için Müttefikler (İngiltere, Fransa ve İtalya) dışında üçüncü bir gücün Anadolu’ya saldırması lazımdı.

Böyle bir saldırı olmadan bir “kurtarıcı”nın Anadolu’da yeni bir hareket başlatması mümkün değildi.

*

İngiltere Başbakanı’nın (sözde) ülkesinde kimseye danışmadan aldığı bu karar (Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesi kararı), İngiliz hükümetinde güya bölünmeye neden olduğu gibi İngiltere Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson’ın da tepki göstermesine neden olur.

Başbakanlığın Yunan taraftarlığına karşı Savaş Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Hindistan Bakanlığı, Türkiye ile, İngiliz çıkarları doğrultusunda iyi ilişkiler kurulmasından yanadır.

İyi polis – kötü polis oyununun uluslararası bir versiyonu mükemmelen sergilenmektedir.

İngiliz hükümetindeki bu bölünme ve görüş ayrılığı görüntüsünün, Osmanlı topraklarındaki ve Hindistan gibi diğer İslam beldelerindeki Müslümanlar’ın tansiyonunu düşürmüş ve amiyane tabirle “gazını almış” olduğu kesin. 

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde bir ara şu ifadeler yayınlandı (Sonradan kaldırdılar. Ancak maddenin kopyası şurada mevcut: https://www.mayintarlasi.com/2023/07/24/50420/):

“… İzmir'deki Yunan varlığı son derece elverişsiz koşullar altında başlayıp Anadolu'da bir Türk direnişi oluşmasına sebep oldu. Yunanların bu işgaliyle bütün Türkiye ayağa kalktı: ‘Başka milletlere katlanabilirdik ama Yunanlara asla.’ Mustafa Kemal'in bir kurtarıcı olmasını sağlayan şeyin, İngilizlerin yaptığı bu yanlış hareket olduğunda şüphe yoktur. İzmir gerçekten İngiliz veya Fransız birlikleri tarafından işgal edilmiş olsaydı Mustafa Kemal asla böyle bir etkiye sahip olamayacaktı. Şimdi ise yalnızca kabaran öfke dalgalarını güçlü bir ırmağın kanalına yönlendirmesi yeterliydi. Türkler, güçlü ve muzaffer bir İngiliz ordusunun yasadışı işgaline bile dayanabilirdi ama eski bir tebaa olan Yunanlar tarafından yapılan işgal, neredeyse kabul edilemez bir rezaletti. Yunan istilası, İstanbul'un her yerinde kitlesel gösteriler ve ayaklanmalar meydana getirdi. İzmir işgali, düşman süngü çemberi içinde yarı koma halindeki harap, morali bozuk bir milleti öfkeli bir uyanıklık durumuna sokmuştu.”

Ancak, madalyonun bu görünen/gösterilen yüzünü ters çevirdiğimizde şu soruyla karşılaşıyoruz:

İngiltere, sözü edilen yanlışlığı/hatayı bilinçli bir biçimde, (istihbaratı / gizli servisi vasıtasıyla anlaşmış olduğu) Mustafa Kemal’in önünü açmak için yapmış olabilir mi?

Ya da olamaz mı?

İngiliz hükümetinin, bir Yunan işgalinin Türkiye’de büyük tepkiye yol açacağını ve halk tarafından sindirilmesi ihtimalinin düşük olduğunu bilmiyor olması beklenemez.

Nitekim İngiliz istihbarat subayı Yarbay Smith’in 13 Mayıs 1919'da sunduğu rapor bu gerçeği ortaya koyuyor:

"Eğer Yunanlar tarafından bir işgal yapılacaksa bu, ancak, her şeyden önce, Fransız veya İngiliz kuvvetleri tarafından bölgenin kontrolü ve polisliğinin üstlenilmesi ile yönetimin kontrol altına alınması ve daha sonra geri çekilen birliklerin yerini aşamalı olarak Yunan birliklerine devretmesiyle gerçekleştirilebilir."

Bu bilindiği halde, tam aksi yönde hareket edildi ve böylece Selanikli’nin önü açılmış oldu.

Bu bir hata mıydı?

*

Bu sırada bir barış antlaşması imzalanmış olsaydı Mustafa Kemal için defter daha açılmadan kapanmış olacaktı.

Tam da bu noktada İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon sazı eline aldı, Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandıracak şekilde yanık ve içli bir türkü “çığırmaya” başladı.

Türküyü “çığırmaya” başladığı tarih çok ilginç: 19 Mayıs 1919..

Selanikli’nin Samsun’a çıktığı gün..

Türküsündeki dilek ise şu: ABD’nin Ermenistan, Anadolu, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde “manda” yönetimi kurması..

Kendisi, (Çanakkale gibi cephelerde bir sürü insan kaybetmiş, maddî zarara uğramışken) Türkiye’ye çöreklenmeyi başardığı halde “manda” yönetimi kurmayacak kadar kibar ve nazik..

Manda teklifinin gerekçesi ise şu: Böylece Anadolu’nun parçalanması engellenmiş, Rus yayılmacılığına karşı önlem alınmış olacaktır.

*

Hakkını yemeyelim, Lord Curzon çok iyi bir satranç oyuncusu..

ABD’nin daha yeni ilan edilmiş Wilson Prensipleri çerçevesinde bu teklife evet demesinin mümkün olmadığının farkında.

Evet dese bile, hem Osmanlı Devleti hem de Ermeniler ile oturup konuyu müzakere etmesi, onları ikna etmek için uğraşması lazım.. Bölgede onları “zorla” ikna etmesini sağlayacak herhangi bir askerî gücü yokken “evet” cevabını alması çok zor.

Evet, Lord Curzon, hükümetinin onayıyla, ABD’ye böyle saçma bir teklifte bulundu ve ABD bu teklife cevap verinceye ve barış görüşmeleri yeniden başlayıncaya kadar sekiz ay geçti.

Yani Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılması gereken barış antlaşmasıyla ilgili müzakereler sekiz ay geciktirilmiş oldu.

Curzon’un hamlesinin ardındaki etken, varmak istediği hedef de bundan başka birşey değildi.

Demirel’in dediği gibi “siyasette 24 saat çok uzun bir süre” ise, “240 kere 24 saat” ne uzunlukta bir süredir, kestirmek zor.

Fakat şunu biliyoruz: Bu “240 kere 24 saat”te Osmanlı Devleti’nin nefessiz kalıp boğulması sağlandı.

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde şu satırlar da yer alıyor(du):

“Daha sonra ise İngilizlerin; İtalya ve Fransa'yı tamamen bölgeden uzaklaştırarak Anadolu'nun parçalanmasını engellemek ve Rus yayılmacılığına karşı önlem almak için Ermenistan, Türkiye, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde bir Amerikan mandası teklif etmesi ve ABD'nin bunu değerlendirme sürecinin uzaması sonucu Osmanlı İmparatorluğu ile yapılacak sulh antlaşmasının imzalanması epey gecikmişti. İngiliz kabinesi, Lord Curzon'un önerisi üzerine, 19 Mayıs 1919'daki kabine toplantısında tüm Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilmesine karar verdi. Bu teklif, antlaşmanın 6 ay gecikmesine neden oldu. Bu süre Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'da gerçek bir milli direniş oluşturabilmesi ve İstanbul Hükûmetini devirebilmesi için tam da ihtiyacı olan süreydi.”

Aslında sekiz ay.. Altı değil..

Bütün bunlar, Selanikli Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü’nün 1973 yılında yaptığı itirafı daha iyi anlamızı sağlıyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Vikipedi, aynı maddede Lord Kinross’un şu sözünü de aktarıyor(du):

“Curzon'un öteden beri sezdiği gibi Mustafa Kemal'in tam da bu kadar bir süreye ihtiyacı vardı.”

Yani Kinross’a göre herşey bir hesap kitabın sonucu..

Ve Lord Curzon sezgileri kuvvetli bir satranç oyuncusu..

Destek verdikleri adamları Selanikli’nin (19 Mayıs’tan itibaren) ne kadar zamana ihtiyacının bulunduğunu biliyor.

Sezgileri, ABD’nin bu manda teklifine olumsuz cevap vereceğini de bildiriyor.

Evet, İngiltere hükümeti, 19 Mayıs’ta ABD’ye manda teklifinde bulunulmasına karar veriyor. İki gün sonra, 21 Mayıs’ta İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransa Başbakanı Clemenceau ve ABD Başkanı Wilson ile görüşerek bu teklifi onlara iletiyor.

Bu teklif Fransa’yı rahatsız ediyor, çünkü bir ABD mandası durumunda Türkiye’deki ekonomik kazanımlarını ABD’ye kaptırması ihtimali var. Yani ABD’nin manda teklifini kabul etmesi, Fransa’yı karşısına alması demek.. Bu da, böyle bir karar almasını zorlaştıran bir başka etken..

Nitekim, İngiltere Başbakanı’nın bu teklifini duyan Fransa Başbakanı Clemenceau şunu diyor:

“Bu, Lord Curzon'un işi olmalı. Fransa'yı Türkiye'den kesin olarak dışlıyorsunuz. Kaldı ki Fransa, Avrupa'da, Türkiye ile iktisadi ve mali bağları en fazla olan memlekettir.”  

*

Satranç ustası Curzon’un asıl hamlesi bir ay sonra geliyor. Yine Vikipedi’den okuyalım:

“27 Haziran 1919'da Paris Konferans Heyeti, İngilizlerin teklifi ile, Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti Türkiye'nin herhangi bir bölgesi için manda alıp almayacağına karar verene kadar, Türkiye ile Barış Antlaşması'nın askıya alınmasına karar verdi. Böylece Lord Curzon, Türkiye ile ilgili barış müzakerelerinin 12 Şubat 1920'de başlayan Londra Konferansı'na kadar ertelenmesini sağladı. Halbuki "çok erken yapılacak bir barış", Türk-Yunan çatışmasını önlemek için tek çareydi. Aynı zamanda Yunan Başbakan Venizelos, Yunanistan'ın Anadolu'daki varlığını çok uzun süre finanse edemeyecek olması nedeniyle zamanın kısıtlı olduğunu düşünüyordu. Zaman Venizelos'un aleyhine ve Mustafa Kemal'in lehine işliyordu. Sonuçta 1912 yılından beri savaşlar sürüyordu. Çözüm ne kadar uzatılırsa Yunanistan gibi küçük bir ülke için finansal zorluk o ölçüde artacaktı.” 

Görüldüğü gibi Curzon burada Venizelos’a Selanikli Mustafa Atatürk lehine esaslı bir “kazık” atıyor.

Bu kazık sadece barış görüşmelerinin ertelenmesiyle ilgili değil..

Haziran ayı, aynı zamanda İzmir’e asker çıkarmış olan Yunanistan’a (adını General Milne’den alan) “Milne Hattı” ile Anadolu içlerine yürüme yasağının “fiilen” getirildiği ay.. Resmîleşmesi Ağustos’ta olacaktır.

Öyle ki, (sonradan yürümeye başladıklarında Ankara’nın burnunun dibindeki Polatlı’ya kadar giden, Eskişehir’de 70 bin kişilik Türk ordusunu mağlup eden) Yunan kuvvetleri o gün yürüyüşüne devam etmiş olsa, Erzurum’da Kâzım Karabekir’e “toslayıncaya” kadar sellemehüsselam yol alabilecekti.

Bu da, Karabekir'in İstiklâl Harbi'nin (Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin) doğal lideri haline gelmesi sonucunu verecekti..

Böyle bir ortamda Selanikli'nin Erzurum ve Sivas'ta kongre tertiplemesi, Ankara'da yeni bir Meclis oluşturması ve İstanbul'a karşı "millet hakimiyetinden, millet iradesinden" söz etmesi mümkün olmayacaktı. 

Fakat, Selanikli'ye Samsun'a gitme ve Anadolu'da ağını kurma "vize"si veren İngiliz, Yunan'a, Anadolu içlerine yürüme "vize"si vermedi.

General Milne eliyle kırmızı kart gösterdi.

Yunan ordusu, İngiltere’nin emriyle bir yıl boyunca Aydın sınırında bekleyip İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretti, ot yoldu. 

*

Evet, bu manda hikâyesi, satranç ustası Lord Curzon’un Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandırma girişimiydi.

ABD’nin olumsuz cevap vereceğini biliyordu.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Diğer taraftan Lord Curzon, İngiliz kabinesine daha önce verdiği memorandumda, Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilse bile ABD'nin bu öneriyi kabul etmesinin pek mümkün görünmediğini kendisi de belirtmişti. ABD Başkanı Wilson, ABD'nin bölgede bir manda almak için en isteksiz konumda olduğunu söylemişti.” 

Yani bile bile lades..

Önemli olan kime çalım atıldığı, topla kimlerin daha fazla buluştuğu değil, hangi kaleye gol atıldığı..

Bu “şike”li maçta gol yiyen kale, Osmanlı Devleti’nin kalesi..

Gol atan ise “İngiliz destekli” Selanikli Mustafa Atatürk..

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Lord Curzon'un bölgede ABD mandası önerisi üzerine antlaşmanın imzalanmasının aylarca ertelenmesi sonucu İstanbul Hükümeti'nin ülke içindeki kontrolü çok hızlı bir şekilde azalırken Anadolu süratle milliyetçilerin [Selanikli’nin] kontrolü altına girmeye başladı. Milliyetçi hareketi ortaya çıkaran şey İzmir'in işgal kararıydı. İzmir işgali, Mustafa Kemal için bir talihti. Lord Curzon'un da tahmin ettiği gibi, tüm Türkiye ayağa kalkmak için hazırdı ve gecikmenin her anı Türklerin [Selanikli’nin] lehineydi. Bernard Lewis şöyle dedi: “Her şey hazırdı, sadece lider bekleniyordu.” Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gitmesini [ve orada lider olmasını] sağlayan ise asayişi yeniden temin etmek için Samsun'a bir subay gönderilmesinde ısrar eden İngilizlerdi. Yunanların İzmir'e ayak basmasının ertesi günü, İngilizlerden aldığı bir vize ile İstanbul'dan ayrılan Mustafa Kemal, tüm Anadolu'ya geniş yetkilerle atanmıştı.” (A.y.)

Bu geniş yetkiler fiilen “Anadolu Genel Valiliği” anlamına geliyordu..

*

Lord Curzon (İngiltere), İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “destek” çerçevesinde sadece Yunanistan’ı kullanıp “kazıklamış” değildi, ABD’yi de parmağında oynatıp kullanmıştı.

Ve bu oyuna Selanikli Mustafa Atatürk de bir ucundan katılmıştı.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

"Fakat ABD'nin [manda] kararından önce İtilâf [devletleri, yani İngiltere, Fransa ve İtalya], Amerikan başkanlık kampanyasının sonuçlarını ve Amerikan Senatosunun kararını beklemek zorundaydılar. Bu gecikme, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile hızlı bir barışın sonuçlanmasına yeni engeller ekledi. Curzon'un sekreteri, Türkiye'de erken bir barış olasılığının en düşük düzeyde olduğunu vurguladı. ABD'nin bölgede incelemeler yapmak üzere gönderdiği, Sivas Kongresi'nde de gözlemci olarak bulunan ve Mustafa Kemal ile görüşen General Harbord, raporunda, Türklerin amacının tercihen Amerikan mandası altında İmparatorluğun toprak bütünlüğünü korumak olduğunu ifade ediyordu. Mustafa Kemal, Amerikan Hükûmetinden ülkenin koşullarını araştırmak için bir komisyon gönderilmesini istedi. Fakat Washington'daki Senato, Türkiye üzerinde bir manda ile hiç ilgilenmedi. Değerlendirme sürecinin sonunda ABD başkanı Woodrow Wilson, bölgede bir manda almak yerine sadece Türk-Ermeni sınırını çizmek üzere hakem olmakla yetindi.”

Bu aslında hem Curzon’un hem de Selanikli Mustafa Atatürk’ün beklediği ve istediği şeydi.

Vikipedi’ye kulak vermeye devam edelim:

“Anadolu'daki Türk milliyetçiliğinde böylesine önemli bir büyüme meydana gelirken ABD'nin kararını beklemek, İngiliz diplomasisindeki büyük bir gaf olduğunu kanıtladı. Curzon'un 19 Mayıs 1919'da Türk hükûmeti ile yapılacak olan antlaşmanın imzalanmasını geciktirmesi Mustafa Kemal için harika bir fırsata dönüştü. Gecikmenin her anında Mustafa Kemal daha da güçleniyordu. Bu dönemde Anadolu'da artan Türk direnişi, Paris'teki barış şartları için giderek daha ciddi bir tehdit oluşturuyordu. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komisyonundan gelen ciddi raporların ise Londra'daki Dışişleri Bakanı Lord Curzon tarafından genellikle göz ardı edilmesi, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile başarılı bir barış için iyiye işaret değildi. Bunun yerine Curzon, en doğru tercihin Mustafa Kemal'in başında olduğu yeni bir Türkiye'nin ortaya çıkmasına izin vermek olabileceği sonucuna varıyordu.”

Aslında söz konusu olan “İngiliz diplomasisinin gafı” değildi, o diplomasinin (siyasetin) Curzon liderliğindeki “Şeytan’a pabucunu ters giydirecek ustalıktaki mahareti”ydi.

İsmet İnönü’nün ağır işiten kulakları çınlasın:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK SALAK MIYDI, YOKSA SALAK AYAĞINA YATARAK MİLLETİ SALAK YERİNE Mİ KOYDU?

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 43

 

Bir önceki bölümde ulu yalan, çakma ata Türk, ricatların önderi Selanikli Mustafa Atatürk’ün, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile gerçekleştirmiş olduğu (yalnız, başbaşa, mahrem, gizli) görüşmeleri konu edinmiş ve bu görüşmeler hakkında yaptığı “karartma”ya dikkat çekmiştik.

Basit, “sergüzeşt-cû” (macera arayan) iyi kalpli egzantrik bir hristiyan din adamı gibi gösterdiği Frew (Nutuk’ta Fro diye geçer) ile olan görüşmesi hakkında Falih Rıfkı’ya, “Onunla Pera Palas’ın müdürü Mösyö Martin’in evinde bir defa görüştüm, bir daha da görüşmedim” demişken, bir yıl sonra TBMM’de okuduğu Nutuk’unda kendisini yalanlayacak, “bir iki defa” görüştüğünü itiraf edecektir.

Evet, yalancının iyi bir hafızaya sahip olması gerekir.

Ancak, Selanikli’nin her iki beyanı da yalan.. Gerçekte daha çok görüşmüş durumda.. Çünkü arkadaşı Rauf Orbay “iki üç defa”, yaveri Cevat Abbas ise “fasılalı tarihlerde” görüştüğünü söylüyor.

Fasılalı tarih denilebilmesi için sayının en az üç olması gerekir.. Ancak, sayı daha fazla da olabilir.. Selanikli'nin, Frew ile, Orbay’ın ve Abbas’ın bilgisi dışında da görüşmüş olması ihtimali var.

*

Selanikli Nutuk’unda Frew’dan, onun “İngiliz muhibbi” Sait Molla ile olan ilişkisi bağlamında bahsediyor.

Ancak, Sait Molla’ya İngiliz ajanı diye saldırırken, (İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi sıfatıyla kendisini kamufle eden baş ajan) Frew’yu safderun bir “sergüzeşt-cû” (macera arayıcı) olarak anıyor, ondan saygıyla söz ediyor.

Bu Sait Molla meselesini, daha önce başka bir blogda yazmıştık.. Öyle anlaşılıyor ki, Frew, kendisiyle bağlantılı olan Sait Molla’yı Selanikli’nin deşifre etmesini sağlayarak, heybesindeki asıl büyük turp olan Mustafa Kemal üzerindeki “İngiliz ajanlığı” şüphelerini dağıtmış durumda.. 

Hintli ajan Mustafa Sagir olayı da aynı mahiyette.

Şah için vezir de feda edilir, kale de, fil de.. Atın ve piyonun hiç lafı olmaz.

Şu bir gerçek, bu İngiliz keferesi, istihbarat satrancını çok iyi biliyor.. Sağ gösterip sol vurmanın, "oyun içinde oyun" kurmanın ustası.

*

Evet, birilerinin bize “eşi bulunmaz bir dahi” olarak tanıttıkları Selanikli Mustafa Atatürk, İngiliz’in Türkiye’deki baş ajanı Frew karşısında nasıl bu kadar aptal, budala ve salak hale gelebilmişti?

Onun ajan olduğunu nasıl anlayamamıştı da saf bir maceraperest zannetmişti?

Adamla defalarca görüşmüş, çözememiş, daha sonra Sait Molla'nın onunla olan bağlantısı ortaya çıkınca Molla'nın İngiliz ajanı olduğunu derhal anlamış, fakat sarı kafasındaki ankesör paslanmış olduğu için sıra Frew'ya gelince jeton bir türlü düşmemiş. 

Öyle olunca, bu denklemde Frew'nun payına deha, Selanikli'ninkine ise salaklık düşüyor.

Osmanlı padişahı Vahideddin’le olan görüşmelerinden bahsederken, onun her lafından başka bir anlam çıkardığını söyleyerek sözde üstün zekâsını göstermeye çalışan yerli-milli deccal Mustafa Atatürk (Deccal, “çok yalancı” anlamına geliyor), İngiliz papazın karşısında nasıl bu kadar ahmak, bön, salak, angut, budala, akılsız ve avanak hale gelebiliyor?

Gerçekte hiç de salak değil.. Bütün bir Türk milletini salak yerine koyuyor, koydu.

Çünkü, Frew'nun İngiliz ajanı olduğunu bildiğini söylese, kendisinin Sait Molla'nın molla olmayan versiyonu olduğunun düşünülmesi ihtimali var.

O yüzden, salak yerine koyarak yalan söylediği milletin, sergüzeşt-cû bir aptal rahiple lüzumsuz görüşmeler yaparak hoşça vakit geçirdiğini düşünmesini istiyor.

Onun Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bütün heykelleri, devlet dairelerindeki fotoğrafları, Türk milletinin boynuna asmış olduğu salak yaftasını bu "necip millet"in kabul etmiş bulunduğunun belgesidir.

*

Osmanlı Devleti’nin yıkılış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini anlamada en önemli noktayı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) döneminde (yani Samsun’a çıkışından önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürede) neler yaptığı, kimlerle ne tür bağlantılar kurduğu hususu oluşturuyor.

Burada ilk söz hakkını Selanikli’ye tanımak, öncelikle onun açıklamalarına kulak vermek, bilimsel objektifliğin gereği durumunda.

Ancak, o günleri yaşayan herkes söz hakkına sahip, ve gerçeğin bilinmesi, doğru bilgiye ulaşılması açısından herkesin tanıklığı önem taşıyor.

Bir başka önemli husus şu: Tarihî gelişmelerin doğru bir şekilde değerlendirilmesi, salt süreç içindeki olayların tek tek sıralanması ve herkesin tanıklığının üst üste yığılmasıyla yapılabilecek birşey değildir.

Değerlendirmemiz çerçevesinde ortaya koyduğumuz açıklama modeli ya da teorik analiz şayet olan biten herşeyi anlamlı bir bütün olarak izah edebiliyor, aklımıza gelen her soruya mantıklı ve tutarlı cevaplar verebiliyorsa, işte o açıklama modeli, bilimsel bir değere sahip demektir.

İstiklal Harbi, Kurtuluş Savaşı ve Millî Mücadele gibi adlar verdiğimiz tarihî olayı en anlaşılır biçimde izah eden bir açıklama modeli, Selanikli’nin sağ kolu, gözde adamı, başbakanı ve halefi durumundaki (Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı) İsmet İnönü tarafından ortaya konulmuş bulunuyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, olaya bu “açıklama modeli” çerçevesinde baktığımızda bütün taşlar yerine oturuyor, akla gelen her soru cevap buluyor.

Cumhuriyetin ilanından sonra yaşanan olaylar ile İstiklal Harbi sırasında dillendirilen söylem arasındaki devasa uçurum, muazzam tezat da böylece makul bir izaha kavuşuyor.

Yine, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Osmanlı Devleti düşmanlığı da anlaşılır hale geliyor.

Ayrıca, Selanikli’nin zorla dayattığı, adına Atatürk ilke ve inkılapları denilen, gerçekteyse Curzon (ya da İngiliz) ilke ve inkılapları olan icatlar da beklenmedik şeyler olmaktan çıkıyor, sürecin doğal parçası haline geliyor.

Ekme biçme yasasının hükmünü icra etmesi, parayı verenin düdüğü çalması, kapitalizmini emperyalizm ile taçlandıran İngiliz'in, Selanikli'ye açtığı kredinin karşılığını, ilke ve devrimler adı altında faiziyle tahsil etmesi şaşırtıcı değil.

Evet, Selanikli’nin müslüman Türk’ün medeniyetine, kültürüne ve tarihî mirasına karşı başlattığı savaş, İnönü'nün açıklama modeli çerçevesinde akla ziyan bir sürpriz olmaktan çıkıyor.

*

İstiklal Harbi denilen olayı İnönü kadar veciz, özlü, anlaşılır, mantıklı, tutarlı, doğru ve gerçeğe sadık biçimde tek cümlede özetleyen başka biri yok.

Gerçekten, İsmet İnönü tarafından dile getirilmiş olan açıklama modeli, üç beş kelimeden oluşan kısa bir cümleyle, yaşanmış olan hemen herşeyi izah ediyor, anlaşılır hale getiriyor.

Bütün taşlar yerine oturuyor, akla gelen her soru cevap buluyor.

Bilimsellik işte budur.. Bütün büyük ve gözde teoriler (ya da açıklama modelleri) böyledir, az sözle pekçok şeyi (ilgili her olayı) izah etmeyi hedefler. (Mesela Newton’un teorisi şu basit cümleyle herşeyi izah etme iddiasındadır: İki cisim birbirlerini, kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılı, aralarındaki uzaklığın karesi ile de ters orantılı olarak çekerler.)

Eğer elinizde doğru bir açıklama modeli (teori) varsa, yapacağınız şey, gözlemlediğiniz olayı o teori çerçevesinde “hesap kitap” konusu yapmak olacaktır. (Newton’un teorisi çerçevesinde konuşursak, Dünya ile Ay arasındaki münasebeti, kütlelerine ve aralarındaki uzaklığa göre değerlendirmek durumundayız.. Ay’a gönderilecek bir araçla ilgili hesaplamalar da buna göre yapılacaktır.. Newton’un teorisi böylesi hesaplamalarda işe yarasa da Merkür gezegeninin Güneş’in etrafındaki yörüngesi söz konusu olduğunda “çuvallıyor”, fakat konumuz bu değil.)

İsmet İnönü’nün açıklama modeli (Merkür'ün yörüngesi söz konusu olduğunda "çuvallayan" Newton teorisinin aksine), Kurtuluş Savaşı öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmelerin hepsini izah ediyor.. Hesaplar yerine oturuyor, bilanço açık vermiyor. 

Öyle ki, Selanikli’nin mütareke dönemindeki (açık ve gizli) münasebetleri ve görüşmeleri de İnönü'nün açıklama modelinde ait oldukları yere cuk diye oturuyorlar.

*

Buna karşılık, Atatürkist/Kemalist taifenin “İngilizler ve müttefikleri ulu önder Atatürk’ten tırsıyorlardı, hatta Bandırma Vapuru’nu batırmak istediler” vs. şeklindeki palavraları, o süreçte yaşanan gelişmeleri anlaşılmaz hale getiriyor.

O kadar anlaşılmaz hale getiriyor ki, İngilizler’in Selanikli’ye ve kendisine refakat eden 30'a yakın adama niçin vize verdikleri de, İngilizler’in Samsun’da Selanikli’ye niçin selam durdukları da, birer “şu yılgın İngilizler” masalına dönüşüyor.

Olay, "Alice Harikalar Diyarında"yı aratmayan bir "Yüzüklerin Efendisi Selanikli Harikalar Yaratıyor" efsanesi halini alıyor. 

Ve de bu “yılgın ve de ahmak İngilizler” masalı çerçevesinde Selanikli, “imkânsızı başaran” bir masal kahramanı haline geliyor.

Böylece, Selanikli’nin (senaryosunu İngilizler’in yazdığı, Yunan Kralı Konstantin’in senaryo dışına çıktığı için gerçekçi bir görünüm kazanan) malum tiyatrodaki "işbirlikçilik" rolünü "kurtarıcılık" gibi göstermek için, olan biten herşeyi şöyle bir “açıklama modeli” ile “mucize yaratan tanrısal adam” şirkine bağlıyorlar: “Atatürk imkânsızı başardı.”

Selanikli imkânsızı başarmadı, İngilizler’le bir olup Osmanlı Devleti'ne öldürücü bir kazık attı ve de Türk milletinin zekâsıyla alay etti.

*

Bugün de Atatürkistler aynı şekilde Türk milletinin aklıyla dalga geçiyorlar.

Mesela, Sinan Meydan diye biri var, Selanikli hakkında kitaplar yazmış durumda.. Fatih Altaylı’nın programında söylediği şu:

Fatih Altaylı: Atatürk aslında imkânsızı mı başarmıştır?

Sinan Meydan: Baktığınızda tablo bunu gösteriyor. Ben bazen konuşmalarımda ve yazılarımda kendim de şaşırarak diyorum ki, yaa bu yapılanları bir filmde görsek…

F. A.: Yok artık deriz.

S. M.: Senarist amma abartmış deriz….”

İşte bu, İsmet İnönü ile Fatih Altaylı ve Sinan Meydan gibi tipler arasındaki fark.

İnönü, bizzat yaşadığı, bir parçası olduğu olaylarla ilgili olarak gerçeği söylüyor, bunlar ise gerçeğe inanmamak için "imkânsız" masallar üretiyorlar.

Hindistan'da yaşıyor olsalardı ineğin yüceliği hakkında kim bilir ne edebiyatlar paralıyor olurlardı.

*

Evet, Türkiye’de Selanikli hakkında yazılanlar maalesef uydurma masallar durumunda..

Senaristler “Yok artık!” denilecek şekilde abarttıkça abarttılar.

Sonra da, bu senaryodaki “imkânsız”a “imkânsız” diyecekleri susturmak, korkutup sindirmek, başlarını ezmek için “koruma kanunu” çıkardılar.

Halbuki, İsmet İnönü’nün Newton’un teorisinden bile daha doğru ve sağlam, gerçeğin tıpatıp kendisi olan açıklama modeli ortada “imkânsız” diye birşeyi bırakmıyor, herşeyi anlaşılır ve "imkân dahilinde, sıradan ve basit" hale getiriyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Selanikli’de öyle abartıldığı kadar büyük bir deha vs. yok.. Tarih ondan, rüzgârın estiği yöne doğru yürüme, suyun aktığı istikamete doğru yüzme, "kazanacak at"a oynama, kaybedenlerin değil kazananların peşine takılma uyanıklığı ve kıvraklığı göstererek Osmanlı Devleti’ne ihanet etmiş bulunan bir İngiliz işbirlikçisi olarak bahsedecek.

Bu yazı dizisinde bunu, zekâsı masal dinleme yaşında kalmamış olanlar için “inkârı imkânsız” delillerle dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık. 

Selanikli’yi İngilizler’in nasıl kolladığını, önünü nasıl açtıklarını anlattık: Meclis-i Mebusan’ı kapatarak, Osmanlı Genelkurmayı'nı basıp kapısına kilit vurarak, Anadolu’daki askerî ve idarî makamları ve memurları yönlerini Ankara’ya çevirmek zorunda bırakarak, Selanikli’ye biat etmeyip zorluk çıkaracak adamları tutuklayıp Malta’ya sürerek, Vahideddin’e ve Osmanlı hükümetine Ankara karşıtı açıklamalar yapma yönünde baskıda bulunup onları vatan haini konumuna düşürerek, Filistin'de İngilizler'in önünden palas pandıras kaçan Selanikli’yi onların korktuğu kahraman gibi göstererek bunu yaptılar.

Dahası, Selanikli kongreleri toplayıp yeni bir meclisin altyapısını hazırlayıncaya ve TBMM'yi Ankara'da toplayıp aktif hale getirinceye kadar Yunan'a Milne Hattı ile İzmir dağlarında çiçek toplattı, ot yoldurdular.

Fransızlar’la savaşanlar, Maraş, Urfa ve Antep halkıydı, Selanikli değil.. Selanikli, Halep gibi Misak-ı Millî sınırları içindeki vatan topraklarını hediye ederek onlarla Ankara Antlaşması’nı yaptı..

İtalyanlar, geride birçok silah bırakarak kendiliklerinden çekip gittiler.

*

Selanikli yedi düvelle (yedi devletle) değil, sadece Yunan’la savaşmak zorunda kaldı.

Yunan’ın karşısında Ankara’yı bırakıp Kayseri’ye kaçmamasını sağlayan, TBMM’deki “İngiliz ajanı olmayan” samimi vatanseverlerdi.

Anadolu'nun Yunan karşısında talihinin dönmesini sağlayan Sakarya Savaşı da Fevzi Çakmak sayesinde kazanıldı, yoksa Selanikli Filistin cephesinde olduğu gibi firar emri vermiş durumdaydı.

Selanikli’nin bütün yaptığı, Yunan’ı Ege’den kovmasıdır.. Hadiselerin seyri içinde buna mecbur kalmıştır.. Yoksa, Ankara'yı bırakıp Kayseri’ye dünden kaçmıştı.

*

İmdi, bir Sultan Alparslan bütün bir Anadolu’yu Türk’ün önüne sermiştir.. Selanikli ise sadece Ege’yi kurtarmış.. Ve Selanikli yere göğe kondurulamıyor.

Fatih Sultan Mehmet, bölgesel güç görünümündeki devleti cihan imparatorluğu haline getirmiş.

Yavuz Sultan Selim Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu, Suriye, Mısır ve Arabistan’ı hakimiyeti altına almış.. Onun yanında Selanikli silik ve önemsiz bir figür.

Selanikli’nin bütün hayatı işbirlikçilik, yalan dolan, hile, ihanet ve aldatma üzerine kurulu.. Yavuz Sultan Selim ise karakter abidesi.

Mesela, Kırım Hanı, babası Bayezid’e karşı onu destekleme şartı olarak, padişah olduğunda bazı olağanüstü yetkilerle iktidarına ortak olmayı teklif ettiğinde bunu reddetmiştir.

“Şimdi kabul edeyim, köprüyü geçince dayıyı sırtımdan atarım” dememiştir.

Ne demişti oğluna adam, “Sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” mi demişti?

Bahtın yaver gider, şu veya bu gücün desteğiyle bir yerlere gelirsin, fakat adam olmak her babayiğidin harcı değildir.

Adam gibi adamların “koruma kanunu”, tarihin bizzat kendisi, ve Himalayalar haşmetindeki bağımsız ve hür karakter ve şahsiyetleridir.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...