akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MAZLUMLARIN SIĞINAĞI "SON KALE", CEMAAT VE İSLAM DEVLETİ

 



Ezilenlerin gür sesidir o

Suskun dünyanın hür sesidir o

Göründüğü gibi olan

Gücünü milletten alan

Recep Tayyip Erdoğan

 

Halkın adamı Hakkın aşığı

O milyonların umut ışığı

Mazlumlara sırdaş olan

Gariplere yoldaş olan

Recep Tayyip Erdoğan

 

Oldu her zaman sözünün eri

Çıktığı yoldan dönmedi geri

Kararlıdır davasında

Anaların duasında

Recep Tayyip Erdoğan

 

Sözü dosdoğru yoktur riyası

Zalimlerin korkulu rüyası

İnandığı yolda giden

Yıllardır beklenen lider

Recep Tayyip Erdoğan


Cemaat konulu önceki yazılarda şu hususa dikkat çekmiştik:

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîse göre, Müslümanlar’ın cemaatinin (devletinin) bulunmadığı zamanlarda bütün fırkalardan uzak durulması gerekirken, ortada cemaatin (başında halife bulunan küresel İslam devletinin) bulunması durumunda ise ona sımsıkı yapışmak icab ediyor.

Bu cemaatten ayrılmamız durumunda ise bizi cahiliye ölümü bekliyor:

“Men harace min et-tâati ve fâraka el-cemaate, fe mâte, mâte mîteten câhiliyyeten.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 50.)

Yani: Her kim (halifeye) itaatten hurûc edip çıkar ve cemaatten ayrılır da fırkalaşırsa ve bu hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.

Hadîste “mâte” (ölür, öldü) fiili iki kere tekrarlanarak vurguda bulunuluyor.

Başka bir hadîste bu vurgu “bir karış” denilerek yapılmış:

“… men fâraka el-cemaate şibran, fe mâte, fe mîtetün câhiliyyetün.”

“… her kim İslam camiasından bir karış ayrılır da ölürse muhakkak onun ölümü bir cahiliyet ölümüdür.”

(A.g.e, C. 6, s. 51.)

Görüldüğü gibi hadîste cemaat kelimesinin başında (İngilizce’de karşılığı “the” olan) “el” takısı var. Bu cemaat “The Cemaat”tir ve İslam cemaatidir. Yani istenen, “herhangi bir cemaate” iştirakle yalnız kalınmaması değil, tek olan o The Cemaat’ten ayrılınmamasıdır.

*

Burada ayrıca “itaat”ten söz edilmesi, olayın “gönüllülük” temelli bir katılım değil, “siyasal otoriteye boyun eğme” anlamında bir gereklilik olduğunu gösteriyor.

Evet, itaat ile cemaatin birlikte zikredilmesi, bu cemaatin reisine itaatin “hukukî” bir zorunluluk olduğunu nazara verir.

Ki bu ancak “İslam devletinin başkanı” için söz konusu olur.

Diğer türden cemaatlerde (topluluklarda) ise itaat hukukî bir mesele değildir, bunlarda ilişkiler ahlâk, adab-ı muaşeret, büyüğe saygı küçüğe sevgi ve gönüllülük esası üzerine kuruludur. 

Yine hadîste “Cemaate bağlanın/katılın!” değil, “Ayrılmayın!” denilmesi, her müslüman için doğal durumun (o “el” takısı ile ifade edilen “belirli” cemaat çerçevesinde) “üyelik” olduğunu ortaya koyuyor.

Velhasıl “cemaat”ten kasıt, ümmetin siyasal birliğini ifade eden ve tek bir imam (önder) tarafından yönetilen, bu imama itaati gerektiren küresel İslam devletidir.

*

Hadîsin devamı da var.

“Men harace min et-tâati ve fâraka el-cemaate, fe mâte, mâte mîteten câhiliyyeten” buyuran Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ve her kim de ulusu/milleti/kavmi/ırkı için öfkelenerek, ya da milleti/ulusu için davetçilik yaparak (davası milliyetçilik olarak), yahut (hak yolda olup olmadığına, haklı olup olmadığına bakmaksızın) milletine/ulusuna (devletine) yardım ederek “içyüzü ve gayesi (Şeriat’e uygunluğu, hak oluşu) belirsiz” bir davanın sancağı altında savaşır ve böylece öldürülürse, işte bu, cahiliye ölümüdür.

Ve her kim de günahsız-günahkâr diye ayırmadan, müminlerinin (vebalinin) korkusunu duymadan, ahitleşilip sözleşilmiş olana verilen söze vefa göstermeden (anayasa ve yasalar ile verilen haklar ve yapılan taahhütler çiğnenerek, yürürlükteki hukuk ayaklar altına alınarak) ümmetimin üzerine yürürse, işte o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

Bu hadîs çerçevesinde ele aldığımızda Kürtçülük davası güden PKK ile onun uzantılarına hizmet edenlerin ve bu yolda silaha başvurup ölenlerin cahiliye ölümü ile öldüklerini söylemek bile gereksizdir..

Herşey açık, ortada..

Ancak, İslam dini sadece laik (siyasal dinsiz, Apocu) Kürtçüleri tekfir edip Cehennem’e yollamak için nazil olmuş değildir.

Türkler (ve “Ne mutlu Türküm diyene” mottosuna sarılan Türk’ten fazla Türkçü “dönme”ler) ve ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Devleti de dinin mesajının, müjde ve inzarının kapsama alanına giriyor.

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yukarıya aldığımız sözleri çerçevesinde düşündüğümüzde Türk milliyetçileri (Türkçüler) ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakkında ne söylememiz gerekir?

Mesela, “Türkiye Cumhuriyeti, İslam’ın bayraktarıdır, Şeriat’in hizmetindedir, iç ve dış politikasını İslam’a (Şeriat’e, Kur’an ve Sünnet’e) göre tanzim eder, devlet bir yasa çıkardığı zaman o yasa Şeriat’e uygunluk bakımından (Osmanlı’da olduğu gibi) İslam alimleri tarafından denetlenir, Şeriat’e aykırı yasalar iptal edilir, herhangi bir topluluğa karşı savaş açıldığında önce bunun için ‘Şeriat’e uygunluk’ fetvası alınır” diyebiliyor muyuz?

Hayır!

Böyle dersek, hem yalan söylemiş hem mevcut anayasayı ve yasaları tanımamış, hem de devlet erkânına anayasal bir ilkeyi (laikliği) ihlal etme iftirası atmış oluyoruz.

Bununla birlikte devlet kurumları Şeriat’in hükümleri “laik ulusal çıkar” hesabına “istismar” edilebildiği zaman “Laikliğin canı cehenneme” moduna girebiliyor, laik-Kemalist devlet için şurada burada çarpışıp ölenleri (Allah yolunda cihat etmiş, Allah’ın dini/şeriati hakim olsun diye çarpışmış gibi) “şehadet” rütbesiyle müjdelemekten asla geri durmuyorlar.

Kimse de çıkıp “Ne demek şehadet! Burası laik (siyasal dinsiz) bir devlet.. Devletimiz dinler arasında tarafsız (din-siz) durumdadır. Dolayısıyla ölenlerimiz İslam için olduğu kadar Budizm için de, Yahudilik için de ölmüş sayılır. O yüzden şehitlik gibi Şeriat kavramlarını kullanmamalıyız” demiyor.

*

Burada bir parantez açalım.

Odatv.com bugün (29 Şubat 2024) Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını şu başlıkla yayınladı: “Özkök kitabın ortasından konuştu: Rabia son kalesinden de artık çekiliyor”.

Yazı başlığındaki “son kale” tabiri önem taşıyor.

Malum, 10 yılı aşkın bir zamandır birileri Türkiye için “son kale” edebiyatı yapıyor.

Özkök’ün yazdıkları doğruysa eğer, Rabia (Mısır İhvan’ı) son kalesinden çekiliyor değil, AK Parti iktidarının son kale edebiyatı çöküyor.

Özkök’ün bazı cümlelerini aktaralım:

Olay 20 Şubat 2024 günü patladı.

Birçok internet sitesinde şöyle bir haber çıktı:

“Müslüman Kardeşler Örgütünün Türkiye’deki başkanının vatandaşlık hakkı geri alındı.” (…)

Londra merkezli Arap gazetesi Şarkul Avşat’ın edindiği bilgilere göre , İhvan’n 50’ye yakın üst düzey örgüt yetkilisi 2022 yılında 400 bin dolarlık gayrimenkul edinmesi karşılığında TC vatandaşlığı almıştı ve İstanbul’da oturuyordu.

İşte bu İhvan Örgütünün 50 mensubunun vatandaşlıkları iptal edilmiş.

Oysa geçtiğimiz yıllarda “Türkiye’nin Müslüman Kardeşler örgütü mensuplarına sınır dışı edilmeyecekleri konusunda güvence verdiği” yolunda birçok haber çıkmıştı. (…)

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir televizyon kanalının Gazze konusundaki yayınlarına bile yalanlama yapan İletişim Başkanlığı Dezenformasyon Dairesi, bugüne kadar herhangi bir açıklama yapmadı. (…)

Aydınlık gazetesinde okuduğum bir habere göre, Suriyeli yazar ve analist Hasan Yusuf sosyal medyada ilginç bir paylaşım yapmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Esad’ın fotoğraflarını yan yana koyan Hasan Yusuf altına da şu yazmıştı:

“Sıra Suriyeli muhaliflerde. Suriye muhalefetinin Türkiye’den çıkarılması için bir Türkiye-Suriye mutabakatı geliyor.” (…)

Ve tekrar ediyorum, bütün bu haberlerle ilgili olarak Ankara tarafından yapılmış tek kelime açıklama yok.

Buna karşılık somut bilgi olarak elimizde çok ilginç bir görüntü var.

Yazdığım bu haberlerden 4 gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sakarya’da yaptığı mitingde bir pankart apar topar toplatıldı.

Pankartın üzerinde şu yazıyordu:

“İsrail ile ticaret utancı sonlandırılsın…”

İhvan sınırdaşı edilirken., İsrail’le ticaret devam ediyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün dünyaca taktir edilen pragmatizmi bir kere daha kendini gösteriyordu.

Evet, Özkök’ün yazısındaki bazı ifadeler böyle..

Söylediğine göre, Türkiye Müslüman Kardeşler örgütü mensuplarına “sınır dışı edilmeyecekleri konusunda güvence verdiği” halde, şimdi ülkeden kovmuş olabilir.

*

Özkök’ün yazdıklarından ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış, bilemeyiz.

Ama bildiğimiz başka şeyler var.. Onları yazalım..

Yukarıda tercümesini aktardığımız hadîsinde Rasulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “ahit/sözleşme sahibine verilen ahde/söze vefa göstermeyen(lâ yefî li zî ahdin ahdehû) için “O benden değildir, ben de ondan değilim” buyuruyor.

Yine, (son zamanlarda kimsenin, özellikle de “Şeriat karşıtı sözde ahlâkçı sahtekârların hiç hatırlamadıkları ve hatırlatmadıkları) sahih bir hadîste belirtildiği gibi, münafığın üç özelliği vardır: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde döner, emanate ihanet eder.

Özkök’ün yazdıkları doğruysa, AK Parti iktidarı münafıklık alanındaki eksiklerini tamamlamak, eksik gedik bırakmamak için dört nala koşturuyor demektir.

Mısır’da İhvan’a yanlış taktikler verdiler, (Şeriatçılığı bırakıp laikçilik yapmaları gibi) yanlış tavsiyelerde bulundular, ve şimdi, Özkök’ün yazdıkları doğruysa bir başka yanlış yapıyor, onları “satıyorlar”.

Aynı şekilde Suriye’de de yanlış yaptılar.. Esed’e verdikleri sözlerden döndüler, (dönemin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı gibi) bir yandan Suriye heyeti ile Adana’da görüşmeler yaparken diğer yandan ABD ile anlaşarak onların kuyusunu kazmaya giriştiler.

Evet, Özkök’ün yazdıkları doğruysa, şimdi İhvan’ın yanı sıra, Suriye’de dolmuşa bindirilip Esed’e karşı harekete geçirilenler de topun ağzında..

Satılacaklar..

Tek engel, Esed’in şimdilik pazarlığa yanaşmıyor olması.

Umarım Özkök’ün yazdıkları doğru değildir.

*

İşlerin bu noktaya geleceği belliydi..

On yıl önce yazdık.. Bu yol, yol değil dedik.. Bu milletin bugünkü nesillerinin Türkiye’nin böyle atak ve agresif bir dış politika yürütmesine imkân verecek bir kalite ve kalibrede olmadığını söyledik. (Bkz. https://tebyin.wordpress.com/2013/12/30/akpartinin-sonbahari-kimliksizligin-iflasi/)

AK Parti’nin “son kale” oratoryosunun tenor ve sopranoları ise, Davutoğlu şefliğinde “özgüven, büyük düşünme, uluslararası ilişkilerin nesnesi değil öznesi olma, küresel güç olma” çığırtkanlığı yaptılar, itidal tavsiye edenleri bir hain ilan etmedikleri kaldı.

Hem üslupları yanlıştı, hem yöntemleri.. Hem niyetleri bozuktu, hem idealleri..

*

Büyük milletleri ve büyük insanları büyük yapan, büyük konuşmaları değildir, sükunet, sühulet ve tevazu ile büyük işler yapmalarıdır..

Büyük işler yapanlar genelde asla büyük konuşmazlar.. İddialı laflar etmezler..

Büyük konuşmak, iddialı laflar etmek, başına belayı sarmaktır.. Çünkü kim büyük konuşur ve iddialı laflar ederse, o laflarıyla imtihan olunur.

Çoğu zaman da altında kalır, ezilir.

Mesela şu gençliğinde sosyalistlik taslayıp paylaşma nutukları atan fakir fukara edebiyatı şampiyonlarına bir bakın, ileri yaşlarında bol parayla imtihan olunmuşlar ve hepsinin de palavracı sahtekâr dümbelek olduğu cascavlak ortaya çıkmıştır.

Gençlik yıllarında tanıdığımız nice hızlı mücahitin durumu da aynı.. Büyük çoğunluğu “mahcup Kemalist, ılımlı laik” kalantor “mütahit”, işadamı vs. haline geldiler.

*

Her iddianın bir sınavı vardır.

Ahlâk edebiyatı yapanlar, "İslam'ı Şeriat'e indirgemeyelim, asıl önemli olan ahlâk" diyenler, "yalan söylememe, sözünde durma, ve emanete riayet" hususlarında herkesten fazla titizlik göstermek durumundadırlar.

Evet, iddia imtihanın kardeşidir.. Adama "Halep oradaysa arşın burada, şu kumaşları bir kere de burada ölçelim, iddianız doğru mu yanlış mı görelim" derler.

Mümin ve müslüman olduğunu söylemek de böyledir. bunun da bir imtihanı var..

İman iddiası, kesinlikle sınavdan geçer:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?

“Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”

(Ankebut, 29/2-3)

Evet, bu işler öyle büyük konuşmayla olmuyor..

Allahu Teala, doğruları da, yalancıları da ortaya çıkarır.

Bugünler geçer, yüksek perdeden attığımız nutuklar unutulur, geride bir tek (iyisiyle kötüsüyle) yaptıklarımız kalır.. Notumuz ona göre verilir.

Umarız AK Parti iktidarı geçmişindeki hataları tekrarlamaz, sabıka kaydını yeni marifetlerle zenginleştirmez.

AK Parti sözcüleri ve yandaş kalemşorlarının Özkök’e ağzının payını vermesini bekliyoruz.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


İSLAM DAVETÇİLİĞİNDEN ATATÜRKÇÜ LAİKLİĞİN NEFERLİĞİNE








Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesindeki şu satırlar önemli bir soruna dikkat çekiyor:

El-Makdîsî’nin iddiasına göre de birçok “tağuti” sistem parlamento ve meclis gibi resmi kurumların kapılarını davetçilere açmak suretiyle onları sistemin içine çekme çabası içinde olmuştur. Hasımları ile aynı çatı altında toplanan davetçiler, yaptıkları sonu gelmez toplantılar neticesinde benimsedikleri davanın düşmanları tarafından sulandırıldığını bir müddet sonra idrak edemez hale gelirler. Nihayetinde esas davaları olan kâfirlerden uzak durma, onların kanunlarını kabul etmeme ve onların takip ettiği yolu tanımama gibi meseleleri bir kenara bırakıp vatanın ve milletin selameti, güvenliği ve ekonomik kalkınması gibi meseleleri dert edinmeye başlarlar. Tüm bu çaba küfürle yönetilen vatanlar için verilmektedir. Davetçiler bu tuzağa düştükten sonra artık düzenin neferi haline dönüşürler ve kanunlara ve anayasaya bağlı kalacaklarına dair yeminler etmeye başlarlar (El-Makdîsî, 1984, 66).

Bu ifadeler Mısır, Tunus, Cezayir ve Pakistan için geçerli olabilir, fakat Türkiye için geçersizdir.

Çünkü Türkiye’de parlamento (TBMM) İslam davetçilerine kapalıdır.

Yani bir müslüman parlamentoda “İslam davetçisi” olarak görev yapamaz.

Diğer parlamenterleri (milletvekillerini, partileri) İslam’a (Şeriat’e) davet edemez.

Çünkü, Türkiye’nin (hristiyan-yahudi patentli çağdaş uygarlığın gereği olarak) siyasal dinsiz (laik) hale getirilmesini sağlayan Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı kalacağına en baştan yemin etmiştir ve İslam davetçiliğinden uzak durmak zorundadır.

Salt kişisel ikbali için siyaset yapmıyorsa, en iyi ihtimalle, vatanın ve milletin “siyasal dinsiz” selameti, güvenliği ve ekonomik kalkınması için ter dökmeye ve çene çalmaya başlar.

*

Böyle olduğu için  Türkiye’de siyaset yapan müslümanlar (Necmettin Erbakan’ın tabiriyle) “kuş dili” konuşmak durumundadır.

İnsan gibi konuşursa başı belaya girer.

[Mehmed Akif gibi TBMM’deki tüm zamanını susmakla geçirmek veya kuş gibi ötmek zorundadır.. İki Mehmet Akif var, birincisi İstiklal Harbi öncesindeki konuşan Mehmed Akif, ikincisi, marşı yazdıktan sonra hep susan.. (Kuş gibi ötmektense susması saygıya layık bir davranış.) O dönemde hemen herkes biraz değişmek ve susmak zorunda kaldı.. Eski Said'in Yeni Said'e dönüşmesi gibi.. Said, Eski Said olarak kalsaydı ne olurdu? Cevap belli: Şeyh Said ve Es’ad Erbilî gibi olurdu.. Fakat Yeni Said de laik yani siyasal dinsiz düzenin gazabından kurtulamadı, ömrü hapislik, sürgün ve zehirlenmelerle geçti.

Kuş dili deyince.. 1989 sonbaharı ya da 1990 yılı ilkbaharıydı. Avrupa Milli Görüş Teşkilatı, Köln’de Ren Nehri kenarındaki Jugendherberge’de, Almanya’daki yüksek öğrenim öğrencilerine yönelik bir program düzenlemişti. Konuşmacılar Erbakan, Lütfi Doğan Hoca, Oğuzhan Asiltürk, Recep Tayyip Erdoğan, Mustafa Tahhan ve Beşir Hamitoğulları gibi isimlerdi. Tahhan’ın konuşmasını Fatih Saraç tercüme etmişti. Erbakan, konuşmasını öğrencilerden biri kayda almaya kalkışınca ona engel olmuş, “Biz burada açık konuşuyoruz, dışarıda ise ‘kuş dili’ kullanıyoruz” demişti. Gerçekten de o toplantıda açık konuşmuş, Refah saflarında yer almayanlar için çok ağır ifadeler kullanmıştı. Bu dil farklılığı Erbakan’ın ayıbı gibi görünebilir, fakat gerçekte sözde demokratik ve özgürlükçü “düzen”bazlığın ayıbıdır. Nitekim bu laik demokrat düzen “zamanı gelince”, yani Erbakan iktidar olunca Refah Partisi’ni de, yerine kurulan Fazilet Partisi’ni de kapattı. Ve Erbakan’ı siyasi yasaklı yani siyasi mevta haline getirdi. Şayet o gün Erbakan’ın partisi bugünkü Saadet Partisi gibi siyasetin etkisiz elemanı olmaya devam etseydi kapatılmaz, düzen de “Bakın biz kimseyi yasaklamıyoruz, ne kadar özgürlükçü ve demokratız bir bakın! İşte Cumhuriyet'in farkı! Laikliğin farkı!” diyerek hava atmaya devam ederdi.]

Erbakan İslam kelimesini kullanamadığı için Milli Görüş ve Adil Düzen tabirlerini kullanıyordu.

Bu “kuş dili”, kısa vadede bir çözüm gibi görünebilir, fakat uzun vadede çürütücü ve öldürücüdür.

O dil, kullananları yavaş yavaş (manen) zehirler.

Bediüzzaman "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar" diyor.

Taktik yalan, cahillerin elinde önce stratejik yalana sonra da hakikate dönüşür” diyenler de var.

*

Nitekim, Erbakan’ın son partisi Saadet’in başındaki Temel Karamollaoğlu’nun “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek İslamcılık karşıtlığı yaptığını gördük.

İslam dinmiş, İslam--lık ideolojiymiş..

Peki Milli Görüş-çü-lük ne?

İslam-cı olmuyor fakat Görüş-çü oluyor.

Aynı durum Adil Düzen tabiri için de geçerli..

Erbakan’ın takipçileri Adil Düzen diye diye İslam’ı neredeyse unutacaklar.

O kadar ki, Karamollaoğlu devletin dinsizliğini (laikliğini, İslamsızlığını) savunma anlamına gelecek şekilde “Devletin dini adalettir” diyebildi.

[“Düzen”bazların yalanlarından biri de bu uydurma sözü Hz. Ali’ye izafe etmeleri.. Hz. Ali’nin yok böyle bir sözü!. Onun döneminde Arapça’da devlet kavramı bugünkü anlamda kullanılmıyordu. O devirde mevcut devletler için (Hz. Ömer’in “Adalet mülkün/devletin temelidir” anlamındaki “el-Adlü esasü’l-mülk” sözünde olduğu gibi) mülk tabiri kullanılıyordu.. Hz. Ali’nin “Mülkün dini adalettir” diye bir sözü yok!.. Zaten Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve halifelerinin devleti (Muaviye r. a.’e kadar) mülk değildi, nev’i şahsına münhasır bir oluşumdu.. Ne Hz. Ali’nin başında olduğu siyasal yapı mülktü, ne de Hz. Ali “mülk sahibi” anlamında melikti.]

Adalet devletin temelidir, fakat dini değildir.

İslam adaletsizlik midir ki devletin İslam’dan ayrı olarak adalet diye bir dini olsun?!

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Mâtürîdî” maddesinde Şükrü Özen, İmam’ın “zalim olduğu [Şeriat’e aykırı yönetim sergilediği] kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına âdil diyen ve dolayısıyla zulmü adaletle vasıflandıran kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat belirtmesi”nden söz ediyor.

Dikkat edin, zalim olmak tek başına küfür nedeni değildir, fakat zulmü adalet olarak nitelendirip savunmak küfürdür. Maide Suresi'nin 44'üncü ayetindeki "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler"in kâfir olmaları durumu da böyledir. Allah'ın indirdiği ile hükmetmemekle kalsalar zalim ve fasık olurlar, fakat yaptıklarını savundukları, helal, caiz, makul, meşru ve gerekli gördükleri zaman küfürlerinden şüphe edilemez. Onların küfründen şüphe eden de kâfir olur. 

İmam’ın tekfir demek olan bu fetvasını şerh eden Gümüşhanevî rh. a. şöyle demektedir:

İmam Ebu Mansur Matüridî şöyle demiştir: ‘Zamanımızın sultanı [devlet başkanı] âdildir diyen kimse kâfir olur.’ Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye helal veya adalet demek küfürdür.

Adalet, cüz’î (parça buçuk kabilinden) bir meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur.”

(Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, İstanbul: Bedir Y., s. 159-60.)

*

Evet, İslam ulemasının adaletten kastı İslam’dır, Şeriat’tir.. Formül basit: Şeriat eşittir adalet.

Şeriat’in (İslam’ın) olmadığı yerde zulüm vardır.

Bu zulme adalet diyen ise kâfirdir. (AK Parti’nin açılımı Adalet ve Kalkınma Partisi.. Adaletin partisi.. Peki adaletten anladığı ne, din mi?.. Hayır, kendilerinin İslamcı/dinci bir parti olmadığını defaetle söylemiş durumdalar.. Dinci değillermiş, muhafazakâr demokrasiyi savunuyorlarmış.. İmdi, İmam Matüridî bugün yaşasaydı bu anlı şanlı adamlar için nasıl bir fetva verirdi? Ey yeşil sarıklı ulu hocalar, bana cevap verin, lütfedip merakımı giderin!)

“Devletin dini adalettir” hurafesini tekrarlayanlara göre İslam, devlet için adaleti sağlayamıyor, laikçiler yani “siyasal dinsizlik”çiler kendi kafalarından adaleti buluyorlar. Adaletin sağlanmasında ilk şart da önce dine/İslam’a sırt çevrilmesi.

Çünkü adalet adlı bu yeni din, ortak kabul etmiyor..

Peki adaletten neyi anlıyorlar? Adalet nedir? 

Bazılarının bu soruya cevabı “Türkiye’de adalet bir kadın adıdır”dan ibaret.

*

Evet, Türkiye’de parlamento gibi resmi kurumların kapılarını İslam davetçilerine açması diye birşey yoktur.

Eğer bir kurumun kapıları davetçilere (sözde) açılıyorsa asıl maksat onları “dava müşriği” yapmak, davalarında “ortaklık” kurmak içindir.

Onlara yapılan ortaklık teklifi kabaca şudur: “Tamam, Şeriatçı olun, İslamcı olun, fakat aynı zamanda ‘yerli ve milli, Türkiyeci’ olun.. ‘İslam dünyası ayağa kalkacaksa laik (siyasal dinsiz) Türkiye’nin liderliğinde ayağa kalkacaktır’ deyin.. ‘İslam en güzel Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa'nın Türkiye’sinde yaşanıyor’ diye konuşun.”

Doğal olarak bu ortaklık ve işbirliğinden uzun vadede maddeten güçlü ve iyi teşkilatlanmış olan taraf kârlı çıkıyor.

*

Mevcut düzen bu taktiği 1960’lı ve 70’li yıllarda komünistlere karşı kullanıyordu.

Mesela 1952 tevkifatında tutuklanan, sonrasında arkadaşlarından ayrılan ve bir itirafçı olarak geçmişini sorgulayan kitaplar yazan Aclan Sayılgan’ın eserlerinde verdiği mesaj böyle birşey.. “Türkiye’de komünistlik/solculuk milli (ulusal) olmalıydı” diyor. (Aclan Sayılgan o dönemde bütün solcuların bildiği ve nefret ettiği biriydi. Deprem ve Tutuklama romanları otobiyografik niteliktedir. Onu şimdi ne solcular ne de düzenperestler hatırlıyor. "Ondan kalan boynu bükük ve sefil, kitaplık bahçesine diktiği birkaç karanfil.")

Ona bu millilik aklını kimlerin verdiği belli.

*

Evet Türkiye, siyaset alanında İslamî davete izin vermeme bakımından son derece katı, tavizsiz, despot, baskıcı ve Firavun yönetimine rahmet okutacak kadar yasakçı bir rejime sahip..

Fakat Türkiye müslümanları siyasî alanda ciddi bir İslamî davet (davetçilik) hassasiyeti taşımadıkları, dertleri Türkiye’de Allahu Teala’nın hükümlerinin uygulanmasından ziyade kendilerinin rahat koltuklara, yüksek makam ve mevkilere, iyi maaşlara sahip olmalarından ibaret bulunduğu, düzen de onlara “dava müşriği” olmaları, “kuş dili”ni inanarak ve samimiyetle benimsemeleri karşılığında bu imkânı sağladığı için, rejimin yasakçılığından şikâyetçi değiller.

O koltuklara, makamlara, maaşlara, ihalelere, yönetim kurulu üyeliklerine vs. alışınca da zamanla “laikliğin davetçisi ve tebliğcisi” haline geliyorlar.. Şeriatçıları/İslamcıları düzen namına yola getirmeye, irşad etmeye uğraşıyorlar.

Türkiye’de cemaatler ve tarikatların bile çoğu bu durumda.. 

Selanikli’den fazla Selaniklici “Haydar Baş ve oğulları tarikatı”nda ne görüyorsunuz? İskenderpaşalı (Hakyolcu) Sağduyu Partisi’nin “dinî değerler”e kapıyı gösteren fakat boz kurtçuluğu alkışlayan kurtlanmasını nasıl değerlendirmeli?.. 

Sözde siyasetin şerrinden Allah’a sığınan Nurcuların bir bölümünün bile düzenperest hale gelmiş olmasını nasıl yorumlamalı?


LAİK DEMOKRASİYE İMAN EDİP İSLAMCILIKTAN VAZGEÇENLER, MÜCAHİTLİKTEN "MÜTAHİT"LİĞE VE MÜŞAHİTLİĞE GEÇENLER, DERİN DÜZENLE ANLAŞIP DERVİŞLİK EDEBİYATININ GÖLGESİNDE KARUNVARİ SALTANAT SÜRENLER

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde yer alan şu ifadeler önemli:

İhvan-ı Müslimin gibi ana akım İslamcılar, siyasetin içinde kalarak parlamentoda mansıp sahibi olmanın; İslamî davetin önündeki engelleri kaldırma, dindarların maruz kaldığı baskıları azaltma, İslami hakikati dile getirme ve yayma gibi hususlarda bir imkân tanıdığını ve bu durumun Müslümanların menfaatine olduğunu her daim kendilerini tenkit eden radikal unsurlara karşı argüman olarak kullanmışlardır. El-Makdîsî ise İhvan’ın bu argümanlarına da itiraz etmektedir. Öyle ki ona göre, İslam’da dinin asli unsuru kabul edilen tevhit inancı, söz konusu siyasal sistem içinde yok sayılmaktadır. Hal böyleyken diğer tâli meselelerde birtakım kazanımlar elde etmek, dinin maslahatı için pek bir anlam ifade etmemektedir. Zira tâli bir maslahat için asıl olandan vazgeçmek kabul edilemez bir anlayıştır. ... Müslümanların maslahatı için bu metot etrafında çabalayanlar ona göre, tağuti sistemlerin oyuncağı haline gelmiştir. Nitekim el-Makdîsî; Mısır, Cezayir ve Kuveyt’te siyasal katılım yanlısı İslamcıların nasıl başarısız olduklarını, kendi görüşünü desteklemek adına örnek vakalar olarak sunmaktadır (El-Makdîsî, ts., 42-47).

Bazıları, “Bu listeye Türkiye de eklenebilirdi” diye düşünebilirler..

Gerçekten de ilk bakışta, eklenmesi gerekir gibi görünüyor.

Fakat, Mısır, Cezayir ve Kuveyt ile Türkiye arasında şöyle bir fark var: Söz konusu ülkelerde mevcut sistem içinde “müslümanca” siyaset yapmaya çalışanlar, gayelerinin Şeriat’i bütün kurum ve kurallarıyla uygulamak olduğunu söyleyebiliyorlardı.

Türkiye’de ise bu mümkün değil..

Bu ülkede bütün partiler “sistem partisi” (laik demokrasiye ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı) olmak zorundadırlar.

Aksi takdirde Anayasa’ya ve Siyasal Partiler Kanunu’na muhalefet etmiş olurlar ve kapatılırlar.

*

Bu yasakçı rejim, Türkiye’de, İslamî gayeler için siyaset yapmaya çalışanları takiyye yapmaya, “gizli gündem”le hareket etmeye zorlamış bulunuyor. 

(Takiyye ve gizli gündem sanatının patenti, sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını alan Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’ya ait.. Sözde Osmanlı Devleti’ni kurtarmak için Samsun’a çıkan Selanikli, asıl niyetinin Osmanlı Devleti’ni yıkmak, hilafetin ve saltanatın ocağına incir dikmek olduğunu Erzurum Kongresi günlerinden birinin gecesinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıklamıştı. Bu niyetini İstanbul’dayken –halvet olup yalnız olarak başbaşa dostane görüşmeler yaptığı- İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi ajan Rahip Frew’a açıp açmadığı konusunda ise herhangi bir itirafı yok.)

“Düzen”, takiyye yapanların çalışmaları “tali” (ikincil, yan) meselelerle sınırlı kaldığı sürece bu tür girişimlere izin veriyor.

Çünkü bu, söz konusu düzen karşıtı unsurların bir süre sonra devşirilip “düzen yanlısı” hale gelmeleri sonucunu verebilmektedir.

Ayrıca, düzen karşıtlarının tali meselelerdeki kazanımları düzenin aslî yapısının restore edilmesini ve daha iyi işlemesini de sağlayabilmektedir.

Ancak iş aslî yapının bazı temel öğeleriyle oynanmasına gelince, takiyyeye, "düzen"in suyuna gidilmesine bile izin verilmediğini, derinlerin mızıkçılık yaparak muhalifleri tümden oyun dışı hale getirdiklerini gördük.

*

Türkiye’de 28 Şubat’ta işte bu yaşandı.. 

Erbakan “havuz” ekonomisiyle (milletin kanını emmekte olan) yerli ve milli imtiyazlı azınlığın çanına ot tıkamaya kalkışmasa ve küresel ölçekte de (yahudi-hristiyan hegemonyasını tehdit eden) D-8’ler marifeti ile İslam birliği projesinin temellerini atmasaydı, iktidar olması hoşgörüyle karşılanabilirdi.  

Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi ülke içinde her kesime mavi boncuk dağıtsa, Washington’a çağrılınca koşa koşa gitseydi, daha sonraki süreçte cumhurbaşkanı da olabilirdi.

Öyle olmadı, CIA ile stratejik ortaklık ilişkisi içindeki MİT tarafından altı oyuldu.. Yapılan hakaret ve aşağılamalar yetmiyormuş gibi, Sakaryalı korumalar müdahale etmeseydi, sözde vatansever özde Amerikan uşağı Kemalist subaylar onu döveceklerdi.

Şaşırmayın, merhum Menderes'e daha fazlasını yapmışlardı.

Evet Erbakan, sırf yerli milli sömürü düzeninin ve düzenin Batılı ağalarının tekerine çomak sokmaya başladığı için siyasî yasaklı hale getirildi.. Partisi Refah kapatıldı.. Ardından kurulan Fazilet Partisi de aynı akıbete uğradı..

Bunun üzerine Erbakan’ın pragmatik adamları (Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener vs.) hocaları Erbakan’ı terk ettiler, “Takiyyeden hayır gelmiyor, iktidar vizesi alamıyoruz, samimi olarak düzen yanlısı olalım, düzene biat edelim, iktidar olalım” diyerek AKP’yi (AK Parti’yi) kurdular.

Bunun sonucunda Erbakan’ın yedek partisi Saadet kolu kanadı kırılmış, tüyleri yolunmuş hale gelince, kapatılmasına da ihtiyaç kalmamış oldu.

Ölü mü diri mi olduğu belli olmayan, baygın halde cansız yatan, ya da ağrı ve sızı içinde can çekişip inleyen birini kim döver ki?!

(Sözde “dindarlık” adına ortaya çıktıkları halde daha baştan hiçbir takiyye ve gizli gündem dertleri olmadan “düzen”baz hale gelen Haydar Baş belası tipi kifayetsiz muhteris ikbal avcısı siyaset dolandırıcılarını anmaya bile değmez.. İskenderpaşa Cemaati’nin varis kayyumu Muharrem Nureddin Coşan’ın bitkisel hayat yaşayan Sağduyu Partisi de aynı durumda.. Bitkisel hayatta olmasına aldanmayın, cemaat mensuplarını "laik demokrasi dervişleri" haline getirme işlevini optimal verimlilikle yerine getiriyor.)

*

Çakmaktaş’ın yazısı şöyle devam ediyor:

Yine El-Makdîsî; ana akım İslami hareketin, mevcut siyasi düzen içinde faaliyette bulunmanın Müslümanların yararına olduğunu ispatlamaya matuf argümanlarını aktardıktan sonra eski ulemaya referansta bulunarak bu metot anlayışını İblisin bir tuzağı olarak tanımlamıştır. Ona göre, günümüz tağutları ile kıyaslanamayacak derecede daha ehven olmalarına rağmen eski ulemanın kendi dönemlerindeki yöneticilere karşı olan tavrı son derece açık ve nettir. Bugünkülerin aksine selef uleması, devlet idarecilerinden uzak durmayı, onları daha rahat tenkit edebilmek adına zaruri görmekteydi. Hatta bir ikrama mazhar olurlar da onlara karşı bir yumuşama gösterirler endişesiyle iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak amacıyla dahi olsa onların yanına gitmeyi hoş görmemişlerdir (El-Makdîsî, 1984, 27-28). Öyle ki onların bu mekânlardan uzak kalması sadece zulmün ve haksızlığın olduğu dönemlerde vuku bulmamış, doğru yol üzere şeriata tabi olan yöneticilerin iktidarda olduğu dönemde de bu tavır devam etmiştir (El-Makdîsî, 1984, 35).

Ebu’l-Munzir eş-Şankîtî de ana akım İslamcıların demokrasinin İslamlaşma yolunda bir araç olarak kullanılabileceği iddiasına itirazda bulunmuştur. Ona göre hiçbir Müslüman ülkenin demokrasi tecrübesi İslamlaşma adına bir fayda sağlamamış ve bu anlayış üzerinde yol alınarak bir İslam devleti inşa edilememiştir. Kaldı ki ona göre demokrasiyi İslamlaşma yolunda bir vesile olarak görmek de şirki tevhide ulaşmada bir araç olarak görmek anlamına gelmektedir. Diğer taraftan eş-Şankîtî; bazı İslamcıların demokrasiyi, onun felsefesi ve araçları olarak ayırt etmelerine ve destekledikleri kısmın seçimler ve parlamento gibi demokrasinin araçları olduğu görüşüne de itiraz etmektedir. Zira ona göre demokrasiyi, onun Batı menşeli felsefe ve ilkelerinden ayırt etmek mümkün değildir. Dolaysısıyla İslamcıların insanları demokratik sisteme katılıma davet etmesi açık bir şekilde demokrasi ile çatışan İslami değerlerin ilgasına yönelik bir davet anlamına gelmektedir (Eş-Şankîtî, 2011, 12-13).

Türkiye’de Erbakan’ı terk edenler (yani Erdoğan’la birlikte AKP’yi kuranlar), yollarını ve zihniyetlerini de değiştirmişler, Millî Görüş gömleğini üzerlerinden çıkarmışlar, parça pinçik edip çöpe atmışlardı. (Erbakan’ın “kuş dili”nde Millî Görüşçü olmak, İslamcı/Şeriatçı olmaktı.)

Takiyyesiz ve gizli gündemsiz olarak “muhafazakâr demokrasi” davasını samimiyetle ve inanarak savunmaya başladılar. (Erbakan'ın vefatından sonra Saadet Partisi de Karamollaoğlu sayesinde tanınmaz hale geldi.)

Fransa tipi jakoben laikçilikten farklı olarak ılımlı laiklikten yanaydılar.. Laik demokrasi için can sıkıcı olmayan bütün İslamî kurum ve kurallara devletin, (inanç ve fikir özgürlüğü adına) müsaade etmesi gerektiğini savunuyorlardı.. Laiklik biraz ılımlılaşıp dindarlaşabilir, İslam da "güncellenip" (adı konulmamış bir reforma tabi tutularak) laikliğe (siyasal dinsizliğe) uyumlu hale getirilebilir, uzlaşmacı bir orta yol bulunabilirdi. 

İslamî değerlerin ilgasına yönelik bir davet”te bulunma “şeref”i ise 2004 yılında (Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın varisi, İskenderpaşa kayyumu) Muharrem Nureddin Coşan’a nasip oldu.

Şu anda bile, partisinin sitesinde (https://sagduyu.global/) şu ifadeler yer alıyor:

SİYASİ KONUMUMUZ NEDİR?

Klasik teorilerde siyasi konumlar, devletin ekonomiye ve bireysel yaşantıya ne derecede müdahil olduğuna göre belirlenmektedir. Ülkemizde daha geçerli olan ise, konumların şimdiye dek ‘millet’ tanımlarımızın üzerinden yapıldığı iki unsura; dini değerlere (İslam) ve milliyetçiliğe (Türk milliyetçiliği) nasıl baktıklarına göre belirlenmesidir.

BİZİM ESAS ALDIĞIMIZ SİYASİ EKSENLER: Biz, partilerin liberal, devletçi, milliyetçi, sag veya sol olmalarından daha önemli konum belirleyicileri olduğunu düşünüyoruz. Bunlardan ilki bağımsızlıklarıdır. İkincisi ise kendi düşünce eksenleri içerisinde, bakışlarında ve uygulamalarında ne kadar sagduyulu olduklarıdır.

Görüldüğü gibi, İslamî değerlere boş vermiş durumdalar.. 

Dinî değerlere (yani İslam'a) önem verenler ile aralarına mesafe koyuyor, kendilerini onlardan itina ile ayırıyorlar. Aman kendilerine İslam bulaşmasın!...

"Dini değerler" derken parantez içinde “İslam” kaydını düşmeleri, herhalde “İslam’a tümden boş verdik” demek oluyor.. (Bu ifade, "Sadece İslam'ın değerlerine sırt çeviriyoruz, batıl beşerî dinlerin 'değerimsi'leriyle sorunumuz yok" mesajı olarak da yorumlanabilir.)

Sitelerinde bir taraftan da ahlâk, hikmet, ve adaletten bahsettiklerine göre, “Sevgili vatandaşlarımız, sözünü ettiğimiz ahlâk, hikmet ve adaletin İslamî değerler olduğunu zannetme.. Bizim savunduğumuz ahlâk, adalet ve hikmet, İslam açısından 'değer'siz, İslam dışı, bizim icadımız olan nevzuhur bir adalet, hikmet ve ahlâk” demek istiyor olmalılar.

(Nureddin’in “derin” bir yerlerden aldığı talimatla bunları yaptığı açık da, onların güdümüne ne zaman girdiği konusu bizim açımızdan net değil.. Derin karanlığın şeyhlerine babası ölmeden önce mi, sonra mı biat etti?.. Derin denizaltı nereye yönelirse Nureddin’in pusulası da o yönü gösteriyor.. Hakan Fidan MİT’in kontrolünü eline alıncaya kadar derin devlet Erdoğan’la ters düşebiliyordu ve Nureddin, 2011 seçimlerinde açıkça -Erdoğan karşıtı- MHP’ye destek verdi.. O günlerde Bahçeli Erdoğan'a çok ağır hakaretler ve tehditlerde bulunuyordu. MHP'nin AKP'ye yönelik keskin muhalefeti, 2014’te cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ile ittifak kurup Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Erdoğan’ın karşısına aday olarak çıkarmasıyla devam etti. 15 Temmuz’dan sonra ise derin devlet tümden Erdoğan’ın kontrolü altına girdi ve Nureddin, derin devlet denizaltısının değişen rotasına uygun olarak Erdoğan’a “Aziz Başkanım” diye hitap etmeye başladı. Şurası kesin: Hakan Fidan’la birlikte Erdoğan derin devlet sırlarına tümden muttali olmaya başladığı için Nureddin’in geçmiş sicili artık ona kapalı değil.. Dolayısıyla Nureddin’in “Aziz Başkanım” diyerek ona biat etmesi şaşırtıcı olmaktan uzak.. 2010 yılı öncesinde ise, AKP'ye bir ölçüde mesafeli duran derin devletle perde arkasında anlaşmış olmanın verdiği özgüvenle Erdoğan'a karşı, burnundan kıl aldırmaz havalarda racon kesiyordu. O dönemde, bir yandan da, 1980'li yıllarda Fethullah Gülen'in  askerler tarafından sözde istenmeyen adam ilan edilip özde onlara hizmet etmesine benzer şekilde, güya derinlerin tehdidi altındaymış gibi bir izlenim vererek Cemaat'e numara çekiyordu; sanki "Bizim esas aldığımız siyasi eksenler" diyerek artık "İslam"ı siyasi eksen olarak kabul etmediğini açıkça söyleyen bir "düzen"baz dönek için derinler "Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz" demez de gökte ararken yerde buldukları böyle bir süper döneği dert edinirlermiş gibi.. MİT'çi Mehmet Eymür'ün dediği gibi, bu derin işlerde "oyun içinde oyun" var.)

*

Çakmaktaş'ın makalesini okumaya  devam edeceğiz inşallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."