Hürriyet’in 29 Ocak
2006 tarihli sayısında Sefa Kaplan’ın İsmet Özel’le yaptığı bir
röportajda şiirsiz şairimiz şöyle diyordu:
“Bariz olarak dillendirilmedi ama ben yazdıklarım dolayısıyla yön
tayin edici olan birisiyim. Yazdıklarımın bazı çevrelerde satır satır,
kelime kelime okunduğunu gayet iyi biliyorum. Bu toplum Ömer Seyfettin’in
veya Mehmet Âkif’in kıymetini bilmedi ama İsmet Özel’in kıymetini
bildi.”
Evet, İsmet
Özel’in “yön tayin edici” birisi olduğunu kabul etmek gerekir.
Fakat,
sadece, gidecekleri yönün tayinini ona bırakmış olanlar için.. Bu toplumun
İsmet Özel’in kıymetini bilmesine gelince, bana kalırsa bu toplum, İsmet Özel’e
hak ettiğinden daha fazla değer verdi.
Yani gerçek
kıymetini bilmedi.
Niçin böyle?..
Şunun için:
İsmet Özel, kendisini izleyenleri yanlış yönlendirdi, yönlendiriyor.
Nasıl mı?
"Nasıl"ı
bir cümleyle geçiştirilebilecek birşey değil.
*
“Bizler,”
der İsmet Özel, “masalımızı yıkma gücüne erişebilirsek, önümüzde açık
seçik bir seçme imkânının belirdiğini farkedebileceğiz.” (Waldo Sen Neden
Burada Değilsin?, İstanbul 1988, 2. b., s. 98.)
Bu boş ve
lüzumsuz lafların işaret ettiği tek bir gerçek var: Ülkemizde gerçekten bir
İsmet Özel masalı mevcut(tu).
Ve şiirsiz
şairimizin, düşüncesiz düşünürümüzün ömrü, uzun süre ayakta durması mümkün
olmayan, bir üfleyişte yıkılması mukadder olan bu zırva masalı inşa etmekle
geçti.
Masalından
söz edenin, masal anlatanın kendisi, masaldır.
İmam-ı
Rabbanî, 206’ncı mektubunda şöyle bir beyit aktarır:
“Her kim efsane okur efsanedir;
"Onda ki keskin nazar var, merdanedir.”
*
Gelelim
Özel’in masallarına..
En büyük
masalı, Üç Mesele adlı kitabında anlattığı üç masaldı.
Özel, üç
“meselesi”nden biri olan “yabancılaşma” konusu üzerinde çok az
durmuştur.
Özel, bu yabancılaşma (Entäußerung) masalını Marx’tan almıştı. Onun
sözlerini aynen tekrarlamıştır. Burada “Kılavuzu karga olanın…” atasözünü
hatırlamak yerinde olur.
Diğer iki masala gelince, onlar da “teknik”
ve “medeniyet”.
Burada sadece “teknik” kavramı
etrafında anlattığı masallara değineceğiz. “Medeniyet” masalı ayrı bir yazının
konusu.
Düşüncesiz
düşünürün “teknik” konusunda yazdıkları hakkında vardığımız hükmü üç maddede
sıralayabiliriz:
1. Marx ve Sombart’ın
etkisiyle geliştirilmiş düşüncesizliklerdir.
2. Özel’in
konuyla ilgili olarak ileri sürdüğü düşünceler iç tutarlılıktan (mantıktan)
yoksun ve çelişkilidir.
3. Özel’in
yazdıkları olay ve olgularla da çelişmektedir. Yani dış tutarlılıktan
da (gerçeklikten de) mahrumdur.
*
Evet, İsmet
Özel’in “teknik” konusuna yaklaşımı gerçekte Sombart ve Marx etkisi taşır.
Sombart’a atıfta
bulunarak tekniği “manevî mal” olarak nitelendirir, salt bir maddî alet-edevat
kabul etmez. (İsmet Özel, Üç Mesele/Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma,
İstanbul 1988, 3. b., s. 152, 157. )
Özel’in şu
cümlesi ise Marxist bir bakış açısını yansıtır:
“Artık tekniğin elde bulundurulması toplumun hayatiyetinin sağlanabilmesi
için bir zaruret olarak görülüyor. İyi ama, teknik nasıl ele geçirilir? Traktör
çikletsiz olur mu?” (A.g.e., s. 125.)
Bu ifade,
Marx’ın “Felsefenin Sefaleti” adlı kitabında savunduğu
görüşlerin bir uzantısıdır:
“Toplumsal ilişkiler; üretici güçlere sıkıca bağlıdır. Yeni üretim güçleri
kazandıklarında, insanlar üretim biçimlerini değiştirirler; ve üretim
biçimlerini, hayatlarını kazanma biçimini değiştirdiklerinde de tüm toplumsal
ilişkilerini değiştirirler. Kol değirmeni size, derebeyi toplumunu,
buhar değirmeni sanayi kapitalizmi toplumunu verecektir.... Nesnel
üretkenliğe uygun biçimde toplumsal ilişkiler kuran bu insanlar; bu toplumsal
ilişkilerine uygun biçimde de, ilkeler, düşünceler ve kategoriler
üreteceklerdir.”
(Aktaran: Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev.
Şirin Tekeli, İstanbul 1982, s. 376.)
Marx, “Kapital”in
birinci cildinde de şunu söyler:
“Teknoloji,
... toplumsal ilişkilerin ve onlardan doğan düşünce ve düşünsel görüşlerin
kökenini gün ışığına çıkartır.” (A.y.)
Müslüman
mahallesindeki salyangoz bayisi İsmet, bu noktada ustası Marx’ın izindedir:
“Teknik insanla akıl arasına mesafe koyuyor dedik. Daha doğrusu akla
insanın külli varlığından ayrı bir çalışma sahası veriyor, sonra da insan bu
cüz’i alanın boyunduruğu altına giriyor.” (Özel, Üç Mesele,
s. 130.)
Böylesi
soyut ifadeler kulağa hoş gelir fakat "toptancı" olmaları itibariyle
her zaman yanlıştırlar. Gemi inşa eden Hz. Nuh aleyhisselam'ın
yaptığı şey de sonuçta "teknik"le meşguliyetti. Düşüncesiz İsmet'in
kafasına göre, onun tekniğiyle alay eden müşrikler maneviyat ehli, Hz.
Nuh ise kendisiyle aklı arasına mesafe koymuş bir "boyunduruk
altı" zavallı kabul edilmeli.
Gerçekten de
müşrikler maneviyat (metafizik) ehliydiler.. Hayal ve vehim
aleminde cevelan ediyorlardı. Hz. Nuh ise teknikle, maddî alemle meşguldü.
Elinde demir
yumuşatılmış olan Hz. Davud aleyhisselam da "teknik"
adamıydı. Şuursuz İsmet'in yaklaşımına göre, kendisi ile aklı arasına mesafe
koyuyordu. Suçu büyüktü, düşüncesiz İsmet gibi saçmasapan zırvaları şiir diye
millete yedirmiyordu.
*
İsmet’in
konuyla ilgili olarak ileri sürdüğü düşüncelerin iç tutarlılıktan
(mantıklılıktan) yoksun ve çelişkili olduğunu yukarıda belirtmiştik.
Mesela ondan
yukarıda yaptığımız son alıntıda savunulan düşünce ile aşağıdaki satırlarda yer
alan iddiası arasında açık bir çelişki mevcut:
“Modern yaşama biçimi toplumu yozlaştırmayı
hızlandırırken, bir taraftan da kendini bilen insanların daha
kapsamlı düşüncelere sahip olmasını sağlıyor.”
(İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul 1989, s. 13.)
Bozuk saatin
kaderin cilvesi olarak günde iki defa doğruyu söylemek zorunda kaldığı anlardan
birisi bu.
"Kendini
bilen bir insan" böyle bir çelişki sergilemez, fakat İsmet kendisini
bilmediği için doğal karşılıyoruz.
Görüldüğü
gibi, masalcı baba İsmet’e göre bir yanda “toplum”, diğer yanda da “kendini
bilen insanlar” bulunuyor.
Gerçekte
kendini bilen insanlar da toplumun bir parçası olduğu için,
kendini bilen insanların karşısına toplumu değil, “toplumun kendini bilmeyen
fertleri”ni koymak gerekir.
İsmet’in
bunun farkına varamaması normal, çünkü kendini bilmeyen insanlardan biri olma
onuruna sahip.
Bu ayrımın
mantıksızlık ve tutarsızlığı bir yana, modern yaşama biçimi toplumu
yozlaştırıyor, “kendini bilen insanlar” ise daha kapsamlı düşüncelere
sahip oluyorlarsa, traktör çikletsiz olabiliyor demektir.
Tabiî bu
noktada, “Özel’in söylediği gibi teknik insanla akıl arasına mesafe koyuyorsa,
kendini bilen insanlar nasıl ‘daha kapsamlı düşüncelere’ sahip
olabilmektedirler?” şeklindeki bir soruyu sorulmamış farzediyoruz.
*
Özel’in
başka ifadeleri, onun, tekniğin insanla akıl arasına mesafe koymasından söz
ederken kastettiği şeyin, “insan zihninin rasyonalizmin kuru alanına
şartlanması” (Ne demekse?) olduğunu gösteriyor:
“Teknik teçhizatın elde edilmesi ve toplumun teknolojinin hakimiyeti altında düzenlenmesi bir topluluğa güç kazandırabilir, iktisadi kalkınmasını hızlandırabilir, refahını yükseltebilir. Bu bir ihtimal. Ama bütün bu muhtemel kazançların fiatı bir yanıyla insanın zihninin rasyonalizmin kuru alanına şartlanması olursa, niçin daha en baştan böyle bir çabaya giriştiğimizin anlamı kalmaz.”
(Özel, Üç Mesele,
s. 159.)
Aynı Özel,
“kendini bilen insanlar” için böyle bir şartlanma ihtimalinin bulunmadığını
söylemektedir.
Yani sorun,
aslında teknik değil, “kendini bilme”dir.
Özel, “İlim,
ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” diyen Yunus Emre’ye
atıfta bulunuyorsa, bunu niçin açıkça söylemiyor?
Gerçi onu
anlayabiliyoruz, çorbasına Sombart, Marx vs. baharatları
eklemese memleketimizin alafranga yemek düşkünü aydınımsıları ve sözde Batı
karşıtı özde Batı hayranı dindar ve muhafazakârları onu adam yerine
koymazlardı.
Masalını
inşa etmesi mümkün olmazdı.
Malum, bu
memlekette “Waldo”suz maldosuz masal artık tutmuyor, pazarda müşteri
bulamıyor.
*
“Üç
Mesele”nin son cümleleri şöyle:
“Üç meselenin çözümünü bu meselelerin dışında, itikat ve ibadette bulabileceğimize
inanıyorum. Belki de bu meseleleri köklüce, derinlemesine kavramak bizi kulluğumuzun
şuuruna varmada daha ileri bir merhaleye ulaştıracak.” (A.g.e., s.
165.)
Bu durumda
teknik, mesele olmaktan çıkmış olur.
Çözüm
neredeyse mesele de oradadır ve eğer çözüm itikatta ise, mesele de itikatta
demektir.
“Çözümü itikat
ve ibadette bulabileceğimize inanıyorum” derken Özel, “kendini
bilen insanlar”dan neyin anlaşılması gerektiğini de (farkında olmadan)
ortaya koymuş oluyor.
Söylediği
doğru fakat burada da yine "hinlik" yapıyor, Hz. Ali'nin tabiriyle
"hak söz ile batılı kastediyor". Teferruatına girmeyeceğiz.
*
Özel, “Üç
Mesele”nin ikinci baskısı için yazdığı önsözde şöyle der:
“Üç Mesele’yi yazmamı mümkün kılan kavrayış tarzını geride bırakmıştım, ama
bu durum kitapta sergilediğim düşüncelerin artık geçersiz olduğu anlamına
gelmiyordu.”
Gerçek şu
ki, Özel’in “Üç Mesele”deki kimi görüşlerini geçersiz saymazsak,
sonradan yazdığı birçok şeyi geçersiz saymak zorunda kalırız.
Yani ortada,
gözden gelinemeyecek açık çelişki ve tutarsızlıklar var.
İsmet bunu
göremiyor olabilir, ne de olsa kendini bilmeyen biri, fakat durum bu.
Üç Mesele”deki
kavrayış tarzına göre, traktör tekniği, çiklet de modern yaşam biçimi
simgelemekteydi ve traktör çikletsiz olamazdı. “Taşları Yemek Yasak”ı
yazan Özel’in kavrayış biçimi ise farklıydı (İstanbul 1986, 3. b., s. 100):
“Yani insanlar traktör yerine karasaban kullanırlarsa
geleneksel değerlerine daha çok sahip çıkarlar sanmak yanlıştır.”
Bunu
anlaması için uzun yıllar geçmesi gerekmiş ama olsun..
Bozuk saatin
doğruyu söylediği ikinci mutlu an burası..
Özel’in şu
ifadeleri daha açıktır ve “rasyonalizmin kuru alanı”ndan söz eden
kavrayışın ölüsü için Fatiha okumaktadır:
“Eğer siz bana elektrik, basınçlı su ve asfalt yol gelmeden
önce köyümüzün insanları dinlerine daha bağlılardı, ama elektrikli ev
aletleri, otomobiller ve televizyon dindarların sayısını azaltıyor
derseniz, ben de size modern müdahaleden önce de bu köyde dinin doğru
anlaşılmadığını, bir alışkanlık olarak sürüp geldiğini söylerim.” (A.g.e., s.
101)
Özel aslında
bu sözleriyle kendisinden başkasına cevap vermemektedir.
Kazmasını
kendi masalını yıkmak için sallıyor.
Gerçekten,
Yeni İsmet, hançerini Eski İsmet'in tam da ciğerine saplamış. Bütün
gaddarlığıyla.
*
Toplumsal
konular, salt akıl yürütmeyle anlaşılamaz. İbn Haldun “Mukaddime”sinde,
üstün zekâlı insanların toplumsal konularda bazen daha çok hata yaptıklarını,
çünkü sıradan insanların aksine aşırı genelleme yaptıklarını söyler.
Salt
düşünmekle matematiğe katkıda bulunmak mümkün olabilir, ama sadece düşünerek
sosyal olay ve olguları anlamak ve açıklamak imkânsızdır. Öncelikle veri
toplamak gerekir.
Sosyal
konularda sınırlı sayıdaki veriler bile bir olayı kavramak için yetmez; tekdüze
bir mantıkla kurulacak sebep-sonuç ilişkisi insanı kolayca yanıltabilir.
Sosyoloji
alanında bu noktaya Batı’da ilk dikkat çeken isim Durkheim olmuştur.
Sosyal konularda sezgisel bir analiz, değişken sayısı dört ya da
beşten yüksek olduğu andan itibaren güçleşir.
Teknolojinin
beraberinde kültür getirdiği tezi, kültür değişmesi konusunu tek bir değişkene
bağlamaktadır: Teknoloji (ve dolayısıyla ekonomik ilişkiler).
Oysa bunun
yanlışlığını Engels bile kabul ediyordu. Nitekim şöyle
demiştir:
“Gençlerin zaman zaman ekonomik yana gereğinden fazla ağırlık vermelerinin
sorumluluğu kısmen Marx’a ve bana aittir. Hasımlarımıza karşı
onların inkar ettiği temel ilkeyi vurgulamak zorunda kaldığımızdan, karşılıklı
olan bir etkileşmeye giren diğer faktörlere [değişkenlere] gereken yeri vermek
için ne zaman, ne yer, ne de olanak bulamadık.” (Duverger, a.g.e., s.
381.)
Engels, “Etudes
Philosophiques”da şunları da yazmıştır:
“Tarihin materyalist telakkisine göre, tarihte tayin edici faktör, gerçek
hayatın kazanılması ve devam ettirilmesidir. Ne Marx, ne de ben
bundan daha fazlasını söylemedik. Eğer sonradan biri çıkıp da ekonomik faktörün
biricik faktör olduğunu söyleyecek kadar bunun manasını değiştirirse, bu hükmü
mücerret, manasız ve saçma bir şekle sokmuş olur. Ekonomik durum
temeldir. Fakat, üst-yapı’nın diğer kısımları da tarihî mücadelenin akışı
üzerinde kendi tesirlerini gösterirler. Ve birçok halde, ağır basan bir şekilde
bu mücadelenin şeklini tayin ederler. Bütün bu faktörler arasında karşılıklı
aksiyon ve reaksiyon vardır. Ekonomik hareket, bunların bağrında, güçlü bir şey
olarak tesadüflerin sonsuz kalabalığı arasında kendi yolunu
açmaktadır.”
(Aktaran: İ. Erol Kozak, İbn Haldun’a Göre İnsan-Toplum-İktisat, İstanbul
1984, ss. 47-48.)
*
Evet, İsmet
Özel, bir İslamcı yazar olarak, Marx’tan daha Marxistçe bir
yaklaşımı savundu ve yönlendirilmeye açık pekçok genç, bu düşüncelerin
Marksizm’le olan ilgisinin farkında bile olmadan, teknoloji düşmanlığı
yapageldiler.
Üstelik,
etkilenenler sadece gençler de olmadı, Ali Bulaç ve Rasim
Özdenören de aynı kervana katıldılar, böylece teknoloji karşıtı bir
söylem geliştirildi.
Fakat bu
teknoloji karşıtlığı çevre sorunları gibi konulardaki hassasiyetlerle
sınırlanan bir karşıtlık değildi, mutlak bir karşıtlıktı.
İşin ilginç
tarafı, çokları, İsmet’in daha sonra bu görüşlerinden rücu ettiğinin farkına
bile varmadılar. Sadece, İsmet’in her söylediğinde hikmet arayan fanatik
hayranlar olarak kaldılar.
Bu
yönlendirilmeye açık kitle, Özel’i değil kendilerini sorguladılar, İsmet’in
anlaşılamadığına veya kendilerinin anlayamadığına inandılar.
*
Kültür ithali
konusunu İbn Haldun’un yaklaşımının daha iyi açıkladığını söylemek
mümkündür: Mağluplar galiplere hayranlık duymakta ve taklit etmektedirler.
Türkiye
tarihi de bu tespiti doğrulamaktadır. Viyana bozgununu izleyen savaşlar
silsilesinin ardından Karlofça Antlaşması'nın imzalandığı 1699 yılı,
Osmanlı’nın yenilgisinin tescil edildiği tarihtir. Kültür ithali ise,
bunun ardından Lâle Devri ile başlamıştır; yani teknoloji
ithalinden önce gerçekleşmiştir.
Abdülkerim
Hâiri, “Osmanlı’nın Batılılaşma Çabaları ve Batı’nın İki Yüzü” (çev.
Hasan Büyükcengiz, İstanbul 1993) adlı çalışmasında bunu ayrıntılı biçimde
göstermektedir.
Kültür ve
teknoloji ithali konusu, düşüncesiz İsmet'in sığ yazılarında anlattığı kadar
basit bir konu değil.. İslam'ın ilk yıllarında Müslümanlar İran ve Bizans'la
yüzleşince hem teknoloji hem de kültür ithal etme durumunda kaldılar.. İthal
edilen kültürün bir kısmı zararlı olmakla birlikte faydalı unsurlar da vardı..
İslam medeniyeti diye adlandırılan dünya hali böyle ortaya çıktı.