"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
Atatürk'ün başbakanı, sağ kolu, Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci
cumhurreisi, Lozan'daki delegenin başkanı İsmet İnönü, 1973 yılında böyle
konuşmuştu. (Bkz. Milliyet Gazetesi‘nin
29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018,
s. 60.)
Demek ki, böylesi bir hareketi destekleyeceklerini Halide Edib'e
söyleyen İngiliz albayı, İngiliz Hükümeti'nin kararını dile getirmiş:
“Kolonel
H. Symythe, saat on biri geçe geldi. ...
“İngiltere
[İstanbul'da düzenlediğimiz] bu millî hissiyatı, yani mitingleri çok
beğeniyormuş. Bundan başka da, İngiltere'nin milleti temsil eden
[meclise/parlamentoya dayanan] bir hükümeti mutlakiyete [padişahlığa] tercih
edeceğini de ekledi. ...
“«Aynı
zamanda Sultanahmet'teki gibi bir miting daha yaparak padişahı seçime ve Meclis'i
açmaya zorlamak istiyormuşsunuz.» ...
“«Buna
devam ediniz. Büyük bir miting yapınız. Meclis'in iadesine karar
verirseniz, İngiltere de sizi tutar ve halkın temsilcileriyle anlaşmayı
padişahla anlaşmaya tercih eder.»”
(Halide
Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet
Gazetesi, 1998, s. 43-5.)
Atatürk'ün
İstanbul'dayken bir iki defa görüştüğünü söylediği Rahip Frew (Ki İngiliz
İstihbaratı'nın / gizli servisinin İstanbul şefiydi), acaba ona hangi
telkinlerde bulunmuş olabilirdi?
*
Halide Edib
şunları yazıyor:
“...
9 Haziran'da [1919] Amasya'da, Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa,
Miralay Refet ve Rauf Beylerin imzasıyla bir protokol imzalandı.
...
“Amasya
protokolünün imzasına kadar İstanbul hükümetinden ayrılmak ve
Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak arzusu belirmişti.
Bundan başka da, Amasya protokolünün üslubu, istila kuvvetlerine
karşı milli bir müdafaa kurmak arzusunu da ifade
ediyordu.
“...
protokolün üzerlerine yüklediği mesuliyet hakkında tek söz alan Miralay Refet
olmuştu ..., protokolü okuduktan sonra, Mustafa Kemal Paşa'ya dönerek demişti
ki:
"Yeni
bir hükümet mi kuruyoruz? Yoksa memleketin müdafaasını mı
organize ediyoruz?"
“Ali
Fuat Paşa şöyle cevap vermişti:
"Bu
noktaları düşünürken yeni bir hükümet kurmayı tasarlamadık. Fakat
eğer müdafaa sadece bu şartlar altında mümkünse, niçin kurmayalım?"
“Miralay
Refet de cevabında:
"Bunu
yalnız açık bir münakaşadan sonra yapabiliriz. Ben itiraz
ettim, çünkü bundaki niyeti anladım."
“Ali
Fuat Paşa Miralay Refet'in arkasını okşayarak demişti ki:
"Nazariyeyi
bırak, Refet. İmzanı at."
“Refet
imzasını atmıştı. Herhalde, bu meselede, ikna edilmesi en güç olan kimse
Miralay Refet olmuştu. Refet Paşa'nın, gayet tenkitçi, kurnaz ve aynı
zamanda ihtilalci ve son derece cesur bir tarafı vardı.”
(A.g.e., s. 47-9.)
*
Halide Edib, "Amasya
protokolünün imzasına kadar İstanbul hükümetinden ayrılmak ve
Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak arzusu belirmişti"
diyor.
Protokolün
imzalandığı tarih, 9 Haziran..
Atatürk'ün
Samsun'a çıktığı tarih ise, 19 Mayıs..
Arada üç
hafta var.. Sadece 21 gün..
Sadece 21
günde bir "arzu belirmiş", fakat bundan, Samsun'a ve Amasya'ya
Atatürk'le birlikte gelen Albay Refet'in (sonradan paşa) bile haberi yok.
Belli ki bu
arzu sadece Atatürk'te belirmiş.
Diğerleri
de, "Van'dan Ankara'ya kadar hem mülkî/idarî hem de askerî en
üst düzey yetkili olarak atanmış olan padişah yaverinin bir bildiği var ki
böyle bir arzu izhar ediyor" diye düşünmüş olmalılar.
*
Miralay
Refet, Halide Edib'in ifadesine göre, "protokolü okuduktan sonra"
dönüp Atatürk'e ne yapmak istediğini soruyor.
Yani
protokolü yazanlardan değil. Birlikte yazmamışlar.. İmza atanlara protokol
konusunda fikirleri hiç sorulmamış, sadece imza atmaları istenmiş.
Miralay
Refet'in sorusu ilginç:
"Yeni
bir hükümet mi kuruyoruz? Yoksa memleketin müdafaasını mı
organize ediyoruz?"
Çünkü,
İstanbul'dan gönderilirken aldıkları "örtülü" emir, "memleket
savunmasını organize etme, örgütleme"den ibaret..
(Salak
numarasına yatmayı sevenler için bir not: Devletin her faaliyeti şeffaf
olmaz, Suriye’ye İHH görünümü altında giden MİT tırlarını
hatırlayınız. "Devlet sırrı" diye birşey var.)
Doğal olarak
Miralay Refet'in beklentisi bu yönde.
Hatta, Ali
Fuat Paşa'nın bile, başka "arzu"lardan ve tutkulardan haberi
yok.
"Bu
noktaları düşünürken yeni bir hükümet kurmayı tasarlamadık" diyor.
Bu noktalar,
hangi noktalardı?.
*
Miralay
Refet'in sözünü ettiği "bundaki niyet" ne olabilir?
Yeni bir
hükümet kurmanın bizzat kendisi olamaz. Çünkü, bu açık birşey..
Miralay'ın
kastettiği niyet, yeni bir hükümet kurma arzusunun ardındaki niyet..
Ali Fuat
Paşa hüsnüzanda bulunuyor, niyetin memleket "müdafaa"sı
olduğunu düşünüyor.
Miralay
Refet ise, bunda, vatan savunmasından başka bir niyet görüyor.
"Bundaki
niyeti anladım" diyor.
*
Evet, Halide
Edib, "Amasya protokolünün imzasına kadar İstanbul hükümetinden
ayrılmak ve Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak
arzusu belirmişti. Bundan başka da, Amasya protokolünün üslubu,
istila kuvvetlerine karşı milli bir müdafaa kurmak
arzusunu da ifade ediyordu" diyor.
Yani asıl
gündem, ya da asıl hedef, yeni bir hükümet kurmak ve İstanbul ile köprüleri
atmaktan ibaret..
Peki vatan savunması?..
Eh o da,
tali bir mesele olarak, üslubun merhametine emanet
edilmiş.
Falih Rıfkı,
Atatürk'ün şöyle demiş olduğunu söylüyor:
“… (Sofrada bulunan Recep Peker’e dönerek) Hatırlar mısın
Recep, yeni gelmiştin, sana da fikrini sordum, memleketin menfaati bunda ise
fedakârlık etmelisiniz, demiştin.
“Fakat ben, tarihî bir görevimiz var; Meclisi açmak! Bu görevi yerine
getirelim de sonra düşünürüz, cevabını verdim ve Meclisin hemen
toplanması için tedbir aldım.”
(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım
1999, ss. 21).
Memleketin menfaati "sonra düşünülecek"
birşey..
"Mevzubahis olan vatansa ..." türünden cümleler burada geçer
akçe değil.
Ortada tarihî bir görev varmış.
Bu görevi kim vermiş olabilir?
*
Tesadüfe
bakın ki, Atatürk'ün arzusu ile İngilizler'inki
örtüşüyordu.
Onlar da
Osmanlı topraklarında yeni bir hükümet kurulmasını
istiyorlardı.
Albay H.
Symythe'in Halide
Edib'e söylediği gibi, yetkisini ve meşruiyetini o günün devlet başkanı
olan padişahın görevlendirmesinden değil de doğrudan milletten
aldığını söyleyen yeni bir hükümetle anlaşmayı, çıkarlarına uygun
görüyorlardı.
Böylece, İsmet İnönü'nün sözleri anlamlı hale gelmiş olacaktır:
"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
*
Tamam olmuştur da, nasıl olmuştur?
Çünkü, Amasya Tamimi'nin/Protokolü'nün/Genelgesi'nin imzalanmasından tam
25 gün önce (üç hafta dört gün önce) Yunan İzmir'e çıkarma yapmış
ve Anadolu içlerine doğru yürümeye başlamıştır.
Ortalık yangın yeridir..
"Mevzubahis olan vatansa yeni bir hükümet de teferruattır" denilecek
günler yaşanmaktadır.
Bu hengâmede, "vatan savunmasını örgütleme" işini
bir yana bırakıp hükümetçilik
oynayacak, yeni bir hükümet fantezisi ile uğraşacak, koltuk kavgası verecek
vakit mi vardır?
*
İşte o vakti bonkör İngilizler Milne Hattı ile
Atatürk'e verdiler..
Ve böylece İsmet İnönü'nün 54 yıl sonra tarihe geçecek bir beyanatta
bulunmasını sağladılar:
"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
Atatürk, ihtiyaç duyduğu zamanı, Milne Hattı sayesinde
kazandı, kabına sığmayan bir vatansever olarak bir hafta içinde alelacele
Ege'ye gidip Yunan'ın karşısına dikilmek yerine, hiç acele etmeden, aheste
aheste "Sivas senin, Erzurum benim, Ankara onun" diyerek tam
11 ay boyunca süper kaplumbağa hızıyla Anadolu'da yol aldı.
Peki nedir bu Milne Hattı?
Milne, bir İngiliz generalinin adıdır: General George Francis Milne.
Milne, Kuzey Anadolu İşgal Kuvvetleri komutanıdır.
*
Evet, Atatürk'ün arzusu yeni bir hükümet kurmaktı..
Ancak öyle hemen "Ben artık hükümet oldum"
demekle olacak birşey değildi bu.
Bunu sağlayacak manivela yeni bir meclisti.
Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının (Milletvekilleri
Meclisi'nin) yerini alacak bir meclis.
Olmayan bir meclisi de toplayamazdınız. Bunun için önce, Anadolu kamuoyunu yeni
bir meclis oluşturulması yönünde manipüle etmek gerekiyordu.
Bu yüzden Atatürk, daha Amasya Tamimi ile
açığa vurduğu "arzu"su doğrultusunda önce Temmuz'da Erzurum
Kongresi'ne katılacak, ardından Eylül'de Sivas Kongresi'ni
toplayacak, daha sonra Aralık'ta Ankara'ya geçecek, orada TBMM'nin toplanması
için gereken hazırlıkları yapacak, sonra da Nisan 1920'de "Meclis'i
toplamışken bari bir de hükümet kuralım" diyecektir.
*
Bu arada İngilizler Osmanlı Meclis-i Mebusan'ını
da kapatmışlar, oradaki Atatürk'e kafa tutabilecek ağır topları Malta'ya
sürmüşler, işsiz güçsüz kalan 70 kadar mebus (milletvekili) Ankara'ya gelip
TBMM'nin doğal üyesi olmuş, Atatürk'e biat etmiştir.
TBMM, İngilizler sayesinde artık milletin meclisi olma
bakımından rakipsizdir.
Atatürk, reklamlarda "din, iman,
hilafet" göstermeye devam edecektir, fakat gizli niyeti, teslimatta işi
laikliğe bağlamak, beğenmeyenlere de idam sehpası hediye etmektir.
*
Bütün bunları aheste aheste yapacak, TBMM'yi toplayacak,
hükümeti kuracaktır..
Vakti boldur.
"Yunan geldi geliyor" diye bir kaygısı bulunmamaktadır.
Çünkü, İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Milne,
Atatürk'ün kaplumbağa hızıyla aldığı yol için gereken bol zamanı fazlasıyla
vermiştir.
Onun çizdiği Milne Hattı/Sınırı adlı
sihirli değnek sayesinde Yunan, İzmir'in dağlarında durup bekleyecek, bu arada
Atatürk, "arzu"suna nail olacaktır.
Yunan, "İzmir'in dağlarında oturdum kaldım" diye
türkü "çığırmakta", İzmir'in dağlarında sadece çiçekler
açarken, altın Güneş Erruzum'da, Sivas'ta, Ankara'da Mustafa Kemal'e
sırmalar saçmaktadır.
Samsun'a çıkılan 19 Mayıs 1919 ile TBMM'nin toplandığı 23
Nisan 1920 arasında tam 11 ay, dört günlük bir zaman farkı
vardır..
Bir yılın tamam olmasına sadece 26 gün kalmıştır.
Ve bu zaman zarfında Atatürk Yunan'a tek bir mermi bile
atmamıştır.
Sadece nutuk atmıştır.
*
Milne Hattı meselesini detaylandıralım.
Erzurum
Kongresi'nin toplandığı tarihten beş gün önce, 18 Temmuz 1919 tarihinde
İngilizler ile müttefikleri, İzmir'e çıkarma yapan Yunan kuvvetleri ile Türkler
arasında bir sınır tespit edilmesini kararlaştırdılar.
Bunun için
İzmir'e gelen General Milne, ön çalışmaları yapmak üzere General
Henry'yi görevlendirmiş bulunuyordu.
Erzurum
Kongresi'nin tamamlanmasından altı gün sonra, 13 Ağustos 1919 tarihinde bir
heyetle Soma'ya giden ve orada Kuva-yı Milliye temsilcileriyle görüşen General
Henry, onlara, "8 Ağustos tarihinden itibaren (Erzurum Kongresi'nin
bitişinden bir gün sonrasından itibaren) Yunan kuvvetlerinin daha ileri
gitmemeleri için bildirim/tebligat yapıldığını" söyler.
Dahası,
"General Milne, 10 Ağustos 1919 tarihinde Yunan Orduları
Başkumandanlığı'na verdiği emirde, işgalleri altında bulunan
sınırdan ileri geçmemelerini istemiştir". (Bkz. Mustafa Turan,
"İstiklâl Harbi'nde 'Milne Hattı' ", Atatürk Araştırma
Merkezi Dergisi, Cilt VII, Sayı 21, Temmuz 1991, s. 568.)
Evet,
sonradan ülkesinde genelkurmay başkanı olan General Milne, Yunan ordusuna emir vermektedir.
*
Böylesi bir
emri vermek için ilginç bir zamanlamadır bu..
Daha ilginç
olan ise şu:
Bu
Milne, 6 Haziran 1919 tarihinde Osmanlı
Hükümeti'ne, Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı'na) gönderdiği bir
yazıda Atatürk'ün İstanbul’a geri çağrılmasını istemiştir:
“Kemal
Paşa ile Maiyeti Erkânı’nın vilayetlerde ispat-ı vücut etmelerinin
[varlıklarını göstermelerinin] arzu olunmadığını… kendini göstermiş sivrilmiş
bir paşanın maiyeti erkânı ile beraber memleket dâhilinde dolaşması kamuoyunu
rahatsız edeceği gibi askerlik görüşünden dahi, kendi çalışmasına bence bir
lüzum görülmemektedir. Kemal Paşa ile maiyeti erkânının derhâl İstanbul’a
dönmesi için emir buyurmalarını talep eylerim.”
(Ahmet
Şekerci, "Mustafa Kemal Paşa'nın Havza'daki Çalışmaları", Türk
Dünyası Araştırmaları, Cilt 121, Sayı 238, Ocak-Şubat 2019, s. 100.)
Atatürk geri dönmediği gibi, Erzurum Kongresi'ne katılır.
Bu kongre, gizli bir toplantı değildir, tam aksine, orada alınan
kararlar tüm dünyaya ilan edilir.
Bu durumda General Milne daha çok telaşlanmış olmalıdır diye
düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.
Atatürk'e adeta "Sen orada yapmak istediklerini yap, bak
ben burada Yunan'ı durduruyorum" dercesine hareket etmiştir.
"Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz."
Adamın ne söylediğine değil, ne yaptığına bak!
*
Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Şevket Turgut Paşa, General
Milne'e 8 Haziran 1919’da şöyle cevap verir:
“Mustafa
Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliği’ne tayinine en etkili
sebeplerden biri İngiltere devleti temsilcisinin Bâb-ı Âli’ye
[Başbakanlığa] verdiği bir nota olmuştur. (Nota’nın sureti
ilişiktedir.)
“İş
bu nota üzerine Sadrazam Paşa Siyasi Temsilci ile görüşmüş ve bir müfettiş
göndereceğini söylemiş. Şüphesiz itiraza da maruz kalmamıştır. …
Tezkirenizle (Pusula) de [bilgi notunuzla da] istenmiş ve uygun
gördüğünüz üzere Yakup Şevki Paşa’nın yerine tayin edilmiştir.
Ancak barış zamanına ait teşkilat olduğu için Ordu Kumandanı
değil Ordu Müfettişi unvanını taşımaktadır.
“Böyle
bir müfettişin vilayetleri dolaşmasının kamuoyunu rahatsız mı veyahut aksine
teskin mi edip etmeyeceğinin takdiri memleketin tecrübekâr bir askerî ve evlâdı
hususiyle bu işte sorumlu bir nazır [bakan] olduğum için acizlerine terk
buyurulmasını kemal-i ihtiramla zatı asilanelerinden rica eder, sekiz aydan
beri devam eden bir mütarekeden [ateşkesten] sonra artık biraz da Türkleri ve
Müslümanları lütfen itimadınıza layık görmenizi pek rica ederim.”
(Şekerci, a.g.m., s.
100-101.)
*
Atatürk'ün
Anadolu'ya gönderilmesinin zeminini hazırlayanlar, böyle bir görevlendirme
yapılmasını isteyenler, bunun için Osmanlı Hükümeti'ne nota
verenler, baskı yapanlar, İngilizler..
Gitmesi
için vizeyi hiç bekletmeksizin verenler de İngilizler..
Olağanüstü yetkilerle gidip Anadolu'ya yerleştikten sonra geri çağırılmasını
isteyenler de yine İngilizler..
Böylece,
Osmanlı Hükümeti "İngiliz işbirlikçisi hain" konumuna
düşürülürken, Atatürk'ün İstanbul'a itaatsizliği de, "Padişah ve İstanbul
Hükümeti İngiliz baskısı altında.. Atatürk'ün İstanbul'a itaat etmesi uygun
olmaz" dedirtilerek meşrulaştırılıyor.
İngiliz
oyunu..
İngilizler,
istihbaratçılığı ve istihbarat oyunlarını çok iyi bilir.
*
Atatürk, Erzurum
Kongresi'ni yapadursun..
Sırada Sivas
Kongresi var..
Yunan'dan
yana rahat.. Çünkü, General Milne, Yunan'a, "Şu sınırdan ileriye geçme!” diye emir vermiş.
Emir,
sağlam yerden..
Belirlenen
sınıra gelince...
Ayvalık'ın kuzeyindeki Aymazdağı'ndan güneye doğru Tatarköy,
Sart, Bademlik, Umurlu ve Selçuk üzerinden geçiyordu.
Böylece
Yunan, Atatürk yeni hükümetini kuruncaya kadar bekledi.
Bekletildi.
*
Peki
Yunan kuvvetleri ne zaman tekrar yürüyüşe geçti?
TBMM'nin
toplandığı 1920 yılı 23 Nisan gününün hemen ertesi gün değil tabiî..
Yunan,
iki ay daha bekledi. Ve 22 Haziran 1920 tarihinde Milne Hattı'nı
geçti.
Falih
Rıfkı şunları söylüyor:
“Haziranda İngiliz nazırları (bakanları),
Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını
ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı
yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri
giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım
geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”
(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım
1999, s. 82.)
Dahası, İngilizler, Falih Rıfkı’nın ifadesine göre, “Anadolu’ya asker yollamak ve Yunanlılara yardım niyetinde değil
idiler”. (A.g.e., s. 66.)
*
Osmanlı Hükümeti'nden Atatürk'ü İstanbul'a geri çağırmasını
isteyen İngilizler, "nasılsa", Atatürk'e karşı Anadolu'ya asker
yollamayı da, Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Yunan'a yardım etmeyi de
istemiyorlar.
İster istemez dönüp dolaşıp tekrar İsmet İnönü'nün
lafına geliyoruz:
"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
Öyle anlaşılıyor ki, o karar
daha Mondros Mütarekesi imzalanırken alınmıştı.
Kararın ardındaki en önemli
isim, Lord Curzon.
Curzon, 1859 doğumlu..
Selanikli’den 22, İnönü’den 25 yaş büyük.. Kurt politikacı.. Selanikli beş,
İnönü iki yaşındayken ülkesinde milletvekili olmuş.
1891 yılından itibaren
ülkesinin dış politikasına katkıda bulunmaya başlamış. 1898 yılında ise Büyük
Britanya’nın Hindistan genel valisidir.. Koskoca Hindistan’ın.. O sırada Selanikli
17, İnönü 14 yaşındadır.
Curzon’u 1916 yılında ise Başbakan Lloyd George’un “savaş kabinesi”nin etkili üyesi olarak görüyoruz.
Üç
yıl sonra ise dışişleri bakanlığı koltuğuna oturacaktır.
*
1891 yılından itibaren ülkesinin
İslam dünyasına yönelik politikalarıyla meşgul olmuş bulunan Curzon, tecrübeli
eski Hindistan valisi olarak, Türkler’in İslam dünyasındaki liderliğine son
verilmesi gerektiğini düşünüyordu.
Bunun için yapılması
gerekenler şunlardı:
Birincisi, Müslümanlar’ın
kutsal beldesi Hicaz (Mekke ve Medine) Türkler’in elinden alınmalıydı.
İkincisi, hilafet kurumundan
mahrum bırakılmalıydılar.
Üçüncüsü, onlara
imparatorluk “havası” veren İstanbul başkentleri olmamalı, Anadolu merkezli
(Lidya ve Frigya gibi) “küçük boy” bir devlete dönüştürülmeliydiler.
Bu şartları Osmanlı Devleti’ne
kabul ettirmelerinin mümkün olmadığını biliyorlardı. O yüzden, Anadolu’da yeni
bir Türk devletinin kurulmasına ve onun, Osmanlı İmparatorluğu’nu, sırtından
hançerleyerek mezara gömmesine karar verdiler.
İşte, İnönü’nün sözünü ettiği
karar bu.
*
Söz konusu yeni devlet,
kendiliğinden kurulamazdı. Bunu yapacak bir adam bulmak ve onu “vatanını
kurtaran kahraman aslan”a dönüştürmek gerekiyordu.
Adam, kendiliğinden
ayaklarına gitti, (İngiliz gazeteci Ward Price’ın hatıratında yazdığı gibi) İngiliz
valisi olmak için onlara sözlü dilekçe verdi. İşin bu tarafı hallolmuştu.
Sırada, adamlarının vatanını kurtarması teatral sahnesi vardı. Onun, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri İngiltere, Fransa ve İtalya’dan vatanını kurtarması olacak iş değildi. Tehlikeli aksiyon numaraları da içeren bu sahne için dublör cemaatinden “küçük boy” bir düşmana ihtiyaç vardı.
Bulundu: Yunanistan.
Bunun altyapısını (Curzon’un
verdiği akılla) Başbakan Lloyd George kurdu, Almanya karşısında Birinci Dünya
Savaşı’nı kazanmalarına katkı sağlayan ABD’yi, Yunanistan’ın İzmir’i işgaline
ikna etti.
*
Fakat Yunanistan’ın Anadolu içlerine yürümesine izin vermeyeceklerdi. Fazla aksiyon filmin tadını kaçırırdı.
Adamları Selanikli’nin “Tutmayın beni, vatanı Yunan’dan kurtaracağım” diyerek gürültü çıkarmasına ve bu arada önce bir millet meclisi teşkil ederek devletleşmeye doğru adımlar atmasına yetecek kadarlık bir aksiyon kâfi idi.
Bunun için Haziran 1919’da (Selanikli Samsun'a çıktıktan bir ay sonra) Yunanistan’a daha ileriye gitmemesi emrini
verdiler.
Sonraki aylarda ise (Selanikli adamları Erzurum Kongresi’nde Karabekir’in gafletiyle ipleri eline almaya başlamış olduğu için), bunu resmîleştirdiler, (adını General Milne’den alan) Milne Hattı’nı Türk-Yunan sınırı ilan ettiler.
Buna göre, Yunan ordusu
Aydın’dan daha ileriye yürümeyecek, İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamak ve
ot yolmak gibi önemli işlerle meşgul olacaklardı.
Selanikli TBMM’yi kurup bir “Meclis Hükümeti” ilan edince ise onun emri altındaki Türkler ile Yunan kuvvetleri arasında küçük çaplı önemsiz çatışmalar yaşanacak, Selanikli Yunan tehlikesini bertaraf etmiş kabul edilecek ve bir Türk-Yunan barışı sağlanacaktı.
Plan buydu.
Böylece Selanikli, Osmanlı
Devleti’nin yapamadığını yapmış, vatanını kurtarmış olacaktı.
*
Fakat işler tam böyle
gitmedi.. Evdeki hesabın çarşıya uymama gibi kadim bir alışkanlığı var ne yazık
ki.
Selanikli TBMM’sini kurduktan iki ay sonra Milne Hattı’nın artık miadını doldurduğu ilan edildi.
Küçük çaplı dalaşmalar başlayabilir, filmin aksiyon kısmının da çekimleri
yapılabilirdi. Fakat o arada beklenmedik birşey oldu, Yunan kralı Aleksandr’ın,
bir maymun tarafından ısırıldığı için öleceği tuttu.
Bu, İngilizler tarafından
1917 yılından tehditle ve zorla tahtından indirilmiş olan babası Konstantin’in,
1920 yılı sonlarında (Birinci Dünya Savaşı sonrası barış ortamında) yeniden
tahta geçmesine yol açtı.
Aleksandr’ın başbakanı (ve
İngilizler’in adamı) Venizelos koltuğunu kaybetti, pılısını pırtısını toplayıp
Paris’e gitti.
İngilizler’e kin duyan
(Alman asıllı olan ve Almanya yanlısı durumundaki) Konstantin, İngilizler’in
planlarının aksine Anadolu içlerine yürüme kararı aldı. Bunun sonucunda
Kütahya-Eskişehir muharebeleri yaşandı, Yunan karşısında yenilen 70 bin kişilik
ordumuzdan geriye 30 bin kişi kaldı. (Falih Rıfkı Çankaya’sında bu rakamları veriyor.)
*
Filistin’de İngilizler’in
önünden tek kurşun atmadan kaçarak Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nı
kaybetmesini sağlamış olan Selanikli burada da maharetini gösterdi, derhal
Kayseri’ye kaçma kararı aldı.
TBMM’nin evrakı, Selanikli’nin
Yunus Nadi gibi has adamları eşliğinde Kayseri’ye gönderildi.
Fakat, Selanikli’nin Samsun’a
çıkmadan önce daha İstanbul’dayken (İngiliz Gizil Servisi’nin Türkiye şefi
Robert Frew vasıtasıyla) İngilizler’le anlaşmış olduğunu bilmeyen
milletvekilleri, bu Kayseri’ye kaçma kararını kabul etmediler.
Selanikli İngiliz
işbirlikçisi tiyatro kahramanına “Ankara’yı Yunan’a bırakıp gitmeyiz,
istiyorsan sen git!” dediler.
*
Gerisini daha önce
anlatmıştık.