FETÖ'NÜN TELEKIZLARI KIBRIS'I FETHEDERKEN

 







“Moldovalı Marianna Cojocaru 20 yaşındaydı. Gazimağusa Larnaka yolu üzerindeki bir gece kulübünde çalışıyordu. 26 Aralık 2012 akşamı, mekâna ait lojmanın 2 numaralı odasında cesedi bulundu. Yapılan otopside darp izine rastlanmadığı açıklandı. Polis ise olayda herhangi bir suç unsuruna ulaşamamıştı. Ancak birkaç gün sonra Kıbrıs Türk Tabipler Birliği’nden bir açıklama geldi. Bu olaya göz yummanın ve örtbas etmenin suç ortaklığı olduğuna dikkat çekilerek başlanan açıklamanın devamında Cojocaru’nun ölümünün aslında kişisel bir vakanın sonucu olmadığı ortaya çıkıyordu. ABD’nin hazırladığı insan ticareti raporlarında KKTC için, -kadın ticaretinin merkezlerinden biri haline geldiği- yönünde bilgiler yer alıyordu. Tabipler Birliği bu konuda endişe yaşayan tek kurum değildi.”

Yukarıdaki satırlar, Cumhuriyet gazetesinin “Kıbrıs'ın başı seks ticaretiyle dertte” başlığını taşıyan 13 Ocak 2013 tarihli haberinde yer alıyor. (Bkz. https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kibrisin-basi-seks-ticaretiyle-dertte-397240)

O tarihten iki yıl 10 ay sonra, 14 Kasım 2015 günü, Sabah gazetesinin internet sitesinde, Yeni Akit gazetesi kaynak gösterilerek, “Fetö, TSK'ya telekızlarla sızmış” başlığını taşıyan bir haber yayınlanacaktı.

Sözkonosu haberde “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlıklı dosyalardan ve powerpoint sunum materyallerinden söz ediliyordu.

İddiaya göre bunlar, “telekızların askerlere nasıl ulaşacağının adım adım gösterildiği” dosyalardı. 

*

A ve B planları ile “internet” başlıklı dosyadan daha önce söz etmiştik. “KKTC yapılanma” başlığı altında ise şunlar söyleniyor:

KKTC YAPILANMA

Kıbrıs tam olarak istediğimiz bir ortama sahip; seks, alkol, uyuşturucu çok normal ve herkes arasında ileri seviyede yaygın.

Otellerin teknik servis ekibine eleman sokmamız ve onların vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemeliyiz. Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz. Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için. Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.

Ayrıca otellerin rezervasyon listelerini önceden alıp, kimin ne zaman geleceğini bilip ona göre kişileri hedefe alabiliriz.

TSK’ya yeni tayinle gelenleri (özellikle yeni teğmenleri) çok hızlı bir şekilde oryantasyon adı altında mutlaka bizim belirlediğimiz gece klübüne götürmeliyiz. Bu konuda tulum çıkarmalıyız.

(http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/11/14/feto-tskya-telekizlarla-sizmis)

Sabah ile Cumhuriyet’in haberlerini  yanyana getirdiğimizde, FETÖ’nün (Ki kastedilen, İzmir’de görev yapan polisler), kötü emelleri için Moldova’dan bile telekız ithal etmekte olduğuu düşünebilirdik.

Hatta, Cumhuriyet’in haberindeki başka bir paragraf, Özbekistan’dan bile telekız getirmekte olduklarını düşünmeyi mümkün kılıyordu:

“… Birleşik Kıbrıs Partisi’nin fuhuş sektöründeki araştırmaları sırasında ulaştığı Özbekistanlı N.A., ülkesinde yaşadığı geçim sıkıntısı sebebiyle Kuzey Kıbrıs’a yönelmiş. … Bu fuhuş pazarına giden ticaret yolu komisyoncularla başlıyor. ....”

*

Cumhuriyet gazetesinin sorularını cevaplandırmış olan Birleşik Kıbrıs Partisi (BKP) sözcüsü Hediye Yiğiter şunları söylemiş durumdaydı:

“Kıbrıs’ın kuzeyi, … kumarhanelerin ve gece kulüplerinin hâkim olduğu, mafyaların silahlı hesaplaşmalara girdiği, insan kaçakçılığının ve ticaretinin yapıldığı bir bölge haline dönüştürüldü. 1998’de Türkiye’de yasaklanıp kapatılan kumarhaneler ülkemize taşındı. Türkiye’den Kıbrıs’ın kuzeyine taşınan kumarhaneler, beraberinde uyuşturucuyu, insan ticaretini, mafyalaşmayı ve bataklıktan farkı olmayan gece hayatını da getirdi. … Sizin eğlence sektörü olarak adlandırdığınız bu sektör, ülkemizde sosyal ve kültürel bir çöküntüye neden oluyor. … Toplam 42 gece kulübünde 364 kadın seks kölesi olarak çalıştırılıyor. Ülkemizi adeta “arka bahçeye” dönüştürdüler.

“Çeşitli ülkelerden iş vaadi ile kandırılarak çalışmak için getirilen kadınlar adeta bir meta, bir köle gibi satılıyor. Defalarca ve birçok kişi ile cinsel ilişkiye zorlanıyorlar. Dayağa ve işkenceye maruz kalıyor. Çalıştıkları yerlere borçalandırılıp çalışmaya itiraz etmeleri engelleniyor. Her açıdan sömürülüyorlar. Öldürülüyorlar. Pasaportlarına el konulup seyahat özgürlükleri ellerinden alınıyor.”

(https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kibrisin-basi-seks-ticaretiyle-dertte-397240)

Bunları söyleyen, Kabrıslı bir siyasetçi..

*

Ancak konu, Cumhuriyet gazetesinin haberinden iki buçuk ay önce, 30 Ekim 2012’de Kıbrıs Star gazetesinde de Suna Erden imzasıyla haber yapılmış durumdaydı.

Fuhuş pazarı” başlığını taşıyan bu haber, Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesi kaynaklı haberiyle birlikte düşünüldüğünde, İzmir’deki FETÖ’cü polislerin uluslararası bir telekız ticareti ağı kurmuş olduklarını akla getirebilirdi. Hatta, meşhur genelev patroniçesi Matild Manukyan’ın oğlunun bile FETÖ’cü polislerle iş tuttuğu sonucuna varılabilirdi.

Haberde şunlar söyleniyordu:

Star Kıbrıs’ın yaptığı araştırmaya göre, KKTC’de eğlence merkezi adı altında 42 gece kulübü bulunuyor ve burada sayıları 500’ü bulan konsomatris çalıştırılıyor. Bu gece kulüplerinden her ayın 25’in de vergi adı altında 30 bin TL’ye yakın para alınıyor. … Ülkede cazip hale gelen bu “fuhuş pazarı”na, bir zamanlar Türkiye’nin vergi rekortmeni genelev patroniçesi Matild Manukyan’ın oğlunun da talip olduğu … Manukyan’ın tek varisi olan oğlunun, KKTC’de gece kulübü açmak için girişimde bulunduğu ve KKTC makamları ile irtibata geçtiği öne sürüldü.

“… Fuhuşa giden yolun en başındakiler ise kadınların geldiği ülkelerdeki komisyoncular oluyor. Komisyoncular, KKTC gece kulüplerinde çalışacak kızları buluyor, sonra gece kulüpleri ile irtibata geçiyor. Gece kulüplerinden talep gelmesi halinde yaklaşık 6 bin dolar pay aldıktan sonra kadınları ülkeye gönderiyor.

“… Bu kızlara konsomatris adı altında çalışma izni verilse de, uygulanan prosedürler aslında fuhuşun devlet tarafından peşin peşin kabul edildiğini gösteriyor. …”

(https://www.starkibris.net/index.asp?haberID=133647)

*

Aradan dokuz yıl geçtikten, yaşlı Dünya’mız kendisinden de yaşlı olan Güneş’in etrafında dokuz tur daha attıktan sonra medyada Sedat Peker fırtınası patlak verecek, Kıbrıs’ın fuhşu, uyuşturucusu, rüşveti ve kumarı daha kanlı canlı gündeme gelecekti. Cumhuriyet gazetesinin 13 Kasım 2021 tarihli haberinde şunlar söyleniyordu:

“Sedat Peker'den Ankara’da "kokain ve fuhuş partisi" iddiası

“Organize suç örgütü lideri olduğu iddiasıyla yargılanan Sedat Peker, sosyal medya hesabından dikkat çeken paylaşımlarda bulundu.

“Daha önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile ilgili "uyuşturucu ve fuhuş partileri" iddialarıyla paylaşımlarda bulunan Peker, benzer olayların Ankara ve İstanbul’da da yaşandığını iddia etti.

“Ankara’da lüks bir otel adı veren Peker, İstanbul’da da bir otel ve rezidansı işaret ederek, siyasetçiler ve bürokratlar için fuhuş ve kokain partisi verildiği iddia etti.

“Peker'in iddiaları şu şekilde:

"Bütün zenginler, siyasetçiler, bürokratlar orada. Bu senenin Nisan - Mayıs aylarında otelin lobisinde bulunan bir bürokrat bayanın gördüklerinden rahatsız olması üzerine polisi aramasıyla otele fuhuş baskını yapılmıştı. Bununla ilgili haberleri internetten sildirebilmiş olsalar da poliste resmi kayıtları mutlaka duruyordur. Onları yok edemezler (Eğer yok edilmişse bu çok daha büyük bir skandal. O zaman ortalık daha da şenlenir.). Bu otelin ilk katlarında Rus bayanlar müşteri olarak kalıyor. Bazen de orta katları kullanıyorlar. Otele gelen zengin iş adamlarımız, siyasetçilerimiz, bürokratlarımız otelin lobisinde işlerini hallederken bazı otel personellerinin aracılığıyla kadınların odasına çıkıyorlar."

“Aynı otelde devlet kademesinin de toplantı yaptığını belirten Peker, şunları kaydetti:

"Bu otelde İçişleri Bakanlığı’nın ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bazı çalışma toplantıları da yapılıyor (NE KADAR ACAİP DEĞİL Mİ?). …

“Peker ayrıca, partilere katılanların listesinin elinde olduğunu ve yalanlanması durumunda açıklayacağını belirterek, şu ifadeleri kullandı: 

"Şunu söylemeyi unuttum. Sakın ola beni yalanlamaya kalkmayın. Bilirsiniz bu işlerde çok iyiyim, adamı tüm dünyaya rezil ederim. Partilere katılanların ve müdavimlerin isim listesi bende. Biraz Whatsapp yazışması, birkaç kayıt da var. Tekrar söylüyorum, sakın beni yalanlamaya kalkmayın. Ayrıca bütün ülke fuhuşa, kokaine batmış demesinler diye daha elimde bulunan yüzlerce yerin ismini yayınlamadım. …"

(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/peker-kayitlar-var-diyerek-iddia-etti-ankara-ve-istanbulda-1884506)

*

Asıl konumuza, Sabah gazetesinin Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek yayınladığı habere dönelim..

Davanın seyri, söz konusu haberi doğrulamadı.. Çürüttü..

Böylece haberin, bir algı operasyonu, bir psikolojik savaş hilesi, yalan ve iftira olduğu anlaşıldı.

Bu yapılan, FETÖ’cülere yönelik bir hile, söz konusu gazetelerin okurları ve kamuoyu düşünüldüğünde ise bir aldatmaydı. Milletin enayi yerine konulmasıydı.

Ve biliyorduk ki, “Bizi aldatan, bizden değil”di..

Şurası açık ki, söz konusu haberi, adı geçen gazetelerin kendi personeli, “asparagas” kavramının unutulmaması için uydurmuş olamazdı. Onlara, birileri hazırlayıp vermişlerdi.

Onlar, kimlerdi?

FETÖ hakkında böyle yalanlar uyduranlar, hedefe seni koyduklarında senin için de bazı şeyler uydurabilir (Mesela birilerine seninle ilgili olarak “İlaçlarını almadığında saldırganlaşabilen bir paranoid şizofrendir” diye e-posta gönderebilir), elleri altındaki satılmış kalemlere senin hakkında doğru yanlış herşeyi yazdırabilirlerdi.

*

Sabah’ın (Yeni Akit kaynaklı) haberinde Paralel Devlet Yapılanması’nın telekızlarla çalışma yöntemlerine ulaşıldı. 17 kişinin tutuklandığı İzmir merkezli casusluk soruşturmasında, şüphelilerin el konulan bilgisayarlarından paralel çetenin telekızları nasıl kullandığına ilişkin ayrıntılı plan ve yönergelere ulaşıldı” deniliyordu ama, nedense, gazetelerin ulaştığı “ayrıntılı plan ve yönergelere” savcılık ve mahkeme ulaşamadı.

Gerçekte, söz konusu haberi okuyan herkesin kendisine şunu sorması gerekirdi:

Türkiye’de herhangi bir cemaat ya da topluluğun, MİT’ten habersiz bu tür organizasyonlar gerçekleştirmesi mümkün müdür?

İkincisi, kendisine savaş açılmış bir topluluğun mensupları, bu kadar çapraşık tuzaklar kurup planlar yapacak ve uygulayacak kadar profesyonel iseler, kendilerine yönelik onca operasyonlar ve tehditlerden sonra hâlâ (amatörlerden bile beklenmeyecek bir acemilikle) bilgisayarlarında böylesi belgeleri tutuyor olabilirler miydi?

*

Üçüncüsü, istihbarat teşkilatları (gizil servisler) ajanlaştırma faaliyetlerinde bu tür kumpaslar tertipleyebilir, fahişeleri de kullanabilirler. (Bkz. Gizli servislerle ilgili literatür.. Ya da daha kolayı, “Kadrolarında şeyh de var, fahişe de” diyen Abdurrahman Dilipak’ın yazıları.)

Ve bu gizli servislerin personeli, “Bu yaptığımız, ahlâksızlık, şerefsizlik” demezler, tam aksine bunu kutsal görevlerinin mübarek bir parçası kabul ederler. Ne de olsa “Mevzubahis olan vatansa (birilerinin vatan adını verdikleri hırslarıyla) namus, din-iman bile teferruattır”.

Fakat sürekli biçimde ”ahlâk, namus, haya, örnek nesil” vs. vurgusu yaparak adam devşiren bir cemaatin, mensuplarını, böylesi şerefsizlikleri organize edecek şekilde motive etmesi, ve bunu yıllarca saklamayı başarması mümkün olabilir miydi?

İçlerinden hiç mi namuslu ve dürüst biri çıkıp da “Hayır arkadaş, ben bu ahlâksız yapı içinde yer alamam” deyip dönen dolapları hiç değilse eşine dostuna anlatmaz, ve fısıltı gazetesinin bunları yaymasını sağlamazdı?

Mesela Hüseyin Gülerce’nin bunlardan hiç mi haberi olmamıştı?.. Olduysa olan biteni sessizce seyretmeyi midesi nasıl kaldırabilmişti?

Bu nasıl bir mideydi?

Sadece Hüseyin Gülerce olsa?.. Birçok AK Partili siyasetçinin yakınlarının (damat, yeğen, kuzen, amca-dayı, hala-teyze, dünür vs.) FETÖ’cü olduğu biliniyordu, onlardaki bu tür yozlaşmaları hiç mi farkedememişlerdi?

*

Dördüncüsü, şu biliniyor ki, söz konusu “telekızlı organizasyon şablonu”nu dünyadaki mevcut gizli servisler (istihbarat teşkilatları), faaliyetlerinin mühim bir parçası olarak hayata geçirmeyi ihmal etmezler. Meşhur MİT’çi Mehmet Eymür’ün dediği gibi, “İstihbaratta yatak odaları önemlidir”.

Ve savcılar, gizli servislerin bu tür faaliyetlerine müdahale edemez, onların tekerine çomak sokamazlar.

Sokarlarsa ne olur?.. Ne olacağını Suriye’ye giden MİT tırları olayında gördük.

Beşincisi, bir ülkenin silahlı kuvvetlerine karşı böylesi bir kumpas kurulabiliyorsa, öncelikle gizli servisi ile askerî istihbaratının kesinlikle görevi ihmalden dolayı cezalandırılması gerekir.

Daha kestirme bir çözüm, lağvedilip yerlerine işe yarar teşkilatların kurulmasıdır.

*

Bütün bunlar, The Cemaat’in her açıdan masum olması anlamına gelmiyor.

Ancak, burada iki noktanın altını çizmek gerekir:

Birincisi, FETÖ’yü kurup palazlandıran, devletin kendisidir. Bir CIA-MİT ortak projesi olarak ortaya çıkmıştır.

Temel yaklaşımları ve söylemleri de bu proje çerçevesinde şekillenmiştir.

Mesela: Laf cambazlığıyla cihadı terör gibi gösterme, dinler arası diyalog edebiyatı ile Hristiyanlık ve Yahudilik sempatizanlığı yapma, “İslâm ahlâkı”nı savunuyormuş gibi gözükerek İslam’ın siyasal boyutunu değersizleştirme, İslam birliği hedefini ve Şeriat’ın hakimiyeti (İslam hukukunun üstünlüğü) ilke ve idealini “dinin ideolojileştirilmesi” diye yaftalayarak dolaylı biçimde reddetme, bu ilke ve idealleri savunanları (yine dini ideolojileştirme suçlamasıyla) Siyasal İslamcı ya da sadece İslamcı etiketiyle karalama, laik (siyasal dinsiz) demokrasiyi Şeriat devletine tercih etme..

*

Bunlar, basit hatalar değil..

Fethullah Gülen, cemaatini bu doğrultuda şekillendirirken Bediüzzaman Said Nursî’yi ve diğer İslam ulemasını istismar etmeyi de ihmal etmemiş, bu arada (birçoğunun uydurma olduğu anlaşılan) rüyalarla insanları manipüle etmekten de geri kalmamıştır.

Hilekârca davranmıştır. Dürüst olamamıştır.

Ancak, bugün Türkiye’de birçok cemaat, yukarıda FETÖ’nün düşünce çizgisi olarak aktardığımız yaklaşımları savunur hale gelmiş durumdadır.

Pekçoğu, zihniyet ve çalışma yöntemleri bakımından FETÖ’den farksız. (Mesela Cübbeli Zahmet, FETÖ’den daha kirli bir adamdır. Fakat siyasal iktidara “biat” ettiği ve Kemalistlik yaptığı için işleri ve “din ticareti” tıkırında. Uluslararası bağlantıları zayıf olduğu için “devlet” açısından “tehlikeli” kabul edilmiyor, dine verdiği zarar ise “devlet”in umurunda değil.)

AK Parti’nin resmî söylemleri de FETÖ zihniyeti ile bir ölçüde örtüşmektedir.

*

İkinci noktaya gelince..

FETÖ’ye yöneltilen “devleti ele geçirmeye çalışma” suçlaması Masonlar için de geçerlidir. Fakat bundan dolayı Masonlara yönelik bir operasyon yapıldığına bugüne kadar şahit olamadık.

Memlekette adeta “Masonluğu koruma kanunu” hükümferma..

Bunun yanısıra, adına Ergenekon denilsin denilmesin, Kemalist bir zümrenin kendilerini devletin gerçek sahipleri olarak ilan etme hadsizliği sergilemekten vazgeçmedikleri görülüyor.

Bunlar, akıllarına estiği zaman Kemalizm adına herkesi asmakla kesmekle, parçalayıp doğramakla tehdit edebiliyorlar.

Misal, Prof. Emin Gürses’in internette dolaşan videosundaki şu kepaze laflar:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Bar fedaisi olması gerekirken yanlışlıkla (belki de torpille) akademisyen yapılmış olan bu akıl ve izan yoksunu şahıs, “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” deyişini doğrulayacak şekilde Ümit Özdağ’ın Zafer Partisi patırtısına katılmış ve genel başkan yardımcısı olmuş durumda.

Ümit Özdağ’ı da dengesiz açıklamalarından ve tam da “milli” bayramlar sırasında cuma namazına gidip (Diyanet tarafından gönderilen metinlerden oluşan) hutbeleri okuyan imamlara “Atatürk’ü de an!” diyerek teröristlik yapmasından, ibadeti ifsat etmesinden ve milletin huzurunu bozmasından tanıyoruz.

Fakat bir müslüman, (deist ya da ateist) Atatürk’ün adının hutbede anılmasına itiraz etse, “Din ile devlet işlerini birbirine karıştırmayın, Atatürk’ünüzü anmak istiyorsanız namazdan sonra Atatürk heykellerini ziyaret edin, ne söyleyecekseniz orada söyleyin” dese, kimbilir onun hakkında neler denir.

Özdağ’ın teröristliğinin ise, derin güdümlü olduğu anlaşılan medya organları tarafından reklamı ve propagandası yapılıyor.

Bu hadsiz, hırslı ve hırlı siyasetçi koçbaşı olarak kullanılarak Diyanet camiası ve müslüman halk üzerinde baskı kuruluyor.

Kimse de bunlara "Haddinizi bilin!" demiyor. Memleket babalarının çiftliği.. Müslüman halk da zavallı serfler.. 

*

Yazı uzadığı için, “KKTC yapılanma” başlıklı ifadeler üzerinde bir başka yazıda duralım inşallah.


FETÖ'NÜN TELEKIZLARI KIBRIS'I FETHEDERKEN

  “Moldovalı Marianna Cojocaru 20 yaşındaydı . Gazimağusa Larnaka yolu üzerindeki bir gece kulübünde çalışıyordu . 26 Aralık 2012 akşamı, me...