refah partisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
refah partisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ESAD COŞAN HOCA ALMANYA'DAN REFAH PARTİSİ'NE ÇANTALARLA PARA MI TAŞIMIŞTI?

 




Yeni Asya ve Akit gazetelerinin eski yazarı Mustafa Kaplan, facebook hesabında bugün (6 Ağustos 2025) şunları yazmış:

Son Ezber Bozan'ı izlediyseniz, İlker Bey'in bir konuyu daha sıcak tutmaya çalıştığını fark etmişsinizdir: Bir Amerikalının dolar dolu çantalarla Anadolu'da Nurcu medreselerini ziyâret etmesi. Ya'nî, kirli para hareketleri...

Gerçekten bu nokta çok mühim. Bir yerde kara para hareketi varsa, orada şeffaf olmayan karanlık noktalar var demektir. Geçmişte yaşananları tekrâr ele alalım, burayı görmemiz kolaylaşır.

Meselâ, FETÖ'deki korkunç para akışı, milletten toplanan "himmet" paraları ile kamufle edilirdi. Bu mümkün mü idi? Hasan Ağa'nın tarlası, Mehmet efendinin bağı, Ayşe teyzenin bilezikleri ile sâdece Bank Asya kurulabilir miydi?

Rahmetli Esad CoşanAlmanya'dan valizlerle getirdiği paraları bir siyâsî partiye aktardığını söylemiştiAlmanya'da o kadar parayı verebilecek zengin Türk mü vardı?

Konuyu azıcık genişletelim: Yüz sene önce Ankara isimli küçük kasabadaki küçük bakkal dükkânında kurtlu peynir satan müteveffâ Vehbi Koç, bu kadar serveti nereden buldu?

Diyeceğim o ki, Said Özdemir dışında -o vâiz idi- bir işi ve kariyeri olmayan mutlak vekiller demir boku mu yiyorlardı? Arkalarında ne bıraktılar acabâ?

Almanya'dan dönerken Bulgaristan'da trafik kazasında öldüğü söylenen mutlak vekil Bayram Yüksel'in arabasında ne vardı acabâ? Kaza mıydı? Cesedler niye çıplaktı?

Bu para denen meret ne menem bir şey ki, yenmez içilmez ama uğrunda ölünür ve öldürülünür? Ey Paralel Nurcu kodamanları, sesim size geliyor mu? Cin şişeden çıktı!

Cinin şişeden çıktığı doğru da, kafası biraz karışık.

Bediüzzaman’ı severim; ilmine, irfanına, ihlasına ve sadakatine itimadım var, fakat Nurcu camiayı tanımam bilmem.. O cenahın cemaziyelevveline dair bilgi verdiği için Kaplan’ı takip ediyorum.

Ben belgesiz konuşmam, yazmam diyor ama, Esad Efendi’yle ilgili ifadeleri durumun pek de öyle olmadığını gösteriyor.

*

Ezber Bozan dediği şey, bir youtube kanalı.. Gerçekten de cinlik işler yapıyorlar ve sanki ecinnilerin çalıştığı bir kanalmış gibi yayın yapıyorlar.

Bazı video kayıtlarının başlıkları şöyle:

Geleceği okumanın gizli yöntemi,

Bu gizli tünel nereye çıkıyor?

Babil ve Marduk’un dönüşü: Babil tanrısı Marduk insanlıktan ne istiyor?

Yasaklı öğreti ve gizemli harfler,

Kanlı sırlar,

Gizli istilacılar,

İşte şeytanın yeryüzündeki temsilcisi,

Evrenin gizli planı,

Kuzey Kutbu’nda gizlenen gerçek ne?

Galaktik federasyona el çektirildi,

Yıldız ırkları iş başında,

Anunakiler Dünya’yı nasıl işgal etti?

Antarktika’da buzulların arkasında ne saklanıyor?

İnanılmaz! Antik devler yaşıyor mu?

Sümer tanrıları geri mi dönüyor?

*

Evet, bu türden ipe sapa gelmez yayınlar yapıyorlar.. Tam ecinnilere göre cinlik işler.

Bunlar, Mustafa Kaplan’ı da gizemli bulmuş olacaklar ki onunla da bir program yapmışlar. İlker Bey denilen şahıs onunla röportaj yapmış.

Kaplan’ın dediği şu:

“Son Ezber Bozan'ı izlediyseniz, İlker Bey'in bir konuyu daha sıcak tutmaya çalıştığını fark etmişsinizdir: Bir Amerikalının dolar dolu çantalarla Anadolu'da Nurcu medreselerini ziyâret etmesi. Ya'nî, kirli para hareketleri...”

Bu bana şunu düşündürdü: İlker Bey, yüzde 10 ihtimalle Amerikalılar’ın adamı, bizim dağıttığımız paralar hakkında başka ne biliyorlar diye öğrenmek için konuyu kurcalıyor..

Gazetecilik dedektifliğine heveslenmiş olması ihtimali de yüzde 10..

Yüzde 80 ihtimalle ise, Türk istihbaratı (yani MİT) ile irtibatlı ve tüm Nurcu medreselerini şaibe altında bırakmak için operasyon çekiyor ve bunun için de Mustafa Kaplan’ı kullanıyor.

*

Kaplan, Esad Efendi hakkında ise şunu diyor:

“Rahmetli Esad Coşan, Almanya'dan valizlerle getirdiği paraları bir siyâsî partiye aktardığını söylemişti. Almanya'da o kadar parayı verebilecek zengin Türk mü vardı?”

Kaplan, edebiyatçıdır, “Almanya'da o kadar parayı verebilecek zengin Türk mü vardı?” şeklindeki sorusunun istifham-ı inkârî kalıbında geldiğini anlamayacak kadar cahil değildir.

Şunu demek istiyor: Almanya’da o kadar parayı verebilecek zengin Türk yoktu, muhtemelen Esad Coşan’a o parayı ya Amerikalılar ya da Almanlar verdiler, o da alıp söz konusu partiye aktardı.. Esad Coşan da yabancı güçlerin adamıydı.

Kastettiği partinin adını da verelim: Prof. Necmettin Erbakan’ın başında bulunduğu Refah Partisi.

*

Bir kere, söylemişti dediği şeyi Esad Efendi söylemiş değil..

Kaplan’ın bile bile yalan söylemediğini, istihbaratçılara özgü bir operasyon çekemeye çalışmadığını varsayıyor ve onun “şahitlik ehiyet ve liyakati”ne sahip bulunmayan bir kafası karışık ve hafızası zayıf vatandaş olduğunu kabul ediyoruz..

Yani hakkında hüsnüzanda bulunuyoruz.

Ancak, Esad Efendi hakkında bu kadar bariz bir hata yapabilmiş olması, onun başkaları (ve kendisi) hakkındaki beyanları konusunda da ihtiyatlı olmamız, hemen inanmamamız gerektiğini düşündürüyor.

Hüsnüzanda bulunuyoruz, fakat itimad edemiyoruz.

*

Sözünü ettiği meseleye gelelim..

1990 yılına gelindiğinde Esad Efendi’nin Erbakan’la arası açılmıştı.. 

Bunun işaretlerini daha 1985 yılında şahsen farketmeye başlamıştım, fakat özellikle “operadaki hayalet” Oğuzhan Asiltürk’ün derin katkılarıyla beş yıl sonra ipler tümden kopmuştu.

Erbakan’ın siyasî hareketi (Ki siyasal İslamcılık olarak biliniyordu) bir Nakşbendî-Nurcu ittifakı olarak başlamıştı.. 1970’li yılların ortalarında bu ittifak bozuldu, Nurcular Erbakan’ı tümden terk ettiler.

Anladığım kadarıyla, 12 Eylül darbesinin ardından “demokratik” siyasal hayata tekrar dönülürken, derinler, Erbakan’ın siyasî hareketinin Nakşbendî temelini de çökertmek ve böylece bu hareketi “laikleşebilecek” kıvama getirmek istediler.

*

Bunu düşünmeme, üç yıl önce, İsmail Kıllıoğlu’nun 30 Kasım 2022 tarihli Millî Gazete’de yayınlanan “Dostların Gidişi” başlıklı yazısı neden olmuştu. 

Kıllıoğlu şunları diyordu:

“12 Eylül 1980 darbesinin o baskıcı ve bunaltıcı ortamında, Ankara Kara Kuvvetleri Komutanlığı Merkezi’nde yedek subay olarak askerlik görevini yaparken, zihnime takılan bir düşünceyi sevgili Hüseyin Karakaya başta olmak üzere bazı tanıdıklara ifade etmiştim. Böyle bir düşüncenin oluşma nedeni, sanat ve edebiyat dergileriyle çok sınırlı imkân içinde yayınlanan gazetelerin (Milli GazeteYeni Devir gibi) yanında aylık bir kanala ihtiyaç bulunduğuydu. Nihayet, bu düşünce üzerinde yapılan birtakım değerlendirmeler sonucunda, aylık bir derginin yayınlanması yönünde belli bir mutabakat oluşmuştu. Bunun gerçekleşmesi, imkânları, zorlukları neler olabilir türünden irdelemeler yapıldı ve karar verildi. Nitekim şimdilerde Karadeniz’de bir ilin Belediye Başkanı olan bir kişi Ankara’dan gelerekPendik’teki evimde gecenin geç vakitlerine kadar düşüncelerimi kaydederek alıp gitti. İslam dergisi böylece yayınlanmaya başladı. Sevgili Yılmaz Bayat’ın gayretleri, çabaları başlı başına takdire şayandı.”

Karadeniz’deki bir ilin (Ordu) belediye başkanı dediği kişi, AK Parti’nin kuruluşunda yer alan ve Enerji Bakanı olarak hükümette koltuk da kapan Dr. M. Hilmi Güler.

*

Benim Vefa Yayıncılık bünyesinde çalışmaya başlamam 1987 yılında haftalık dergi çıkarma projesine katılmam yüzünden oldu. 

Yaklaşık 10 kişilik bir ekiptik, Recai Kutan’ın oğlu Abdülaziz Murat Kutan ile (geleceğin Milli Savunma Bakanlığı bürokratı) Süreyya Yiğit de ekibe dahildi. (Murat Kutan'la yolum 28 yıl sonra TBMM'de tekrar kesişecekti.)

Projenin başında bulunan ve ekibi oluşturan isim, bugünün Sabahattin Zaim Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Özkan Göksal'dı. 

O yılın ortalarında bir akşam Seha Neşriyat’ın bulunduğu binada aynı katta yer alan bir salonda, Esad Efendi başkanlığında geniş katılımlı bir istişare toplantısı yapıldı.

Gündem haftalık dergi projesiydi, çıkarılmalı mıydı, çıkarılmamalı mıydı? 

Toplantıda (sonradan AK Parti milletvekili olan) Prof. İrfan Gündüz de vardı. Onun orada Esad Efendi’ye söylediği şu anlamdaki sözlerini hiç unutmuyorum: “Hocam sizin Refah Partisi hakkındaki değerlendirmeleriniz çok ikna edici oluyor. Özal’ın Anavatan Partisi’nin rahat çalışabilmesi için ondan daha radikal bir hareketin bulunması gerekiyor, o yüzden Refah Partisi’ni desteklemeli ve yaşatmalıyız diyorsunuz.”

Evet, söz konusu toplantıda Yılmaz Bayat (sonradan Üsküdar Belediye Başkanı), Mehmet Emre (merhum Akif Emre’nin amcasının oğlu) ve (sonradan prof. olan ve AK Parti’de milletvekilliği yapan) Hacı Ahmet Özdemir gibi isimler de vardı. Toplantıya Temel Karamollaoğlu da katılmış ve sonra beni arabasıyla (evinin yolu üzerindeki) ikametgahıma bırakma nezaketinde bulunmuştu.

Hilmi Güler’i ilk defa orada gördüm.. İtirazcı ve sorgulayıcı bir tavır sergilemesi dikkatimi çekmişti. 

Ancak, sonraki yıllarda, hakkında MİT’çi (ya da askerî istihbarattan) olduğu yönünde dedikodular yapıldığına şahit olacaktım. Dr. Metin Erkaya’ya göre Hilmi Güler ile Hüseyin Karakaya (Ki TBMM’de Milli Eğitim eski bakanı Vehbi Dinçerler’in danışmanlığını yapmıştı ve İslam Dergisi’nin Ankara yıllarında dergiyle çok yakından ilgileniyordu) iki demirbaş ajandı.

*

Esad Efendi’nin ajanlıkla suçladığı fazla isim yoktu.. 

Bunlardan biri, AK Parti’nin RTÜK başkanlarından ve Kanal 7’nin ortaklarından Zahid Akman’dı.

Esad Efendi’nin onun hakkında ajan ifadesini kullandığını Fuzul Otomotiv’in sahibi Mahmut Akbal’dan duymuştum.. İkinci olarak ise, 2000’li yılların başında İSAM’ın kütüphanesinde karşılaştığım Prof. Hacı Ahmet Özdemir bunu dillendirmişti. 

Esad Efendi ile yollarını ayırmış olan Özdemir, “Zahid benim Ankara İlahiyat’tan çok samimi arkadaşım, Esad Efendi bunu nasıl söyleyebilir?” diyordu. Ona, “Esad Efendi masum peygamber değil, fakat Zahid Akman da değil, doğru da olabilir” anlamına gelen bir cevap vermiştim.

Esad Efendi’nin ajanlıkla suçladığı bir başka isim ise mezkur Hilmi Güler’di. Vefa Yayıncılık Genel Müdürü Kemal Yavuz Ataman, Esad Efendi’nin Orta Asya seyahati sırasında bunu kendisi ile damadı Ahmet Coşkun Dündar’a söylemiş bulunduğunu ifade etmişti. 

Ancak Esad Efendi Hilmi Güler’i dışlamıyor, onunla beşerî ilişkilerini nezaket çerçevesinde sürdürüyor, mudarada bulunuyordu.

*

Kıllıoğlu’nun yazdıklarından benim anladığım şu: Esad Efendi'nin, gücünü derin rüzgârlardan alan bir emrivaki/oldubitti çerçevesinde yayıncılık macerasına itilmiş olması ihtimali var.

Hilmi Güler’in taa Ankara’dan kalkıp İstanbul’a gidip Kıllıoğlu’na “gaz” vermiş olması bana ilginç geldi. 

Oysa aynı Güler’in haftalık dergi projesine soğuk baktığını farketmiştim. Aynı şekilde, Esad Efendi’nin yayınlattığı (ve benim de yazı işleri müdürü ve köşe yazarı olarak içinde yer aldığım) Sağduyu Gazetesi için kendisinden destek istendiğinde “Önce bir yürüyüşünüzü görelim” gibisinden bir söz sarfetmiş olduğunu Efdal Orhan’dan duymuştum.

Evet, Kıllıoğlu’nun yazısı bana, derinlerin Erbakan ile Esad Efendi’yi yayıncılık alanında başlayacak bir rekabete ve çatışmaya sürüklemek istemiş olduklarını düşündürdü.

Yanılıyor olabilirim.. 

Neyin ne olduğu, kimin gerçekte kime ve neye hizmet ettiği ahirette ortaya çıkacak.

*

Konuya dönelim..

Esad Efendi, 26 Mayıs 1990 tarihinde İstanbul’da yaptığı bir konuşmada Refah Partisi hakkında şu ifadeleri kullanmıştı:

Burda bana sorulan sorular, parti ile ilgili çeşitli sorular. Diyorlar ki:
“–Bir müddet desteklediniz, şimdi bir ihtilaftan bahsediliyor. Niye?..”

Destekleme, hocamızın zamanından beri oldu. …

Hocamız destekledi. … Çok bariz bir misalini Samsun’da hatırlarım. Amasya’dan Samsun’a geçmiştik. Suluova’da, Ali Efendi diye çok yaşlı bir şeyh efendi vardır. Bizim dergahla ilgilidir. Hocamızı ziyarete gelmişti. O, Süleyman Demirel‘i tutuyordu. Hala da belki öyledir. Evine misafir filan etmiş bir kimse. Ona, çok nasihat etti hocamız:

“–Bu bizim kardeşimiz iken, öbür tarafı tutmak uygun olmaz!” dedi.

Yine Samsun’da, bir başka kitapçı hacı amcamız var; tanınmış, büyük bir zat, Mustafa Bağışlayıcı. O zat da MHP’yi tutardı. Hocamız ona da nasihat etmiştir. Orayı tutmamasını, bu tarafı desteklemesini söylemiştir

Böylece, tekkemizin bir aksiyonu olması dolayısıyla tepeden tırnağa destekleyerek devam etmiştik. Sonra öyle zamanlar oldu ki, siyasi olaylarda Hocamızın ikazları oldu, nasihatları oldu, tavsiyeleri oldu: “Söyleyin şöyle yapsın!.. Söyleyin onlara böyle yapmasın!.. Sakın şöyle bir karar çıkartmasınlar!.. Aman, sakın şu olmasın, bu olmasın!” tarzında. Bunların da bir kısmına bizzat şahidim ve çok şahidler de vardır. 1980 Askeri Harekatından önce, hatırlıyorum: “Partinin gençlik kollarını söyleyin kapatsın şunlar; bu çocukları mahvedecekler!..” dediklerini hatırlıyorum. …

Sonra bir ara başındaki şahsa, “Söyleyin Necmi’ye [Necmettin Erbakan’a] partinin başkanlığından ayrılsın!” dediğini biliyorum. Bunu tebliğ etmek için, [Erbakan’ın eniştesi Prof.] Osman Çataklı’nın görevlendirildiğini; bir seferinde bizzat kendisinin gidip söylediğini biliyorum. Fakat, ordan ayrılmadılar.

O da yine benim yorumlamama göre, şefkatten kaynaklanıyordu. Hocasıydı, görüyordu; benim tahminlerime ve inancıma göre, olacakları görüyordu, seziyordu …

Yahya Oğuz Bey, Sanayi Bakanlığı müsteşarıydı.

“–Yahya ayrılsın, bu vazifeden!” demiş.

Ertesi gün Yahya Oğuz, atlamış gelmiş İstanbul’a:

“–Efendim, emriniz başım üstüne ama, siz hakikaten söylediniz mi, söylemediniz mi diye tahkik için huzurunuza kadar geldim. Böyle bir emriniz var mı?..” demiş.

“–Evet var!”

İstifasını hemen vermiş. Sanayi bakanlığı müsteşarlığından hemen ayrılmış. Hiç de sıkıntı çekmedi Yahya Oğuz; ne Uzunadaya gitti, ne İnceadaya gitti, ne başka bir yere gitti. …

Şimdi biz bu kardeşlik duygusuyla, sevgisiyle, partinin merkez yönetim kuruluna eleman vererek; başkanlıklarına, başkan yardımcılıklarına eleman vererek; gençlik teşekküllerine eleman vererek, böyle devam ediyor idik. …

Bu tavır, bir zaman sonra bariz bir değişikliğe uğradı, muhterem kardeşlerim! Çok bariz bir değişikliğe uğradı.. Ve, parti çalışmalarında bize karşı bir tavır başladı. Kaç sene önceden?.. Üç sene önceden, dört sene önceden, beş sene önceden, altı sene önceden itibaren bir tavır başladı. 

Nasıl bir tavır başladı?.. Bizim dergilerimiz var; nasıl çalıştığını biliyorsunuz, neler yazdığını biliyorsunuz. Beğeniyorsunuz veya okuyorsunuz, tanıyorsunuz. ... ben ihvanıma, yani kardeşlerime, ahiret yoldaşlarıma ulaşabileyim, mesajımı iletebileyim, mektuplaşabileyim diye çıkartıyordum bu dergileri….

Hocamız böyle nasihatler etmişti.. Hocamız rüyada da nasihat ederdi. Pek çok kimsenin hatıralarından duyuyorum. Rüyasına girdiği, tebriklerde bulunduğu, vedalaştığı, konuştuğu vs. anlatılıyor. Büyük evliyaullahın hali nasıl olur, öyle anlıyoruz.

Bendeniz de, dergilerimizle size ulaşmayı düşünürdüm. Dergilerimiz, benim size mektuplarım diye düşünürdüm. Şimdi, bizim Almanya’daki kardeşlerimiz ve partici kardeşlerimiz başladılar, “Bu dergiler, bizim dergilerimiz değildir!” demeğe.. …

Bizim vakfımızdan bazı kimseler, kazara, tesadüfen, istemeyerek, keşke ayaklarım varmasaydı diyerek, bir tüccarın yanına gitmişler üç-dört sene önce.. Demişler ki:

“–Hakyol Vakfı için, talebeler için burs filan topluyoruz. Siz de katılır mısınız, yardım eder misiniz?..”

Cevap olarak:

“–Biz partiye soracağız; ne cevap verilirse ona göre hareket edeceğiz. Biz doğrudan doğruya, her hangi bir yere yardım yapmıyoruz” filan demişler.

Sormuşlar partiye; sorduktan sonra da:

“–Yapamayız, bu vakıf bizim değil!” demişler.

Halbuki, Hakyol Vakfını Hocamız (Rh.A.) kurmuştu. …

Bizzat Necmeddin Bey, Konya’ya geldiği zaman, bundan birbuçuk sene kadar önce: “Efendim, böyle iki şey olmaz: Hem Hakyol’a yardım edeceksiniz, hem Milli Gençliğe; olmaz!.. Sadece Milli Gençliğe yardım edeceksiniz!..” demiştir. Konyalılar burdadırlar, kendilerinden dinledim.

Yani, vakfımıza karşı tavır, dergilerimize karşı tavır; benim aciz naçiz şahsıma karşı tavır, kitaplarıma karşı tavır, “Bu kitapları okutmayız!” filan tarzında.. … Kitaplarımızı okutmama, dergilerimizi okutmama, vakfımıza yardım etmeme; ama, olanca imkânlarıyla elemanlarımızdan faydalanma hali.. Böyle bir değişme.. Böyle bir acaib, garâib durum.. Sübhànallàh! ....

Sonradan iş daha da keskin bir hale geldi. Başladılar partinin eğitim seminerlerinde tavır koymaya… Meselâ, bunlardan birisi Yalova’da yapılan eğitim semineridir. ... tasavvufa karşı bir tavır; yani, benim yoluma, benim büyüklerime, benim bağlandığım şeye karşı bir tavır:

“–Tasavvuf da neymiş?.. Şeyhler laf üretmekten başka ne yaparlarmış?..”

Tarihi bilmiyor, tasavvuf tarihini bilmiyor; Kafkasya’dan haberi yok, Şeyh Şamil’den haberi yok; İmam-ı Rabbanî’nin mücadelesinden haberi yok!.. Sudan’daki büyük şeyhlerin İngilizlere karşı yaptıkları cihaddan haberi yok!.. Cahil!.. Kültürsüz!.. Libya’daki Sunusi Tarikatı… Libya’yı Libya yapan, istiklalini kazandıran Sunusi Tarikatı’dır. ...

Değişen ben değilim. 1990 Yılının Ocak ayına kadar, bütün kusurlarıyla bu kardeşlerimi destekledim. ....

“–Bana biat etmeyen, kendine din arasın!” diyor. Yani, İslâm’dan mı çıkıyor? Böyle saçma şey mi olur?.. Sen nesin?.. Bulunmaz Hint kumaşı mısın ki sana ittibâ edeyim?.. …

Kendi keyfine göre bir yol tutturmuş, “Cihad emiriyim!” diyor. Ne cihadı?.. Fi gayri sebilillâh cihad!.. Böyle, Allah yolunda cihad değil ki bu!.. 

40 yıldır tanıdığımız insan, tam 40 yıldır tanıştığımız desteklediğimiz insan, beslediğimiz insan, varlığımızın her çeşidiyle katıldığımız insan; kardeşlerimizin parasıyla bütçesi şişmiş, kabarmış insan, Almanya’dan valizlerle gelen marklarla zenginlemiş insan… Suud’dan, Kuveyt’ten gelen paralarla şey yapmış insan…

*

İşte, Esad Efendi'nin çantalarla para hakkında söylediği söz bu.. 

Ve Mustafa Kaplan nasıl aktarıyor!.

Söz konusu konuşma 17-23 Haziran 1990 tarihli Tempo Dergisi’nde (Esad Efendi'ye parti kurması için "gaz" verecek şekilde) yayınlandı ve büyük gürültü kopardı. 

Kaseti onlara kimlerin ulaştırmış olduğu tahmin edilebilir.. Böylece Coşan-Erbakan ya da İskenderpaşa-Refah ilişkisi tamir edilemeyecek şekilde hasar görmüş oldu.

Aynı konuşma metnini Ruşen Çakır da Ayet ve Slogan’ında yayınladı.

*

Kaplan’ın laflarını okuyan kişinin düşüneceği şey şu: 

Demek ki bu Esad Coşan da ABD’nin ya da Almanya’nın adamı.. Onlar para veriyordu, bu da getirip Refah Partisi’ne teslim ediyordu.. Hımmm, demek ki Refah Partisi’nin de arkasında ABD ya da Almanya vardı.

1988-90 yıllarında Almanya’daydım, Erbakan’ın oradaki teşkilatının (Millî Görüş Teşkilatı’nın) nasıl çalıştığını gözlemleme imkanım oldu.

Almanya genelinde camileri var, her seçim döneminde bu camilere “Siz şu kadar, siz şu kadar para toplayıp göndereceksiniz” diye talimat gidiyor. Caminin, cemaatin büyüklüğüne göre.. Böylece ortaya, damlaya damlaya göl olur hesabı bir yekün çıkıyor.. Mesela 5 milyon, 10 milyon Mark vs… 

Millet para veriyordu.. Benim babam bile, Kanal 7’nin kurulması için Recai Kutan Almanya’da para topladığı sırada 2 bin Mark vermiş durumda.

Bu paralar banka vasıtasıyla değil, gurbetçi valizleriyle elden gönderiliyordu. Hikaye bundan ibaret.

*

Bu Mustafa Kaplan’a ne demek lazım bilmiyorum.


DERİN DEVLET DENİLEN ÇUKUR ŞEREFSİZLİĞİN MÜNAFIK PİYONLARI

 















Peki yüzde kaçı MİT'çiydi?










Kimilerinin (Hilal Kaplan ve şürekası gibilerin) “Nuh’un köpekleri”, kimilerinin de “Nuh’un kelekleri” diye adlandırdıkları Odatv’ciler, “örtülü” beslemeliğin hakkını vermek için salya üretimine hız vermiş durumdalar.

Altı gün önceki (3 Kasım 2023 tarihli) yazımızda şunu demiştik:

Derin tufeylîler, farklı kamplarda gibi görünseler de kendi aralarında çok iyi “paslaşırlar”.

Sonradan görme Atatürkçü (Kemalist) Cübbeli ile (birilerinin, çalışanlarını “Nuh’un kelekleri” olarak nitelendirdiği) Odatv.com arasındaki samimiyet ve “paslaşma”da olduğu gibi..

Bu paslaşma “derin” filmlerin senaryolarında her zaman “dostluk” şeklinde yer almaz.

Bazen de kavga ve ağız dalaşması görünümü altında paslaşılır.

Film denilen icadın “fıtrat”ında bu var.. Sinema filminde siz iki adamın birbirini parçaladığını, kan revan içinde bıraktığını, çiğ çiğ yemeye çalıştığını görürsünüz, gerçekteyse “rol”lerinin hakkını vermekle meşguldürler.

Çekim bittiğinde oturup birlikte yorgunluk kahvesi içer, tatlı tatlı sohbet ederek keyiflerine bakarlar..

İstihbaratçıların sevdiği tabirle söylemek gerekirse, oyun bittiğinde satranç tahtasındaki bütün taşlar aynı kutuda arz-ı endam ederler.

*

1990’lı yıllarda Müslüm Gündüz diye  (sözde Nurcu) bir soytarı çıkmış, (merhum Said Nursî’nin kullandığı aczmendi tabirinden hareketle) Aczmendilik diye bir tarikat icat etmişti.

Daha doğrusu, Aczmendilik tarikatını kuran “derin” çakallar, “tarikat kurucusu şeyh” rolü için onu uygun görmüşlerdi.

Bu soytarı bir taraftan da “rejim muhalifi radikal” geçiniyordu.

[Bu aczmendî lafı, merhum Bediüzzaman’ın şu sözlerine dayanıyor:

"İkincisi: Tarik-i Nakşi hakkında denilen 'Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.' olan fıkra-i rânâ birden hatıra geldi. O hatıra ile beraber, birden şu fıkra tulû etti: 'Der tarik-i aczmendî lazım âmed çâr çiz / Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz.' "

Demek istediği şu: Nakşibendî tarikinde (yolunda, tarikatında) dört şeyi terk lazım gelir: Dünyayı terk (Dünya hayatında sefa sürme düşüncesini terk), ahireti terk (Sadece ahiretteki karşılık düşüncesiyle kalmayıp onu aşarak Allah’ın rızasına gönül bağlamak: Yüce Rabbinin rızasını istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur. Ve o [buna kavuşarak] hoşnut olacaktır.” [Diyanet Vakfı Meali, Leyl, 92/19-21]), varlığı (kendini bir şey görmeyi, kendine değer atfetmeyi) terk ve terki (“Ben neleri terk ettim, sen biliyor musun?” diyerek “terk”te takılıp kalmayı) terk.

Bunu hatırlayan Bediüzzaman’ın aklına şöyle bir şey gelmiş: Aczmendi (acz sahipliği) yolunda da dört şey lazımdır: Fakr, acz, şükür, şevk.. Yani insanın insan olarak aslında çok aciz ve her bakımdan fakir (mutlak biçimde acz ve fakr içinde) bir varlık olduğunu fark edip Allahu Teala’nın kendisi üzerindeki sayısız nimetlerini anlayıp şükretmesi ve kulluğun gereğini şevkle ifa etmesi.

Bu önemli de, Allah rahmet etsin, “zamanımız tarikat zamanı olmadığına” göre bunu tarik diye ifade etmeseydi ve Nakşibendiye'ye alternatif bir tarikat gibi dile getirmeseydi daha iyi olurdu gibi görünüyor. Sonradan derin devlet laikçiliği (siyasal dinsizlikçiliği) bu benzetmesini istismar edemez ve Müslüm gibi bir soytarıyı piyasaya bir tarikat kurmuş gibi süremezdi.

Aczmend, "acizlik/acziyet sahibi" demektir. "Mend" eki Farsça'da sahip olma anlamına geliyor, "danişmend" kelimesinin "daniş" (bilgi, biliş) sahibi (bilgili, alim) olma anlamına gelmesi gibi.. "Î" eki ekleyerek aczmendî kelimesini kullandığımızda ise mensubiyet bildirmiş oluruz, Nakşbendî kelimesinin "Nakşbend'e mensup olan" anlamına gelmesi gibi.

Dolayısıyla aczmendî yerine doğrudan "aciz" kelimesini kullanmak daha uygun olur. Acizlikleri özellikle akıl nimetine şükür bahsinde ortaya çıkıyor. Fakr/fakirlik sahibi oldukları da kesin, akıl, edep, izan bakımından korkunç bir fakirlikleri var. Buna mukabil soytarılık alanında şaşırtıcı bir şevk sahibi oldukları söylenebilir.]

*

Tarikat-cemaat piyasasında aczmendilik kalpazanlığının boy göstermesiyle birlikte Müslüm soytarısı hem Nurcuları, hem tasavvuf-tarikat çevrelerini, hem de radikal (köktendinci) kesimleri temsil eden bir figür yapılıyor, bütün bu toplulukların kesişim kümesinde yer alan tek kişi olarak onların “doğal temsilcisi” ya da fiilî sözcüsü haline getiriliyordu.

Soytarının kitlelere tanıtılması, ülke gündeminin değişmez dedikodu malzemesi haline getirilmesi için gereken altyapı da hazırlanmış, PR çalışması kusursuz biçimde yürütülmüştü.

Bir defa başlarındaki sarıkları, üzerlerindeki cübbeleri, dağınık sakalları, uzun saçları ve ellerindeki sopaları ile beyaz dişler arasındaki simsiyah çürük diş gibi her gittikleri yerde dikkatleri hemen kendi üzerlerine çekiyorlardı.

Tek başlarına dolaşsalar zaman makinası ile kazara bugüne gönderilmiş birer şaşkın zaman yolcusu ya da yaşadığı dünyadan habersiz meczup gibi algılanabilir, komiklik meraklısı millet için güldürme garantili zararsız kaçıklar olarak maskaralık kontenjanından yararlanabilirlerdi.

Öyle yapmıyor, toplu halde geziyor, otobüslere doluşup kalabalık gruplar halinde farklı şehirlere “çıkarma” yapıyor, tek başlarına olsalar güldürü malzemesi olacakken bu defa sonu belirsiz bir korku filminin tımarhane kaçkını ürkütücü figüranları olarak, görenlerin afallamasına neden oluyorlardı.

*

Derin güdümlü medya da onları milletin gözüne sokmak için her fedakârlığı yapıyor, bunların fotoğraflarını gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlıyordu.

Televizyonlar onların cümbür cemaat yaptıkları gezilerin duyduk duymadık demeyin formatında görüntülerini veriyor, varlıklarından milleti haberdar ediyorlardı.

Bu arada Müslüm soytarısını tartışma programlarına filan çıkarmayı da ihmal etmiyor, mikrofonları ona uzatıyorlardı.

Aslında, bu soytarının dengesiz bir kaçık değil, bilinçli ve iyi hazırlanmış bir plan dahilinde önü açılan bir ajan provokatör olduğu açıktı, fakat, dindar camiadaki ajanlığa müsait diğer tipler de onlara destek veriyorlardı. 

(Mesela o günlerde genç bir medya çalışanı olarak Marmara FM’de program yapan Doç. İshak Arslan, programına konuk ettiği şiirsiz şair İsmet Özel’in en iyi müslümanlar olarak bu soytarıları gördüğünü öğreniyordu.)

Evet, derin (çukur) devlet aklı, bir şeyin hakikisinin önünü kesmek istediği zaman bazen sahtesini icat eder ve rejim muhalifi potansiyelin kendi “örtülü” kontrolü altındaki bu sahte mecraya akmasını sağlar.

Bu oyun ve düzende Müslüm gibi soytarılar (Muhsin Yazıcıoğlu'nun tabiriyle) "avcı kekliği" olarak hizmet görürler.

*

O günlerde filmin başı böyle bir izlenim veriyordu. 

Olayı bundan ibaret zannetmiştik.

Yanılıyorduk. Filmin sonunda çok büyük bir sürpriz vardı.

Sürpriz, Fadime Şahin ile geldi.

Müslüm ilen Fadime, 1996 yılının son ayının son haftası içinde, 1997 yılının arefesinde, samanlıkta değil fakat Kadıköy'de bir apartman dairesinde yarı çıplak olarak uygunsuz biçimde basıldılar.

Sarıklı cübbeli, sopalı soytarı Müslüm bu defa yataklı filmlerin gedikli bir jönü görünümünde televizyon ekranlarında ve gazete sayfalarında arz-ı endam etti.

Daha önce soytarı için derin PR çalışması yapılmamış, televizyon ve gazeteler vasıtasıyla milletin gündemine oturtulmamış olsaydı, böyle bir sahne, gazetelerin üçüncü sayfalarında bile yer bulamazdı.

O uzun ve sabırlı "derin" PR’ın bir semeresi olarak çıplak fotoğrafları gazetelerin manşetlerini süsledi.

Hayır, vurulan, yara alan, derin patentli yeni aczmendi tarikatı soytarılığı değildi.

O günkü Refah Partisi iktidarı ve Erbakan’dı.

Böylece kamuoyu, 28 Şubat’a hazırlanmış oluyordu.

Yıllar sonra gazeteci Nazlı Ilıcak, 28 Şubat’ın gerisinde MİT’in bulunduğunu yazacaktı.

Devletin başbakanı MİT’e hâkim değildi, MİT onun altını oyuyordu.

Devletin başbakanı ile ters düşen MİT, ABD Dışişleri Bakanlığı ve uluslararası masonluk ile aynı makamda şarkı söylemeyi ve aynı kıvrak hareketlerle vals yapmayı başarmıştı.

Bu sürecin sonunda Erbakan bir siyasî ölü haline getirildi..

Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca ise gerçekten öldü..

Öldürüldü..

*

Daha sonraki süreçte Odatv’nin, (“ölmüş koyun”un postundan da yararlanma babından) Esad Coşan Hoca’nın liderliğini (şeyhliğini) yaptığı İskenderpaşa Cemaati’ni “selamlamaya” başladığını gördük.

Cemaatin Türkiye’deki ilk şeyhi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî k. s.’ya övgüler diziyor, onun ne kadar ileri görüşlü, ne kadar yerli ve milli, ne kadar bağımsızlık yanlısı, ne kadar emperyalizm karşıtı olduğunu anlatıyorlardı.

İslâm Dergisi’ne güzellemeler yapıyor, bu dergiyi çıkaran kadroya övgüler diziyorlardı.

Dergi için ağıtlar yakıyorlardı.

Benim son genel yayın yönetmeni olarak çalıştığım İslâm Dergisi kapanmış, Esad Efendi gibi dergi de ölmüştü.

Dolayısıyla artık ardından feryad ü figan koparılabilir, “Höngürt.. Gettiii, gettiii, gül gbi mecmuamız gettii” diye saç baş yolma tripleri sergilenebilir, timsah gözyaşlarıyla “derin” bostanlar sulanabilir, “Esad Efendi öldüyse ne gam, biz varız, derin abileriniz var, şunun şurasında hepimiz milliyiz, yerliyiz, ulusalız” mesajı verilebilirdi.

*

Evet, Odatv, Müslüm Gündüz’ü haber yapmış bulunuyor.

 (Yani derin densizlik, Müslüm’ü tekrar piyasaya sürüyor. Bu bayat, kokmuş ve çürümüş Türkiş kebap “dön-er”den artık ekmek yiyemezler ama alışmış kudurmuştan beterdir.)

Haber oldukça kısa.. Cübbeli haberleri gibi:

"Karısını kızını kıskanmayan deyyus..."

Müslüm Gündüz'den çok tartışılacak sözler. Gündüz, "Zerre kadar namusu şerefi haysiyeti olan adam kızını üniversiteye verebilir mi ya? Karısını, kızını kıskanmayan deyyus cennet kokusu alamaz" dedi.

08 Kasım 2023 21:52 Son Güncelleme: 08 Kasım 2023 21:52

28 Şubat'ın sembol isimlerinden olan Aczmendi tarikatı lideri Müslüm Gündüz, kızını liseye ve üniversiteye gönderen aileleri hedef aldı.

Gündüz, 'Bir adamın kızını götürüp liseye, üniversiteye vermesi ne demek? Zerre kadar haysiyeti, şerefi olan adam kızını üniversiteye verebilir mi?' ifadelerini kullandı.

(https://www.odatv4.com/guncel/karisini-kizini-kiskanmayan-deyyus-120010548)

Görüldüğü gibi, adam bütün bir millete sövüyor.

Kendi mahallesindeki liseye kızını gönderen adam “deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz” olursa (mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi) kızını ABD’de okutmuş adamlar ne olur, varın siz düşünün.

Bu memlekette bazıları sırf “Türkiyeci, devletçi” (yerlileştirilip millileştirilmiş, istimlak edilip kamulaştırılmış, devletleştirilmiş, güncellenmiş) sahte dindarlığı kabul etmediği, ve “Atatürk’e de saygı duyarız, vatanı kurtarmış, Şeriat’e lafımız yok ama laiklik de pek fena değil” demediği için zehirlenebiliyor, itibar suikastlerine maruz kalabiliyor, tuzak üstüne tuzakla karşılaşabiliyor, kesintisiz biçimde psikolojik yıpratma operasyonlarının hedefi olabiliyor; fakat Müslüm gibi bir soytarı Cumhurbaşkanı’ndan sıradan köylüsüne kadar bütün bir millete böyle ağza alınmayacak laflarla sellemehüsselam söverken adama açık biçimde de, (zehirleme gibi yollarla) örtülü biçimde de dokunan yok.. Hayat Müslüm'e güzel.. (Bediüzzaman 19 defa zehirlenmişti..)

Hesap, bir taşla birkaç kuş vurmak..

Bir taraftan bu soytarı üzerinden İslamcılık ve Şeriatçılık öcü haline getiriliyor, diğer taraftan da tam da laiklerin istediği türden bir “başörtüsü çözümü” üretiliyor: Müslümanın kızı okula gitmez, olur biter.

Hayır, alçak adam, Taliban’ın yapmak istediği gibi “Kızların Şeriat’e uygun biçimde öğrenim görecekleri kurumlar oluşturulmalı, kurumlar bu gaye doğrultusunda yeniden yapılandırılmalıdırlar” demiyor. 

“Kızlar (başörtülü veya başörtüsüz, fark etmez) okula gitmesin, laiklerin istediği çözüm kendiliğinden oluşsun” demeye getiriyor.

*

Bu soytarı da Cübbeli gibi Cennet ve Cehennem bileti kesiyor.

Ona göre, kızını liseye, üniversiteye gönderen “karısını kızını kıskanmayan deyyus” Cennet kokusu alamazmış.

Bir zamanlar beraber basıldığı Fadime’nin, nikahlı karısı olduğunu iddia etmişti.. Nikahlı karısı olduğundan, öyle görünüyor ki, bir kendisinin bir de kendisi ile Fadime’nin işvereni olan derin çakalların haberi vardı.. Gerçekten karısı olsaydı böyle baskın mı yerdi?!

Fadime, belki de karısıydı, derin nikahla nikahlı karısı.. Gizli nikah.. (Şeriat'te gizli evlilik, gizli nikah diye birşey yok, fakat derin şerefsizlikte var.)

Bu soytarı Cennet’e belki de sadece "nikahlı karısı" Fadime’sini layık görüyor.

Ve bu şahsı Odatv "tarikat lideri" olarak sunuyor. 

Sözde şeyh (müteşeyyih), sözde lider filan dedikleri yok.

Gasp edilmiş arazi üzerinde ruhsatsız ve kaçak olarak inşa edilmiş tarikat taklidi prefabrik gecekondu için saygılı bir dille tarikat unvanını kullanıyor, "sözde tarikat" bile demiyor.

*

Celal Hoca’nın kızı merhume Dr. Hümeyra Ökten de üniversitede okumuştu..

Osmanlı bakiyesi ulemadan meşhur Hüsrev Efendi’nin kızı da üniversitede okuyordu. 

Evet, bu soytarının suçladığı kesimlerin ona tepki göstermeleri, kendilerine yöneltilen “deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz” hakaretlerini sineye çekmemeleri gerekiyor.

"Şahsım" bu yazıyla, bu adi soytarıya tepkimi göstermiş bulunuyorum..

Afganistan’a bile karışan MİT Başkanı Prof. İbrahim Kalın, eski Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi "şahsı"lara gelince..

Afganistan Müslümanları sizin kızlarınız hakkında ileri geri konuşmuyor, size deyyus demiyorlardı, kendi kızları için karar alıyorlardı..

Müslüm’ün ise muhatapları bizzat sizlersiniz.. 

Diline doladığı, deyyus olarak nitelendirdiği kişiler Avrupalılar değil, sizsiniz.

İltifatları size ve sizin kızlarınıza..

Sözü (eleştirmeden, tenkide tabi tutmadan, reddetmeden, söyleyene tepki göstermeden) aktaran, söyleyenle aynı hükümdedir. Odatv (ve arkasındaki derinler) de Müslüm’le aynı pozisyonda.

Hep birlikte size sövüyorlar: Deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz...” 

Uyanın, (emriniz altında zannettiğiniz) derin ağalar sizinle eğleniy..

*

Adı geçmişken merhum Hüsrev Efendi’yi hayırla yad edelim, ruhu şad olsun:

Hüsrev Hocaefendi bir dönemin isimsiz kahramanlarındandır. 

Özellikle milletin kendine dönüşünün bir umudu olan İmam Hatip düşüncesi, o ve emsali bazı büyüklerimiz etrafında örgülendi.. Bu mevzuda ilk akla gelen Konya'da Veyiszade Mustafa Kurucu ise İstanbul'da o ve merhum Mahmud Bayram hocadır.

Onlar bir bâd-ı hazan'ın estiği acı bir dönemde zehir yudumlamış kametlerdir..

On asır Kur'an'a bayraktarlık yapmış bir vatanın evlatlarının manevi istiklal savaşında cephe kumandanlarından biridir Hüsrev hoca.. Zor dönemin bu büyük insanlarını hatırlatmak bizim için kadirşinaslıktır. …

Muhammed Hüsrev Aydınlar Hocaefendi Makedonya'nın Manastır vilayetinin Struga iline bağlı Labunişta köyünde 1884 senesinde(bir rivayete göre 1883) dünyaya geldi. Aslen Arnavut asıllı bir ailedendir. Onun için İstanbul'da "Arnavut hoca" diye meşhur olmuştur. Babası Numan Efendi, annesinin ismi ise Habibe'dir Babası dini tahsil için onu köy hocalarına teslim etmişti.

Oradan Ohri kazasına gidip Hüsrev bey medresesinde müderris Mustafa Efendi'den bir sene okumuştur. Daha sonra Tiran'a gidip orada da bir medresede dört ay okumuştur.

Talebelerinden, Birecik'li Abdullah Naim Şener, Hüsrev Efendi'nin Tiran günlerine ait şu hadiseyi nakletmektedir; 

"Bayram vaazında, o devrin devlet adamı olan Esat Paşa, merhum hocanın sert vaazlarından canı sıkılmış. Namazdan sonra paşa, müftü ve müderrisi çağırıp; "bu vaizin söylediklerinin kitapta yeri var mıdır" diye sormuş, onlar da "evet, aynen filan kitapta vardır" cevabını vermişler.

Bilahare müftü ve müderris, hocaefendiyi çağırtırlar ve "sana paşa soracaktır, işte şu kitaplardan cevap verirsin" diyerek kitapların ismini verirler.

Nihayet paşa, hocaefendiyi çağırır, iltifat eder. Derste söylediklerinin kitapta yeri olup olmadığını sorar. Hocaefendi "söylediklerim filan kitaplarda vardır" cevabını verir. Bunun üzerine paşa memnun olduğunu söyleyerek beş altın verir kendisine.

Müftü ile müderris, hocaefendiye paşanın kendisine nası muamele ettiğini sorarlar. Hocaefendi de kendisine yapılan ikramı anlatır. Müftü ile müderris "sen bu akşam buradan hemen gitmene bak. Paşa çok gadaplanmıştır. Seni sağ bırakmaz" derler. Hocaefendi de tahsilini yarım bırakarak o akşam yola çıkar. 1910 tarihinde İstanbul'a gelir."

İstanbul'da Karagümrük'te Üçbaşlar medresesine yerleşti. Buradaki mühim hocaları Kastamonulu Ahmed Efendi, Tavaslı Hasan Efendi, Kırklarelili Atıf Efendi, İzmirli İsmail Hakkı (Hüsrev hoca daha sonraları reformcu fikirlere kapılan bu hocasına şiddetle cephe almıştır) ve o zamanların bir meçhul-u meşhuru olan Rebii Molla hazretleridir.

Hüsrev Efendi bir süre Karagümrük'te kaldıktan sonra Süleymaniye Medresesine kaydoldu ve 1919'da tefsir ve hadis şubelerinden mezun oldu. Ardından Ruus imtihanını kazanarak hem dersiamlığa hem de İbtida-i hariç medreseleri Arapça hocalığına tayin edildi. Abdullah Naim Şener merhumun zikrettiğine göre kısa bir zaman Tıbbiye mektebinde de okumuştur.

Talebelerinden merhum Mahmud Bayram Hocaefendi onun ilmi seviyesine şöyle dikkat çekmektedir:

"İlimle mücehhezdi. Dört mezhebin fıkhını hepsini de iyi bilirdi. Hadiste de otoriteydi. Çok güzel Arapça bilirdi. Hem de Arap gibi, Arap ağzıyla Arapça konuşurdu da "nereden belledin sen Arapça'yı bu kadar güzel konuşuyorsun" diye sorduklarında "benim hocam Peygamber Efendimiz"derdi "Peygamber Efendimizden öğrendim" (yani hadis ilmiyle fazla tetebbuu neticesi Efendimizin fasih arapçasına vukuf kesbetmesini anlatıyor.)

Talebelerinden Abdullah Naim Şener hocamız kendisini "Sağlam vücutlu, pehlivan yapılı, çok kuvvetli ve cesur" olarak tavsif etmektedir.

Hocaefendinin Ziya, Ahmet ve İbrahim adlı üç oğlu ile Hayriye, Ayşe, Kadriye, Fahire adlı dört kızı bulunmaktaydı.

Cumhuriyet döneminde medreseler kapatılınca fahri olarak hizmetine devam etti. Talebesi Abdülhalim Akkul "30 sene kadar bizzat ders okuttu. Cami ve evde. 1953'te, 70 yaşında vefat etti. Kaç kere onunla birlikte karakollarda sabahlamışızdır" şehadetinde bulunuyor.

Hocaefendi ortamın alabildiğine zorlamasına rağmen İslami tedrisata ara vermedi. "Mahkemelere çok çıktı, cesaret-i medeniyesi çok kuvvetliydi" der talebelerinden merhum Mahmud Bayram Hocaefendi.

Yine talebesi merhum Abdullah Naim Şener onun öğretme aşkına şöyle ışık tutar; 

"Hocaefendinin hayatında en çok sevdiği ders okutmaktır. Aşağıdaki hadiseler buna delildir. Derse başladığı günden itibaren bir gün bile talebesiz kalmamıştır. Kırk sene Fatih camiinde her gün ikindiden sonra derslerine devam etmiştir. Okuttuğu kitaplardan bazıları; Şerh-i Akaid, Tefsir-i Kadı Beyzavi, Buhari-i Şerif, Sünen-i Tirmizi, Şifa-yı Şerif, Ezkarü Nebevi, Usuliddin, Menar Şerhi, Tarikat-ı Muhammediye, Şemail-i Şerif, Hadisü, Erbain, İhyau Ulumiddin, Hidaye'dir.

Evinde kış gecelerinde akşamdan sonra saat 12'ye kadar, yaz günlerinde de sabah namazından öğleye kadar muhtelif talebelere ders okuturdu.

"Her dersi bir ibadet olarak kabul ediyorum" derdi. Bunlardan sonsuz zevk aldığını söylerdi. Usanmak asla hatırına gelmezdi. Hiçbir gün kendisine gelen talebeye "bugün git, yarın gel" demezdi. Ağır hastalığı zamanında dahi derse devam ederdi. Hatta talebeleri "Hocaefendi rahatsızsınız, dersleri tatil edelim" dedikleri zaman "hayır, ders okutmakta şifa ve bereket vardır. Ders okuturken hastalığım kalmıyor" derdi.

Her gün ders okutmadan evden çıkmazdı. Hatta, gelinlik çağda kızı vefat ettiği gün, talebeler cenaze münasebetiyle dersin tatil olmasını rica ettiler. Hocaefendi ise "Hayır, kızıma Allah rahmet eylesin, dersimiz devam edecektir" buyurdular. Annesi yukarıda ağlarken, aşağıda biz ders okuyorduk.

Son hastalığında, Çengelköyünde kalbinden muzdarip olduğundan, konuşmaya bile takatı yoktu. O zaman yine talebelerden biri "Hocaefendi, sizi fazla rahatsız görüyorum. Bir kaç gün dersi tatil edin, inşallah yakında afiyet bulursunuz, dersimize devam ederiz" demesi üzerine Hocaefendi "arkadaşınızın teklifini kabul ediyor musunuz" diye sordu. Talebeler hep birden "kabul ediyoruz" dediler. Hocaefendi "Ya Rab! Şahit ol, dersi kendi arzum ile değil, talebenin ısrarı üzerine bırakıyorum" dedi ve bir kaç gün sonra da Hakkın Rahmetine kavuştu."

Onun bir âlimin ilmini süsleyen en mühim vasıflardan olan celadeti hakkında merhum Esad Coşan Hocaefendi şunları demektedir:

"Fatih Camii'nde celâlli, celâdetli,-nur içinde yatsın, Allah mekânını cennet etsin- sert bir Hocaefendi vardı. Caminin imamı değil de, camide ders veren Hüsrev Hoca derler, bir Hocaefendi vardı.

Meşhurların çoğu onun derslerine giderlermiş. O Halk Partisi'nin dini yasakladığı zamanda; gazetelere din sözü alınmayacak, dini tefrika konulmayacak; camiler kapatılacak, satılacak, yıkılacak; vakıflar satılacak denilen o zulüm devrinde, hiç kimseden korkmadan ders anlatırmışGündüz anlatırmış, gece anlatırmış... Evine gelenlere anlatırmış... Seher vaktinde anlatırmış, sabah vaktinde anlatırmış, gece yarısında anlatırmış. Yani, böyle kahraman bir insan...

Şeyhlere filân da çok çatarmış, veryansın edermiş. Yalnız, bizim Hocaefendimiz'den önce makamda oturan, onun [Mehmed Zahid Efendi'nin] arkadaşı olan Abdülaziz Efendi'ye [Abdülaziz Bekkine] kendisi gönderirmiş talebeleri... "Evlâdım git, ona intisab et!.. O başkaları gibi değil..." diye ona göndermiş bizzat... Öyle celâdetli bir insan; onun için, çok seviyorum."

(http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=2268&ctgr_id=98)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...