makasıd-ı şeria etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makasıd-ı şeria etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MAKASID DİNİ ANLAMAK İÇİNDİR, İŞKEMBEDEN DİN UYDURMAK (İSLAM'I GÜNCELLEMEK) İÇİN DEĞİL





Mecelle’deki Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” kaidesi ne yazık ki çok istismar ediliyor.

Mecelle’deki ifadeler ne ayettir, ne de hadîs.. O ifadeler, Kur’an ve Sünnet’e uygunlukları ve onlar çerçevesinde anlaşılmaları nisbetinde değerlidirler.

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” diyenlerin kastı ve niyeti çok iyi olabilir, fakat meseleyi ifade ediş tarzları kötü niyetlilerin ekmeğine yağ sürecek şekilde nakıs.

Bunu mutlak şekilde ifade etmek yerine kayıt ve şart getirmeleri gerekirdi.. Mesela “Ezmanın tegayyürü ile bazı ahkâmın (hükümlerin) tegayyürü inkâr olunamaz” denilmesi uygun olurdu.

*

Mesela yemek yemenin hükmü.. Ramazan ayında gündüz haram, zaman değişip akşam olduğunda ise helaldir.

Fakat, diyelim ki yürüyen bir canlıyla karşılaştık, bizim gibi biri; onun hakkında “insan, Ademoğlu” hükmünü verdik.. Zamanın değişmesiyle bu kişi hakkındaki hüküm değişir mi, beş sene sonra onun için, “Hayır, aslında o bir timsah, zaman değişti, onun hakkındaki hüküm de değişti” denilebilir mi?!

Her hüküm değişmez.. 

Mesela ölen insanla ilgili “canlılık” hükmü değişir, fakat onun “insan” olduğu hükmü değişmeden kalır.

Değişmeyen hükümler, değişenlere göre daha çoktur.. Değişen hükümler çok azdır.

Dinin hükümleri de böyledir.. 

Domuz eti zamanın değişmesiyle helal olmaz.. Ama bazen, yiyecek hiçbir şey bulamadığın ve açlıktan ölme tehlikesiyle karşılaştığın zaman, ölçüyü kaçırmamak şartıyla yemen caiz olabilir.

Hükmün aslı olduğu gibi kalır.. Değişen, senin durumundur.

*

Mecelle’deki “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki ifade, en sorunlu, yanlış anlaşılmaya en açık ifadelerden biri.

Burada esas olan zamanın değişmesi değil, insanların durumlarının değişmesidir.. Zamandaki değişikliğin bir önemi yoktur.

Hükümlerin değişebildiği durumları aslında herkes bilir.. Fakat bunu bu şekilde sanki “dinî bir kural” gibi söylediğinizde artık herkes kendine göre bir “şâri’ (şeriat koyucu, yasa koyan) zaman” icat edip kafasından hüküm uydurabilir.

Sanki zaman dile gelip konuşuyor, “Şunun hükmü artık şöyle oldu” diyor.

Zaman adına konuşan sensin.. Zamanı bahane ediyorsun.

*

Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında Mecelle’de yer alan “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki düşünceyi de konu edinmektedir.

Sözleri şöyle:

“(Bazıları) İnsanlar arası muâmelelerle alâkalı olan şerî hükümlerin her bir zamanda değiştirilebileceğini zannetmektedirler….

“Bunlar, [şöyle düşünmektedirler:] “Maslahat ve zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi İslâm’ın itibâr ettiği bir şeydir. İşte bundan dolayı şerîatlardan birçoğunda nesh [hükümlerin kaldırılıp değiştirilmesi] meydana gelmiştir. Meselâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin şerîatıyla, Îsâ aleyhisselâm efendimizin şerîatında Allah’ın kanun olarak koyduğu birçok hükümler nesh olmuş, yani birçok hükümler kaldırılmıştır. Bu, ancak zamanın değişmesiyle, (yani) maslahatların değişmesi sebebiyledir. Bununla beraber Îsâ aleyhisselâm efendimizle, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz arasındaki ara 600 seneyi aşmamaktadır. Şu anda ise Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin üzerinde bu müddetin iki katı, hatta daha fazlası geçmiştir. Öyleyse bu kadar uzun bir zamandan sonra maslahatlar nasıl değişemez?!” 

“Böyle diyerek, ebedî olan şer’î hükümlere itirâz etmektedirler."

Merhum Tehanevî onların iddialarını bu şekilde mükemmelen özetledikten sonra şöyle cevap vermektedir:

“Cevâp: Kanunları yapan [şayet] kâmil, son derece bir hikmet sâhibi zât ise ve [gelecek ve sonradan ortaya çıkacak şeyler dâhil olmak üzere] gaybı bilen biriyse, kıyâmete kadar devam edecek olan zamanların maslahatlarının tamamını içine alacak umûmî kanunları yapmak, onun için mümkündür.”

*

Şer’i hükümlerin zaman içinde değişeceğini düşünenler, aslında Allahu Teala’ya cehalet isnat etmekte, (bilerek veya bilmeyerek) O'nu kemal sıfatlarıyla muttasıf kabul etmemektedirler.

İlk düğme yanlış iliklenince, Allah'a iman sorunlu olunca, gerisi de öyle gidiyor.

Merhum Tehanevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürmektedir:

“Eğer bir kimseye bu husûs karışık ve içinden çıkılmaz hâle gelir ve “Bizim Şerîat’la amel ettiğimiz zaman şiddetli bir darlığa düştüğümüz müşâhede edilen şeylerdendir. Bu da şu hükümlerin bu zamana münâsip düşmediklerini göstermektedir” derse, biz buna şöyle deriz:

“Bu hükümlerin zor olduğu ancak insanların tamamı onlarla amel etmeye teşebbüs edip de sonra da zorluğa düştükleri zaman sâbit olabilir.

“Bunu da hiçbir kimse isbât edemez. Hâlbuki [mevcut] zorluk için gerçek[ten var] olan bir sebeb şudur: Şerîat’ın hükümleriyle amel edenlerin, amel etmeyenlere oranı cidden çok azdır. Bu azlık [yüzünden] her ne zaman ahkâm-ı şer’îyeyle bir [devlet, toplum veya bireyler tarafından] amel edilirse yeryüzünün sakinlerinin çoğunluğu ona ters düşmekte ve karşı çıkmaktadırlar. Yâhut da onunla amel etmemektedirler. Tabiatıyla [Şeriat’i uygulamak isteyenler için böylece] zorluk ve daralma vâki olmaktadır. İşte bu yüzden zorluğun sebebi bu hükümlerin kendi içlerinde problemli olmaları değil, ancak, içinde yaşadığımız şu ortamdır [kâfir ve münafıkların itirazı, baskısı ve zorbalığıdır].

“Nitekim bir doktor hastaya on ilaç anlatır, [bazen] onlardan hiçbirisi yakınında [yaşadığı beldede] bulunmaz. Öyleyse zorluk, bu vasıftan [ilacın kendisinden kaynaklanan zorluktan] dolayı değil, o köyün tüccarlarının kusuru [ilacı temin etme konusundaki ihmali] sebebiyledir.

“Bazen de olur ki, şer’î bir hükümde herhangi bir zorluk bulunmaz, ancak kişi, âcil şahsî maslahatına [çoğu zaman heva ve hevesine, nefsanî arzularına] bir zarar geleceği [endişesi]nden dolayı bu işi müşkil zanneder. Şunda hiçbir şübhe yoktur ki, umûmun maslahatlarının şahsî/kişisel maslahatlara tercîh edilmesi daha lâyık olandır.

“Hangi kanun vardır ki, umûmun maslahatlarını gözetmekten dolayı, bu gibi şahsî zararlar [dezavantajlar] kendisinde bulunmasın.”

*

Hükümleri güncelleme, değiştirme ve yenileme meraklısı tipler, o hükümleri değil, kendilerini değiştirmeli, yenilemelidirler.

Kendilerini güncellemelidirler. 

Çok akıllılarsa, bu akıllarını Allahu Teala’nın haşa hatalarını düzeltmek için değil de, fen bilimleri, sanayi ve teknoloji alanında gâvurları geçmek için kullanmaları tavsiye olunur.

*

Mecelle şârihlerinden Kuyucaklızade Mehmet Atıf Bey şunları söylüyor:

“Ancak zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir. Yani zamanın değişmesiyle insanların halleri, örf ve adetleri de değişeceğinden bunların üzerine kurulu olan hükümler de değişir. 

“Mesela, eski hukukçulara göre satın alınacak evin bir odasını görmek yeterli olup, ondan sonra satın alan diğer odaları gördüğünde görme muhayyerliği yoktur. Sonraki hukukçulara göre ise her odasını görmek gerekir. Her odasını görmedikçe görme muhayyerliği devam eder. Bu ise delile bağlı bir ihtilaf olmayıp, belki inşaat hakkında örf ve adetin ihtilafından doğmuştur ki eski hukukçular zamanında evlerin her odası aynı olduğundan, bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmuştur. Ancak sonraları evlerin inşa tarzı değiştiği gibi bir evin odaları çeşitli şekillerde yapıldığından, evin bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmamış, her odasını görmek gerekmiştir. Aslında satın alma amacının gerçekleşmesine yetecek seviyede bir bilgi sahibi olmak gerektiğinden, şer’i kural asıl olarak değişmeyip, bunun olaylara uygulanması, zamanın değişmesiyle değişmektedir

“Şahitlerin dürüstlüğü hakkında İmam Ebu Hanife hazretleri ile İmameyn (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) hazretleri arasındaki ihtilaf da zamanın değişmesine dayanır. İmam Ebu Hanife hazretleri kendi asırlarında insanlarda doğruluğa şahit olduğundan, hasmı istemedikçe şahitlerin temize çıkarılmasına lüzum görmeyerek, görünür adalete göre hüküm vermeyi caiz saymıştır. Ancak sonraları İmameyn hazretleri insanların fesada meyillerini hissettiklerinden, hasım istese de istemese de şahitlerin görünür adaletlerine bakılarak hüküm verilmesini caiz saymayıp, şahitlerin gizli ve açık şekilde temize çıkarılmalarının gereğine karar vermişlerdir. 

“Sonraki hukukçular hep İmameyn hazrtlerinin görüşleriyle fetva vermiş oldukları gibi Mecelle’nin 1716. maddesinde de İmameyn hazretlerinin görüşleri tercih edilmiş olduğundan zamanımızda hakimler bir davada dinledikleri şahitleri gizli ve açık temize çıkarmadıkça hüküm veremez, verirse hükmü nafiz olmaz [infaz edilmez, yerine getirilmez]

“Bunun gibi Mecelle’nin 596. maddesi gereğince gasp eden kimseye gasp ettiği şeyi tazmin etmesi gerekmez. Ancak sonraları hukukçular insanların vakıf ve yetim mallarına hırs ve tama’larını gözlemlediklerinden bu maddenin istisnai fıkrası gereğince vakıf ve yetim mallarını korumak açısından bunlarda tazmin gerektiğine fetva verdiler. 

“Ancak örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan hükümler değişmez. Mesela, zulüm ve yolsuzluk her zaman yasaktır. Bundaki yasaklık hiçbir zaman değişmez.”

Bir, Şeriat'teki adalet hassasiyetine, şahitler konusundaki kılı kırk yaran titizliğe bakın, bir de günümüzün beşer kafası ürünü hukukunun alavere dalaverelerine, "kiralık katil" türünden ne idüğü belirsiz "kiralık şahitler"in cenneti haline gelmiş adliyesine. 

Her toplum layık olduğu idareyi ve hukuk düzenini buluyor.

Bu millet layık olsa ve hak etseydi Şerîat-ı Garrâ (Aydınlık Şeriat) ile, Şer'-i Şerîf (Şerefli/Onurlu Şeriat) ile yönetilirdi.

Ama layık değil. O rahmeti hak etmiyor.

Hak etmeyen bir topluma da Allahu Teala böylesi bir rahmeti nasip etmiyor.

*

Evet, merhum Kuyucaklızade’nin ifade ettiği gibi, zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir.

Örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan Şeriat hükümleri değişmez.

Modernist (yani Batı’nın çağdaş/modern halini “nass” kabul eden), Fazlur Rahman’ın sapık mezhebine tabi olan ilahiyatçılara göre ise ayet ve hadîslerle sabit olan hükümler de değişir, değiştirilmelidir.

*

Akademisyen İbrahim Özdemir’in bir makalesi bu "tegayyür" konusunu ayrıntılı bir şekilde açıklıyor (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/162864).

Özdemir, makalesini şöyle özetliyor (özetin özeti):

“…  Hükümde değişim kavramı, gerçek anlamda bir değişimi ifade etmemektedir. Bu değişimin ispatı için referans gösterilen tüm argüman ve örnekler bu anlamdaki değişimi değil, hükme konu olan cüz’î hâdiselerdeki değişimi ifade etmektedir. … Karâfî (ö. 684/1285)’den İbn ‘Âbidîn (ö.1252/1836)’e kadar bu konuda söz söyleyen fakihler ahkâmın değişmesinden değil, ahkâma tekabül eden mezkûr durumların değişiminden bahsetmektedirler.”

Makalenin sonuç bölümünde ise şunlar söyleniyor:

“Sonuç olarak diyebiliriz ki, son dönmelerde yaygın bir biçimde tartışılan hükümde değişim, ahkâmın değişmesi vb. kavramlar usûlî temellere bina edilmeden ele alınmaktadır. Hükümde değişimin ispatı sadedinde ileri sürülen tüm argümanlar bu konuya ait olmadığı gibi, konuya dair verilen örnekler de bu alana ait değildir. …

“…  Karâfî’den İbn ‘Âbidîn’e kadar hükümde değişim konusuna yer veren tüm fakihler, günümüzde değişim kavramından anlaşılan anlamı kast etmemişlerdir. Bilakis onlar tagayyür kelimesini farklılık anlamına gelen ihtilaf kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Başta İbn Kayyim olmak üzere mezkûr bilginlerce yer verilen fetvada değişim kavramıyla örfte değişim kavramı, sanıldığının aksine hükümde değişime tekabül etmemektedir. …

“Fetvanın değişim gerekçeleri olarak zikredilen zaman, mekân, durum, âdet ve niyet gibi tikel vaki durumlar hükmün bağlandığı şer’î illetlere tekabül etmektedir. Her illetin kendine özgü bir hükmü var olduğu gibi, her vaki durumun da kendine özgü bir hükmü vardır. Hükümler varlık ve yoklukta illetlerle birlikte deveran ettiği gibi, cüz’î-vaki durumlarla birlikte de deveran etmektedir. Cüzî-vaki durumları inceleyen tahkîku’l-menât yönteminin işlevi hükümlere bağlanan bu tikel olgusal durumların tespiti noktasında ortaya çıkmaktadır. Fukaha hükümde değişim kavramı yerine fetvada değişim ve illetlerde değişim kavramlarını kullanmaktadır. Günümüzde de aynı kavramların kullanılması usûlî bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

“…  Hükümde değişim kavramı birçokları tarafından müsellem bir hakikat olarak telakki edilip bütün hükümlere teşmil edilmektedir. Son zamanlarda çokça tartışılan ve tüm şer’î-amelî hükümleri kapsayan tarihsellik konusu bu kavrama dayandırılmaktadır. Hangi alanlarda ve nasıl işlev göreceği belirlenmeyen bu fıkhî kuralın, tahkîku’l-menat yönteminden bağımsız olarak ele alınması, İslam hukukunda bir yöntem dâhilinde kabul edilen değişimin aslî mecrasından çıkıp farklı mecralara girmesi ve sonucu kestirilemeyen birtakım yanılgı ve saplantılara yol açması kaçınılmazdır.”

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Zâhid Kevserî” maddesinde verilen bilgiler de önemli:

“… Kevserî’nin bu alandaki temel görüşleri şöyledir: ... Muâmelâta ilişkin dinî hükümleri diğerlerinden ayrı tutup değişebilirliğini ileri sürmek tutarsızlıktır. … 

“Sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn fukahasının Kitap ve Sünnet’ten Arap dili kurallarına göre anladığı şey ne ise dinî ahkâm odur. Sonraki asırlarda yaşayan fakihler (müteahhirîn) öncekilerin Kitap ve Sünnet’ten çıkardıkları şeylere muhalefet edemez, sadece onların hüküm vermediği veya sonradan ortaya çıkan hususlarda hüküm verebilir; onların ihtilâf ettiği meselelerde tercihte bulunabilir [İttifak ettikleri, icma bulunan hususlarda yeni görüşler ortaya atılamaz]. 

“Bu çerçevede örf ya da maslahat, hükümlerin değişmesine gerekçe yapılamaz. Bu gerekçelerle bazı şer‘î hükümleri yürürlükten kaldırmak ise ahkâm neshetmektir, bu ise insanın teşrî‘ [“şeriat / dinî hüküm” oluşturma] alanına müdahalesi anlamına gelir [Tanrılık/rablik taslamaktır]. Teşrî‘ alanı münhasıran Allah’a aittir [şerik/ortak, paralel tanrı kabul etmez] (Maķālâtü’l-Kevŝerî, s. 108, 111, 113-116). … 

“Kevserî’ye göre akılla tesbit edilen dünyevî maslahatın şer‘î delillerle çatışabileceğini söylemek Allah’ın kulların maslahatını bilmediği anlamına gelecektir. … İbadetlere dair olanların aksine muâmelâta dair hükümlerin zamanın gereği doğrultusunda değişebileceği de söylenemez; çünkü bu doğrudan doğruya insana teşrî‘ yetkisi tanımak demektir. … (a.g.e., s. 118-119).”

İnsana teşrî’ yetkisi tanımak ise, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken belirttiği gibi) onu “rab” edinmektir.

Şirktir, küfürdür.


DİN TAHRİPÇİLİĞİNİN (GÜNCELLEMECİLİĞİNİN) MAKASID İSTİSMARI

 




Mecelle’de şu usul ilkesi yer alıyor: “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur.

Yani bir mesele hakkında anlamı açık ayet ve hadis varsa, o konuda ictihad mahiyetinde yeni hüküm verilemez, "güncelleme" vs. yapılamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler gibi.

Allahu Teala’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez emir ve yasaklar vaz’ etmesi tabiîdir, çünkü herşeyi yaratan, herşeye doğasını, tabiî özelliklerini veren, O’dur.

Allahu Teala’nın yarattığı akıl ile Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını sorgulamak, onlar hakkında hüküm vermek ise, akılsızlıktır.

(Akıl, emrin gerçekten Allahu Teala’ya mı ait olduğunu anlama çabasında gereklidir ve işe yarar, fakat böyle olduğu anlaşıldığında ona düşen, teslimiyettir.)

*

İmdi, zamane devletlerinin (kimisi mantıklı, kimisi mantıksız) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümlerini hiç sorgulamayan “müslüman”ların nasslar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında ne demek gerekir?

Zamane devletleri dedik ama aslında devletluları dememiz gerekiyor.

Çünkü devlet, zihnimizde soyutlama yoluyla ürettiğimiz itibarî ve sentetik bir varlıktır, gerçeklikte devlet diye “kendi başına varlığı olan” bir oluşum yoktur.

Zihnimizin dışında devlet değil, sadece üzerinde yaşadığımız vatan (arazi, toprak), millet dediğimiz insan yığını, bu insan yığınına hükmeden örgütlü bir zümre (yani siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, devletlular), ve bu devletluların yönetimde esas aldıkları ilkeleri (rejim) vardır.

Hatta o ilkeler (rejim) bile maddî varlığa sahip değildir, itibarîdir, gerçeklikte mevcut olan, devlet adına hareket ettiklerini söyleyenlerin (kimi zaman çifte standart içeren, tutarsız ve keyfî) hareket, tutum ve davranışlarıdır.

*

Söz konusu devletlular topluluğu halktan bazılarını yardımcıları olarak istihdam ederler (memurlar), ve (rejim diye adlandırılan) bir “gütme usulü” ile millete tabiri caizse “çobanlık” yaparlar.. Her çobanın mutlaka köpekleri (güvenlik güçleri) de olur.

Bu “çoban”ların bazısı şefkatli ve merhametlidir, kavalıyla koyunların gönlünü hoş etmeye çalışır, bazısı ise elinden sopayı eksik etmez, sürüde ayrı baş çeken ve rejime (gütme usulüne) aykırı hareket eden oldu mu, bir derdi mi var diye düşünmeden kafasına sopayı merhametsizce indirir.

İnsanların gerçek sahibi Allahu Teala’dır; “çoban”lar O’nun ilkelerine (Şeriat’e) uyduklarında emanete riayet etmiş olurlar.

“Gütme usulü” diye kendi kafalarından icat çıkardıklarında veya aralarından birinin ilke ve (devrim madalyası taktıkları) yeniliklerine (ifsat ve tahribatına) tabi olduklarında, sürünün asıl sahibine ihanet etmiş olurlar.

Buna bir de “Sürünün sahibinin emirleri (şeriati) de ne oluyormuş, nasıl güdeceğime ben karar veririm” şeklindeki azgın isyankârlık eklendiğinde, belalarını eksiksiz biçimde bulurlar.

Çünkü gün akşam olur, Güneş batar, alem ölüm demek olan uykuya yatar, ve ertesi sabah herkes uyanıp ruhları bedenlerine tekrar iade edildiğinde sürünün sahibi, hain çobanları hesap sormak üzere huzuruna çağırır.

*

Mecelle’deki bir başka kural şudur: “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.”

Yani zamanların değişmesi ve başkalaşması ile hükümlerin değişeceği inkâr edilemez.

Ancak, aynı Mecelle, “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur” da demektedir.

Bu bir çelişki midir?

Hayır!

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın değişmesi sadece içtihadî meselelerde olabilir.

Fakat bu, her hükmün değişebileceği veya değişmesi gerektiği anlamına da gelmez.

Üstelik, içtihadî konularda, zaman değişmeden de farklı hükümler verilebilmektedir.

Ancak, nassın varid olduğu yerde, böyle bir değişiklik (değiştirmeye müeddî bir içtihat) yapılamaz.

Mesela Kur’an’daki miras hükümlerinin durumu budur.. Zaman değişti diye bu hükümler değiştirilemez.

Nass, zamana uydurulamaz, zaman nassa uymak zorundadır.

*

Zamanın değişmesinin bir önemi yoktur; değişen insanlardır, insanların yapıp ettikleridir.

Zamandan bu şekilde bahsetmek, onu, “insanın iradesini geçersiz hale getiren” bir varlık ya da etken haline getirmek olur.

Parlak fakat aldatıcı bir betimlemedir.

İnsanlar, kendi yaptıkları değişiklikleri “zamanın gereği” adı altında değişmez/değiştirilemez bir etken ilan ettiklerinde, yani o değişiklikleri insandan bağımsız ve insan iradesinin etkisinden azade sabiteler olarak gördüklerinde, ve onlara göre hüküm verdiklerinde, onları nass haline getirmiş olurlar.

Bu, kendisinin elinin ürünü olan puta, kendisini yaratan tanrı konumunu layık görmek gibi birşeydir.

Evet bu, insanın kendi yaptığı değişiklikleri “zamanın gereği” etiketi altında bir tür nass ilan etmesi, nassları da (kendi bedenleri ve amelleri gibi) değişebilir şeyler olarak görmesi anlamına gelir.

Bu, insanın kendi amelinin meşruiyetinin delili olarak yine o ameli göstermesi demektir.

*

Ne yazık ki, “Müslümanların dinlerini iyi anlamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını bilmeleri, dinin küllî ve nihaî hedeflerini gözetmeleri” türünden yaldızlı ve parlak laflar edenlerin birçoğu, bu laflarıyla, (Hz. Ali’nin Haricîler için yaptığı “hak söz ile batılı kastetme” tespitini hatırlatacak şekilde) fesat, tahrifat ve tahribatı kastediyorlar.

Müslümanlar nassları uyguladıklarında Allah ve Resulü’nün “maksad”ı otomatikman gerçekleşmiş, dinin küllî ve nihaî hedefleri de gözetilmiş olur.

Mesela insan, yaşaması için gereken enerjiye yemek yemesi sayesinde sahip olur.. Düzenli biçimde yemek yediğinde, yemek yemenin asıl işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmese ve üzerinde düşünmese bile, maksat hasıl olmuş olur.

Üç yaşındaki çocuk, yemek yemenin faydası, işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmez, fakat Allahu Teala beslenmeye dünyada peşin bir ödül verdiği, onu zevkli ve tatlı kıldığı, buna karşılık yemek yemeyi terk etmeyi de açlık elemiyle azaplı hale getirmiş bulunduğu için, çocuk bu bilgisizliğine rağmen, yaşaması için gereken enerjiyi toplayacak şekilde amel eder.. Yemek yemenin faydası, maksadı, hikmetleri hakkında bilgili olmanın bu noktada fazladan hiçbir katkısı olmaz.. Böylesi bir bilgisizliğin çok fazla bir zararı da olmaz.

Buna karşılık, bir kimse yemek yemenin maksadı, gayesi ve hikmeti hakkında çok iyi edebiyat paralayıp da yemek yemese, ya da insanın tabiî beslenme düzenini değiştirerek yeni icatlar çıkarmaya çalışsa, bu alanda devrim yapma tutkusuyla mesela vücut için gerekli olan maddelerin damardan zerk vs. gibi yollarla verilmesi türünden yenilikler yapsa, bunu da yemek yemenin küllî ve nihaî hedefleri, maksadı gibi parlak ambalajlar içinde sunsa, fesat çıkarmış olur.

Yemek yemedeki maksad, yani beslenmenin küllî ve nihaî hedefleri, yemek yemenin bizzat kendisinde mündemiçtir.

Yemek yeme alışkanlığını “maksad, küllî ve nihaî hedefler” edebiyatıyla “donukluk ve tutukluk” olarak nitelendirmek, beslenmede sofistike olma çağrısı yapmak, toplumun beslenme alışkanlıklarını “beslenmeyi iyi anlayamamak, beslenmenin nihaî hedefini gözardı etme” diye nitelendirmek ya şuursuzluk ve cehalettir ya da bilinçli sahtekârlık.

*

Evet, dinin maksatları, küllî ve nihaî hedefleri, nasslarda mündemiçtir.

Bu nasslar uygulandığında maksatlar/hedefler kendiliğinden gerçekleşmiş olur.

Yemek yenildiğinde, vücudun ihtiyaç duyduğu enerjinin kendiliğinden elde ediliyor oluşu gibi.


MAKASIDU’Ş-ŞERÎA (ZARURAT-I HAMSE) İSLAM DEVLETİNİ ZORUNLU KILMAKTADIR

 



İslam alimleri, Şeriat’in temel gayelerini (makasıdu’ş-Şerîa) beş madde halinde sıralar:

Dinin korunması, nefsin (canın) korunması, neslin (meşru ve sahih nesebin, soy-sopun) korunması, malın korunması (insanların mallarının haksız olarak gasp edilmemesi, meşru kazanç kapılarının kapatılmaması), aklın korunması (içki ve uyuşturucu gibi şeylerle çalışmaz hale getirilmemesi).

Bu beş husus, “makasıdu’ş-Şerîa” olarak adlandırıldığı gibi “zarurat-ı hamse” (beş zorunluluk) olarak da isimlendirilmektedir.

*

İnsanların “akıl”larıyla oluşturdukları hukukî düzenlerin amaçları, Şeriat’in amaçlarıyla kısmen örtüşür.

Şeriat, hukuk düzeni demektir; nitekim dilimizdeki “meşru” kelimesi “Şeriat’e uygun olan” anlamına gelmektedir.

Bir ülke, gerçek anlamda (yani adil) bir hukuk düzeni oluşturmayı başardığı nisbette Şeriat’e de yaklaşmış olur.. Şeriat’e yaklaştığı nisbette de adaleti gerçekleştirme yönünde mesafe alır.

Şeriat’ten uzaklaşıldığı nisbette de hukuk ve adalet ortadan kalkmış olur.. İnsanların can, mal, akıl, ırz ve namus güvenliğinin bulunmadığı bir toplumda (ya da devlette) hukuktan söz edilemez.

Hukuk düzeninden ve adaletten söz etmek, Şeriat’in gayelerini (makasıdu’ş-Şerîa) gündeme getirmek demektir.

Bu yüzden her devlet (Ki devlet, hukuk düzeni demektir), Şeriat’te olduğu gibi insanların can güvenliklerini sağlamaya çalışır. (Ancak, İslam devletinin aksine, İslam dışı devletlerde, rejim muhalifleri kimi zaman "örtülü" yöntemlerle öldürülür, faili meçhul [yapanı (sözde) bilinmeyen] cinayetlerin kurbanı olurlar.)

“Mal” da korunmaya çalışılır, fakat birilerinin “faiz” gibi uygulamalarla emek sarf etmeden ve risk de almadan başkalarının kazancına ortak olması (sömürü düzeninin kurulması) pek engellenmez. (Ki bu sömürü düzeni günümüzde küresel çapta yürürlüktedir.)

*

Aynı şekilde başka düzenlerde de (Şeriat’te olduğu gibi) aklın korunmasına önem verilir.

Fakat bu, akla zarar veren etkenlerin tümden ortadan kaldırılması şeklinde olmaktan genellikle uzaktır. Aklı korumadan çok, korunmayan aklın yol açacağı zararlardan korunma üzerinde durulur. Mesela (trafik kazalarına yol açtığı için) sürücülerin alkollü içki kullanmaları, (üretimin ve verimliliğin azalmasına neden olduğu için) çalışma saatlerinde sarhoş olunması yasaklanır.

Böyle olmakla birlikte, bir arabayı bile bir sarhoşa emanet edemeyen insanlar, koskoca bir devlet gemisini alkoliklere, ayyaşlara, sarhoşlara, saraylarda her akşam çilingir sofra başına kurulanlara emanet etmekte beis görmezler.

Hatta kimi ülkelerde resmi törenlerde ve kutlamalarda içki içilmesi teşvik edilir.

*

Bir ülkede yönetim, Şeriat’e aykırı olduğu ölçüde akla da aykırı hale gelir. Aklın yolunu tuttuğu ölçüde de Şeriat’e yaklaşır.

İmam Şatıbî’nin “el-Muvafakat”ta (çev. Mehmet Erdoğan) belirttiği gibi, insan ya Şeriat’e ya da heva ve hevesine tabi olmaktadır:

“... Allah, davranışların kaynağını iki şeyle sınırlamıştır: Bir: Vahiy ki bu Şeriat olmaktadır. İki: Heva ve heves. Bir üçüncüsü de yoktur. ... Hak ve hakikatin vahiyde olduğu kesin olarak bilindiğine göre, hakkın zıddının da heva ve heves peşinde olduğu ortaya çıkacaktır. Yine Yüce Allah daha başka ayetlerde şöyle buyurur: ‘Ey Muhammed! Heva ve hevesini tanrı edinen, (bu nedenle) bilgisi olduğu halde Allah’ın şaşırttığı ... kimseyi gördün mü?’....”

Evet, Şeriat’e (Allah’ın indirdiklerine) tabi olmayan kişi, heva ve hevesini, nefsanî arzu ve tutkularını tanrı edinmiş olur.

Bu, kendi kendisini tanrılaştırması anlamına gelir.

Şimdi bu noktada birileri, “Sadece vahiy ve heva seçeneklerinden söz edilemez, bir de akıl var” diyebilirler.

Evet, akıl da var.. Fakat mesele, akıldan neyin anlaşılması gerektiği noktası üzerinde düğümleniyor.. Günümüzde akıl adına öne sürülen hususların çoğu aslında heva ve hevesin ürünüdür.

Gerçekten akıl ürünü olan karar ve tutumlar ise Şeriat’e uygunluk gösterir.

*

İşte bu yüzden, Şeriat’in karşısında konumlandırılan millî irade (millet iradesi) ve demokrasi gibi söylemler, heva ve hevesin tanrı edinilmesi, tanrılaştırılması, yani putperestlik ve müşriklik (şirk ve küfür) anlamına gelmektedir.

Martin Buber, milliyetçilik eleştirisinde, “Kolektif bencillik, bireysel bencillikten daha saygıdeğer değildir” der.

Heva ve heves de, millet heva ve hevesi (iradesi) haline geldiğinde makul ve meşru hale gelmiş olmaz.

Tam aksine o, kümülatif heva ve heves, katmerli şirk ve küfürdür.

Bir ulusun kendi kendisine tapınması, kolektif heva ve hevesini ilah edinmesidir.

Ancak bu tapınma, söylemde/lafta kalmakta, pratikte yönetici sınıfın (Ki onlara “devlet” denilmektedir) tanrılaştırılması olarak tezahür etmektedir.

İşte böylesi devletler, Cemal Bali Akal’ın tabiriyle “Sivil Toplumun Tanrısı” olarak kendisini göstermektedir.

Allahu Teala’ya, Allahu Teala’nın şeriatine tabi olmayı gurur ve kibrine yediremeyen ahmak toplumlar, kendileri gibi yiyip içen ve tuvalete giden insanlara “devlet” adını verip onların kulu olmaktadırlar.

*

“Beş zorunlu gaye”den “dinin korunması” hususu üzerinde (birçoklarınca yanlış yorumlandığı için) özellikle durmak gerekiyor.

Dinden maksat, “hak din”dir. Batıl dinlerin (hurafelerin) korunması diye bir gaye yoktur; zaten onların varlığı, dinin korunamamasının bir sonucudur.

İslam devletinde yaşayan kâfirler için “Dinde zorlama olmaması” ilkesi geçerlidir, yoksa, onların “dininin korunması” değil.

Dinin (hak dinin) korunması “gaye”si, insanların Allah’a (şirk koşmaksızın) kulluk etmelerinin şartlarının oluşturulmasını da içerir.

İnsan, Allahu Teala tarafından farz kılınan dinî vecibelerini (eksiksiz biçimde) yerine getirebilme imkânına her halükârda sahip olmalıdır.

Bu da ancak İslam devletinde mümkün olabilir.. O yüzden, devletin (Şeriat’le yönetilen) İslam devleti olması farzdır.

*

Bu noktada, Şeriat’teki “dinin korunması” gayesinin, Şeriat’le yönetilmeyen ülkelerde “rejimin korunması”na dönüştüğünün altını çizmek gerekir.

Zaten, “din”in tanımına bakıldığında, rejim adı verilen kurumun din anlamına geldiği görülülür.

Evet, Türkiye gibi ülkelerdeki rejimler de birer “din”dir. (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesi.)

Nasıl ki Şeriat, dinin korunması amacı çerçevesinde müslüman olmayanların yönetici konumuna gelmelerine izin vermezse, Şeriat dışı rejimler de genellikle “rejim karşıtı” olanları kamu görevlerinden (özellikle de etkili konumlardan) uzak tutarlar.

Böylesi rejimlerde insanların öncelikle rejime “iman ettiklerini” ispatlamaları, rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemeleri istenir.

Mesela Türkiye’de bu, “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini”dir.

“Hayır, bu, (adı konulmamış) resmî dinin (din olarak adlandırılmayan dinin) kelime-i şehadeti.. Benim dinim ve kelime-i şehadetim farklı” demeniz durumunda bütün vatandaşlık haklarınızın buharlaşıp yok olduğunu görürsünüz.

*

Müslümanların (müslüman olmanın ne anlama geldiğini bilen gerçek müslümanların), batıl rejimlerini korumak için insanlara (hakiki anlamda) hiçbir din hürriyeti tanımayanların “demokrasi” mavallarına inanması beklenemez.

Tam aksine, müslüman, demokrasi ve de “millet hakimiyeti” söyleminin (Allahu Teala’yı bırakıp toplumun heva ve hevesini ilah edinme anlamına geldiği için) saf ve som küfür ve şirk olduğunu bilir.

Ali Haydar Efendi rahmetullahi aleyh'in “Demokrasinin ‘d’sini ağıza almak bile küfürdür” demiş olmasının nedeni budur.


LAİKLEŞEN DİYANET, LAİKLEŞTİRİLİP İÇİ BOŞALTILAN İSLAM

 



Diyanet’in 5 Temmuz 2024 tarihli cuma hutbesinde yer alan “zarûrât-ı hamse” (beş zorunluluk) konulu ifadeleri bir “laikleşme”yi yansıtıyor.

Hutbede “zarûrât-ı hamse” (diğer bir tabirle makasıd-ı şerîa) şöyle açıklanıyordu:

“… İslam’ın gönderiliş hikmetlerinden biri de … erdemli ve güvenilir bir toplum inşa etmektir. İslam dini, böyle bir toplumu inşa etmenin yolunu bizlere öğretmiştir. Bu yol; yaratılmışların en değerlisi olan insanın canını, dinini, malını, aklını ve neslini korumaktan geçer. Zarûrât-ı hamse olarak adlandırılan bu beş temel hakka sahip çıkmak farz, hangi sebeple olursa olsun bunlara zarar vermek ise haramdır.”

Meseleyi bu şekilde ifade ettiğinizde, bir bakıma şunu demiş (ya da şunun anlaşılmasını istemiş, şunun anlaşılmasına yeşil ışık yakmış) olursunuz: İslam, mesela bir budistin dinini (budistliğini) korumasını ister, dinini koruyamayıp müslüman olması gibi bir "maksad"ı bulunmamaktadır.

Budist kelimesi yerine başka inançları da koyabilirsiniz.

Oysa Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Bir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Fakat vazgeçerlerse, o takdirde zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara, 2/193)

Demek ki, korunacak olan din, “Allah’ın dini” İslam’dan ibarettir.

Fakat siz, bunu belirtmeyip meseleyi (hangi din olduğuna bakılmaksızın) genel bir “dini koruma” sorunu olarak takdim ettiğinizde, Kur’an’a sırt çevirmiş, bilerek veya bilmeyerek, bilinçlice ya da bilinçsizce, kasten veya gafilce dini tahrip, tağyir ve tahrif etmeye başlamış olursunuz.

İşte bu, fitnelerden bir fitnedir.. Azîm bir fitne.

Ve bu durumda birilerinin, “dini korumak” için sizi uyarması gerekir.

*

Fitne nedir?

Fitne, “Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi”ne izin verilmemesidir.

Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesini isteyen insanlara “irtica, tehdit, tehlike” vs. denilerek savaş açılmasıdır.

Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi”ni isteyenlerin küfür ve/veya şirk rejimleri açısından “tehdit ve tehlike” olmaktan çıkarılmaları için onların “havuç ya da sopa, zor ya da zer (altın)” ile yola getirilmeye çalışılmaları, böylece onların “din anlayışları”yla ve itikatlarıyla oynanmasıdır.

*

Evet, fitne, demokratik, laik, (Türk İslamı/Müslümanlığı lafında görüldüğü üzere) ulusal/milli, (Anadolu irfanı tabirinde olduğu gibi) coğrafî (bir coğrafyadaki insanların üslubunu referans kaynağı haline getiren) bir din anlayışının müslümanlara dayatılmasıdır.

Suret-i haktan gelinerek insanların itikatlarının bozulması, o insanların türlü hilelerle küfür ve şirk rejimlerinin “yandaş”ı ve savunucusu haline getirilmeleridir fitne. 

Bu sapmayla mücadele edecek fikrî donanıma ve kararlılığa sahip insanların zehirleme ve trafik kazaları gibi yöntemlerle ortadan kaldırılmaları, ya da birtakım tuzaklarla itibarsızlaştırılmaya çalışılmaları, iftira, tahkir ve tezyife maruz kalmalarıdır fitne.

Canları istediğinde faili meçhul (yapanı bilinmeyen) mekanizmaları harekete geçirerek meçhul fiiller (bilinmeyen işler) yapan birilerinin, bazen bir adamlarını, bütün bir millete gözdağı vermek üzere, "Laiklik (siyasal dinsizlik) için gerekirse kan da dökülür (Allah'ın indirdiği ile hükmedilmemesi için kan da dökeriz, sizi kör testereyle katır kıtır keseriz)" diye konuşturmalarıdır fitne.

Öldürmeden beter olan fitne”den kasıt işte budur.

Çünkü öldürmek, zaten bitecek olan hayata son vermektir; bu fitne ile insanların gâvur gibi konuşmaya, laiklerin istediği türden uyduruk bir İslam'ı savunmaya zorlanmaları (ve onların da dünyevî kazanımlarını kaybetmemek için buna razı olmaları) ise, ebedî/sonsuz azaba uğrama sebebidir.

*

Bir devlet, Allah’ın indirdiği ile (yani Şeriat’le) hükmedilmesine izin vermiyorsa, yasak getiriyorsa, "kan"lı tehditler savuruyorsa (ve çaktırmadan alttan alta kanlı işler de yapıyorsa), işte o ("Ben ilimden irfandan, akıldan fikirden, insanlıktan anlamam, kandan anlarım" diyen) devlet, ayet-i kerimeden anlaşıldığı üzere, gerçekte, savaşılması gereken bir devlettir. (Gücünüz yetmez, o başka.. Fakat, "itikadınızı korumak, müslüman kalmak" için bunu böyle bilmeniz gerekiyor.)

Ve böylesi bir savaştan gaye, sizin iktidar olmanız, devleti ele geçirmeniz, kişisel veya grupsal (etnik, cemaatsel vs.) iktidarınızı tesis etmeniz değildir.

Gaye, fitnenin ortadan kaldırılması, yani Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesinin önündeki engellerin izale edilmesi, insanların "kanlı tehditler" almasına son verilmesi, Allah'ın indirdiği ile hükmetme hakkı ve özgürlüğünün hayata geçirilmesidir.

İşte, fî sebîlillah (Allah yolunda) cihat bu demektir.

*

Bir devlet, insanların Şeriat’in tüm hükümlerini hayata geçirmelerinin zeminini oluşturduğunda (anayasasını ve yasalarını buna göre tanzim ettiğinde), o ülkede “din yalnız Allah’ın olmuş” olur.

Dinin yalnız Allah’a ait olması, insanların hepsinin müslüman olması ya da müslüman olmaya zorlanmaları değildir.

İslam’ın bütün hükümlerinin uygulandığı, Şeriat’in eksiksiz bir biçimde hayata geçirildiği bir yönetimin/rejimin inşasıdır dinin yalnız Allah'a ait olması.

*

Evet, Diyanet, bir taraftan “dini koruma”dan bahsederken diğer taraftan tam aksi yönde hareket edip ed-Dîn’i (bilerek veya bilmeyerek) tahrif etme şaşkınlığına son vermeli, İslam’ı adam gibi anlatmalıdır.

Müslümanlar için “fitne” olmaktan (derin fitnecilerin gönülsüz aparatı olarak işlev görmekten) çıkmalıdır.. Çıkarılmalıdır.

Birileri ateşle oynuyor, ahiretlerini yakıyorlar, fakat farkında değiller.

“Onu dillerinizle (birbirinizden) alıyor ve hakkında bir bilgi sâhibi olmadığınız birşeyi ağızlarınızla söylüyor, ve bunu (pek) kolay (basit, önemsiz) birşey sanıyordunuz. Hâlbuki o, Allah katında büyüktür.” (Nur, 24/15)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."