DEVLET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DEVLET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEVLET, REJİM, VE ÇAĞDAŞ DECCALÎ-ŞEYTANÎ DÜZENLERE ÖDENEN İDEOLOJİK VERGİ

 



Bir yazarın, basit bir devlet ve siyaset felsefesi anlamına gelen şu ifadeleri yazmış bulunduğu görülüyor:

“Devlet ile rejim ayrı şeylerdir. Devlet cevherdir, rejim arazdır. (Elma cevherdir, elmanın tatlı veya ekşi, yeşil veya kırmızı yahut sarı, taze veya bayat, büyük veya küçük, sağlam veya ezik-çürük olması arazdır.)

“Türkiye devleti korunmalı, bugünkü rejim değiştirilmelidir.

“Devleti yıkmak kaosa, anarşiye, çöküşe yol açar; düzen veya sistemi değiştirip, yerine âdil ve hak bir düzen getirmek hem devleti, hem ülkeyi, hem de halkı güçlendirir, sağlıklı kılar.”

(https://www.milligazete.com.tr/haber/1082811/devlet-rejim-laiklik-ve-gelecegimiz)

Bu ifadeler, birçok açıdan yanlış.

Birincisi, “Devlet ile rejim ayrı şeylerdir” denilemez.

Şayet devleti, modern Batılı anlayışa göre, “toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık” olarak tanımlarsak ve onun ülke (vatan), millet (halk) ve siyasal düzen (rejim) unsurlarından oluştuğunu kabul edersek, devlet ile rejimin ayrı şeyler olduğunu söylememiz mantıksızlık olur.

Buradaki ilişki, ayrılık ve farklılık ilişkisi değil, küll-cüz (parça-bütün) ilişkisidir. Rejim, tek başına devlet değildir, fakat devletten ayrı birşey de değildir.

Mesela insan baş, gövde ve bacaklardan oluşur. Tek başına baş, insanın kendisi değildir, fakat insan, “baş”tan ayrı bir şey de değildir. Başsız insan olmaz. “İnsan ayrı, başı ayrıdır” denilemez. Tam aksine, böylesi durumlarda bazen parça (cüz) anılıp bütün (küll) kastedilir. Mesela, “Allah korkusundan ağlayan göze ateş dokunmaz” denildiğinde, bundan murad, insanın bütün vücududur; yoksa, diğer azaları yanıp, gözleri yanmayacak demek değildir.

*

İkinci olarak, “Devlet cevher, rejim arazdır” da denilemez.

Cisim-cevher-araz ayrımı Eski Yunan’ın varlık düşüncesinin kavramsal çerçevesi durumundadır ve Abbasîler dönemindeki tercümeler yüzünden Müslümanlar arasındaki itikadî tartışmalara sirayet etmiştir.

Cevher diye, mekânı olan varlığa ve cismin bölünemeyen en küçük parçasına demektedirler.

Merhum Aliyyü’l-Kârî şöyle demektedir:

“Rivayet edilir ki, İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye cisimler ve arazlar hakkındaki sözden soruldu. İmam-ı Azam, ‘Allahu Teala Amr bin Ubeyd’e lanet etsin ki, bunun hakkında insanlara ilk defa söz açtı’ dedi.”

(Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, İstanbul: Hisar Y., s. 99.)

Bu cevher-araz kavramsallaştırması, Batı’da skolastik düşüncenin sorgulanması ile birlikte kısmen çöpe atılıp terk edilmiştir.

Günümüzün kuantum fiziği çerçevesinde ise irabda hiç mahalli bulunmamaktadır denilebilir.

Ancak, çöpe atılmış olmasaydı bile, devletten söz edildiğinde onu cevher, rejimi ise araz olarak nitelendirmek, kavramı yanlış kullanmak olurdu.

Belki devlete araz bile denilemez, çünkü devlet, “itibarî” bir varlıktır; gerçekte asıl var olan, bürokratlar topluluğudur.

*

Üçüncüsü, genelde rejimler değiştiğinde devletler de değişmiş olur.

Ülkeler oldukları yerde dururlar; değişen, onların üzerinde yaşayan toplumların hâkimiyet alanlarının sınırlarıdır.

Milletlerde ya da halklarda da nisbî bir süreklilik vardır; diyelim ki 150 yıl içinde bir milletin bütün fertleri ölüp gittiğinde ve yerlerini yeni bireyler aldığında, biz milletin varlığını aynen sürdürdüğünü kabul ederiz.

Bunun nedeni, yeni bireylerin aynı dili konuşmaya devam etmeleri, belli ölçüde aynı kurumları/gelenekleri yaşatmaları ve “kimlik” olarak 150 yıl önceki kimliği aynen deklare etmeleridir.

Yeni bir devletin kurulması dediğimiz şey ise, genellikle, insanların farklı bir kimliği ilan etme yönünde ikna edilmeleri veya zorlanmalarından ibarettir.

Mesela 1850 yılında İstanbul’da yaşayan insanlar kendilerini en genel ifadesiyle “Osmanlı” olarak nitelendirirken, 1950 yılında Türk olduklarını söylemek zorundaydılar.

1915’te kendisinin Osmanlı olduğunu düşünen insanlar, 1935’te, artık Osmanlı olarak kendilerini tanıtmalarının başlarının belaya girmesi anlamına geleceğini gördüler.

*

Türkiye’deki derin devlet mensupları için, devlet-rejim ayrımı yapmak, rejim aleyhtarlarının devlete sadâkatini sağlamak bakımından işlevsel görünebilir, fakat küresel çapta düşünüldüğünde bunun başka “kimlik” sorunlarına yol açacağını hesap etmek gerekir.

Mesela Alman vatandaşlığına geçmiş bir Türk, devlet-rejim ayrımını Almanya’da nasıl yapacaktır?..

Gerçekte, devlete sadâkat ile rejime sadâkat arasındaki sınır da belirsizdir.

Mesela Suriye rejimine göre, rejim muhalifleri gerçekte devlete isyan etmiş durumdalardı ve devletin yıkılmasına yol açacak bir faaliyetin içindelerdi.

*

Dindar geçinen, bir yandan da “Devletimi tutarım, bozuk düzen ve sisteme karşıyım” diyen uyanıkların bakış açısına göre, Suriye’deki İslamî muhalefetin Suriye devletine bağlı kalması, Türkiye ile iş tutmaması gerekiyordu.

Faşist ve devletçi bakış açısının doğal sonucu bu.

Fakat bu sözde dindar özde faşist soytarılık, bu noktada çifte standart limanına demir atar, Suriyeli muhaliflerin Türkiye için kendi devletlerine karşı “gaza getirilmiş” olmalarını isabetli bulur.

Ancak, Suriye’deki benzer “dindar soytarılar” için de, Suriyeli muhalifler, Türkiye ile işbirliği yapıp Suriye devletine karşı ayaklandıkları için “yerli ve milli” değildirler, dış güçlerin ajanı hainlerdir. Satılmış işbirlikçilerdir.

Görüldüğü gibi, denklem biraz karışık.

Doğal, çünkü devletçi zihniyet aklın ve mantığın kayıtlarından azade olmanın keyfini çıkarmaktadır. Özgürdür.

*

Türkiye’deki, Suriyelilere devletlerine isyan etme aklı veren kapıkulu mollaları, yerli-milli rejim mevzubahis olunca farklı makamdan gazel okumaya başlıyor, “Bekleyeceğiz, insanları irşat edeceğiz, bir zaman gelecek herkes Şeriat isteyecek, düzen kendiliğinden değişecek.. Aman ha aklınıza başka kötü şeyler gelmesin!.. Devletine itaat et, rahat et” diyorlar.

Ama aynı şeyi Suriye muhalefetine söylemezler. “Türkiye siyasetçilerinin, istihbaratçılarının gazına gelmeyin, insanları irşat etmekle yetinin” demezler.

Demediler.

Türk hükümetine de, “Niye onların gaza gelmesine, böylece başlarının belaya girmesine katkı sundunuz?” diye sormazlar.

Sormadılar.

*

Evet, devletçi mantıkta tutarlılık ve dürüstlük bulamazsınız.

Olayın diğer yüzünde ise şu gerçek yatıyor: Suriye’deki İslamî muhalefetin laik (siyasal dinsiz, Batı’nın müttefiki ve Kemalist) Türk devletine, ve onun gizli servisine güvenmemesi gerekirdi.

Çünkü, gerçek anlamda bir Şeriatçi değilseniz, sizin için “ahde vefa” (sözünde durma) gibi ilkelerin bir önemi bulunmaz.. “Ulusal çıkar” güneşinin karşısında onlar ilkbahar kar’ı gibidir.

Erirler.

Bir devlet için ahde vefa (sözünde durma), öncelikle, çıkardığı kanunlara evvela kendisinin tam olarak riayet etmesiyle başlar.. Mesela asla hukuk dışına çıkmaması, gizli servisi eliyle yasa dışı yollara başvurmaması, muhaliflerini yargısız infaza tabi tutmaması gerekir.

Laik (siyasal dinsiz) devlet, ahde vefasızlığın, sözünde durmamanın münafığın üç alâmetinden biri olduğunu dikkate alarak politika üretmez, çünkü bu, laikliğe (siyasal dinsizliğe) aykırıdır, devleti din kurallarına uydurmaya çalışma suçudur. (Bir Türk İslamı/Müslümanlığı’ndan söz edenlerin, Türkler’e özgü bir Türk Münafıklığı ve Türk Kâfirliği’nin bulunduğunu da kabul etmeleri gerekiyor.)

Muasır medeniyet yani çağdaş uygarlık, “Siyasette vefa yoktur” Makyavelist ilkesiyle politika üretir.

Ulusal çıkar, katmerli, kat kat olmuş çıkarcılık ve bencillik söz konusu olunca, herkesi satmaktan kaçınmaz.

*

Konumuza, rejim meselesine dönelim.. Genelde, devletler yıkılmadıkça rejimleri de değişmez.

Mesela Almanya İkinci Dünya Savaşı’nda tamamen işgal edilmiş, Alman devleti fiilen çökmüştü. İşgalciler, o tek devletin yerine iki ayrı devletin kurulmasını kararlaştırdılar.

Ve, zannedilenin aksine, devletler ve rejimlerin dahilî güçler tarafından yıkılması olayı nadiren yaşanır.

Yıkılmayı sağlayan can alıcı vuruşu dış güçler yaparlar. Mesela, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünün nedeni, Moğol istilasıydı.

Benzer şekilde Osmanlı da, başkentini işgal eden Batılı güçler tarafından yıkılmıştır.

Humeynî bile, Şah’a karşı rejimi değiştirecek bir hareketi İran içinden organize edemezdi; değişim ve dönüşümün merkezi Paris’ti.

*

Bununla birlikte, her ülkede rejim, zaman içinde az veya çok bir değişim ve dönüşüm yaşar.

Ancak bu rejim değişikliği, zannedilenin aksine, rejim karşıtları tarafından değil, bizzat rejimin sahipleri tarafından yapılır.

Sovyetler'deki Perestroika ve Glasnost böyle birşeydi.

Türkiye'de tek parti rejiminin yerini çok partili rejimin alması da, bir yönüyle dış müdahalenin, bir yönüyle de içerdeki elitlerin kararının sonucuydu.

Arap Baharı sürecinde Tunus ve Mısır'da yaşanan rejim değişikleri bile, o ülkelerde iktidar elitlerinin ya da bürokrasilerin devlet başkanlarını yalnız bırakıp rejim değişikliğine onay vermelerinin sonucuydu.

*

O nedenle, gerçekte her "rejim" için asıl tehdit, genellikle bizzat o rejimin sahipleridir.

Çünkü, rejimin helvadan putunu yapan ve insanları ona tapmaya zorlayanlar da, acıkınca yiyecek kadar işbilir ve pragmatist davranma gücüne ve imkânına sahip olanlar da, onlardır.

İşte bu yüzden, pratikte devletçilik, aynı zamanda rejimcilik anlamına gelir.

*

Olaya İslâm (ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet) açısından bakıldığında, modern devlet tanımlarının pek önem taşımadığını öncelikle kaydetmek gerekir.

İslâm’a göre, bir insan, objektif ölçülere göre muztar ve mecbur kalmadıkça, Halik’a isyan olan yerde mahluka itaat etme konusunda mazur görülemez.

Burada devlet-rejim ayrımının hiçbir önemi yoktur; itaat ancak maruftadır.. Maruf ise Şeriat’e ve akla uygun olandır. (Akl-ı selîm, sağlam akıl Şeriat’le çelişmez.. Akıl adına ileri sürülenler Şeriat’le çelişiyorsa aklın değil heva ve hevesin, insandaki hayvanî içgüdü ve eğilimlerin ürünüdür.)

Ancak insan, münkerlere müdahale konusunda gücünün yetmediği şeylerle mükellef de değildir.

Ayrıca İslâm, meşru hedeflere meşru vasıtalarla varılmasını şart koşar.. Hem amaç hem de araç meşru olmak zorundadır.

Yani İslâmî bir düzen kurma niyetiyle İslâm’a aykırı faaliyetlerde bulunulamaz.

Aynı şekilde, birileri, “Rejimi içerden değiştirmek için ona karşı takiyye yapıyoruz” kabilinden mazeretler üretemezler.

Çünkü insan, muhtemel ve müstakbel bir İslâmî rejim için halihazırda mevcut müslümanlığına zarar verecek tutumlar sergilemekle yükümlü değildir. 

Tam aksine, böylesi bir tavır haramdır.

*

“Gayenin yüceliği her türlü vasıtayı da yüce hale getirir” gibi bir anlayış Makyavelizm’e özgüdür ve modern devletlerin örtülü bir biçimde benimsediği temel bir ilke durumundadır.

Günümüzde hemen hemen bütün devletlerin gizli servislerinin çalışma biçimleri gerçekte Makyavelizm’in zaferini ilan etmektedir.

Böylece devletler, çifte standardı resmîleştirmiş bulunmaktadır.

Adeta şöyle demektedirler:

1. Devlet, hukuk içinde kalır.

2. Her devletin, hukuk dışına çıkabilecek bir gizli servisi vardır.

3. Gizli servisler tarafından yapılan hukuksuzluklar da hukuka uygun kabul edilir ve yargı konusu olamazlar, çünkü onlar devleti korumak gibi yüce bir gayeye hizmet etmektedirler.

Anlayış ve uygulama maalesef budur.

Bu yüzden, mesela ülkemizde merhum Bediüzzaman bir dizi zehirleme teşebbüsüne maruz kalmış ve kendisini güçlükle koruyabilmiştir. Merhum Es’ad Erbilî ise suikastten kurtulamamıştır.

Bu türden kaza görünümlü cinayetlerin haddi hesabı ise hiç bilinmiyor.

Faili meçhulleri ise hiç soran yok.

İşin en kötü yanını ise, bu gizli servislerin, kendi önem ve değerlerine başkalarını da inandırmak için kimi zaman mevhum bir tehdit algısı oluşturmaktan kaçınmamaları ve toplumsal bir paranoyaya yolaçmaları, bazen de provokatif faaliyetlerle tehdidi bizzat üretmeleridir.

*

İslâm’ın temel ilkelerinden birini, sözleşmelere riayet oluşturur.

Herhangi bir devletin sınırları içinde yaşayan bir kimsenin, devletten aldığı hizmetler karşılığında kendisine düşen sorumlulukları yerine getirmesi, başkalarının hakkını çiğnememesi ve fesada yol açmaktan uzak durması gerekir.

Hak arama ve adalet talebi, dinini eşit ve özgür bir vatandaş olarak yaşama ideali başka birşey, "Düşmanımızın herşeyi bize helaldir, fırsat bulunca yağmalayabilirsin" şeklindeki yahudice mantıkla hak çiğneme başka birşeydir.. 

(Türkiye'de müslüman ile Kemalist eşit değildir.. Kemalist kendi ilkelerini müslümana dayatabilirken, müslüman İslam'ın ilkelerini Kemaliste dayatamaz. Hatta demokratik çerçevede müslümanın eline böyle bir hak geçse bile Kemalizm buna imkân vermez.. Kemalizme göre Kemalist ile müslüman eşit değildir, her zaman Kemalistin dediği olmak, müslüman da buna koyun gibi boyun eğmek zorundadır.. Türkiye'deki demokrasi içi boş bir kelimeden ibarettir.)

Burada muhatabın dinî kimliği değil, zımnen veya açıkça verilmiş bulunan sözler ve kabul edilmiş taahhütler önemlidir.

Mesela İslâm devleti, zimmîlere can güvenliği ve inanç hürriyetini garanti eder, buna karşılık adına cizye denilen vatandaşlık vergisini alır.

Bu yüzden, ilk İslâm fetihleri sırasında, zimmîlerle anlaşma yapılırken, “Şayet sizin güvenliğinizi sağlayamazsak, cizye ödemeniz gerekmez” denilmiştir.

*

Bir İslâm devleti, “Falanca zimmî din bilgini bizim rejimimiz için ideolojik bakımdan tehdit arzediyor, o halde onu gizlice zehirleyelim” demez, çünkü onun can güvenliğini garanti etmiştir.

“Devlet ayrı, rejim ayrı” diye ona efsun da okumaz.

Ondan, “devletçilik yapması” gibi ekstra bir ideolojik vergi de talep etmez.

Onu, ("İslam ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini" etmediği için devleti yönetme imkânından mahrum bırakmakla birlikte) devleti korumakla yükümlü görmez ve tutmaz, tam aksine, devlet olarak kendisini, onu korumakla yükümlü kabul eder.

İslam devleti "Benim nazarımda bütün vatandaşlar eşittir" diyerek Himalayalar cesametinde yalan söyleyen bir deccal (çok yalancı) rejimi değildir.


DEVLET KURUMUNU KUTSAL KABUL ETME VE FAŞİST ŞEFE TAPMA REJİMİ

 





Devlet kurumunu kutsal kabul etmek putperestliktir, şirktir, küfürdür.

Eğer devlet İslam’ın kabul ettiği anlamda kutsal ise, şeytaniyetle, küfürle, şirkle, sapıklıkla, putçulukla, tağutla uzlaşmayan birşey olmak durumundadır.

İslam’ın/Şeriat’ın mücessem hali olmak zorundadır.

Olmuyorsa, olamıyorsa, (İslam’a göre) kutsal değil demektir.

İslam dışı bir kutsallık anlayışına sahip olmak da şirktir.

Mesela Şamanizm gibi atalarınıza ait bir inanca göre kutsal olduğunu söylüyorsanız, ve herkesin de bu inancı paylaşmasını istiyorsanız (ve devlet de kendisinde bu inanca göre bir kutsallık bulunduğunu kabul ediyorsa), o zaman da laikliğin (yani bir başka putunuzun) içine tükürmüş olursunuz.

*

Dinsiz (dinler arasında tarafsız, yani hak din ile batıl dinler arasında bîtaraf) bir devleti kutsal kabul etmek, İslam açısından şirkin ve küfrün, sapıklığın ta kendisidir.

Devlet kutsal birşey olsaydı, kendi zamanlarındaki devletler ile ters düşen Hz. İbrahim ve Hz. Musa a. s. gibi peygamberlerin kutsala savaş açmış olduklarını kabul etmek gerekirdi.

Bu noktada, kendi devletleriye ters düşen misafir Suriyelileri de hatırlamak gerekiyor.

*

Devlet kurumunun üç öğesi bulunduğu söylenir: Toprak (vatan), millet ve rejim (siyasî organizasyon)

Devleti kuran millettir.. Bir milletin kendi elleriyle kurduğu devletini kutsal kabul etmesi, kendi yonttuğu heykele tapması gibi birşeydir.

Ya da, milletin devletin bir unsuru olması gözönüne alınırsa, bu, kendi kendine tapınma anlamına gelir.

Bu, şeytanca bir üstünlük davası gütmedir.

*

İslam’ın “devlet” anlayışı ile Batı’da geliştirilmiş olan laik-seküler “devlet” düşüncesi farklılık gösterir.

Bugün, müslüman olduğunu söyleyen birçok kişinin “devlet” anlayışı, ne yazık ki müslümanca değildir. Gâvurcadır. Hatta faşistçe..

İlhamlarını da, günümüzde hukuk fakültelerinde okutulan (Batı’ya ait) seküler-laik kamu hukuku teorisinden/nazariyatından almaktadırlar.

Bu nazariyat çerçevesinde “devlet-rejim” ayrımı yapmakta, buradan hareketle devleti, (Faşizm ideolojisi çerçevesinde) kendisine asla kusur ve hata bulaşmayan “masum” ve kutsal bir yapı olarak göstermektedirler.

*

Bunların referansı vahiy (Allah’ın Rasulü’nün tebliği) değil, referansları, Batılılar’ın geliştirmiş olduğu “nazariyat”, yani beşer kafasının ürünü teoriler..

Bu beyinleri felçli Batı taklitçileri, “Devlete sahip çıkalım, devlete söz söyletmeyelim, rejim başka, devlet başka” demenin, (gerçekte devlet, rejim demek olduğu için) pratikte, rejime bağlılık arzetmek anlamına geldiğini anlamayacak kadar budalalar ne yazık ki..

Ya da, budala görünmek işlerine geliyor.

Bu faşist demagoji ve mugalatanın mesajı şundan ibaret: 

“Devlet ayrı, rejim ayrıdır. Rejim dinsiz de olabilir, dinsizlik de olabilir. Devletin her halükârda başımızın üstünde yeri var; onu savunalım, benimseyelim. Çünkü rejim başka, devlet başka.. Mesela, diyelim ki Firavun Mısır’ında yaşıyoruz, devletimize sadık olalım, fakat rejimin kötü olduğunu da bilelim. Musa gibi kamu hukuku nazariyatından habersiz birine uyup devleti boşvermeyelim.. Yahut varsayalım ki Ebu Cehil’in Mekke’sindeyiz. Mekke şehir devletine sadık kalalım, çünkü rejim ayrı, devlet ayrı. Habeşistan gibi başka bir devlete göç edenler, Medine gibi bir başka şehir devletine gidip yerleşenler, “rejimden başka birşey olan devlet”i yıkmaya çalışan hainlerdir.. Kamu hukuku nazariyatından habersiz cahiller bunlar. Kalkmış bir de Bedir’de Mekke şehir devletine karşı savaşmışlar.. Halbuki Bedir’de devlete teslim olmalı, Ebu Cehil’in ellerine kelepçe vurup Mekke sokaklarında sürüklemesine karşı çıkmamalıydılar. Niye?.. Çünkü devlet başka, rejim başka..”

Evet, örtük mesaj, bilinçaltı mesaj bu..

*

Gaston Bouthoul şöyle diyor:

“Bütün totaliter rejimlerin ortak yönleri şuydu ki bunlar kendilerini, insanlığın bütün tarihsel evriminin nihai sonucu olarak tanıtıyorlardı. … Onlar, kendileri ebedî olsunlar istiyorlardı. Örneğin Hitler Üçüncü Reich’ın [Nazi Almanyası'nın] kesin olarak en azından ‘bin yıl için’ kurulmuş olduğunu söylüyor; Mussolini de İtalya’nın ebediyen faşist kalacağını her fırsatta tekrarlıyordu.”

(Gaston Bouthoul, “1914’ten Sonraki Siyasî Doktrinler”, Gaetano Mosca, Siyasî Doktrinler Tarihi içinde, çev. Semih Tiryakioğlu, 2. b., İstanbul: Varlık Y., 1968, s. 323.)

Fukuyama’nın Amerikan demokrasisi ve piyasa ekonomisi hesabına “tarihin sonu”nu ilan etmesi böylesi bir totalitarizmden kaynaklandığı gibi, Türkiye’de 28 Şubatçıların “28 Şubat bin yıl sürecek” diye konuşmaları da aynı faşist totaliterlikten neş’et etmekteydi.

Bouthoul’un şu sözleri de adeta Selanikli Mustafa Atatürk dönemi Türkiye’sini anlatmaktadır:

“Faşizmin siyasî doktrininin vasıfları şunlardır: … Mussolini ile Hitler’in en parlak “geveze adam” örnekleri olmalarını …. Tek bir siyasi parti devleti ele geçirir ve onu canının istediği gibi yönetir. Partinin ne içinde, ne dışında hiçbir muhalefeti hoşgörmez. Parti askerî tipte bir disipline, bir hiyerarşiye ve bir teşkilatlanmaya tabidir. …

“… Faşizm … hemen hemen peygamber gibi bir şef teorisi kurmuştu. Eskiden [Avrupa’da] mutlakçı kral, Tanrı ile millet arasında bir aracıydı. Faşizm, formülünü Hegel‘de buldu: Şef (en yüksek yönetici, Duce ya da Führer) millet ile kader‘in bir çeşit hipostazı (uknum’u [asıl temeli]) anlamına gelen– Tarih arasındaki aracı idi.

“… bir mistik doktrin kuruldu. Şef hem kendi zaferi, hem de milletin onu bu makama yükseltişi dolayısiyle kutsallaştırıldı.…

“… [laik-seküler anlayışla] hukukun ve ahlâkın yaratıcısının devlet olduğunu savunuyorlardı. Bu hal onu [Faşizm’i] hem … dinler, hem de insan hakları ve tabiî hak doktrinleri ile çatışma haline koyuyordu.

Faşizme göre insanların hakları, devletin onlara verdiklerinden ibarettir. … Onun otoritesine ne maddî ne manevî hiçbir sınır yoktur. Vatandaşların malı da canı da onundur [dilerse öldürür, malını gasbeder]. Hiçbir müktesep (kazanılmış) hakka saygı göstermez, [kendisine dalkavukluk dışında] hiçbir düşünce ve söz hürriyetini hoş görmez. Muhalifler hain ya da cani sayılır. [Farklı görüşlere ancak, “Ama devletime bağlıyım (yani bürokrasisi ve siyasetçisiyle mevcut iktidara biat ettim)” şeklinde bir cümle eklenmesi kaydıyla bir ölçüde müsamaha gösterilir].

“… iktidardaki parti de, insanlar ile nesneleri, ne pahasına olursa olsun bu ideolojiye boyun eğdirmek ister. …

“Tarih, emperyalizmin [güçlü devletler için, uluslararası ilişkilerin doğasından kaynaklanan] normal bir sonuç olduğunu gösterir. … Faşizm, bu sorunu tersine çevirdi: Emperyalizm için gerekli araçlara sahip olmadan, bunu gütmek azminde olduğunu söyledi …

“Faşizmin siyasi hasımlarına ve kendisinden sempatisini esirgediğinden şüphelendiği [ideolojik] azınlıklara karşı olan davranışı … onlara seslerini duyurma imkanını vermemekle işe başlar, basınlarını ortadan kaldırır, … her türlü söz hürriyetini yok eder. Gammazlığı, casusluğu teşvik eder [hedef şahısların eski arkadaşları ve akrabaları bile casus olarak kullanılır], baskının bütün geleneksel biçimlerini uygular. … ilkin bunlar aşağılatıcı bir muameleye tabi tutulur; sonra bu, derece derece şiddetlenerek öldürmeye … kadar varır.”

(Bouthoul, s. 323, 329, 330, 332-3, 335-6.)

Bouthoul’un sözünü ettiği “faşist şefin kutsallaştırılması” ritüeli Türkiye’de “Olmasaydın olmazdık” mistisizmi ve kaderciliği ile Selanikli Mustafa Atatürk için sergilenmektedir.

Şu anda dünyada eşi benzeri bulunmayan, bütün dünyayı bize güldüren bir abartı ve mübalağa ile.

Buradaki mistisizm İslam tasavvufu gibi "hakikat"e dayanıyor değil, putperestçe.. Kadercilik de İslam'daki gibi "insanın iradesini ve sorumluluğunu" tanıyan bir kadercilik değil, bütün bir milleti tüm devlet görevlileri, subayları ve aydınlarıyla birlikte hayvan sürüsü gibi iradesiz ve aciz sayan bir puta taparlık.

Şirk. 

Faşist putperestlik mistisizmi ve kaderciliği.

*

Faşizme göre insanların haklarının, devletin onlara verdiklerinden ibaret olmasının sonucu da, devletin vermediği ve onaylamadığı bir hak anlayışı ve talebi içinde olmanın devlet düşmanlığı ve ihanet olarak nitelendirilmesidir.

Evet, faşist devlet, herkesi resmî ideolojinin temel esaslarına iman etmeye zorlar.

Türkiye için konuşmak gerekirse, vatandaşlık haklarını kâmilen kullanmak, mesela yönetilen değil aynı zamanda yönetici olmak isterseniz, Atatürk milliyetçiliği ve laikliği idelojileri karşısında boyun eğip itaat göstermek, laikliğe iman ettiğinizi, rejimin kelime-i şehadeti olarak yeminlerde söylemek zorundasınızdır.

Aksi halde ikinci-üçüncü, hatta beşinci sınıf insan olarak tedirgin bir biçimde yaşamak zorunda kalırsınız.

Birinci sınıf vatandaşlar canları istediğinde sizi tehdit eder, “Gerekirse silah bile kullanırız" diyerek emirleri altındaki medyaya manşet attırırlar, millete hizmet etsinler diye silahlandırılmış ve bol maaşla cepleri doldurulmuş silahlandırılmış memurlar İsrail'e değil (28 Şubat'ta olduğu gibi İsrail'in emriyle) millete ve milletin seçtiği hükümete kılıç sallar, başkent sokaklarında tank yürütürler. 

*

Diyanet İşleri Başkanlığı, 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle hutbe okutacaksa, büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde (Ki Atatürk döneminde devlet tarafından yazdırılmıştır) Rum Suresi’ni açıklarken dile getirdiği şu gerçekleri cemaate duyurabilir:

 “Bununla beraber insanlara bir keder dokunduğu zaman her şeyden geçerek Rablerine yalvarır, dua ederler; sonra tarafından bir rahmet tattırıverdiği zaman da bakarsın onlardan bir kısmı tutar, O Rablerine ortak koşarlar.” (Rum, 30/33)

33-Bu noktada insanların, üzerine yaratılmış olduğu fıtratın başka değil, yalnız, Allah’a yalvarmak olduğunu göstermek için buyuruluyor ki: “Bununla beraber insanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün o güvendiklerinden ve her şeyden geçip, yalnız yaratan Rablerine gönül vererek hep O’na yalvarırlar.” Nitekim Çanakkale, SakaryaAfyon savaşları sırasında biz Türkler hep böyle olmuştuk. Demek ki fıtrat dini (yaratılışa uygun din) sadece Allah dinidir. Her zaman, baki sağlam din yalnız odur. Böyle iken sonra O, onlara tarafından bir rahmet tattırıverince; o sıkıntıyı açıp bir nimet ihsan ediverince de ne bakarsın içlerinden bir kısmı, o Rablerine ortak koşuyorlardır. Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar.

34- “Ki kendilerine verdiğimiz nimeti küfran ile, nankörlükle karşılamak için haydin yaşayın, zevk edin bakalım yarın bileceksiniz.”

35- “Yoksa biz onlara bir ferman indirmişiz de O’na ortak koşmalarının caiz olduğunu o mu söylüyor?” Hayır öyle bir kitap ve delil indirilmemiştir. Fakat onlar yukarıda söylendiği şekilde bilgisizce hevaları ardında gitmişler, keyiflerine hoş gelene veya gözlerinin korktuğuna tapmışlardır. Dünyada sebepler yok değildir. Fakat egemenlik, sebeplerin değil, Allah’ındır. Allah izin vermeyince hiçbir sebeple yaprak bile oynamaz. Böyle olduğunu fıtrat bilir, onun için sıkıştığı zaman Allah’a yalvarır.

Evet, merhum Elmalılı Hocaefendi (Gerçek hocaefendi vatandaş, cübbesi kendisinden daha değerli şovmen tip değil), müşrikler için, "Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar" diye yazmış bulunuyor.

Ne zaman?

AK Parti iktidarında değil, Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk'ün şapka için adam astırdığı vahşi ve gaddar diktatörlüğü zamanında.

Türkiye tarihinin en karanlık çağında.. 

*

Merhum Elmalılı Hocaefendi bu gerçeği dostlar alışverişte görsün hesabı bir defa yazıp geçmiş mi, konuyu kapatmış mı?..

Hayır!.. Neml Suresi'nin 91-93'üncü ayetlerini tefsir ederken de şunları söylüyor:

"Şunu da unutmayalım ki, Çanakkale, Sakarya, İnönü zaferleri, İzmir’in düşman işgalinden kurtarılması, Avrupalıların İstanbul’dan çıkarılmaları hamdolsun yüce Allah’ın zamanımızda gösterip tanıttığı İslâmi âyetlerdendir. Bu savaşlarda Türkiye müslümanları öyle bir sıkıntı ve ihlas ile Allah Teâlâ’ya sığınarak çalışmışlardı ki “Onlar mı hayırlı, yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi?” (Neml, 27/62) âyeti aynen ortaya çıkmıştı. Fakat bütün bunların meydana gelişinden sonra “Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın” (Neml, 27/80) buyurulduğu üzere duymak istemeyen kalpsizler, sağırlar, körler, İslâm’ın artık bütün vaadleri olmuş bitmiş, gelecek için görevi kalmamış olduğunu iddia ederek müslümanlığı körletmek, Allah’ı unutup şirk yollarına gitmek istiyorlar."

Kim için söylüyor bunları?

Kendi zamanındaki adam müsveddeleri için..

En karanlık, en vahşi çağda..

Merhum Elmalılı Hocaefendi bu gerçekleri bir şapka için insanların ipte sallandırıldığı "çılgınlık ve akıl dışılık" döneminde yazdı. 

Yaz kış gerekli olan çorap için bile değil, şapka için adam asılan "akıl dışılık" çağında.. Üstelik çorabın alternatifi yok, şapkanın varken.

O bu gerçekleri herşeyi göze alıp yazmışken, Diyanet İşleri Başkanlığı da o dönemde bu ifadeleri sansürlememişken, artık bugün Diyanet, cami minberinden, merhum gibi gerçekleri açıkça söyleyip milleti "şirkten kurtuluşa" çağırmalı, Türkiye'de gerçek bir "din ve vicdan hürriyeti" bulunduğunu ispatlamalıdır.

İşte asıl "millî mücadele, kurtuluş ve direniş hareketi, özgürlük davası ve inkılapçılık" budur.

Yoksa, camiye Selanikli propagandası yapmak için giden provokatör müşriklere aldananların vebali, Diyanet'in ve Diyanet'e hükmeden siyasetin üzerinde kalacaktır.

Diyanet'in siyasetin vesayeti altında olduğunu biliyoruz, fakat siyaset, şayet "vesayet altında" değilse, bunu, merhum Elmalılı Hocaefendi'nin dile getirdiği şirkten ülkeyi temizlemeye çalışarak ispatlamalıdır.

Yok vesayet altındaysa, buna gücü yetmiyorsa, o zaman da bu gerçeği dürüstçe ifade etmelidir.

*

Türkiye, ilkçağa özgü putperestliğin son kalesi olduğunun düşünülmesine sebep olacak manzaraları hak etmiyor. 


LAİK BİR DEVLETE/HÜKÜMETE “RAZI” OLMANIN İTİKADÎ HÜKMÜ

 



 

Rıza” (razı olma) kavramını siyaset bilime ve siyasal analizlere taşıyan kişi, önde gelen Marksist düşünürlerden Antonio Gramsci.

Özgünlüğüyle dikkat çeken Gramsci’nin “rıza” vurgusunu bir adım daha ileriye taşıyan Noam Chomsky ise “rıza mühendisliği” (the engineering of consent) ve “rıza imalatı” (manufacturing consent) gibi kavramları siyasal analizlerinde kullanmış durumda.

Nitekim Chomsky’nin Türkçe’ye çevrilen bir kitabı Rızanın İmalatı ismini taşıyor.

*

Egemenlik/hakimiyet yerine aynı anlamda hegemonya kavramını kullanan Gramsci, hegemonyanın salt “zor”a (baskı ve şiddete, “kuvvet”e) dayanmadığını, onun asıl önemli ayağını “rıza”nın oluşturduğunu ileri sürdü.

Kapitalist devlet; eğitim-öğretim kurumları, üniversiteler, dinî müessese ve yapılar, siyasal partiler ve sendikalar gibi “rızanın kaynağını” teşkil eden oluşumlar (ve bu oluşumlarla ilişkili medya) vasıtasıyla kendi “değerler”ini herkesin “ortak düşüncesi” haline getiriyordu. 

Böylcce insanlarda, kapitalist devletin “değerler”inin toplum için “doğal” ya da “normal” değerleri temsil ettiği düşüncesi oluşuyordu.

Buna bağlı olarak bir “uzlaşma kültürü” gelişiyor ve insanlar (toplumun sömürülen kesimleri de dahil olmak üzere) kendi iyiliklerinin kapitalist devletin iyiliğiyle özdeş olduğu kanaatine varıyorlardı.

Bunun sonucunda kapitalist devletin hegemonyasını (egemenliğini) tahkim eden “rıza” teşekkül etmiş oluyor, toplumu gütmek için “zor”a başvurmaya gerek kalmıyordu.

Bu, kapitalist devletin “sivil toplum”u içinden fethetmesi ve hegemonyasının devamına hizmet eder hale getirmesi anlamına geliyordu.

*

Rıza” kavramı, İslam itikadı açısından da büyük önem taşımaktadır.

Mesela, küfre rızanın küfür olduğu konusunda ulema arasında görüş birliği vardır.

Bir insan fiilen ölüm tehdidi (kuru tehdit değil, bunu yapmaya o anda fiilen kadir olanların tehdidi) altında olduğunda küfür sözü razı olmadan söylese küfre düşmüş olmaz, fakat kalben rıza gösterdiğinde kâfir olur.

Böyle bir tehdit vaki olmadan küfür sözü (anlamını bilerek) söyleyen, yani imanı ciddiye almayan, onu oyuncak haline getiren kişi ise otomatikman küfre düşer.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, laik bir devlete/hükümete razı olmanın küfür olduğunu söylüyor.

Hepsi bu.. 

Mesele gayet açık, ve çok basit.

İslam’ın “küfürdür, bid’attır, caizdir” gibi hükümleri laik (siyasal dinsiz) devletlerin keyfine bağlı değildir.

Devlet dine uymuyor diye, İslam'dan, aralarında uyum olsun diye, kendisini devlete uydurması istenemez.

“Selanikli Mustafa Atatürk, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını umursamadı, o halde Allahu Azîmüşşân’ın dini, Selanikli’nin keyfine göre güncellensin..

Böyle bir ciddiyetsizliği ve laubaliliği İslam kabul etmez.

Samimi müslümanlar da.. (Ki bu samimi müslümanlara birçokları günümüzde Siyasal İslamcı ya da sadece İslamcı diyorlar.)

Laik devletçiler İslam ile devletin politikaları arasındaki uyumsuzluktan rahatsız oluyorlarsa, uyumu çok istiyorlarsa dini değil devleti güncellesinler, ve de kendilerini devlet olarak gören siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, dine uysunlar, olsun bitsin.

Fakat devletlu beyzadelerin kibirleri yerinde, burunlarından kıl aldırmıyorlar.

Dine uymaya tenezzül etmiyor, "devlet düzeyinde tarafsız" takılıyor, İslam'ın kendi keyif ve zevklerine göre güncellenmesini istiyorlar.

*

Mısır’da Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ilminden istifade etmiş olan merhum Emin Saraç hoca, bir röportajında, Şeyhülislam ile Zahidü’l-Kevserî’nin evliyaullahtan oldukları kanaatini taşıdığını söylemişti.

Merhum Ali Ulvi Kurucu da Hatıralar’ının ikinci cildinde Şeyhülislam’dan uzun uzadıya bahsediyor.

Mehmed Zahid Kotku rh. a. de bir kitabında Şeyhülislam’a ismen atıfta bulunmaktadır.

Şeyhülislam’ın konumuz (devletin/hükümetin dinsizliği, laiklik) ile ilgili açıklamalarına gelelim.. Kaynağımız Hilafet ve Kemalizm adlı kitabı (İstanbul: Araştırma Yayınları, 1992).

Latin harflerine aktarıp sadeleştiren kişi, saygıdeğer gazeteci büyüğümüz, ağabeyimiz, duayen araştırmacı-yazar Sadık Albayrak.

Evet, bu kitaptan merhum Şeyhülislam’ın bazı ifadelerini aktaralım (http://belgelerlegercektarih.com/tag/hilafet-ve-kemalizm/):

“Kemalistlerin, hükümeti hilâfetten ayırırken dinden de ayırmış oldukları; gerek mantıkî gereklerde, ve gerek din ile dünyayı veyahut din ile siyaseti ayırmak gibi yarı açık yarı kapalı tabirler altında kendi itirafları ile tamamen sübût bulduktan (sabit olduktan) sonra, bunun mahzurlarının da o kadar büyütülecek bir şey değilmiş gibi sayıldığını görüyor, ve Kemalcilerin İslam dinine yönelik suikastına karşı bu derece mütegafil davranan İslam âleminin dalgınlığından me’yus (ümitsiz, kederli, ye’se düşmüş) oluyordum.

‘Be gâfiller, dünyadan ve siyasetten ayırdığınız dini ahirete mi gönderiyorsunuz?’ diye bağıran bir müslüman sesi duyulmaması ne kadar gücüme gidiyordu.

“Dünyayı ve siyaseti, yani hükümeti dinin müdahalesinden kurtaracak, dini, hukuk-u medeniye ve siyasiyesinden iskat etmiş (düşmüş, hükümsüz kalmış) olan bir memlekete, Dâr-ı İslam denebilir miydi?!”

Burada bir duralım.

Dört mezhebe göre de dâru’l-İslam olmanın şartı, İslâm hukukunun uygulanıyor olmasıdır.

Hayrettin Karaman’ın bu konuda delilsiz bir biçimde iddia kabilinden bile bile yalan söylediğini, Prof. Ahmet Özel’in konuyla ilgili kitap ve makalelerini kaynak göstererek birkaç defa yazmıştık.

(Daru’l-harp kavramı, İslam’ın hakim olmadığı belde anlamına geliyor.. İlla da savaş yaşanıyor olması gerekmiyor.)

*

Şeyhülislam devam ediyor:

“Başı şeriata bağlı olmamak üzere müteşekkil bir hükümet, İslam hükümeti olamayacağı gibi, o hükümet bir ecnebi (yabancı) hükümet değil de, halkın, milletin kendi kendine teşkil ettiği bir millî hükümet ise, öyle bir milletin de kişilerce isimleri Ahmed, Mehmed olmasına rağmen, İslam dini ile ilgilerinin, hükümetleri vasıtasıyla toptan kesilmiş olması zarurî idi.” 

Burada da duralım.

Laik bir hükümet zaten kendisinin dinler arasında tarafsız olduğunu, İslam hükümeti olmadığını açıkça ilan eder.

Kendisinin İslam hükümeti kabul edilmesini devletin düzeninin dine uydurulması ve laikliğin çiğnenmesi olarak görür.

Burada Şeyhülislam şunu anlatmaya çalışıyor:

Millî, yani “millete ait” hükümetin İslam hükümeti olmaması, milletin de dinle alâkasının kalmaması anlamına gelir.

Ya da millet, o hükümetin/devletin, kendisinin hükümeti/devleti olmadığını kabul etmek zorundadır.

Yani bu durumda ya laik (siyasal dinsiz, dinler arasında tarafsız) hükümetine/devletine, ya da İslam’a bağlı olma seçenekleri arasında tercih noktasındadır.

*

Eğer devletler İslam ile küfür, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’nın hak dini ile öküze tapma dini arasında tarafsız kalıyorlarsa, müslüman da, bu “siyasal dinsiz” devletler arasında tarafsız kalır.

Dünyaya geldiğinde hasbelkader kendisini böyle bir devletin vatandaşı olarak bulması, onun gönlünü o devlete bağlaması, o devletin küfrüne “razı” olması (küfrün hegemonyasını, egemenliğini, siyasal otoritesini “yürekten” kabul etmesi) için gerekçe olmaz.. O, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” birey olduğunu aklından çıkarmaz.

Evet, müslüman, böylesi bir durumda ya laik (siyasal dinsiz, dinler arasında tarafsız) hükümetine/devletine, ya da İslam’a bağlı olma seçenekleri arasında tercih noktasındadır.

Dinini tercih ederse, laik/dinsiz hükümeti/devleti kendi hükümeti/devleti kabul edemez.. Onun kurşun askeri, propagandacısı ve dâîsi haline gelemez.

Hükümeti/devleti kendi hükümeti/devleti, kendisi namına iş gören, kendisini temsil eden hükümet/devlet olarak görürse, yaptıklarına razı olursa, bu durumda da İslam’la ilgisi kalmaz.

*

Kısacası Şeyhülislam, dinî bilgisi imam hatip lisesi düzeyinde olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iddiasının aksine, “Devlet laik olur, kişiler olmaz” sözünün anlamsız ve boş olduğunu ortaya koymaktadır.

“Devlet laik olur, kişiler olmaz” diyenler, bu sözleriyle, kişilere “Laik olamazsınız, dindar olacaksınız” şeklinde bir dayatmanın yapılabileceğini söylemek istemiyorlar. İsteyen kişiler zaten istedikleri gibi laik oluyorlar.

Fakat şeriatçı, yani İslam hukukunun yürürlükte olması gerektiğine inanan müslüman olduğunuz, yani laik rejimin istemediği türden müslüman olduğunuz zaman, sorun başlıyor.

O zaman laik devlet, dinler arasında tarafsız olduğunu unutuyor, sana dinini öğretmeye kalkışıyor.. Seni kendi dininle, inancınla başbaşa bırakmıyor.

Evet, işte o zaman birileri “Devlet laik olur, kişiler olmaz” diyerek, “Devletin laikliğini kabul et, bunun senin dindarlığına bir zararı yok. Sen dindar olabilirsin, sorun yok, ama devlet laik olur, olabilir, buna karşı çıkmayacaksın” anlayışını kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Devreye rıza mühendisliği giriyor, rıza imalatı atölyelerindeki çarklar harıl harıl dönmeye başlıyor.

İşte Şeyhülislam bu noktaya işaret etmekte, devletin laik olmasına razı olan kişinin imanının gideceğine işaret etmektedir.

Razı olmakla, "aciz" bireyler olarak mecbur ve maruz kalmak farklı şeylerdir. 

*

Şeyhülislam’ın sözlerine dönelim:

“Yalnız bu hallere karşı [her ne kadar ses çıkaramasa da] içinden kan ağlayan ve [düzeltmek için] elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkânını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.

“Fakat bunlara bedel Türkiye dışında, Ankara hükümetinin din ve dünyayı birbirinden ayırmaya ve bu suretle dini ahirete bırakarak dünyadan vücudunun izâlesine (ortadan kaldırılmasına) matuf (yönelik) icraat ve kararlarındaki cinayeti Mustafa Kemal’in hatırı için kapatmaya veya hafif (önemsiz) göstermeye çalışan müslümanların!!! ve bilhassa akıllılarının vaziyetleri, İslâmî kaideler nokta-i nazarından pek tehlikeli bir halde bulunuyordu. … [Çünkü bunlar, zor ve baskı altında değillerdi.]

“… Kanun-u Esasî’nin (Anayasa’nın) başına, devletin dinini yazmaktan maksat da devleti teşkil eden milletin, kendisinin kıymet ve muhafazasına, memleketin muhafazası kadar ve belki daha fazla önem verdiği mukaddesatının başında dininin bulunduğunu hükümete anlatmak ve ona göre hareket etmesi için hükümeti taahhüt altına almaktır.”

Burada da bir duralım.

Şeyhülislam’a göre, mukaddesatın muhafazası memleketin muhafazası kadar ve belki daha fazla önemli.

Mukaddesatın başında da din geliyor.. Daha doğrusu, mukaddesat sadece dindir.

İşte, Anayasa’ya “Devletin dini, din-i İslam’dır” yazmak da, mukaddesatın muhafazası anlamına gelmektedir.

Kısacası Şeyhülislam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyen ve dini de teferruat olarak görenlerin aksine, “Mevzubahis olan din ve imansa, gerisi teferruattır” demektedir.

Vatanını muhafaza etmiş fakat dinini muhafaza edememişsen, istiklal harbini aslında yitirmişsindir.

*

Şeyhülislam devam ediyor:

“Şimdi milletle hükümet arasındaki esas mukavelenameden (sözleşmeden, yani anayasadan) [1927’den itibaren] din maddesinin kaldırılmasına razı olan Türk milleti, millî maksatları arasından dini çıkararaknazarında kıymet ve ehemmiyeti kalmadığını kabul etmiş ve hükümeti de artık dinine hürmet ve riayet mecburiyetinden âzâde bırakmış oluyor.” 

Anayasadan “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesinin kaldırılması, buna razı olanlar nazarında dinin kıymet ve öneminin bulunmaması anlamına gelir.

Bu da, İslam’dan berî/uzak olduğunu söylemek, onu değersiz görüp kaldırıp atmak, kısacası dinden dönmek demektir.

Ancak değer vermediğiniz, "faydasız yük" olarak gördüğünüz şeyleri kaldırır çöpe, çöplüğe atarsınız.

Bu zihniyettekilerin din (İslam) için kılları kıpırdamaz, fakat laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”, yani “vazgeçilmez, taviz verilmez” hayat ilkesi kabul ederler.

Uğrunda “kan dökmeyi” göze aldıkları iman esasları laiklik, yani siyasal dinsizliktir.

Dinsizliğin gözü kara fedaileridirler.

O kadar ki, bu gaye doğrultusunda örtülü ve gizli yollardan kan dökmekten de geri kalmazlar.

Kalmıyorlar.

*

Şeyhülislam’ın sözlerine dönelim:

“Demek ki Kanun-u Esasî’de (anayasada) mevzubahis olan devletin dini, hakikatte milletin dinidir. Ve onu yürürlükten kaldırmak, milletin dinini yürürlükten kaldırmaktır.” 

Yani millet buna razı olduğunda, dinini terk etmiş, kâfir olmuş demektir.

Razı olmadığı halde (gücü yetmediği için) mecbur ve maruz kalması durumu başka.

Şeyhülislam, bu sözlerinin ardından, “Dini hakkında bu düşüşü kabul eden millet nasıl dinli kalabilir?!” diye soruyor.

Cevap belli, razı olduğunda kalamaz.

Namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse, umre de yapsa, oruç da tutsa, kurban da kesse kalamaz.

*

Şeyhülislam sözlerini şöyle sürdürüyor:

“ ‘Dinin dünyadan, bir başka tabirle, hükümet ve siyasetten ayrılmak meselesini ‘çıkaranlar İslam dinine en kestirme yoldan suikast etmek istemişlerdir.

“Müslümanlığın kuyusunu kazmak için düzenlenen Kemalist kaziyyesinin (iddiasının, önermesinin) en müthiş kısmını bu nokta teşkil ettiği halde bunu haddizatında Müslümanlığa sığar bir şey gibi göstererek Müslümanların gözüne perde çeken gizli din düşmanları bizim aramıza girmiş, teker teker millet fertlerini dinsiz yapmak müşkil olacak ve uzun sürecek, belki de [müslümanların uyanmasına neden olup] dinsizler üzerine tehlike davet edecek olduğundan, böyle yapmaktan ise hükümeti dinsizleştirip “bundan halkın dinine zarar gelmez” dersek, sonra dinsiz hükümet de, milletin dininin icabına bakar demişlerdi.

“Bu açık dönme dolabın anlaşılmayacak neresi var?

“Dindar ahalinin başına dinsiz hükümeti niye dikiyorlar?

Böyle bir hükümeti hâlâ müslümanlık davasında bulunan millet kabul etse bile Müslümanlık kabul eder mi?

“Yok, yok!…

“İslam dini kendisini tanımayan hükümeti tanımak gaflet ve zilletinde bulunamaz…”

Şu taksimin güzelliğine bakın; devlet, dini tanımayacak, fakat din açısından bu devlet, “son kale” olacak, uğrunda ölürsen şehit olacaksın.

Böyle bir din istismarcısı hokkabazlık tarihte görülmemiştir.

*

Şeyhülislam’ı dinlemeye devam edelim:

“Türkiye’de devletle dini ayıranlar, dine inanmadıklarından, düşmanlıklarından ayırdılar. Onlara bir diyeceğimiz yok. Fakat İslam dinine inanmakla beraber din ve devlet ayırımına İslam’ın müsaade edebileceğini sananların da, müslümanlığı hiç bilmediklerine hükmetmek lâzım gelir…

“Bir kere “devlet” ve “hükümet” tabirleri birbirinden farklı olarak “devlet”e halk dâhil olduğundan başka, farz ve takdir (varsayım) olarak mezkûr (anılan) Anayasa maddesindeki “devlet” ten “hükümet” mânâsı kastedilmiş olsa bile “millî hükümet”, “halk hükümeti”, “cumhuriyet hükümeti” adları bile, özellikle böyle millete izafe edilen bir hükümetin açıktan dinsizliğini ve müslüman hükümeti olmadığını îlân etmesi üzerine de onu hâlâ kendisine hükümet ve metbu’ (tabi olunan makam) tanıyan ve onun din kanunları yerine kasten ikâme ettiği dinsiz kanunlara rızası ile itaat eden millet, teker teker kişiler itibariyle değil de toptan irtidat etmiş (İslam’dan dönmüş) olacağı gibi dindar millete dinsiz millî hükümet teşkil etmelerini tecvîz ve tavsiye eden (caiz ve meşru, mahzursuz birşey gören ve tavsiye eden) dışardaki tevilci (iyiye yoran) Müslümanların kendileri bile içerdeki milletle beraber dinden çıkmış olurlar ki bunu kabul etmemek küfür inadı değilse, budalalığın en son derecesidir.” 

Basitleştirirsek, Şeyhülislam şunu anlatıyor:

Devlete "millet/halk" da dahil olduğu, onun üç öğesinden (halk, "ülke/toprak/vatan" ve egemenlik öğelerinden) birini millet teşkil ettiği için, “Devletin dini yoktur, dinler arasında tarafsızdır” demek, “Milletin dini yoktur, dinler arasında tarafsızdır, dinsizdir” demek olur.

Millet fertleri devletin laikliğine (dinsizliğine) razı olurlarsa, kendileri de dinsiz (imansız) hale gelmiş olurlar, çünkü bu, imana mugayirdir.. Razı olmazlarsa, dinleri üzere kalırlar. 

Devletin dinsizliği, milletin dinsizliğidir.. Devletin öğelerinden sadece milleti ilgilendirir.

Çünkü, devletin öğelerinden ülke (toprak, vatan), din sahibi olabilecek, iman etmekle yükümlü görülebilecek canlı bir varlık değil.

Egemenlik de (kendi başına varlığı olan) müşahhas/somut/mücessem bir varlık değil; bir araz, bir sıfat, itibarî bir kavram.

*

İnsanın özgürlüğü/hürriyeti de böyledir; özgürlük müşahhas bir varlık değildir, itibarî bir kavramdır, zihinsel soyutlamadır.

Bir insanın şahsının dindar, özgürlüğünün ise dinsiz (dinler arasında tarafsız) olması düşünülemez.

Özgürlük, şahsın kendisinden ayrı düşünülebilecek, şahsın zatından bağımsız şekilde tek başına varlığı olan bir nesne değildir.. Şahsın bizzat kendisi olmamakla birlikte, ondan ayrılmayan, ondan ayrıldığında yok olan bir sıfattır.

Mesela Mehmet özgürse özgürdür, özgürlüğünü yitirdiğinde, geride, “Mehmet’in özgürlüğü” diye varlığını sürdüren, insanların “Bu, Mehmet’in özgürlüğüydü, onunla yolları ayrıldı, şimdi kendi başına serbest dolaşıp duruyor” dedikleri bir nesne kalmaz.

İşte, devletin öğelerinden egemenlik de bu şekilde milletin bir sıfatıdır.. “Milletin dini olur, egemenliğinin (devletinin) olmaz” dediğinizde, “Mehmet’in dini olsun, özgürlüğünün dini ise olmasın” demiş gibi saçmalamış olursunuz..

Bu aslında milleti, din sahibi olma noktasında “egemen” kabul etmemek, “egemenlikten/hakimiyetten mahrum, vesayet altında ve mahcur” kabul etmek demektir.

Mehmet’in dininin olmasına izin veriyoruz, fakat özgürlüğü dinsiz olacak” dediğinizde (Ki hiç kimse böyle saçma bir cümle kurmaz), bunun anlamı, ona din sahibi olma özgürlüğünün verilmemesidir.. Gerçekte hür/özgür değildir.

"Milletin dini olsun, fakat devletin (millet egemenliğinin/hakimiyetinin) dini olmasın" sözü de saçmalık bakımından aynı durumdadır.

Milletin dininin olması, fakat ("Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" düsturu gereği) sahibi/hakimi durumunda bulunduğu kabul edilen devletinin (egemenliğinin) dinli veya dinsiz olması konusunda söz hakkının bulunmaması, ve buna bağlı olarak devletin dinsizliğinin (millet tarafından bile) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilke katına yükseltilmesi, gerçekte milletin egemenliğinin ve kendisine ait bir devletinin bulunmaması demektir.

*

Evet, milleti devletin bir öğesi kabul edersek, durum bu.

Eğer milleti devletten ayrı kabul edersek (millet ile egemenliğini birbirlerinden ayrı varlıklar olarak düşünürsek), bu defa da, “millî irade”den, cumhuriyetten /cumhura bağlılıktan, “millî / milleti temsil eden hükümet”ten, halk hükümetinden söz etmek anlamsız hale gelir.

Ayrıca, hükümetin İslam/müslüman hükümeti olmaması karşısında, halk şayet bu hükümeti “kendi hükümeti” kabul ederse, yine, dininden dönmüş sayılır.

Halkın böyle bir hükümeti kendi hükümeti kabul etmesinin dinen mahzurlu olmadığını ileri sürenler de aynı şekilde küfre düşerler.

Mecbur ve maruz kalmakla razı olmak farklı şeylerdir. Şeyhülislam’ın anlatmak istediği bu.

Burada şunu da belirtmek gerekiyor. Birçok kimse aslında devlet denilince milleti hiç hesaba katmaz, onlar nazarında devlet, “örgütlü siyasetçiler, silahlı ve silahsız bürokratlar ve memurlar topluluğu”dur.

Nitekim anayasa hukuku profesörü İbrahim Kaboğlu, “Kendi başına ‘devlet’ kavramı olsa olsa devleti yönetenleri ifade eder” demektedir. (Bkz. https://artigercek.com/politika/prof-dr-kaboglu-yargi-devletin-degil-hukukun-emrinde-olabilir-76285h)

*

Okumaya devam edelim:

“Milletin dini varmış da kendisi muzâf (bağlanmış, katılmış) olmak üzere niye dinsiz hükümet teşkil etmiş?! 

“Millî hükümet (millete ait hükümet), milletin mümessili olduğuna nazaran (temsilcisi olduğuna göre) dindar millet nasıl olur da kendisine dinsiz mümessil (temsilci) tayin ederek kendi namına ve kendi üzerine dinsizce icrâ-i ahkâm olunmasını (hükümlerin uygulanmasını) kabul eder?!

“Bu açıktan açığa küfre rızâ değil midir?! [Ki küfre rıza, küfürdür.]

“ ‘Hükümetim benim üzerimde ahkâm-ı diniye (dinî hükümler) ile hükmetmesin de başka ahkâm ve kanunlarla hükmetsin; ben üzerimde şeriatın, yani Allah ve Rasûlü’nün hâkim olmasını istemem’ demek, ne demektir?

“Mesele bu kadar açık olduğu halde her havaya uyan ve dinlerini kendilerine oyuncak yapan yalancı müslümanlar, zırva tevili tarzındaki sözlerle Kemalistlerin savunuculuğunu ve yalancı şahitliğini yapmakta devam ediyorlar.”

Bir millet için kendi millî hükümetinin/devletinin dinsizliği, bazı açılardan, işgalci bir gücün dinsizliğinden daha zararlı, tehlikeli ve tahrip edicidir.

Çünkü milletin büyük çoğunluğu, işgalci gücün kendisi üzerindeki hakimiyetine “razı” olmaz ve onun devlet anlayışı ile kanunlarını ve rejimini yabancı kabul eder, benimsemez.

Mesela Türkiye’de cumhuriyet ilan edildiği sırada Suriye Fransızlar'ın, Irak, Kuveyt vs. ise İngilizler’in elinde idi.. Selanikli Mustafa Atatürk’ün yaptığı türden “ilke ve inkılaplar” oralarda hayata geçirilmedi, geçirilemedi.

İngilizler ve Fransızlar, sömürgelerinde, Selanikli’nin “millî kimlik” açısından Türkiye’de yaptığı tahribatın onda birini bile yapamadılar.

Bu yüzden şu anda İslam ülkelerinde (halkı müslüman ülkelerde) “Şeriat’le yönetilmek istiyor musunuz?” sorusu etrafında yapılan anketlerde Türkiye halkı çok geri bir noktada duruyor.

Türkiye insanı (Türk'ü, Kürd'ü, Çerkez'i, Laz'ı vs. ile) büyük ölçüde laikliği (siyasal dinsizliği) benimsemiş durumda.

Bu kadarını işgalci bir güç başaramazdı.

*

Evet, millî (millete ait) bir hükümetin/devletin dinsizliğinin millete zararı, işgalci bir gücünkinden fazla olabiliyor.

İç siyasette de benzer bir durum söz konusu.

Türkiye’de dindar/mütedeyyin kesimin laikleşmesinde (siyasal dinsizlik taraftarı haline gelmesinde) AK Parti gibi partilerin (rıza imalatına dayalı) laikçiliği, CHP’nin (zora dayalı) laikçiliğine göre daha etkili olabiliyor.

Nitekim bugün, CHP’nin yapamadığını AK Parti yapmış, ardına taktığı kitleyi büyük ölçüde laikleştirmiş durumda.

Rejim bunu bildiği için, son dönemde, dindarları laikleştirme faaliyetinde (özellikle “cemaat liderlerini satın almak suretiyle” içeriden ele geçirdiği) cemaatleri ve tarikatları kullanmaya başlamış bulunuyor.

[Prof. Mahmud Esad Coşan hoca ile Yeni Asya’cıların lideri Mehmet Kutlular MİT’in işbirliği teklifini kabul etmediler ve bunu açıkça söylediler; kabul edenlerin durumu ise, MİT’in “gizli” servisliğine yakışır şekilde gizli.. Ancak, nasıl sarımsak yiyeni ağız kokusu ele verirse, bunları da ağızları ele veriyor. “… Ve sen onları hiç şüphesiz sözlerinin edasından (fî lahni’l-kavl) kesinlikle tanırsın….” (Muhammed, 47/30)]

*

Şaşırtıcı şekilde günümüzde bazı cemaat ve tarikatlar, CHP’ninkine benzer katılıkta Siyasal İslam ve İslamcılık düşmanlığı sergiliyor, Selanikli Mustafa Atatürk’ten daha Atatürkistçe laiklik havariliği yapıyor, Eski Yunan’ın putperestlerinden daha fazla demokrasi taraftarlığı sergiliyorlar.

(Oyunun bir ayağını da, Aczimendeburi tarikatı şeyhtanı Fadimeci Müslüm Gündüz gibi soytarılara Şeriat savunuculuğu yaptırılarak Şeriatçılığın itibarsızlaştırılması oluşturuyor.)

Böylece Türkiye toplumu, hem dünyasını hem de ahiretini berbat etme yönünde son sürat mesafe kat ediyor.

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

Allah Azze ve Celle imhal eder (mehil/süre verir), ihmal etmez (hesabı mutlaka görür).

Bizden söylemesi.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."