Rahip Frew (Fro) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rahip Frew (Fro) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ASKERLİKTE SIFATSIZ-SALAHİYETSİZ HİZMET ZOR DEĞİL DİYOR

 










UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 41

 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) dönemi sergüzeşti üzerinde duruyorduk.

İstanbul’da (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında) geçirdiği altı ayın ilk iki ayı, iki ayrı hedef çerçevesinde gerçekleştirdiği çabayla geçmiş durumda: İngilizler’le anlaşma, ve hükümette bakanlık koltuğu kapma.

Harbiye nazırı (savunma bakanı) olabilmek için hükümet krizi çıkarmaya çalışmış, yapamayınca “ihtilal komitesi” (terör örgütü, illegal çete) kurmayı denemiş, Kara Kemal ile (dönemin sadrazamı/başbakanı) Tevfik Paşa’yı kaçırma planları yapmış, hatta Padişah Vahideddin’i öldürmeyi bile kafasından geçirmiş.

Adam serapa ihtiras.. Hırs küpü..

İhtiras bir insan olsaydı adı büyük ihtimalle Mustafa Kemal, memleketi de Selanik olurdu.

*

Evet, İstanbul’da geçirdiği ilk iki ay, içinde yakıcı tamahkârlık rüzgârları esen, korkutucu dev ihtiras dalgaları kabaran bir kalbin karanlık entrika ve planlarına sahne olmuş durumda.

Fakat, iki ay sonra, hangi dağda hangi kurt öldüyse, içindeki fırtına bıçakla kesilmişcesine birdenbire mucize kabilinden son bulup sakinleşiyor, ve Filistin’in ricat rekortmeni komutanı duruluyor, halim selim, çok düşünüp az konuşan ketum bir adam haline geliyor.

Koltuk sevdasından ve bakanlık hevesinden de vazgeçiyor.

Osmanlı Savunma Bakanlığı’nda (Harbiye Nezareti) müsteşar sıfatıyla görev yapan İsmet İnönü’ye, Anadolu’ya “hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın” gitmeyi kararlaştırdığını söylüyor, dervişane mahviyetkârlık ve fedakârlık destanı yazmaya başlıyor.

Böylece (teşbihte hata olmaz derler) Padişah Vahideddin ile Osmanlı hükümetine “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” faslından bir tüyo veriyor, onlara esaslı bir “numara” çekiyor.

“Bakın ilerde Anadolu’da birini görevlendirmek isteyebilirsiniz, isteyeceksiniz, şimdiden aklınızda olsun, bu iş için hazır bir fedakâr kahraman var, işte huzurlarınızda bendeniz hasbî ve fedakâr Selanikli cengâver Kemal” mesajını veriyor.

İngiliz’in inşa etmeye başladığı yola asfalt döşüyor.

*

Adamdaki bu 180 derecelik dönüş ve dönüşümün, devrim çapındaki değişimin nedeni, bir gece ilahî bir mazhariyete nail olup kalbinin nurlanmış olması değil, en az üç defa görüşmüş olduğu (İngiliz istihbarat teşkilatının / gizli servisinin İstanbul şefi) Robert Frew vasıtasıyla İngiliz devletiyle anlaşmış, İngiliz enişte tarafından “öpülmüş” olması.

Öyle anlaşılıyor ki İngiliz istihbarat şefi bunu bir “hızlı eğitim”den geçirmiş.. Ajanlık sanatının saman altından su yürütme, saf ayaklarına yatıp kurnazlık yapma, fedakârlık maskesi altında malı götürme, insanları duygularına ve önem verdikleri “değer”lere hitap etmek suretiyle aldatma, manevî değerleri istismar ederek maddî hasat kaldırma gibi ince şeytanlıklarını ona bir çırpıda öğretmiş.

Bu da Allah var yetenekli ve zeki adam, söylenenleri hemen kapmış.. İkiletmemiş.

Frew’nun olağanüstü yetenekli bir öğrencisi olarak, sakinleşmiş, durmuş oturmuş bir halde İngilizler’in kotaracağı “basit bir tertip”le Anadolu’ya geçmeyi beklemeye başlamış.

Fazla beklemesine gerek kalmayacak, Doğu Karadeniz’i karıştıran İngilizler, Osmanlı hükümetinden bölgeye bir yetkili göndermesini isteyeceklerdir.

*

İşgalci İngilizler bu arada bir tutuklama ve Malta’ya sürgün furyası da başlatıyorlar.

Selanikli’nin “çete”sinin (ihtilal komitesinin) üyeleri olan Fethi Okyar, İsmail Canbulat ve Rauf Orbay da Malta’ya “postalananlar” arasında.

Fakat Selanikli’ye dokunan yok.

Bu hengâmede, İngilizler’in Doğu Karadeniz’deki karışıklıklara son verecek bir “görevli” talebi üzerine top, Padişah Vahideddin’i kafaya alıp güvenini kazanmış olan yaver Selanikli’nin ayağına geliyor.

Vahideddin, İngilizler’in bu talebini bir fırsata çevirmeyi düşünüyor, sadık bendesi Selanikli’yi “vatanı kurtarması için” olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya gönderiyor..

Anadolu genel valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle..

Ayağına kurşun sıktığının, İngilizler’in adamını görevlendirmiş olduğunun farkında değil.

*

Allah var, Selanikli de asıl niyetlerini saklama bakımından gerçek bir deha..

Sinema sanatçısı olarak çalışmamış olması sinema tarihi açısından gerçekten çok büyük bir kayıp.. Böyle bir rol kabiliyeti çok az insanda bulunur.

Düşünün, elinden gelse Padişah’ı bir kaşık suda boğacak, fakat yanında öyle davranıyor, öyle konuşuyor ki, Vahideddin en güvenilir, en sadık, en itaatkâr adamının o olduğunu zannediyor.

Hatta, onu Anadolu’ya göndermesin diye bir gece sabaha kadar dil döken Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye onu “Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ!” diyerek övüyor, Şeyhülislam’ı kibar bir dille, sadık yaver Selanikli hakkında suizanda bulunmakla itham ediyor.

*

Evet, Selanikli Deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) dönemi sergüzeştini (Falih Rıfkı Atay’ın rivayetiyle) kendi ağzından dinliyorduk.

Muhaliflerinin değil, kendisinin beyanını esas alıyoruz.

Ancak, sözlerindeki tutarsızlık, çelişki, boşluk, çarpıtma ve karartmalar, laflarını ihtiyatla karşılamayı, tenkidî ve tahlilî (kritik-analitik) bir süzgeçten geçirmeyi zorunlu kılıyor.

Gerçekten Falih Rıfkı’nın “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adlı kitabında ondan naklettiği hemen her cümle bir deccaliyet (çok yalancılık) harikası durumunda.

Kaldığımız yerden okumaya devam edelim.. Rıfkı Atay, Selanikli Deccal’in şu sözlerini aktarıyor:

“- O sıralarda Anadolu'ya geçen kumandanlarla alakalanıyordum. Kulağımdan rahatsız olduğum günlerde idi, arkadaşım Ali Fuat Paşa (Ali Fuat Cebesoy) beni hasta yatağımda ziyaret etti, kendisi Ulukışla taraflarından şimendiferle Ankara'ya nakledilmek üzere bulunan 20'nci Kolordu Kumandanlığını alacaktı:

“ ‘- Bu kolordunun başında bulunmalısın, bundan sonra ehemmiyetli şeyler olacaktır. Kolorduna hâkim ol. Etrafına emniyet ver. Hele halk ile yakından temas et!’ [dedim.]

“Ali Fuat Paşa ile Erkânıharbiye Mektebi'nde (kurmay okulunda) aynı sınıfta arkadaşlık etmiştim.Askerlik hayatının kanlı ve buhranlı safhalarında birliktebulunmuştum. Beni çok sevdiğini bilirdim. Babası Fazıl Paşa beni o kadar severdi ki ara sıra gelir, boynuma sarılır, ‘Senden Fuad'ın kokusunu alıyorum!’ derdi.”

(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 131.)

Görüldüğü gibi, Selanikli artistlik yapıyor, rol çalıyor.

O sıralarda Anadolu'ya geçen kumandanlarla alâkalanıyormuş.

O sırada sen ne Harbiye Nezareti’nde görevlisin ne de Genelkurmay’da..

Alâkalansan ne olur, alâkalanmasan ne olur?!

Sonra, Anadolu’ya geçen kaç kumandan var, “artiz”?

İki kişi: Biri Kâzım Karabekir, diğeri Ali Fuat Cebesoy.

Karabekir, hatıratında, Anadolu’ya gitmeden önce Selanikli Deccal’i evinde ziyaret ettiğini, onu Anadolu’ya geçmeye ikna etmeye çalıştığını, Selanikli’nin ise “Bu da bir fikirdir” diyerek geçiştirdiğini anlatıyor.

Alâkalanıyorsun da arkadaşlarının ayağına mı gidiyorsun?.. Hayır, onlar seni arkadaş diye ziyaret ediyor, sana Anadolu’ya geçme tavsiyesinde bulunuyorlar..

“Artiz”in alâkalanma dediği bu..

*

Ali Fuat Cebesoy’un bu Selanikli üzerindeki hakkı büyük..

Çünkü Selanikli, öğrenciliği sırasında İstanbul’da onların evinde kalmıştı. Yani Cebesoy’un babası Fazıl Paşa buna kol kanat germişti.

Tahmin edilebileceği gibi, Selanikli Deccal; sonradan Rauf Orbay ve İsmail Canbulat gibi arkadaşlarına yaptığı iyiliği Ali Fuat Cebesoy’dan da esirgemedi.

İzmir Suikasti parodisi bahane edilerek Ali Fuat Paşa da tutuklandı ve yargılandı.. Tıpkı Kâzım Karabekir gibi..

Cebesoy suçluydu.. Çünkü, Karabekir gibi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (Partisi’nin) kurucuları arasında yer almıştı.. Cezalandırılmayı hak etmişti.

Selanikli, bir “Selanikli klasiği” olarak İsmail Canbulat’ı astırdı.. 

Yağlı ipte sallandırdı.

Rauf Orbay’ı ise 10 yıl hapse mahkum ettirdi. 

Fakat bu yetmezdi, ayrıca malına mülküne el koydurdu.

Ancak Karabekir ve Ali Fuat Paşalara diş geçiremedi.. Çünkü ordudaki diğer subaylar buna tepki gösterdi, bu kadarını kaldıramadılar.. Böylece bu iki paşa, ecel terleri dökmekten kurtulmuş oldular.

Karabekir, Selanikli ölene kadar bir daha rahat yüzü göremeyecek, sürekli polis takibi ve tacizi altında kalacaktı.

Kumpasların hedefi olacaktı..

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olduğu, Selanikli Deccal’e kulluk etmeyi kabul etmediği için, bastırdığı kitabı toplatılıp yakılacaktı..

Cebesoy ise 1927 yılında tasfiye edilip bir kenara atılacaktı.. Fakat dört yıl sonra, 1931’de ona, terbiye olup yola geldiğine kanaat getirilerek bir milletvekilliği bahşedilecekti..

*

Konuya dönelim..

Falih Rıfkı sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Mustafa Kemal'le konuşanlar arasında Anadolu'ya gitmek sergüzeştini tehlikeli bulanlar az değildi. İngilizlere itimat verebilsek, yahut Fransızları kazanabilsek, veya İtalyanlarla hoş geçinme yollarını arasak gibi ümitler besleyenler vardı [Mustafa Kemal’in dediğine göre]:

" ‘- Şahsen bunlara inanmıyordum. Fakat inanmakta olanları hadiseler fikirlerinden caydırmalı idi. Mesela bir şayia çıkar, sefaretlerden (büyükelçiliklerden) birinin papazı Vahdettin'le mülakat (görüşme) aramıştır ve kendisine bilmem ne manada teminat (güvence) vermiştir. Saray ferahlık içindedir. Bu ferahlık, etrafa da sirayet eder. İstanbul her gün bu türlü başka bir şayia ile çalkalanmakta idi’.” (s. 131)

Bu sözler gayet aydınlatıcı..

Kendisi Anadolu’ya gitme kararı almışmış, fakat görüştüğü kişiler bunu macera olarak değerlendiriyor, tehlikeli buluyorlarmış..

Demek ki İsmet İnönü’ye çektiği numarayı başkalarına da çekiyor, herkese hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın” Anadolu’ya gitme masalı anlatıyormuş.

Anadolu’ya gitmeyi tehlikeli bulmadığı kesin.. Çünkü İngilizler’den güvence almış durumda.

*

Nitekim, Anadolu’ya gittikten üç ay sonra Erzurum’dan anasına yazdığı ve Salih Bozok vasıtasıyla gönderdiği mektubundaPekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” diyecektir.

Daha İstanbul’dayken neticeyi görmüştü..

İngilizler ona neticeyi göstermişlerdi.

O neticeyi sadık bendeleri Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e Erzurum Kongresi gecelerinden birinde (milletten saklanması kaydıyla, ve de “vahyin kaynağı”nın İngiliz tanrısı olduğunu açıklamadan) haber de vermişti: Osmanlı Devleti yıkılacaktı, adı cumhuriyet olan yeni bir devlet kurulacaktı, bu devlet tesettürü ortadan kaldıracak, Arap harflerini yasaklayıp Latin harflerini millete dayatacak, şapka giymeyi zorunlu hale getirecekti.

Evet, “netice”yle ilgili “vahyin kaynağı”nın İngiliz tanrısı olduğunu söyleme bahtiyarlığı Mazhar Müfit ile Süreyya’ya değil, İsmet İnönü’ye nasip olacaktı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Masala bakın:

Mustafa Kemal'le konuşanlar arasında Anadolu'ya gitmek sergüzeştini tehlikeli bulanlar az değilmişmiş de, ve "İngilizler’e itimat verebilsek, yahut Fransızlar’ı kazanabilsek, veya İtalyanlar’la hoş geçinme yollarını arasak" gibi ümitler besleyenler varmışmış da, Selanikli Deccal “Şahsen bunlara inanmıyormuş”..

Halbuki İngilizler’le ve müttefiki olan Fransız ve İtalyanlar’la hoş geçinmek için “behemahal sulh (barış)” yapılması için daha savaş sırasında yeni padişah Vahideddin’e Suriye’den telgraf gönderen Selanikli’nin kendisi..

İstanbul’a gelince de ilk yaptığı iş Vakit ve (Fethi Okyar ile ortak olup birlikte çıkardıkları) Minber gazetelerinde İngilizler’e “yağ” çekmek olmuştu.

Anasının evini aratmak isteyen İtalyan subayını bir telefonla yüz geri ettirdiğini "şecaat arzeden Kıptî" gibi övünerek anlatan da yine kendisi..

Başlangıçta aklı fikri hükümette bakan olmaktaydı.. Bunun için (ihtilal ve darbe dahil) her yola başvurmaya (hatta Padişah’ı öldürmeye) hazırdı.

Fakat sonra, İngilizler’le anlaştı, ve sözde vatanı kurtarmak, gerçekte ise Lord Curzon’un projesi çerçevesinde (başkenti Anadolu’da olacak, hilafet kurumunu etkisizleştirecek, Türkler’i İslam dünyasının gözünden düşürecek, itibarsızlaştıracak) yeni bir devlet kurmak üzere Anadolu’ya gitme planları yapmaya, İngilizler'in bunun için sunacağı fırsatları gözlemeye başladı.

İngiliz vizesi çantada keklikti.

*

Selanikli Deccal’in “Mesela bir şayia çıkar, sefaretlerden birinin papazı Vahdettin'le mülakat (görüşme) aramıştır ve kendisine bilmem ne manada teminat (güvence) vermiştir” şeklindeki sözleri çok önemli ve de aydınlatıcı.

Nedense sefaretin (büyükelçiliğin) de, papazın da adını vermiyor.

Kendisi deha, bu millet de aptal ya, söylemeye gerek duymuyor.

Sözünü ettiği büyükelçilik, İngiliz Büyükelçiliği..

Papaz ise İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew (Fro)..

Kendisini papaz görünümü altında kamufle ediyor.

Bu papaz Osmanlı Devleti’nin padişahı ile mülakat yapmak (yüzyüze görüşmek) istemişmiş..

Niye büyükelçi, yahut İngiliz işgal gücünün en yüksek rütbeli subayı değil de bir papaz?

Neyi konuşacaklar?.. Kur’an ile İncil’i mi karşılaştıracaklar?

Sonra, bir papaz hangi yetkiyle bir padişaha güvence veriyor, verebiliyor?..

Neyin güvencesi?.. Padişah’a “cennet garantisi” mi veriyor?

*

Selanikli’ninŞahsen bunlara (İngilizlere itimat verebilme, yahut Fransızları kazanabilme, veya İtalyanlarla hoş geçinme yollarını bulma) inanmıyordum. Fakat inanmakta olanları hadiseler fikirlerinden caydırmalı idi” şeklindeki sözü, İngilizler’in hazırladığı yol haritasının ipuçlarını da veriyor.

Osmanlı Devleti’nin varlığına son verme, yeni bir Türk devleti kurdurma kararı alındığı için, Osmanlı Hükümeti’nin İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar’la “medenîce” bir diyalog kurma ve anlaşma yapma imkânının bulunmadığının “hadiselerle, olaylarla” gösterilmesi, milletin Osmanlı Devleti’ne yönelik umutlarının ve güveninin yok edilmesi gerekiyordu.

Hadiseler milleti bu tür fikirlerden caydırmalı, ümitlerini kurulmakta olan yeni devlete bağlamalarını sağlamalıydı.

O hadiseleri projelendirip hayata geçirme işi ise İngilizler’in üzerindeydi.

Ancak, Selanikli’nin sözlerinden, tam da onun ajan-rahip Frew ile anlaştığı sıralarda, Padişah Vahideddin’in, bilmem ne manada teminat (güvence) verilerek (Selanikli’nin önünü açacak şekilde) ferahlamasının ve gaflete düşmesinin sağlanmak istendiği anlaşılıyor.

*

Bu Selanikli Deccal az deccal değil..

Türk tarihinin en büyük deccali, “çok yalancılık” rekortmeni..

Ne lüzumu varsa, bir papazın padişahla görüşmesinden laf açıyor.. “Mülakat arama”dan söz ederek “mülakat varmış” gibi bir izlenim uyandırıyor.. Mülakat aramakla mülakat gerçekleştirmek farklı şeylerdir fakat sıradan okuyucu bunu “mülakat yapılmış” gibi anlar.. Hafızasında öyle kalır.

Gerçekteyse söz konusu “papaz ajan”la (gizli kapaklı, yalnız, yanında kimse olmadan) görüşen kendisi.

En az üç defa görüşmüş durumda.

Ve ondan (onun vasıtasıyla İngiliz devletinden) güvence alan da (İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi) kendisi.. Padişah değil..

İngilizler'den güvence almış, “Vasıfsız ve salahiyetsiz Anadolu’ya gideceğim” diye şayia çıkararak sözde fedakârlık özde “ben yaptığımı bilirimli neticecilik” bayrağı açmış, senaryosunu İngiliz’in yazdığı tiyatroda baş rolü kapmış bulunuyor.. (Bazen film çekilirken ölümlü kazalar bile olabiliyor; bu tiyatro da Yunanistan'da Kral Konstantin'in başa geçip Venizelos'un İngilizler'e verdiği sözleri tutmaması yüzünden gerçekçi bir görünüm kazandı.)

Selanikli büyük adam.. Büyük hain..

Fakat deccallikte (“çok yalancılık”ta) büyük değil.. Küçük deccal..

Büyüğü kıyametin büyük alâmetlerinden..


VAHİDEDDİN'İN SUÇU

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 14

 

Kâzım Karabekir Paşa’nın yazdıklarından, Selanikli Mustafa Atatürk’ün bir ara halife olma hevesine kapıldığı anlaşılıyor.

Osmanlı hanedanının saltanatına son verilmesi, fakat halifeliğin onlarda bırakılması konusunda anlaşmışlarken iş bu yönde kanun çıkarılmasına gelince Selanikli’nin bir katakulli ile işi oldubittiye getirip hilafet makamını da onların elinden alacak şekilde yasa teklifi hazırlatmasının ardındaki sırrın bu olduğu görülüyor.

Bu hevesinin ardındaki etken, hilafet kurumuna duyduğu saygı değil.. Sadece Türkler’in (Türkiye insanının) değil, tüm müslüman toplulukların lideri haline gelmeyi istemiş olabilir.

İngilizler’in buna müsaade edeceğini düşündüğü anlaşılıyor..

Çünkü İngilizler için önem taşıyan husus, Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılmasıydı.

Ancak, Selanikli’nin hilafeti kendi uhdesine alma niyetinin gerisindeki etken konusunda bir ihtimal daha var.

*

İkinci Adam İsmet İnönü’nün İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuşturdediğini görmüştük (Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60).

İngilizler’in karar verdikleri diğer hususları anlamamızı ise, birincisi Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı gelecekle ilgili kehanetler sağlıyor (Osmanlı saltanatına son verilmesi, cumhuriyet ilan edilmesi, tesettürün kaldırılması, şapka “devrim”i yapılması, Latin harflerinin kabulü).

Meseleyi anlamamızı sağlayan ikinci done ise, Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson’un (o sıralarda Selanikli’nin tek dayanağı ve destekçisi olan) Karabekir’e İngiltere adına yaptığı açıklamalar.

Karabekir’e verilen mesajlar şunlardı (Bkz. Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.):

1. İngiltere olarak siz Türkler’le barış yapmak istiyoruz, fakat muhatap olarak karşımızda Osmanlı padişahı ve onun hükümeti değil Mustafa Kemal bulunmalı..

2.  Padişahlık kaldırılmalı, cumhuriyet ilan edilmelidir.

3. Halifelik kurumu siyasî niteliğinden arındırılmalı, hükümet üzerinde hiçbir etki ve yetkisi bulunmayan (non-governmental türde) sembolik bir sivil makama dönüştürülmelidir.

4. İstanbul'un Türkler’de kalmasına razıyız, siz de Çanakkale'nin Müttefikler’de (İngiltere, Fransa, İtalya) kalmasına razı olun.

5. Bununla birlikte İstanbul Türkler’e, başkent olmama şartıyla bırakılacaktır. Başkent Anadolu’daki (mesela Bursa gibi) bir şehir olacaktır.

6. Türkler, gelecekte başkent yapılacak olan şehirde (ileride cumhuriyet ilan edecek) yeni bir hükümet kurmakta serbesttirler. Anadolu'da güçlü bir hükümetin bulunmasını yapacağımız barış açısından faydalı ve gerekli görüyoruz. (Yani “Anadolu’da, İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti’nin pabucunu dama atacak bir hükümet kurun, destekleyelim”.)

*

Karabekir, Rawlinson’un bu açıklamalarına eleştirel yaklaştığını, Çanakkale ve İstanbul’a ilişkin laflarına tepki gösterdiğini yazıyor.

Öyle anlaşılıyor ki, Rawlinson’la Karabekir’den önce birkaç defa görüşmüş olan Selanikli, İngilizler’le bu konularda çoktan mutabık kalmış.

Anlaşmış.

Zaten, Samsun’a çıkmadan önce İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile başbaşa gizlice birkaç defa görüşmüş olduğu biliniyor.

Karabekir, Rawlinson’la olan görüşmesini hemen telgrafla Selanikli’ye bildirmişken, Selanikli’nin casus Frew ile olan görüşmeleri konusunda Osmanlı Hükümeti’ne bilgi vermesi gibi bir durum yaşanmamış.

Selanikli’nin bu tavrı “yabancı devletler hesabına casusluk” suçuna girer mi girmez mi, bu konuda ben birşey söylemeyeyim.

*

Rawlinson’un Karabekir’e yaptığı açıklamalardan şunu anlıyoruz ki, o gün için İngilizler’in hilafetin kaldırılması gibi bir talebi yok.

Günümüzde bazılarının Siyasal İslam’a (siyaseti de olan İslam’a) karşı olmasına benzer şekilde, siyasal hilafete karşılar.

“Hilafet varsın olsun, fakat İngiliz siyasetinin ayağına taş değdirmesin, arabasının tekerine çomak sokmasın, suya sabuna dokunmayan bir kültürel hilafet olsun” diyorlar.

Buradan hareketle, Selanikli’nin, “İngilizler Osmanlı hanedanından birinin değil de benim halife olmamı kendi siyasetleri için daha elverişli bulurlar” diye düşündüğü sonucuna varılabilir.

*

Fakat, saltanatın kaldırılması görüşmeleri sırasında işler umduğu gibi gitmedi, TBMM’de istediği çoğunluğu sağlayamıyordu.

Karabekir’in muhaliflere destek vermesi ve o günkü başbakan Rauf Orbay’ın bile öfkelenerek “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” diye bağırarak tepki göstermesi üzerine geri adım atmak, hilafeti Osmanlı hanedanının uhdesinde bırakmak zorunda kaldı.

Ve, bu arada İngilizler’in hesabı değişti.

Muhtemelen şunu düşündüler: “Bu hilafet Osmanlı ailesinde kaldığında, yarın bir gün onlardan biri siyasete de atılabilir, ve hem devlet başkanı hem de halife olma imkânına kavuşabilir. O zaman da Osmanlı Devleti dirilmiş, yeniden kurulmuş olur.”

Öyle birşey yapılmalıydı ki, Osmanlı Devleti bir daha dirilememeliydi.

Mezarının üstüne beton dökülmeliydi.

*

Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Lozan görüşmeleri sırasında Türkiye’ye, beş yıl içinde hilafetin kaldırılması ev ödevinin verildiğini açıklamıştı.

Yanı sıra Osmanlı hanedanının vatandan kovulması emrini de vermiş olmalılar.

Osmanlı hanedanının Sultan Vahideddin dışındaki üyeleri de onun gibi kaçsalardı, arkalarından ne güzel “teneke çalma” ve “Bunlar sülalece vatan haini, işte kaçtılar, vatanını seven yaban ellere kaçar mı?!” diye tantana çıkarma imkânına kavuşacaklardı.

Vahideddin’in suçu, kovulmayı beklemeden kendiliğinden gitmesi.. (Daha doğrusu, Ali Kemal gibi linç edilip öldürülmeyi kabul etmemesi, katillere “Gelin beni öldürün!” dememesi.)

*

Bu ülkede bazılarının suçu, “Gelin beni öldürün!” dememeleri, seslerini yükseltmeleridir. 


ZOR SORU: İSTİKLAL SAVAŞI VAİZİ SELANİKLİ ATATÜRK, İSTANBUL'DAYKEN İNGİLİZ İSTİHBARATININ (GİZLİ SERVİSİNİN) İSTANBUL ŞEFİ RAHİP FREW (FRO) İLE NİÇİN BAŞBAŞA GİZLİ GÖRÜŞMELER YAPMIŞTI?






















“MOSSAD operasyonunda ayrıntılar ortaya çıktı: Casus vaiz… Herkes kim olduğunu merak ediyordu”.

Odatv.com’un haberinin başlığı böyleydi.

Haberin spotu ise şöyleydi:

“MİT ve Emniyet’in deşifre ettiği Mossad casuslarının önceki gün yayınlanan görüntüleri “ajanlık”la ilgili birçok ezberi bozdu. Suriye uyruklu S.T. geçen yıl Hatay Kırıkhan’da camide namaz sonrası vaaz verdiği ortaya çıktı.”

https://www.odatv4.com/guncel/mossad-operasyonunda-ayrintilar-ortaya-cikti-casus-vaiz-herkes-kim-oldugunu-merak-ediyordu-120019882 

Buradan anlaşılıyor ki, kendilerini çok akıllı, çok zeki, çok bilgili zanneden, her konuda ahkâm kesen Odatv’ciler casusluğun doğası hakkında hiçbir şey bilmiyorlarmış.

Yanlış ezberlerin peşinde kaybolup gitmişler.

*

Ancak, yanlış ezberlere kapılıp gitme bakımından benim de mazim pek parlak değil.

Mesela, sonradan (Türkler’in atası anlamında palavra niteliğindeki) Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal’le ilgili ilkokul ve ortaokul ezberlerimin birer hurafe olduğunu anlamaya başlamam lisede oldu.

Nerden nasıl elime geçti hatırlamıyorum, fakat merhum Mustafa Yazgan’ın Monark – Ütopia adlı kitabını okuduğumda, Mustafa Kemal’in hikâyesine farklı bir açıdan bakmanın mümkün olduğunu fark etmiştim.

Selanikli Mustafa ile ilgili düşüncelerimin değişiklik göstermesine ve netleşmesine sebep olan ikinci yazar Uğur Mumcu’ydu.

Onun, 30 küsur sene önce okuduğum Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabı kafamı altüst etti, Selanikli ile ilgili kanaatlerimin tamamen olumsuzlaşmasına yol açtı.

Yazgan’ın kitabı bir ütopyaydı, Mumcu’nun kitabı ise, belgelere dayanan bir hatıratın özetiydi..

Karabekir, başından geçenleri, isim ve yer vererek, şahit göstererek anlatıyordu.

*

Yazdıkları, ilk basıldığında, özellikle Selanikli’yi rahatsız etmişti.

Çünkü onun balonunu patlatıyordu.

Ve Selanikli, ölümünün ardından TBMM’de Vahideddin’e karşı “patlattığı” Nutuk’unun benzeri bir yeni nutuk yazarak Karabekir’i rezil rüsvay etmek varken, onun kitabını toplatmış, tek bir nüshası kalmayacak şekilde imha etmeye çalışmış, yeni baskısının yapılmasına engel olmuştu.

Ortada henüz “Atatürk’ü koruma kanunu” gibisinden bir ad taşıyan bir “tarih ambargosu, hakikat sansürü” yoktu, fakat Selanikli, kendisi hakkında oluşturulmuş olan gerçek dışı efsane ve masalı korumak için, o güne kadar seslendirdiği bütün “hürriyetçi, akılcı, bilimci” lafları yalayıp yutmuştu.

Ortaçağ'ın Engizisyon zulmü hortlayıp Ankara'da vücut bulmuş, Ortaçağ irticasının çarklarını döndürmeye başlamıştı.

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” Karabekir’in sade fakat sahici mumu karşısında Selanikli'nin süslü püslü, boyalı cilalı, yaldızlı mumu, elindeki bütün devlet gücüne, emri altındaki sürü sepet emir kulu dalkavuğa rağmen, yatsıyı görmeden sönmüştü.

Selanikli'nin Karabekir karşısındaki duruşu, zorba bir monark duruşuydu.

*

Selanikli hakkındaki kanaatlerimin tam anlamıyla vuzuha kavuşup berraklaşmasına neden olan son yazar ise, onun has adamı, torpil kontenjanının demirbaş millet(sel)vekili, sofra arkadaşı Falih Rıfkı Atay.

Atay’ın onunla ilgili Çankaya kitabındaki, dalkavukça makyaj ve süslemeler bir tarafa atıldığında geriye kalan Selanikli profili, “Çıplak Kral” masalını akla getiren bir tablo ortaya koyuyordu.

Kralın mahir terzisinin elinden çıkmış, ancak zekî insanların görebileceği yeni elbisenin ihtişam ve görkemi için koparılan velvele ve bir türlü bitmeyen alkış fırtınasını sayfalarına taşıyan kitaptaki somut bilgiler, anlayan için çok şey söylüyordu.

Selanikli, büyük bir hayal kırıklığıydı.

(Kurtuluş Savaşı'nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımızın omurgasını Atay'ın yazdıkları oluşturuyor.)

*

Bu satırları yazmama vesile olan kişi, Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan..

Hilafet gelecek dertler bitecek” başlığını taşıyan (6 Ocak 2024 tarihli) ve Kâzım Karabekir’in hatıratına atıfta bulunan yazısında bir yığın hata var..

Bunu bilinçli mi yapıyor, bilinçsizce mi, kestirmek zor.. Fakat bilinçsizlik de bir meziyet değil.

Yazısına şöyle başlamış:

Zeki bir Osmanlı subayı olan Mustafa Kemal, şimdiki ahmak Kamalistlerin aksine, “hilâfet” dediğimiz politik makamın ne işe yarayacağını bildiği için halife olmak istemişti. Bunun niçin mümkün olmadığını, o esnada memleketin ikinci adamı olan Kazım Karabekir Paşa, hatıratında bütün detayıyla anlatıyor.

Bu mümkün olmadığında bile Mustafa Kemal ve arkadaşları bir halife belirlemişler, hilafet bayrağının Türkiye bayrağı olarak kalmasına özen göstermişlerdi. Lozan’a giden süreçte İngiltere, tabii ki şeriatla yönetilen bir ülke olduğu için değil, hilafet makamını kendisine istediğini açık açık belirtmiş; bu tehlikeli gelişme karşısında Mustafa Kemal ve arkadaşları hilafeti ilga etmiş ama hilafet makamının mana ve mefhum olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde mündemiç olduğunu bir kanun maddesiyle kayda geçirmişlerdi. Böylelikle İngiltere dâhil herhangi bir ülkenin hilafet makamını talep etmesinin önüne geçilmişti.

Ne yazık ki Kılıçarslan’ın bu sözlerinin iler tutar tarafı yok.

Lozan’a giden süreçte İngiltere hilafet makamını kendisine istediğini açık açık belirtmiş”tirmiş.

Lozan’da bile değil, Lozan’a giden süreçte..

İmdi, İngiltere’nin hilafet makamını kendisine istemesi diye birşey olabilir mi?! “İngiltere kralını halife olarak tanıyın” mı diyecekler?

Olacak şey değil.. 

Çünkü o gün için 1921 Anayasası yürürlükte ve Anayasa’ya göre devlet İslam devleti. Madde 2, “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslâm’dır” diyor.

Madde 7 ise Şeriat ahkâmından, Fıkıh (İslam hukuku) hükümlerinden söz ediyor:

Ahkâm-ı şer'iyenin tenfizi, umum kavaninin vazı, tadili, feshi ve muahede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir. Kavanin ve nizamat tanziminde muamelâtı nâsa erfak ve ihtiyacatı zamana evfak ahkâm-ı Fıkhiye ve hukukiye ile âdap ve muamelât esas ittihaz kılınır. Heyeti Vekilenin vazife ve mesuliyeti kanunu mahsus ile tâyin edilir.

Bu Anayasa çerçevesinde hilafetin İngilizler’e verilmesi mümkün olabilir mi?!

İngiliz keferesi Selanikli’ye belki şöyle birşey diyebilirdi: “Bak Mustafacığım, Selanikli kardeş, bilirsin ki bizim Selanikliler’e karşı özel bir sevgimiz var, seni de çok severiz, hatta sana Dizbağı Nişanı vermeyi bile düşünüyoruz, bizim niyetimiz Osmanlı’yı tümden tarihe gömmek, izini tozunu bırakmamak, bu yüzden, Osmanlı’yı hatırlatan hilafetin Türkler’de kalmasına razı olamayız, hilafet Araplar’a, Şerif Hüseyin’e geçmeli.. Üstelik Şerif, Peygamberinizin soyundan, Kureyşli.. Evet sen de bir Selanikli olarak en az Şerif kadar bizim nezdimizde kredi sahibisin, hatta seninle böyle perde arkasında dolap çevirip işbirliği yapabiliyor, dinî kurumlarınızı beraberce kumar masasında pazarlık konusu haline getirebiliyoruz, fakat Birinci Dünya Savaşı’nda Şerif bizim safımızda yer aldı.. Sen de Nablus’ta hemen tabana kuvvet deyip önümüzden kaçarak bize az hizmet etmedin ama sonuçta karşı cephede arz-ı endam ediyordun. Dolayısıyla oyunu kuralına göre oynamaya devam etmeliyiz. Osmanlı’nın postunu yüzdükten sonra Anadolu adlı etini budunu siz alabilirsiniz, fakat hilafet derisi Şerif’e bırakılmalı.”

Evet, İngilizler’in işbirlikçi Araplar için böyle bir plan yaptıkları söylense mantığa uyar, fakat “Hilafeti bize bırakın” demiş olmaları mümkün değildir.

Ancak, Araplar için bile böyle bir teklif yapamazlar..

Neden?

Şundan: O günün şartlarında Osmanlı bakiyesi bir topluluk, hilafeti Şerif’e, hem de Osmanlı’yı savaşta arkadan vurmuşken, kendi elleriyle teslim edip de onu halife olarak tanımaz.

Tanıyamaz.

Bu iş kanunla olan birşey.. Hilafetin kaldırılması bile “hile-i şer’iyye” ile oldu, doğrudan “Kaldırdık” denilemedi, indimac mündemic laga lugası, mugalata ve demagojisi ile işe bir kılıf uydurulmaya çalışıldı.

“Artık halifemiz Şerif Hüseyin’dir” diye bir yasa çıkarılabilir miydi?

İmkânsız.

Yeni Şafak’ın İsmail’i resmî tarihçilikte yeni bir sayfa açacak şekilde güzel masal anlatıyor fakat sonu mutlu bitmiyor.

*

İngilizler olsa olsa “Hilafeti yıkacak, ocağına incir dikeceksiniz” diyebilirlerdi.

Ve dediler.

Selanikli de bu talimatın gereğini kuzu kuzu yerine getirdi.

İşte, Selanikli’nin bir ara halifelik hevesine kapılıp camide vaaz vermesinin, Balıkesir’de hutbe okumasının nedeni buydu.

İngilizler veto edince arabayı derhal geri vitese taktı, namus bayraktarlığının yerini namussuzluk güzellemesi aldı.

*

Bunu ben demiyorum, bu devletin en tepesinde görev yapmış, hem başbakanlık hem de cumhurbaşkanlığı makamlarını uhdesine almış, devlet sırlarına doğrudan erişme imkânına kavuşmuş biri diyor: Turgut Özal.

Bizim gibiler ancak eldeki veriler doğrultusunda puzzle (bulmaca) çözmeye çalışabilir.

Resmin görünen kısmına bakarak üstü örtülüp görünmez hale getirilen kısmı hakkında tahmin yürütebiliriz.

Bu tahminler bazen isabetli olur, bazen isabetsiz.. Doğruluğundan bazen emin olunur, bazen şüphe duyulur.

Mesela bir dağ resminin yarısını gördüğünüzde, diğer tarafta bir uzantısının bulunduğunu kesin olarak söyleyebilirsiniz, dağ, bıçakla kesilmiş gibi son buluyor olamaz.

Bulut yığını gördüğünüzde de aynı durum söz konusudur.

Fakat ekilip biçilen bir tarla gördüğünüzde, onun devamının olup olmadığı hakkında kesin birşey söylemek mümkün olmaz.

O yüzden, Turgut Özal gibi örtünün altına bakma imkânına sahip olmuş kişilerin sözlerine itibar etmek gerekiyor.

*

Merhum Özal, vefatına yakın şunları demişti:

Turgut Özal: 'Türkiye ve Hilafete ihanet ettiler'

Özal’ın merhum gazeteci Yalçın Özer ile 25 yıl önce yaptığı mülakatın hiç yayınlanmamış bölümleri ortaya çıktı. Özal, Osmanlı’nın ihanetle nasıl yıkıldığı, hainlerin İngilizlerle işbirliğine ilişkin, bugüne de ışık tutan çarpıcı bilgiler aktardı. …

Özal, 1991’de dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği başkenti Moskovaya resmi ziyarete giderken, programı takip eden gazeteciler arasında Türkiye Gazetesi adına dönemin başyazarı Yalçın Özer de vardı. Ziyaretin Moskovadan sonraki ayağı, o dönem Sovyetlerden kopmamış olan Ukraynanın Kiev şehriydi. Özal, bu gezi sırasında beraberindeki gazetecilere, bir bölümünü yayınlamamak üzere, çok önemli açıklamalar yaptı. Röportajda, yapılan tespitler, günümüze de ayna tuttu.

 Özal şunları anlattı

Bizim sıkıntılarımızdan birisi de ülkemizin sıcak kuşakta bulunmasıdır. Bu ülkelerde satılık insan bulmak çok kolay. Bir Almanı, İngilizi, Fransızı, Japonu ve bir Rusu satın alamazsınız. Osmanlıyı yıkmadan önce içerden bazı kimseleri İngilizler satın almışlar. (...) İngilizlerden maaş alan Osmanlı Güney Cephesi Başkomutanı Cemal Paşaya (Hasan Cemalin dedesi) talimat vererek, Şamdaki İslam alimlerinin (ki Şam o zaman İslami ilim merkeziymiş) genç kızlarını konağına getirmesi, onlara alkollü içki içmeye zorlaması ve tacizde bulunarak geri bırakılmaları istenmiştir. Bu emri alan (Cemal) Paşa, derhal bu işlemi yapmıştır. Bu yüz kızartıcı olaylar süratle Arap alemine yayılmış ve Osmanlı artık bozulmuş ve İslami yoldan çıkmıştır propagandası yapılarak , Araplar Osmanlıya düşman yapılmıştır. Özellikle Hicazda hazır bekleyen Şerif Hüseyin de işin esasını bilmeden ve duyduklarına inanarak Arapların Osmanlı aleyhine İngilizler ile birlikte kıyama geçmesine sebep olmuştur. .

Özal, röportajında, Avrupalıların satın aldıkları adamlarla Osmanlıyı içten yıktığına dikkat çekerek, böylece Türkiyenin hem Arap dünyasından, hem de Hindistandaki Müslüman aleminden koparıldığını" anlattı:

“İngilizler, bu yolla iki şeye kavuştu: Ortadoğu’daki petrol sahasını kontrol altına aldılar ve İslam Halifesi’nin etki alanındaki bir türlü hakim olamadıkları Hindistan’a hilafeti kaldırarak hakim oldular” dedi. …

Özal, Osmanlının çöküşüne neden olan İttihat ve Terakki ile bugünkü CHP yöneticileri arasındaki paralelliğe de dikkat çekti: 

CHPlilerin büyük dedeleri Mithat Paşa ve Kinim dinimdir diyen Ispartalı Hüseyin Avni Paşa ekibidir. Dedeleri ise Jön Türkler ve 600 yıllık Osmanlı devletini 6 yılda yıkmayı becerebilen 3lü çete: Yüzbaşılıktan paşalığa yükselen Enver, posta memurluğundan paşa olan Talat ve malum Cemal paşalar... Halifeye saygıyı dini bir vecibe sayan Hint Müslümanlarını bir türlü kontrol edemeyen İngilizler, Osmanlıdan sonra kurulacak yeni devlete bir şartla izin verdiler: 5 yıl içerisinde hilafeti kaldırmak... Ve 1924 yılında hilafet kalktı, Müslümanlar başsız kaldı. …, halife Vahdettin Han’ın dünya Müslümanlarından son isteği Anadolu’da başlattığı direniş için dua istemek oldu.

Hindistan Müslümanlarından dua dışında bir şey istenmediği halde bu direnişe destek için tonlarca altın gönderildi. Ancak bu altınlara CHPliler el koydu ve bir kısmıyla da malum İş Bankasını kurdu.

*

Mesele İngilizler’e verilen “gizli” sözler olunca Selanikli Atatürk’ün has adamı, gözde destekçisi ve de son başbakanı (sonradan Özal gibi cumhurbaşkanı olan) Celal Bayar’a söz hakkı tanımazsak ayıp olur.

Onun sözlerini nakleden, Süleyman Arif Emre..

Arif Emre, beş dönem milletvekilliği yapmış, Milli Selamet Partisi Genel Başkanlığı makamında da bulunmuş hukukçu bir siyasetçi..

O, hem cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Celal Bayar’ın itirafına, hem de Ankara Hukuk’tan hocası (ve de Lozan’daki hukuk müşaviri) Prof. Nusret Metya’dan duyduklarına dayanarak, Lozan’da İngilizler’e bazı sözler verildiğini açıklamış durumda..

Açıklamalarını TBMM’nin görevlendirdiği bir heyete yapmış bulunuyor.

TBMM zabıtlarından okuyalım:

TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon: DARBE

Giriş: 12.00, Tarih: 26/6/2012, Grup: Uyan

DARBELERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU BAŞKANI YAŞAR KARAYEL– Muhterem Süleyman Ağabey, ev sahipliği yaptığınız ve bizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz hale getirmek isteyen bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutlarıyla araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla dört siyasi partimizin de müştereken vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin kabulüyle bir Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Bu Darbeleri Araştırma Komisyonu üç kısımdan oluşuyor: 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 80 darbesi ve 28 Şubat dönemindeki yaşadıklarımız ve 27 Nisan Bildirisi’yle oluşan üç tane komisyonumuz var. Biz bu 3’üncü komisyon olan, Darbeleri Araştırma Komisyonu, 28 Şubat ve 27 Nisan dönemini araştırıyoruz. Buradaki arkadaşlarımız, Avukat Feyzullah Kıyıklık Bey, İstanbul Milletvekilimiz; Avukat İdris Şahin Bey, Çankırı Milletvekilimiz, bizim aynı zamanda komisyon sözcümüz, AK PARTİ milletvekili her ikisi de; Sırrı Süreyya Önder Bey İstanbul Milletvekilimiz, kendisi Adıyamanlı, sizin de hemşehriniz, şu anda Barış ve Demokrasi Partisi adına burada bulunuyor. Benim ismim de Yaşar Karayel, Kayseri Milletvekiliyim, bu alt komisyonun başkanlığını yapıyorum. Bize ev sahipliği yaptığınız için size teşekkür ediyoruz.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Biz de teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Sağ olasınız. Öncelikle, kayıtlara geçmesi açısından kendinizi kısaca, biyografinizi söyleyerek lütfederseniz memnun oluruz. Buyurun efendim.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben, 1923 doğumluyum. Mesleğim avukat, önce Ankara’da, sonra Adıyaman’da avukatlık yaptım. Sonra Adıyaman’da politikaya giriştim, 65 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisinden milletvekili seçildim. 

(…)

Cumhuriyetten sonra niçin sık sık darbe ve darbe gerilimi meydana gelmiştir? Bildiğiniz gibi, cumhuriyette, Avrupa’da olduğu gibi, din ve vicdan hürriyeti ilmî tariflerine uygun olarak kabul edilmemiştir. Devamlı tek taraflı, Müslümanları ezecek şekilde bir tatbikata müsait bir şey ortaya konmuştur. Niçin bu yapılmıştır? Şimdi "Efendim, biz yeni bir inkılap yaptık.”

İşte İstiklal Mahkemelerinin fonksiyonunu biliyorsunuz, birçok kişi hiç yüzünden, sorgusuz sualsiz idam edilmiştir. “Bu şartları da göz önünde tutarak, biraz da şey davranmak lazım, devrimler oturuncaya kadar yerine böyle şeylerden bahsetmemek lazım.”

Şimdi, şu şekilde bir hatıramı anlatacağım, kısa kesmek için, çok teferruatlı olaylar var da: 1965 senesinde Meclise ilk defa girdiğim zaman, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Meclise getirilmişti, Yeni Türkiye Partisi milletvekili ya da grup başkan vekili olarak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planına bir ek yapılmasını önergeyle teklif ettim. Dedim ki: “Yalnız maddi hedeflere yönelik bir planlama yetersiz kalır. Osmanlı devrinden beri sükûta başlayan ahlakımızı yeni nesilleri eğiterek bir de manevi kalkınma, ahlaki reform yapmamız lazım gelir" diye bir önerge verdim. 

Bu önergeden sonra, İsmet Sezgin çıktı, dedi ki: “Sarahaten böyle bir hükmü yok ama planı zımnen vardır, önergenin, teklifin reddine…”

O sırada da Ali İhsan Çelikkan diye bizim Yeni Türkiye Partisi’nin bir milletvekili vardı, Gümüşhane Milletvekili, Ekrem Alican Bey’in de akrabası. Ali İhsan Çelikkan dedi ki“Arif Ağabey, ben senin önergene oy verdim, haberin olsun.” 

“Ya, İhsan aynı partideniz.” dedim. 

“Ondan dolayı değil de içtenlikle oy verdim. Şimdi bir hatıramı size anlatacağım.” dedi….

Şimdi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan “Ben bu konuyla ilgili tarihî bir hatıramı size anlatmak isterim.” dedi ve şöyle anlattı:

... [Bunlar] 40- 50 tane solcu genç, Türk Millî Talebe Federasyonu solcu bir teşekküldü o zaman…. Celal Bayar’a gidiyorlar, Tevfik İleri’yi şikâyet ediyorlar, diyorlar ki: “Tevfik İleri, Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. İlerici, Atatürkçü olan Yalman’ı Hüseyin Üzmez ondan dolayı vurdu.” … 

Ali İhsan Çelikkan …, o solcu gençlerle beraber kendisi de talebeymiş o zaman, Ekrem Alican Bey’in tesiriyle düzeltmiş fikirlerini.

Celal Bayar … “Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?” 

Gençler demiş ki: “Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak.” 

“Hayır oğlum, sadece o değil.” 

"Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek.” 

“O da değil, şu da değil.” 

“Peki efendim nedir?” demişler, 

Celal Bayar aynen şöyle söylüyor, Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik, belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur diyor Bayar. 

Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş.

O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar’ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden “Hulusi Özkul” diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sağdır, mevcuttur…. Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar’ın bu ikrarını dinlemiş.

Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti, şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak, gaye bu yani “maneviyatını öldürmek” desek de aynı manaya geliyor. Şimdi böyle olduğu için…

 Celal Bayar şunu da ilave ediyor: 

“Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar, devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik, hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz.”

Bu zihniyet ve bu iş birliği ortada olduğu için, sık sık bu sebebe dayalı olarak, laiklik de doğru dürüst tarif edilmediği için, bu yüzden partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor, “İrtica geliyor, geldi, gelecek, öyleyse bu partiyi kapatalım.”

Bakınız Menderes Meclis konuşmasında bir cümle söylemiş. Menderes’e karşı Meclis o kadar sert davranmıştı ki ben o hadiseleri hatırlıyorum. Ben o hadiseleri hatırlıyorum, demiş ki: “Arkadaşlar, Meclis her zaman gündemine hâkimdir, siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz.” 

Şimdi, bir general başka bir darbede, aynen, ben televizyondan dinledim, böyle dediği için bile onu idam ettiler. Şimdi, şey buradan başlıyor; gerçek demokrasiye geçmek şöyle dursun, milletin bütün manevi değerleriyle karşılaşma gibi, mücadele etme gibi bir mecraya girmiş bulunuyor. Onun için, bu sebepten, “Efendim, laikliğe aykırı hareket ettin, biz senin partini kapatacağız.” Adalet Partisinin de aleyhine dava açan bu sebepti, bu gerekçeydi. Hatta, gelelim 28 Şubata….

Şimdi, devamlı olarak İslami hareketin sindirilmesi, etkisiz hâle getirilmesine çalışılmıştır. Bilhassa, İnönü devrinde -ben İçişleri Bakanlığında memurdum, hem memur hem talebeydim- İnönü zamanında İmam Hatip okulları kurulması yasaktı, ilahiyat fakültesi kurulması yasaktı, İslami müessese kurulması yasak, hepsi yasak. 

Ahmet Hamdi Akseki, merhum -bilahare Diyanet İşleri Başkanlığında ben memur da oldum- “Memleket asıl irticaya şimdi girdi.” diyor. Şimdi, camilerde cuma hutbesi okuyacak hoca kalmamış, cenaze yıkayacak hoca kalmamış. Bir köylü delikanlısı “İşte, ben hocayım.” demiş, ona “Sen hoca değilsin.” diyen de yok. 

Öyle bir korkunç Fetret Devri uygulandı ki ben şuna şahit oldum İçişleri Bakanlığında memurken: 5-6 bin kişi listeye konuyor, eski müftülerden, dinî bakımdan, nice bilgili ilim adamlarından, şundan bundan, bunlar sürgüne gönderiliyor. Şarktaki garba, garptaki şarka, şimaldeki cenuba, cenuptaki şimale sürgüne gönderiliyor. Maksat, dine baskı yapıp sindirmek.

Ondan sonra ne yapılıyor? Aleyhlerine dava açılıyor, delil olsun, olmasın. Ertesi sene gene aynı tatbikat, ertesi sene gene aynı tatbikat. Dinî eğitim yasaklandığı hâlde yetinilmiyor onunla, bir de böyle bir idari mekanizma işletiliyor. Neticede, memleket, tamamen, Bayar’ın dediği şekilde dini unutturma politikasını önemli bir politika olarak benimsemiş sayılıyor.

Şimdi, bu 28 Şubatlar, bizim partilerin kapatılması falan filan aynı zihniyetin devamından ibarettir.

Bakınız, şimdi, Vural Savaş Refah Partisini kapatmak için dava açtı. İddianamesinde şuna dayanıyor: Erbakan on sekiz maddelik, Millî Güvenlik Kurulunun dayattığı laiklikle ilgili şartları kabul edip uygulamadı, ondan dolayı bunun partisinin kapatılması lazım diyor. Bu gerekçeyle dava açıyor. Anayasa Mahkemesi aynı gerekçeye başka gerekçeler ekleyerek parti kapatıyor. Fazilet Partisi de aynı şekilde kapatılıyor. 

Yani İslami herhangi bir mesele bir siyasi parti tarafından ele alınsa derhâl o şaibeli hâle düşmüş oluyor….

Bizim bu konuda, yalnız, Celal Bayar’dan edindiğimiz o itirafa ilaveten bir de şunu hatırladım: Hukuk fakültesinde 1944 senesinde Lozan seçmeli ders olarak bize okutulmuştu. Nusret Mete isminde bir profesörümüz, o da aynı şekilde söylemiştir, “Bizdeki laikliğin gayesi budur” demiştir. [Bant/kaset kaydı çözülürken Metya şeklindeki soyadının yanlışlıkla Mete olarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Nusret Metya, Lozan‘da, Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Müşaviri sıfatıyla görev yapmıştır.] (…)

Şimdi, benim hatırımda kaldığı kadarıyla Fransa’da buhranlı bir dönemde, sanıyorum, Vichy Hükûmeti diye beceriksiz bir hükûmet varmış. Dört kuvvet komutanı, aynen Türkiye’de olduğu gibi, deklarasyonla, “Çekilsin bu hükûmet, biz yenisini kuracağız.” diyorlar. Bütün Fransa halkı, bütün sivil toplum kuruluşları, sendikalar, partiler, hatta seksenlik kadınlar bile reaksiyon gösteriyorlar. “Darlan’ın askerlerine biz süpürge sopasıyla, ekmek bıçağıyla karşı koyarız.” diyorlar ve ilk yaptırım olarak Demokratik Cephe genel grev ilan ediyor. Genel grev ilan edince grevi kırmak için GMC’ler, cipler sağa sola gidiyor, hiçbir şey yapamıyorlar. Öyle bir Fransa. İki üç gün sonra bakıyorlar ki durum vahim, “Biz büyük milletimizden özür dileriz. Varsa cezamızı çekmeye razıyız, biz deklarasyonumuzu geri aldık.” 

Şimdi, Türkiye de demokrasiyi muhafaza konusunda buna benzer tavırları sürdürürse demokrasi gerçekten Türkiye’de yerleşir ve bir daha da geri dönülemeyecek hâle gelir. Ama darbe olacakmış, ben darbeci değilim ama yan cebime koyarsanız memnun olurum kabîlinden, 27 Mayısta İnönü’nün yaptığı gibi… İnönü 27 Mayısta tavır koysaydı bir şey olmazdı. 

Bütün diğer partiler “Bana ne canım, aleyhine darbe yapılacak olan parti düşünsün, ben bu işe karışmayayım.” dedi miydi, o zaman demokrasi gemisinin delinmesine izin verilmiş oluyordu….

*

İsmet İnönü’nün neyi eksik, o da cumhurbaşkanlığı yaptı.

Dolayısıyla bu yazıda onu da anmadan geçmeyelim.

Selanikli’nin okul arkadaşı ve İsmet İnönü’nün yakın dostu Ohrili Kemal’in, dostu İnönü’ye yazdığı bir mektup ve yaptığı teklif, bu hilafet konulu “İngiliz dümeni” hakkında ilave bilgi veriyor.

7 Ağustos 2018 tarihinde Yeni Şafak gazetesi şöyle bir haber yayınlamıştı:

“İngiltere ile Lozan'dan önce gizli hilafet anlaşması yapıldı”

Derin Tarih yıllardır merak edilen gizli anlaşmanın perdesini aralıyor.

Atatürk’ün okul arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in yakın dostu İsmet İnönü’ye yazdığı, Lozan Antlaşması öncesinde imzalanan gizli anlaşmayı ifşa eden mektupların tam metni ilk kez Derin Tarih’te.

Prof. Dr. Metin Hülagü mektupları tarihî önemi ve muhtevası açısından değerlendirirken, Mustafa Armağan Ohrili Kemal’in İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupla resmî tarihe ve Lozan’a dair hangi ezberlerin yıkıldığını analiz ediyor.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Prof. Dr. Mustafa Budak ve Gazeteci – Yazar Avni Özgürel ise İngilizlerle yapılan gizli anlaşmanın Hilafet’in kaldırılmasına etkisini açıklıyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den arkadaşı olan Ohrili Kemal Bey’in İsviçre’den Ankara’ya (Cumhurbaşkanı İnönü’ye) gönderdiği 1946 ve 1947 tarihli mektuplar yakın tarihin en merak edilen mevzularından birine ışık tutuyor. Ohrili Kemal Bey’in İnönü’ye sunduğu teklifler ve tavsiyelerin satır araları Lozan Antlaşması öncesinde Ankara ile Londra arasındaki hilafet pazarlığını ifşa ediyor. Kemal Ohri, Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran, ayrıca din eğitimini yasaklayan Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu İsmet İnönü’ye hatırlatmakta, anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmektedir.

(https://www.yenisafak.com/hayat/ingiltere-ile-lozandan-once-gizli-hilafet-anlasmasi-yapildi-3388486)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."