Türkiyecilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiyecilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TÜRKİYECİLİK PUTPERESTLİĞİNİN EHL-İ SÜNNET İSTİSMARCILIĞI

 





Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan bugünkü (26 Kasım 2024 tarihli) yazısında şuları diyor:

… ODA TV, benim, Aydın Ünal’ın ve Hüseyin Likoğlu abilerin peş peşe yazdığı ve odaklarında devlete kılıç çeken teğmenlerin olduğu yazılar üzerinden “hedef teğmenler değil, hedef Atatürk” manşeti atarak yine o meşhur meseleyi konuşulamaz hale getirmeye çabaladı. Kamalizm tarafından berkitilen ve yaşatılan müesses nizamın tartışmaya açılmaya çalışıldığı her sekmede böyle oluyor durum. Kamalistler hemen bu tartışma büyümesin, ölü doğsun diye Atatürk’ün arkasına siper alıp başlıyorlar yaylım ateşe. Oysa benim yazımda da, Ünal ve Likoğlu’nun yazılarında da hedef Atatürk değil, Atatürk maskesiyle müesses nizamın sürmesini arzu eden, akıllarına estiği gibi darbe yaparak memlekete nizam vereceklerini zanneden Kamalistler idi. Bu hakikati tam tersine çevirerek çektikleri numarayı anlamamak imkânsız. “Ayranları dökülmesin” diye Atatürk’ü sömürmekten bıkmayan bu beyzadeler bilmeliler ki hedefimiz Atatürk olsa hedefimizi Atatürk olarak belirleyecek mertlikte ve dürüstlükte insanlarız üçümüz de. Oysa hedef Atatürk değil, sizsiniz. Darbeci, üstüncü, kendini bir halt zanneden Kamalistler yani. Hedefimiz, eski Türkiye özlemiyle yanıp tutuşan darbeci asker takımı. Burada bir anlaşalım.

Sorun da burada..

Selanikli Kamal’ı (Mustafa Atatürk’ü) tartışmadan Kamalizm tartışması yapmanın çok fazla bir yararı yok.

Selanikli Kamal, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “resmî put”u durumunda.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisini kendi resmî ideolojisi (Ki bu, İslam’a göre onun dini anlamına geliyor) açısından tanımlıyor ve “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı laik (siyasal dinsiz) bir devlet” olduğunu söylüyor. ("Resmî ideoloji"nin İslam'a göre din olması meselesi için TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Din" maddesine bakılabilir.)

Ancak bu, İslam açısından putperestlik demek.. Yani Selanikli Mustafa’nın putlaştırılması.

Bu durumda Kamal Atatürk’ü bırakıp Kamalistleri tartışmanın çok fazla bir yararı yok.

Sorunu kökünden ele almak ve çözmek gerekiyor.

*

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’de Ebu Cehil’in vs. şahıslarını değil, putlarını hedef almıştı: Hübel’i, Uzza’yı vs..

Bunların herhangi bir kutsallığının ve değerinin bulunmadığını ilan etmişti.

Günümüz Türkiye’sinde ise kutsal ilan edilenler Kamal’ın yatırı (türbesi, anıt/abide mezarı), Kamal’ın kurduğu devlet, ve bu devletin “vatan” toprakları.. Van'da Türkiye sınırını aşıp İran topraklarına yarım metre girdiğinizde kutsal vatanı terk etmiş oluyorsunuz.

(1994 yılında Mahmut Kaçar, Cumhurbaşkanı Demirel de tören için Anıtkabir'deyken bu putperest ayinlerini hatırlatan mantıksız, "hayatta en hakiki mürşit ilim"e ve bilime aykırı, İslam'ın da onaylamadığı, peygamberler için bile yapılmasını kabul etmediği irticaî [ortaçağ bile değil, ilkçağ karanlığına özgü] seremoniyi protesto etmiş ve tutuklanmıştı.. Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, bir kitabına da alınan bir sohbetinde, Mahmut Kaçar'ın böyle yaparak emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'-l münker vazifesini yerine getirmiş, üzerinden vebali/sorumluluğu atmış olduğunu söylemişti.) 

Laik (siyasal dinsiz) devlete göre Allahu Teala’nın kitabı devlet açısından kaale alınacak birşey değil.. Vatan toprakları ise kutsal.

Vatan için savaşıp ölürseniz şehit oluyorsunuz, fakat Allahu Teala için savaşmaya kalkışırsanız adınız terörist olur.

Çünkü, laik (siyasal dinsiz) devlete göre (resmî ideolojiye göre) vatan kutsal, Allahu Teala değil.

Devlet, yerlerin ve göklerin, vatanın, ve de Selanikli Kamal'ın yaratıcısı Allahu Teala'nın dini ile öküze, ineğe, eşeğe vs. tapma dinlerine eşit mesafede.

Çünkü laik.. Kamalist..

*

İmdi, Ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) müslüman olmak demek, 73 fırkadan biri durumundaki fırka-yı naciye (kurtulan fırka) olan topluluktan olmak demektir.

Ancak, geriye kalan 72 fırka da kendisinin hak üzere olduğunu, İslam'ı doğru anladığını iddia ediyor.

Fırka-yı naciyenin (Ki Ehl-i Sünnet taifesi bunlardır) özelliğini ya da niteliğini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem açıklamış: Rasul s.a.s.’in ve ashabının üzerinde olduğu şey üzerinde olmak.

Evet, Ehl-i Sünnet'ten olmanın ölçütünü Sünnet'ten almadan ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) olamazsınız.

Böylece "Ehl-i Sünnet" olma hususunda önümüze şu üç “referans noktası” çıkıyor: Kur’an, Rasul’ün sünneti, ve ashabın fıkhı (anlayışı).

Bunlar arasında Türkçülük, Türk vatanı, Türk devleti, Anadolu, Orta Asya, Anadolu Müslümanlığı, Türk İslamı vs. hurafeleri var mı?

Yok!

Dolayısıyla İslam anlayışımızda (Ehl-i Sünnet bahsinde), Türkiyecilik ve Türkçülük (Türk “devletçiliği”), aynı şekilde Arapçılık, Kürtçülük, İrancılık, Emevîcilik, Abbasîcilik, Osmanlıcılık vs. belirleyici olmamalıdır. (Hizmetlerini hayırla yad ederiz, etmeliyiz, o ayrı mesele.)

Ölçümüz sadece Kur’an, Sünnet, ve ashabın anlayışı olmalıdır.

Diyelim ki Şia’yı, Vehhabîler’i vs. tartışıyoruz.. Eğer derdimiz İslam ise, Ehl-i Sünnet ise, meseleyi sadece yukarıda aktardığımız referans noktaları üzerinden tartışmamız gerekir.

Mesela Şia, ashabın büyük çoğunluğuna cephe aldığı için yanlış noktada.. Böylece Sünnet'ten sapmış durumdalar. 

Ancak, günümüzde Şia’yı tartışan bazı kişilerin derdinin Ehl-i Sünnet’i savunma değil, Şiî İran’a karşı laik (siyasal dinsiz, Kamalist) Türkiye’yi savunmak olduğunu, asıl dertleri buyken, Ehl-i Sünnet anlayışını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik  (siyasal dinsiz) taassubu için (Erdoğan’ın tabiriyle) “meze” yaptıklarını görmekteyiz.

*

Derin devlet" (Ki buna devletin istihbaratı da dahil), İslamî kesimin içine yerleştirmiş bulunduğu (yahut satın almış olduğu) kişilere bu şekilde Ehl-i Sünnet istismarcılığı yaptırıyor. 

(Bu satın alma her zaman “kadroya dahil edip maaşa bağlama” ile olmuyor.. Rüşvet anlamına gelen kolaylıklar, hediyeler, ikramlar, taltifler, ödüller, geziler, iş fırsatı sunmalar vs. ile yapılıyor.. İki taraf da ne istenildiğini ve ne yapılması gerektiğini biliyor, söze ve yazıya dökülmeden gereği yapılıyor. Tabiri caizse bakışlarıyla anlaşıyorlar.. Biz de böylelerini "sözlerinin üslubundan" tanıyoruz: "Dileseydik, onları (o münâfıkları) elbette sana gösterirdik de kendilerini muhakkak sîmâlarından tanırdın. Yine de onları mutlaka konuşma üslûblarından tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir." [Muhammed, 47/30])

Merhum Necip Fazıl gibi ifade etmek gerekirse, bir Ehl-i Sünnetçiliğe çattık ki, Ehl-i Sünnet'e kurmuş pusu. 

*

Ehl-i Sünnet edebiyatı yapanlara bakın.. Kim ki Ehl-i Sünnet simsarlığı yaparken insanları Kur’an’a, Sünnet’e ve ashabın yoluna değil de son tahlilde laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sadakate davet ediyorsa, o, Ehl-i Sünnet kavramını istismar eden bir şirk (putperestlik) hizmetçisidir.

Aparatıdır.

Onda şu veya bu ölçüde nifak (münafıklık) vardır.

Son tahlilde yöneldiği mihrab, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laikliğidir (siyasal dinsizliğidir).

Kamal'ın "ümmet"indendir (topluluğundandır).


TÜRKİYECİLİK PUTPERESTLİĞİ

 



Bir önceki yazıda Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan’ın merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’ya atıfta bulunduğu yazısını konu edinmiştik.

Esad Efendi’ye yapılan bir dünyevî “teklif”ten söz ediyordu.

Buna göre, bir heyet Esad Efendi’yi Asfa Koleji’nde ziyaret etmiş, bir teklifte bulunmuşlar, ve bu yüzden Esad Efendi, aynı kolejde yapılacak olan bir toplantıya biraz gecikerek katılmış.. 

Ve şöyle demiş:

Biraz önce bu binada görüştüğüm bir heyet bana, müşriklerin Peygamber Efendimiz'e teklif ettiği çirkinlikte şeyler teklif ettiler. Ben o teklifleri kabul edersem küresel bir gücümüz, bir sürü paramız, okullarımız, holdinglerimiz, daha bir sürü şeyimiz olacakmış. Allah’a şükürler olsun ki bu teklifi elimin tersiyle ittim.”

*

Teklifi anladık.. Fakat yapanlar kimlerdi?

İşte Yeni Şafak’ın kurnaz yazarı burada maharetini gösteriyor, “Rahmetliye ‘müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler’ teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?” diyerek topu taca atıyor.

Daha doğrusu, "teklif sahiplerini" okurlarının hayal güçlerine bırakıyor.

Az kurnaz değil.

*

Sana birileri böyle şeyler vaad ediyorlarsa karşılığında birşeyler istiyorlardır.

Esad Efendi’den kimler ne istemiş olabilirlerdi?

Evet, Esad Efendi’ye “küresel bir güç, bir sürü para, okullar, holdingler, ve daha bir sürü şey” vaad edebilecek konumda olanlar kimler olabilir(di)?

Ve karşılığında ne istemiş olabilirler(di)?

Yeni Şafak’ın kurnazı bu bahse girmiyor.. “Tuhaf bir nostalji duygusu”na sığınarak konuyu güncel “toplumsalın dışına” itiyor ve bir "Asr-ı Saadet simülasyonu" ile okurlarını bugünün gerçekliğinden koparmaya çalışıyor. 

Sözleri şöyle:

“Sadece bir küçük hatırlatma: Müşrikler, Peygamber Efendimiz'e ‘Sen bu iddialarından vazgeç, bizim bu düzenimizi tehdit etme, biz de bir gün Sen’in Rabb’ine tapalım, bir gün kendi putlarımıza’ diyecek kadar ileri gitmişlerdi tekliflerinde. Bir çeşit ‘dinler arası diyalog’ yani.”

Böylece kurnaz yazar bize bir ipucu vermiş oluyor.

Esad Efendi’ye söz konusu teklifi yapanların ‘dinler arası diyalogcular’ familyasından olduğunu düşününbilinçaltı mesajını çaktırmadan veriyor.

*

Ancak, Esad Efendi’nin Türkiye’de yaşadığı (1997 ilkbaharına kadar olan) dönemde küresel diyalogçuların Esad Efendi’ye ihtiyaçları yoktu.. Bu işi Fethullahçılar gayet iyi beceriyorlardı.. Usta biniciler dere geçerken at değiştirmezler. 

Üstelik, o dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilahiyat fakülteleri Fethullahçılara ayak uydurma telaşı içindelerdi.

O kadar ki, sonraki yıllarda Yeni Şafak’ta köşe yazarlığı yapacak olan Prof. Faruk Beşer gibi isimler Fethullah’ın müçtehitliğinden, “Fethullah Gülen fıkhı”ndan (yani mezhebinden) söz ediyor, Fethullah’ı “mezhep imamı” konumuna çıkarıyorlardı.

Prof. Hayrettin Karaman gibi isimler de bu kervana ucundan kıyısından destek veriyorlardı.

AK Partililerin neredeyse tamamına göre Fethullah, muhterem bir hocaefendiydi.. 2013 yılı Türkçe Olimpiyatları’nda bile ona olan hasretlerini ve sarsılmaz muhabbetlerini dile getiriyor, “Bitsin bu hasret!” diye tabiri caizse ağıt yakıyorlardı.

*

Evet, Esad Efendi’nin Türkiye’de bulunduğu dönemde ona “dinler arası diyalog” panayırında ihtiyaç yoktu.. Panayırın müşterisi boldu.. Bit pazarına nur yağmaktaydı. 

Yeni Şafak’ın kurnaz yazarının dediği gibi, Esad Efendi’ye söz konusu teklifi kimlerin getirmiş olduğu konusunda benim hiçbir şüphem yok.

Vaatleri karşılığında ne istediklerini de, İskenderpaşa Cemaati “doğal liderliği”nin Esad Efendi sonrasındaki eylem ve söylemleri, hareket tarzı ve politikası ortaya koyuyor.

*

Yeni Şafak yazarı sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Türkiye’deki köklü mücadeleyi bir bakıma ‘teklifi kabul edenler ile etmeyenler arasındaki mücadele’ olarak da okuyabiliriz ve okumalıyız.

“Bidayetinde emperyalizm sultasından bütünüyle kurtulamamış ve İngiliz-Batı etkisine kendisini açık tutmuş, ardından gelişen olaylarda ‘iki kutuplu dünya’nın neredeyse tampon bölgesi haline gelerek tuhaf ötesi bir dengeleme çabasına girişmiş, İsrail’in bölgedeki varlığından sonra da kendisini bir başka dengenin tam ortasında bulmuş Türkiye Cumhuriyeti. Hal böyle olunca da tarihin ve coğrafyanın alnına yazdığı jeopolitik ve teopolitik yüklerin tamamını öyle ya da böyle sırtlanmak zorunda kalmış.”

Zorunda kalmış.. Ne yapsın, zorunda kalmış..

Böylece yazar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç ve dış siyasetini belirleyen ilk kadroları (başta Selanikli Mustafa Atatürk olmak üzere) kaşla göz arasında aklıyor.

Ne yapsınlar, Türkiye kendisini “bir dengenin tam ortasında bulmuş”.. Dengesizlik mi yapsın?! Kendisini dengenin ortasında bulmuş işte..

Görüldüğü gibi yazar, bütün yapılanları “denge” torbasına dolduruyor.. Denge, güzel bir kavram ve de haslet.. Dengelilikten daha iyi, dengesizlikten daha kötü ne olabilir?!

Hal böyle olunca da Türkiye (yani Türkiye’yi yönetenler), laik bir yaklaşımla tarihin ve coğrafyanın alınlarına yazdığı jeopolitik ve teopolitik yüklerin tamamını öyle ya da böyle sırtlanmak zorunda kalmışlar.

Bütün suç “nalet" laik (siyasal dinsiz) "kader”in üstünde.

Bir tarafta Allahu Teala’nın emir ve yasakları varsa da, diğer tarafta tarih ve coğrafya tanrılarının yazdığı jeopolitik ve teopolitik yükler söz konusu.

Jeopolitiki anladık, fakat teopolitik de, “Allahu Teala’yı tanrılıktan emekli edip, yerine tarih ve coğrafya putlarını oturtmak” oluyor herhalde.

*

Yeni Şafak yazarı şunları da söylüyor:

“Şunu yazayım: Merkezi ‘Türkiye’ olmayan herkes nazarımda ‘teklifi ya tamamen ya da kısmen kabul etmiş demektir.’ Parasını, ününü, şöhretini ABD’den ya da Rusya’dan İngiltere’den ya da Suudi Arabistan’dan, İran’dan ya da İsrail’den alması fark etmez. …”

Bu merkez kelimesi bana Stephen Covey’in Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı adlı kitabını hatırlattı.

Otuz-kırk dile çevrilmiş, Türkçe tercümesi 67’nci baskısını yapmış bir kitap.

Çoğu “kişisel gelişim” kitabı gibi “gaza getirme edebiyatı” yaparak “gelecekte büyük lokma yiyebilmek için büyük konuşma” numaraları öğretme iddiasındaki bir çalışma değil, yararlı.

Orada Covey, insanların tutum ve davranışlarına yön veren “merkez”lerden söz eder: Kimisi para-merkezli, kimisi aile-merkezli, kimisi düşman-merkezli, kimisi iş/kariyer-merkezli, kimisi din-merkezlidir.

Covey böyle birçok merkez sayıyor.. Ona göre insan, ilke-merkezli olmalıdır.. 

İnsanın zihniyet ve duygu dünyasında başka bir merkez yer etmemelidir.

*

İlkeler ise dürüstlük, hakkaniyet, yardımseverlik, merhamet, alçakgönüllülük, cesaret, ahde vefa (sözünde durma), tok gözlülük, adalet, affedicilik, iffet ve kanaatkârlık (haddini bilme) gibi erdemlerdir.

Para-merkezli olan bir kişi için dünyada değerli olan insanlar, paralı olanlardır.. Böyle biri, parasız kişilere değer vermeyeceği gibi, parasız olduğu zaman kendisini değersiz hisseder, bunalıma düşer.. Bu zihniyetteki birine göre, insan ne yapıp edip para kazanmalı, mutlaka zengin olmalıdır.. 

Dolayısıyla, böyle biri, para ve zenginlik için "dini ve namusu" bir çırpıda bir yana atabilir. 

Aile-merkezli olan için doğrular, ailesinin önyargı ve kabullerinden ibarettir.

Düşman-merkezli olan kişi için de doğru, düşmanının yaptıklarının ve savunduklarının tersidir.. Düşmana zarar veren herşey iyi, vermeyen ise önemsiz ya da değersizdir.

Covey, din-merkezlilikten söz ederken dinden kastının Batı’daki kilise kurumu gibi dinî örgütler olduğunu söyler.

Kitabının sonlarına doğru bu hususa dikkat çeken yazar, İncil’deki ahlâkî öğütlerin ilkelere dahil olduğunu belirtir.

*

Covey’in kitabını 23 yıl önce okumuştum, hatırladığım kadarıyla devlet-merkezlilik (veya aşiret-merkezlilik, millet-merkezlilik, vatan-merkezlilik) diye birşeyden söz etmiyor, fakat etse iyi olurmuş.

Yeni Şafak gazetesi yazarının laflarına dönelim.. Türkiye-merkezlilikten söz ediyor.

Türkiye-merkezlilikten söz etmenin bir tür putperestlik olduğunun farkında değil.. (Belki de farkında, bilemem.)

Senin Türkiye dediğin nedir?.. Bir devlettir.. Peki devlet nedir?.. Devlet, insanların (millet ya da halk denilen bir topluluğun) oluşturduğu, kurduğu bir örgütsel yapıdır, teşkilattır.

Yani senin kendi icat ettiğin, yapıp ettiğin, ürettiğin birşey..

Kendi elinin ürünü olan birşeyi “merkez” haline getirdiğinde aslında kendini “merkez” yapmış olursun.

İşte bu, insanın tanrılık taslaması, heva ve hevesini tanrı edinmesi, kendi elinin yonttuğu puta tapmasıdır.

*

Müslüman ne Türkiye-merkezli olabilir, ne İran-merkezli, ne Arabistan-merkezli..

Müslüman, Türkiye’nin, İran’ın, Arabistan’ın vs. hak-merkezli (dinî ilkeler merkezli) olmasını, tarih ve coğrafya putlarına değil Allahu Teala’ya itaat etmesini isteyen adamdır.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

(Bakmayın böyle dediğime, aslında anlatabildiğimden eminim.. Daha ne diyeyim?!

“Bilmem anlatabiliyor muyum?” sorusu anlamsızdır.. Neyi ne kadar anlattığını bile bilmiyorsan, bundan bile emin değilsen, hiçbir şeyi bilmiyorsun demektir.)


ULUS-DEVLET FIRKACILIĞI VE TÜRKİYECİLİK

 





İrancılık, Suudculuk, Arnavutlukçuluk, Türkiyecilik vs. gibi “ulus-devlet” eksenli “devletçilik”lerin (Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîste bahis konusu yapılan fırka olgusu çerçevesinde) Müslümanlar’daki (ümmetteki) “cemaat” ruhunu öldüren (ve böylece onları “amelen” ve hatta “zihniyet” bakımından Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen “cemaat”in dışına iten) birer fırkacılık hareketi olduğunu önceki yazılarda dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışmıştık.

Bu tür “cilik, culuk”ların akıl yürütüş biçimi her yerde aynıdır.

Yani bir Türkiyeci ile bir (İranlı) İrancı, bir Arap Suudcunun kendi “devletçiliği”ni savunma biçimi benzerlik gösterir: Kendi devleti, İslam karşıtı devletlerin gerçek hedefidir, sürekli komplolarla karşı karşıyadır, diğer ülkeler ise bu İslam karşıtı cephenin açık veya örtülü işbirlikçisidir.

Mesela bir İranlı İrancı’ya göre, Türkiye NATO üyesi bir ABD müttefikidir, laiklikten (siyasal dinsizlikten) taviz vermek istemeyen Kemalist bir devlettir.. İran gibi İslamcı/Şeriatçı değildir, anayasasının temelini oluşturan Atatürk ilke ve inkılapları çerçevesinde hristiyan-yahudi uygarlığı ve çağdaşlığının peşine düşmüş bir “Batı uydusu”dur. Halbuki İran bu ittifakın dışında ve karşısındadır, hedefidir.

Bir Suudcunun kendi ülkesi ve Türkiye hakkındaki düşünceleri de bundan farksızdır.

Buna karşılık Türkiyeciye göre de Batı asıl (şanlı tarihinden, Viyana önlerine kadar gitmiş olmasından dolayı) Türkiye’den korkmaktadır.

*

Şaşırtıcı gelebilir fakat Suriye gibi görece önemsiz bir ülkede bile rejim yanlısı ulema Türkiyecilerinkine benzeyen argümanlarla Esed yönetimine destek vermiş durumdalar:

… el-Buti, modern devletin gölgesinde, barındırdığı çelişkilerin şuurunda olmayarak ‘rejimin fakihi’ne (el-fakîhu’s-sultânî) bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. O şaşırtıcı bir şekilde [Suriye’nin şahsında] sürekli tuzaklara ve komplolara maruz kalan bir İslam anlayışına sahiptir; Beşşâr el-Esed rejiminin çöküşü, ona göre [Amerikan komplosu marifetiyle] İslam’ın çöküşü demektir.

“Onun bu bakış açısı şöyle açıklanabilir: Ona göre … Suriye yönetimi hedef tahtasındadır. Zira Suriye, Arap haklarının elde edilmesi için verdiği destekle Batı politikalarının karşısında bir engel olarak durmaktadır. Amerikan politikaları da el-Esed’i düşürmek suretiyle, Suriye’yi bataklığa sürükleme ve parçalamayı hedeflemektedir. Bu yüzden el-Bûtî, Suriyede meydana gelen devrimin [ayaklanmanın] dış güçler tarafından yönetildiğini … düşünmektedir. …

“… Aynı zamanda bu grubun fetvaları daima kendilerini rejimin destekçisi, izleyicisi veya teşvik ve korkutmasına boyun eğen kişiler olarak ortaya koymamaya çalışır. Bunu yapmalarının sebebi, verdikleri fetvanın siyasi şaibelerden uzak olduğu ve sadece Allah’ın şeriatının, emrinin ve nehyinin gereği olduğu görüntüsünü vermek içindir. Bununla birlikte, rejimin fukahası, kendilerinin her ne kadar siyasetten uzak olduğunu devamlı vurgulasalar da, her münasebette, başkan ve rejim adına idari kararları ve yönetimin buyruklarını tebliğ eden şahsiyetlere dönüşmüşlerdir. Onlar aslında, dinin hükümlerini ve dini fetvaları anlatma kılıfıyla rejimin tebliğciliğini yapmaktadırlar. Bu ister, ders anlatma şeklinde olsun, ister camilerde verilen hutbeler şeklinde olsun, böyledir. …

“El-Bûtî’nin çelişkili tavırları, siyaset ve yönetimin [kendisi] üzerindeki etkisini göstermektedir. O genelde, kendi mezhebine ait fıkhî tercihlere sıkı sıkıya bağlı kalırken, zaman zaman siyasi otorite ile ilgili konularda … fıkıh usulünün bazı delillerini kullanmak [ve yeni içtihat yapmak] zorunda kalmaktadır. … Hatta bir adım daha ileriye giderek Batının Suriye rejimi tarafından temsil edilen İslam’a kurduğu komplodan bahsederken, rejimin baskısının kurbanlarından [kendi] cüzi maslahatlarını umumun [genel] maslahatı yolunda –ki bu da rejimin bekasıdır- görmezden gelmelerini ister. …

Yine el-Bûtî’de dikkatimizi çeken bir nokta da, siyasi otoriteye karşı teslimiyetçi tavrı [onların] icraatlarını sorgulama cesareti gösterememesidir. O sürekli, otoritenin emirlerine karşı konulamayacağını kabul etmektedir. Bu yüzden, hitabını sadece insanlara [yönetilen vatandaşlara] yöneltmekte ve onların tasarruflarını sorgulamaktadır. … Onun bu tutumu, sık sık çelişkiye düşmesine sebep olmuştur. Zira otorite çeşitli etkenlerden dolayı tavrını sık sık değiştirmiştir. El-Buti de buna paralel olarak sık sık görüş değiştirmek zorunda kalmıştır. …

“Bu tevillerden birisi de, … bu devrimin [ayaklanmanın] adil ve müslüman bir yöneticiye isyan manası taşıdığını düşünmektedirler. Bu yönetici aynı zamanda Siyonist düşmana karşı direniş cephesini de temsil etmektedir. Bu yüzden, onların nazarında devrim [ayaklanma] İsrail’e hizmet etmektedir; Allah’a, Resulüne ve Müslümanlara karşı savaş ilanı mesabesindedir. Bu, el-Buti’nin benimsediği ve hayatının son anlarına kadar arkasında durduğu görüştür. …

“Bu meselenin, bu [Suriyeci] grup tarafından ‘fitne’ olarak nitelenmesi ve bunun üzerinden fitneyi kötüleyen naslar [ayet ve hadîsler] çerçevesinde değerlendirilmesine gelince, …

Bu müftilerin fetvalarını ve resmi beyanlarını incelediğimizde, …  ‘İki zarardan daha azını [ehven-i şerreyni] işlemek’, ‘Def’-i mefasidin celb-i menafia müreccah [zarardan kaçınmanın fayda sağlamaya tercih edilir] olması’ gibi genel kuralları delil olarak kullanmaktan öteye geçmemektedir. Üstelik burada bile, maslahat ve mefsedet’in [fayda ve zararın] doğru tarifleri yapılmamakta, aralarında nasıl bir karşılaştırma yapıldığına yer verilmemektedir. Bu karşılaştırma, kesin bir sonuç mu ifade etmektedir yoksa zanna mı dayanmaktadır? Dolayısıyla bu yöntem, otoritenin arzusuna uygun düşen bir dayanak veya çıkış yolu arayan kişinin kullanacağı yöntemdir. Tabii ki, otorite ve otoritenin ihtiyacı ile uyumlu hareket etmektedir. Resmi söylemi benimsemekte ve otoritenin siyasi tutumuyla kendi arasına mesafe koymamaktadır. Hatta çoğu zaman, karşıt görüş ifade eden fetvalarda siyasi polemiklere girişmektedir. Halbuki hilâf ilmi, tarihsel geleneği olan bir ilimdir. En önemli esası da, prensip olarak bütün içtihatların meşruiyetlerinin kabul ediliyor olmasıdır [İçtihat, içtihatı nakzetmez, geçerliliğini kaldırmaz]. Ancak biz bu resmî fetvalarda, bu anlayışın izine rastlayamayız. Zira bu fetvaların varlık sebebi, siyasi muhalefet prensibine düşman resmî müftilerce siyasi bir fonksiyonu yerine getirmektir. Bu yüzden fetvaları halka yöneliktir [sadece halkın tutumunu sorgular], yoksa yolunda yürüdüğünü düşündükleri devlet veya otoritenin politika ve tutumuna yönelik değildir.”

(Ruaa Mansour, Suriyeli Âlimlerin Suriye Savaşı Hakkındaki Fetvalarının İslam Hukuku Açısından Analizi, yüksek lisans tezi, Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 91-95.)

Görüldüğü gibi bir Suriyeci ile Türkiyeci arasında yaklaşım bakımından kayda değer bir fark bulunmuyor.

*

Doğal olarak, Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği hadîste dile getirilen türden bir “cemaatsiz” dünyada “itaat” edilmesi gereken bir “zamanın imamı” da mevcut değildir.

Yine, itaat edilmesi gereken bir kutup, gavs vs.nin mevcudiyeti de söz konusu değildir. (Birbirini bilip tanıyan keramet ehli gerçek evliyaullah [Öyle zannedilenler değil, gerçek velîler] içlerinden birini en üstünleri görüp onun için “Bu kutuptur, gavstır” nitelemesini belki yapabilirler, fakat bu, ümmetin bilmek ve inanmakla yükümlü oldukları birşey değildir. Yani bir müslüman için “Falanca gavstır, kutuptur” diyerek inanma ve peşinden gitme mükellefiyeti yoktur. Günümüzün tarikat şeyhlerine gelince.. Bunların büyük çoğunluğu kendisinden başkasını adamdan saymaz, Şeriat açısından kendisi de arızalı olduğu için diğer şeyhleri bu açıdan değil fakat “silsile”si ve “icazet”i açısından sorgular, onları “sahte” olmakla suçlar.)

Evet, peşinden gidilmesi vacip olan kutuplar, gavslar yoktur, terk edilmesi gereken fırkalar vardır. (Fırkalaşmamış, fırka durumundaki mevcut devletlerin açık ya da örtülü biçimde emrine girmemiş ender-i nadirattan meşayih ve ulema bahis dışı; onlardan istifade edilmesi gerekir.)

*

Velhasıl, cemaatin, küresel İslam devletinin mevcut bulunmadığı zamandaki bütün devletler (araya mesafe konulması gereken) fırkalardır.

Cemaat olmadıkları kesin olan bu fırkaları, ayette geçtiği üzere taife olarak da adlandırmak mümkün olabilir:

“Eğer mü'minlerden iki tâife birbirleriyle vuruşurlarsa, hemen aralarını düzeltin! Artık onlardan biri (yine de) ötekine haksızca zulmederse, o takdirde Allah'ın emrine dönünceye kadar o saldıran (taraf)la savaşın! Fakat dönerse, o takdirde aralarını adâletle düzeltin ve adil olun! Şübhesiz ki Allah, adâletli olanları sever.” (Hucurat, 49/9)

Ayetin Arapça’sında “taife” kelimesi geçiyor. Bu kelimeyi kısım, grup, topluluk, zümre ve bölük diye tercüme eden meal yazarları mevcut..

İmdi, bu taifeler, birer cemaat midir, değil midir?..

Taifelere cemaat diyebilir miyiz?.. Bu taifeler, kendilerinden ayrılanlara “cemaatten ayrılma” suçlaması yöneltebilirler mi?..

*

Bugün Türkiye’de kendilerini “cemaat” olarak tanıtan gruplar aslında “taife”dirler.

Fırkadırlar.

O gruplardan ayrılmak cemaatten ayrılmak anlamına gelmez.

Fakat, böylesi gruplara katılan bir kişi, aralarında kalmaya dair (şer’an mahzurlu olmayan) bir sözleşme yapmışsa, ahd ü peyman vermişse ve (karşı tarafın sözleşmeyi çiğnemesi gibi) haklı bir gerekçesi bulunmadan ayrılmışsa, sözünden dönmüş, ahdini çiğnemiş, münafıkça hareket etmiş olur.

Fakat “cemaati terk” etmiş olmaz.. Çünkü o topluluk “cemaat” değildir.

Cemaat (büyük harfle başlayan, el-Cemaat olan cemaat) başka birşeydir.

Hadîslerdeki cemaat kelimesiyle kendilerinin kastedildiğini zanneden tarikatçı cahiller ile gerçeği bildiği halde böylesi bir izlenim vererek insanları aldatan sahtekâr sofuluk pazarlama anonim şirketleri de (terk edilmesi gereken) birer fırka durumundadır.

*

Sahîh-i Müslim’i tercüme ve şerh eden Mehmed Sofuoğlu, cemaati terk edenlerle ilgili “cahiliye ölümü” ifadesi hakkında şöyle bir açıklama yapıyor:

“ [Rasulullah s.a.s.] ‘Her kim … İslam ümmetinden bir karış ayrılırsa cahiliyet ölümü ile ölür’ buyuruyordu ki bu, başsız [imamsız, halifesiz] ve ictimaî nizamdan [toplumsal düzenden, devletten] mahrum cahil milletlerin asi bir ferdi olarak ölür demektir, yoksa kâfir olarak ölür demek değildir. Devlet başkanına yapılan bu itaatın mutlak olmadığını, bunun bir hududu (sınırı) bulunduğunu, birçok hukuk nazariyelerinde [kuramlarında, teorilerinde] ve fıkıh sistemlerinde zikredilen bazı şartlar ve hallerinde bu itaatın son bulacağını daha önceki hadîslerde ve hâşiyelerinde [ilave açıklamalarda] belirtmiş bulunuyoruz.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 51-52, dn. 22.)

Benzer ifadeler merhum Ahmed Davudoğlu Hoca’nın Müslim şerhinde de mevcut.. Bu açıklamalar kökeni itibariyle İmam Nevevî gibi alimlerin yazdıkları şerhlere dayanıyor.

Ancak, burada bir hususun altını çizmek gerekiyor: Cemaatten ayrılmak bazen küfür anlamı da taşıyabilir.

Nitekim bir hadîste şöyle buyuruluyor:

“Allah’tan başka tanrı bulunmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şahitlik eden bir müslümanın kanı (öldürülmesi), ancak şu üç şeyden biri ile helal olur: Başından evlilik geçmiş olduğu halde zina etmekle (es-seyyibü’s-zânî, seyyib zinacı), öldürdüğü nefse karşı öldürülmekle, dinini terk edip cemaatten ayrılmakla (ve’t-târikü li dînihi’l-mufârıku li’l-cemâati).” (A.g.e., C. 5, s. 261.)

Bu hadîs, kütüb-ü sittenin tamamında yer almaktadır: Buharî: Diyet 5, hadis no. 6484; Müslim: Kasame 25, hadis no. 1676; Tirmizî: Diyet 10, hadis no. 1402; Ebu Davud: Hudud 1, hadis no. 4352; Nesaî: Tahrimu’d-dem 5, hadis no. 4016; İbn Mace: Hudud 1, hadis no. 2534.

Dikkat edilirse bu hadîste de “cemaat” için “el takısı (the artikeli) kullanılıyor. Doğal olarak bu “belli, belirli” cemaat, ümmetin genelini temsil eden küresel İslam devletidir.

Mufârık kelimesi de yine “fırka” kelimesiyle aynı kökten (fâraka-yufâriku fiilinden) türemiş “ism-i fail”.

Evet, burada sözü edilen cemaat, “el” takısı almadan yazılan “herhangi” bir cemaat değildir.

*

Burada sözü edilen cemaatin İslam devleti demek olduğu, “öldürme”den söz edilmesinden de bellidir.

Çünkü bu tür had cezalarının uygulanması “İslam devleti”nin ve “Şeriat mahkemeleri”nin varlığına bağlıdır.

İslam devletinin bulunmadığı bir yerde (mesela Almanya’da), bugün cemaat denilen toplulukların üyelerinden biri o cemaati (cemaatimsiyi) terk etse ve İslam’dan da dönse, onun öldürülmesinden söz etmek abes olur.

Aynı şekilde Türkiye’de mesela İsmailağa Cemaati’nden Talha Hakan Alp’in dinden döndü ve cemaati terk etti diye öldürülmesini istemek söz konusu olmaz.

Çünkü Türkiye İslam devleti değil ve ortada “resmî” Şeriat mahkemesi yok.

*

Evet, hadîslerde geçen cemaat, İslam devletidir, bugün adına cemaat denilen topluluklar değil.

Sofuoğlu, Abdullah ibni Mes’ûd radiyallahu anh’in rivayet ettiği bu hadîs hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“… İmam Şafiî, namazı terk edip tevbe etmeyenin de katli (öldürülmesi) içtihadında bulunmuştur. Ebu Hanife namazı terk edenin öldürülmesini tecviz etmemiştir (caiz görmemiştir) ki bu içtihad şu İbn Mes’ûd hadîsine mutabıktır.

Zina eden dul ki, nikah ile evlenmiş ve evlilik hayatı bitmiş olan erkek ve kadın demektir. Bunu ifade eden seyyib sözü bâkir (bekâr) mukabilidir (karşıtıdır). … Evlenmemiş oğlan ve kız zina ederlerse, bunların cezası ölüm değil, yüz değnektir. … “ ‘Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara, Allah’ın dini hususunda acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir zümre de bunların azabına şahit olsun.’ (en-Nûr, 24/2)

“Vurulacak değneğin serçe parmak kalınlığında ince olması, çıplak değil, orta giyimli vücuda vurulması, değnek en çok omuza kadar kaldırılarak vurulması, vücudun (tek) bir noktasına değil, yüz gibi nazik bölgeler korunarak diğer kısımlara ayrı ayrı vurulması, zayıf bünyeli olan mücrimler (suçlular) hakkında bu şartların azamî tahfif edilmesinin (hafifletilmesinin) bu cezanın en mühim şartları olduğu fıkıh (Şeriat) kitaplarında tasrih edilmiştir (açıklanmıştır).”

(A.g.e., C. 5, s. 261, dn. 9.)

Cezanın halkın huzurunda infazı hem ibret alınması ve başkalarının gözünün korkutulmasını sağlar, hem de cezayı infazla görevli kişilerin yoksullar, kimsesizler ve sahipsizler söz konusu olduğunda haddi aşmalarını, itibarlılar, zenginler ve makam mevki sahipleri söz konusu olunca ise torpil geçip onları serbest bırakmalarını engeller.

Şer’î cezalar (Ki adalet demektir) karşısında birer merhamet abidesi haline gelen, fakat laiklik ve Kemalizm/Atatürkçülük hesabına şapka giymedi diye insan asılmasını bile alkışlayan düzenperestlerin, laik (siyasal dinsiz) rejimlerin karanlık izbelerinde “Burada Allah yoktur” denilerek yapılan akla havsalaya sığmaz canavarlıktaki işkencelerin “dilsiz şeytan” kabilinden ortakları olduğunu unutmamalıyız.

*

Görüldüğü gibi Sofuoğlu, “Devlet başkanına yapılan itaatin mutlak olmadığını, bunun bir hududu bulunduğunu” söylüyor.

Sözünü ettiği “devlet başkanı” laik (siyasal dinsiz) devletin ya da küfür devletinin başkanı değil, İslam devletinin imamı (halife).

Laik (siyasal dinsiz) devletin başkanı değil.. Onun (dinî bir yükümlülük olarak) itaat konusunda i’rabta hiç mahalli bulunmuyor.

Evet, halifeye bile itaat “mutlak” değildir, emirlerinin meşru (Şeriat’e uygun) olması şartına bağlıdır.

*

Nitekim Hz. Ebubekir r. a. halife olduğunda şu özlü, veciz, ibret ve ders dolu hutbeyi irad etmiştir:

“Ben sizin en hayırlınız olmadığım ve istemediğim halde sizin başınıza halife seçildim. Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber dinin hükümlerini açıklamıştır. Ey insanlar! Onun bize öğrettiklerinden öğrendik ki, akıllıların en akıllısı Allah’tan korkan, yani Allah’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından uzak durandır. Acizlerin, zavallıların en zavallısı da helal haram demeden günahlara dalandır. Sizin en güçlünüz, benim katımda zayıfın hakkı kendisinden alınıncaya kadar en zayıftır. Sizin en zayıfınız da hakkı alınıncaya kadar benim yanımda en güçlüdür. Ey insanlar! Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olunuz. Eğer doğru yoldan saparsam beni düzeltiniz. Allah yolundaki cihadı terk eden bir millet mutlaka fakr u zaruret ve zillete düşer. Bir toplumda fuhuş yayılırsa Allah hepsine belayı gönderir. Ben Allah’a ve Rasulü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz. Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez. Ey insanlar! Benim yanımda doğruluk emanettir (güvenilirliktir), yalancılık ise hiyanettir. Söyleyeceklerim şimdilik bundan ibarettir. Hem kendim için hem de sizler için Allah’tan af ve mağfiret dilerim.”

Görüldüğü gibi Hz. Ebubekir “Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez” diyor.

Ayrıca “Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim” diyerek “dinde güncelleme” hadsizliği ile arasına mesafe koyuyor.

Ve de, algı operasyonu ve psikolojik savaş gibi artistik laflar eşliğinde yalancılık ve siyasal dolandırıcılığı meziyet ve fazilet gibi sunan modern devlet şeytanlığının aksine yalancılığı “hainlik” olarak niteleyip lanetliyor.

 

“EHVEN-İ ŞER” FIRKA YA DA CEMAATİMSİLER

 



Önceki yazılarda, hadîs-i şerîflerde geçen cemaat tabirinden kastın, (halifenin/imamın idaresi altındaki, İslam Şeriati ile yönetilen ve) ümmet-i Muhammed’in (s.a.s.) siyasal birliğini ifade eden İslam devleti olduğunu söylemiştik.

Ayrılınması “cahiliye ölümü” ile ölünmesine yol açan cemaat işte budur.

Yine, Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsten, “cemaat”in (ümmetin halifesinin/imamının başında bulunduğu küresel İslam devletinin) bulunmadığı zamanlarda bütün “fırka”lardan ayrılınmasının tavsiye edilmiş olduğunu öğrenmiştik.

Bu, ağaç kökü kemirmekle eşdeğer bir meşakkat, çile ve zorluk anlamına gelse bile..

Artık sana ölüm erişinceye kadar sen bu ayrılık üzere bulun!” (Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 47-48.)

*

Peki bu “fırka”lardan kasıt ne olabilir?

Hadîste bu tasrih edilmiş değil, fakat bağlamdan şu anlaşılıyor: Söz konusu “cemaat” dışındaki (kendisini o cemaatin alternatifi veya muadili kabul eden veya öyle gösteren, aynı işlevi görme iddiasındaki) her tür yapı, hareket ve topluluk “fırka”dır.

Onlar, cemaat (ümmetin halifesinin liderliği altındaki küresel İslam devleti) olmadıkları için otomatikman fırka kategorisine girmektedirler.

Günümüzdeki ulus-devletler, siyasal partiler, “cemaatimsi”ler, (kendilerinden ayrılanları “cahiliye ölümü” ile ölecek olmakla “müjdeleyen”) teşkilat ve cemiyetler bu kapsama girmektedir.

(Kendilerinden ayrılanlar için “cahiliye ölümü” karnesi hazırlamayan, hadîslerde belirtilen anlamda “cemaat” olma iddiasıyla ortaya çıkmayan, günümüz “ulus-devlet” fırkalarının “kontrolü”ne girip “fırka uydusu” haline gelmeyen ilim halkaları, eğitim-öğretim faaliyetleri ve tarikatlar için fırka nitelemesi yapmak uygun olmaz.. Devletçilik, milliyetçilik, Kemalistlik/Atatürkçülük, boz kurtçuluk vs. gibi batıl ideoloji ve hareketlerin kuyruğuna takılanlardan ise uzak durmak gerekir.)

*

Bu fırkaların özelliği, “cemaat”i cemaat yapan “ilke”yi (ya da “ruh”u) unutup kendilerini, kendi kuru kalabalıklarını “cemaat” kabul etmeleridir.

İbn Hıbbân şöyle demektedir:

Sahâbenin üzerinde oldukları yola ittiba edenler, onlardan sonra gelenlere muhalefet etse de cemaatten ayrılmış olmazlar. Fakat kim ashâba muhalefet etme anlamına gelecek şekilde sonrakilere uyarsa, işte o, cemaatten ayrılmış olur.”

(Bkz. Recep Köklü, Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 13.)

Sahabe parçalanmamış, bölünmemiş, şu kabile bu kabile diye ayrı devletçikler oluşturmamış, Yemenlisi Yemen’de, Şamlısı Şam’da (Suriye, Ürdün ve Filistin’de), Iraklısı Irak’ta ayrı baş çekmemiştir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “yâr-i gâr”i Hz. Ebubekir radiyallahu anh’i “imam” (önder) bilerek “İslam birliği”ni sağlamışlardır.

İşte, ashabın bu yolunu terk ederek milletçilik/milliyetçilik yapanlar, ashaba muhalefet etmek ve “sonrakiler”in icat ettikleri milliyetçilikler çerçevesinde onların kurdukları “devlet”lerin bekasını dava edinmekle aslında “cemaat” (küresel İslam devleti) idealini (zihniyet düzeyinde) terk etmektedirler.

*

Bir devlet ve millet Şeriat’e (Allahu Teala’nın emrine) başkaldırmışsa, sırt çevirmişse oradaki birlik ve beraberlik, batıla ittiba ekseninde kurulmuş bir ittifaktır, dalalet ve sapıklık birliğidir.

Bu, cemaatten (Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaatten) ayrılmanın ta kendisidir..

Şeriat’e sırt çevirmekle hem Sünnet’ten hem de Cemaat’ten ayrılmışlardır.

Nitekim, Abdullah bin Mes’ud radiyallahu anh, “cemaate uyma” konusunda şu uyarıyı yapmıştır: “Şüphesiz ki cemaat, Allah’ın emrine muvafık olandır.” (A.g.e., s. 22.) Onun bu sözü şu şekilde de rivayet edilmektedir: “Cemaat ancak Allah’ın emrine muvafık olandır. İsterse tek başına ol!” (A.y.)

Ashabdan Enes b. Mâlik r.a. ise şunu demiştir:

“Cemaate sarılmanın emredildiği bir noktada cemaatten maksat, hakk (doğru) olana sarılmak ve onu yerine getirmektir. İsterse hakkı tutan az, muhalefet edenler çok olsun! Çünkü hakk, Hz. Peygamber ve ashâbının zamanından beri ilk cemaatin benimsediği hususlardır. Onlardan sonra gelen yanlış yoldakilerin fazlalığına itibar edilmez.” (A.g.e., s. 22-23.)

*

İmam-ı Azam, el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle demektedir:

“Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil (müslüman olduklarını, İslam’ı/Şeriat’i kabul ettiklerini söylemeleri durumunda onları tekfir etmeden), haddi tecavüzlerinden (bağî olmalarından) dolayı savaş et. Adil zümre ile ve zalim (bile olsa ümmetin başındaki) sultanla (sulta/otorite sahibi imamla) beraber ol (Zümre/topluluk adilse, başındaki zalimden dolayı onu terk etme). Fakat mütecavizlerle (zalim zümreyle) beraber olma! Cemaat ehlinde fesatçılar ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat (topluluk) zalimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa [yani ortada cemaat diye bir şey kalmamışsa], onlardan ayrıl. Çünkü Allah ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret edeydiniz’ (Nisa, 4/97), ‘Ey mü’min kullarım, benim arzım geniştir. Ancak bana kulluk edin’ (Ankebut, 29/56) buyurmaktadır.”

(Bkz. İ’mâm-ı A’zam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, 13. b., İstanbul: M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Y., 2017, s. 43.)

Burada önümüze bağy kavramı geliyor.

Cemaatten ayrılma (İslam devletine isyan etme) her zaman irtidat (dinden dönme) anlamına gelmiyor, bazen “bağy” (siyasî suç) kapsamına giriyor.

Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi (İstanbul: Akçağ Y., 2014) adlı eserinin “Hudud” bölümünde “Bâğîler (Siyasî Suçlular)” başlığı altında şu bilgileri veriyor:

“İslâm nokta-i nazarından nizamı bozucu hareketlerin hepsi aynı kategoriye dahil edilmez. Adi bir hırsızlık veya katl vak'ası ile, yol kesme vak'ası bir sayılmadığı gibi, irtidâd [İslam’dan ayrılma] hâdisesi ile siyasî suç [otoriteye itaatten ayrılma] da bir sayılmaz.

“Siyasî bir maksatla tevessül edilen eylemler ayrı bir kategoride mütâlaa edilirler.

“Fakihler siyasî suçlulara bâği (cem'i [çoğulu] buğât) der ve bunları şöyle târif eder: Bâği, caiz olan bir te'ville haksız yere imama karşı gelen destek ve kudret (menea ve savlet) sahibi kimselerdir.

“Bu tarife göre, meşru olan bir veliyyül emre [İslam devlet başkanına] veya naibine [yetkilendirdiği temsilcisine] karşı, bir te'ville yani kendince doğru görülen bir te'vile, bir sebebe dayanarak isyan eden ve itaat dâiresinden çıkan, bununla beraber Müslümanların katlini, mallarının gasbını, zürriyetlerinin esir edilmesini helâl görmeyen [ve ayrıca tek başına, yalnız ve aciz/güçsüz olmayıp] menea (destek, kudret) sahibi bir müslümana da bâği denir.

“Kendisine isyan edilmiş veliyyül emirden murad, Müslümanların [ümmetin] [dış saldırılardan koruma ve içerde düzeni sağlayıp kargaşayı önlemek suretiyle] bir emniyet ve selamet dairesinde yaşamalarını temine muvaffak olan [yani siyasi otorite durumunda] müslüman bir kimsedir.

“Bunun hakimiyet [imamlık, halifelik, devlet başkanlığı] makamına cemaatin [ümmetin] intihabları [seçimi] veya kendisinin kuvvet ve nüfuzuyla zorla gelmiş olması arasında fark yoktur. Halkın toplanıp, idaresi altında emniyetle yaşadıkları böyle bir veliyyül emre karşı –[yönetimdeki] zulüm ve hıyanetten dolayı değil, belki onun makamına ondan ehakk [hak sahibi] oldukları iddiasıyla- isyana kalkan bir grup, buğât'dan (âsilerden) sayılır.

“İmama, zulmünden dolayı [haklı bir gerekçeyle] isyan edilmişse, bunlara bâği denmez. İmamın zulmünden vazgeçmesi, onlara [isyan edenlere] karşı adaletli olması gerekir. Zulme karşı isyan edilmişse, halk, ne isyancıların aleyhine imama yardım etmelidir -zîra bu, zulme yardımcı olmak demektir- ne de …. Şâyet isyanları, kendilerine yapılan zulüm sebebiyle değil de hak ve makam iddiası sebebiyle [salt siyasi ihtiras nedeniyle] vâki oldu ise, [ve hareketlerini “meşru / Şeriat’e uygun” gösterecek bir “tevil”de bulunuyor, gerekçe üretebiliyorlarsa] bunlar buğâtdır (âsidirler). Kıtâle (savaşa) gücü yeten herkesin isyancıların bertaraf edilmesi için imama yardım etmesi gerekir [Ancak isyancılar tekfir edilmez, dinden dönmüş muamelesi görmezler.]. …”

Bu ifadeler önemli..

Mesela bu ifadeler çerçevesinde düşündüğümüzde Şeyh Said’in isyanı için ne düşünmemiz gerekir?

Kendisine isyan edilen ne durumda, davası ne, ve isyan eden ne için isyan ediyor?

Hiç kuşkusuz merhum Şeyh Said şehit diye anılmayı, günümüzün (trafik kazasında ölünce bile) "şehit" ilan edilen "laik devlet" görevlilerinden  daha fazla hak ediyor.

Laik (siyasal dinsiz, “Atatürk ilke ve inkılapları” adı verilen “Curzon ilke ve inkılapları”nı Allahu Teala’nın ilkelerine ve Rasulü’nün inkılaplarına tercih eden) “anayasa”sını koruma adına, “derin” görevlilerinin Şeriat yanlısı samimi müslümanları “irticacı ya da gerici tehdit” ilan ederek (trafik kazaları ya da zehirleme gibi) örtülü yollarla (yahut mafyavari yöntemlerle göstere göstere) ortadan kaldırmalarını dert etmeyen, küfür ve şirkten kaynaklanan bu cinayetleri “vatana hizmet” adı altında “kutsal”ı haline getirmekten kaçınmasını sağlayacak bir İslamîlikten bilinçli bir biçimde inatla uzak duran Türkiye Cumhuriyeti için savaşıp ölenleri (kayıt ve şart getirmeksizin) şehit ilan eden ve Allah’ın rahmeti ve Cennet ile müjdeleyenlerin, Şeyh Said’e şehadeti çok görmeleri, onların laikliği (siyasal dinsizlikçiliği) ve Selanikli “izindeciliği” ile gayet tutarlı bir tavırdır.

*

Huzeyfe radiyahallahu anh’in rivayet ettiği hadîste dikkat çeken hususlardan biri, “cemaat”in yokluğu durumunda “bütün fırkalardan ayrılınması”nı emreden Rasulullah s.a.s.’in, “O fırkalardan en iyisini destekle, şayet hepsi kötüyse en az kötü olanın yanında dur, ehven-i şer olanı destekle” gibi birşey dememiş olması.

O fırkaların (iyi kötü denilmeden) hepsinin terk edilmesini istiyor.

Diyelim ki terk etmediniz, “Şu diğerlerinden daha iyi” veya “Şu daha az zararlı” dediniz, iyi birşey yapmış olmuyorsunuz.

Terk etmediğimiz gibi bir de “fırkacılık” yapar, fırkamızın fanatik ve katı bir savunucusu olursak durumumuz ne olur, düşünmek gerekir.

(Particilerin ve günümüz “cemaat bürokrasileri”nin bu handikaptan kendilerini kurtarmaları imkânsız gibi birşey.. Ancak, mevcut “cemaat fırkaları”na ve cemaatçiliğe karşı olduklarını söyleyip ayrı “grup” teşkil edenler de yeni bir “fırka” olarak arz-ı endam edebiliyorlar.)

Bu fırkacılık, yerel düzeyde düşünüldüğünde falanca partiyi, filanca “cemaatimsi”yi, feşmekanca hareketi (mesela bir zamanların Yeniden Milli Mücadele Hareketi gibi bir hareketi) desteklemek şeklinde kendisini gösterebileceği gibi, İrancılık, Suudculuk, Arnavutlukçuluk, Türkiyecilik vs. gibi de tezahür edebilir ve kendisini “devletçilik” olarak gösterebilir.

*

Evet, “son kale Türkiyecilik” de fırkacılıktır.

Bu tür fırkacılıklar, kendilerini meşru ve makul göstermek için rakiplerinin hatalarını öne çıkarma eğilimi sergilerler.

Mesela Türkiyecilik, İran’ın Şiîliğine, Suud’un Vehhabîliğine dikkat çekerek kendisini matah birşeymiş gibi gösteriyor.

Oysa, laik (siyasal dinsiz) ve Atatürkçü Türkiye, (İslam açısından) İran’dan ve Suudi Arabistan’dan daha doğru yolda değil..

Evet, “fırka”lardan uzak durmak, Türkiyecilik de, İrancılık da, Suudculuk da yapmamak gerekiyor..

Zaruret dolayısıyla bu devletlerden birinin pasaportuna sahip olmakla “devletçilik” ve dolayısıyla fırkacılık yapmak farklı şeylerdir.

İlki mazur görülebilir, fakat ikincisinin mazereti yok.

*

Söz buraya gelmişken şunu da söyleyelim:

Türkiye’de, yürürlükteki Anayasa’ya göre devletin “dava”sı İslam (Şeriat) değil..

Davası, ulus/ırk/millet davası.. “Ulusal çıkar” davası.. Menfaatperestlik..

Yani cahiliye davası..

Hadîs-i şerîfi hatırlayalım:

“Her kim (halifeye) itaatten hurûc edip çıkar ve cemaatten ayrılır da fırkalaşır ve bu hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.

“Ve her kim de ulusu/milleti/kavmi/ırkı için öfkelenerek, ya da milleti/ulusu için davetçilik yaparak (davası milliyetçilik olarak), yahut (hak yolda olup olmadığına, haklı olup olmadığına bakmaksızın) milletine/ulusuna (devletine) yardım ederek “içyüzü ve gayesi (Şeriat’e uygunluğu, hak oluşu) belirsiz” bir davanın sancağı altında savaşır ve böylece öldürülürse, işte bu, cahiliye ölümüdür.

“Ve her kim de günahsız-günahkâr diye ayırmadan, müminlerinin (vebalinin) korkusunu duymadan, ahitleşilip sözleşilmiş olana verilen söze vefa göstermeden (anayasa ve yasalar ile verilen haklar ve yapılan taahhütler çiğnenerek, yürürlükteki hukuk ayaklar altına alınarak) ümmetimin üzerine yürürse, işte o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

(Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 50.)

Eldeki anayasanın anti-Şeriatçılığına rağmen Türkiyecilik yapanlar, farkında olmayabilirler fakat (İslam açısından) batıl bir davanın hizmetkârıdırlar.

Böylelerinin kendi kafalarından “geleceğin ideal Türkiye’si” hesabına Türkiyecilik yapmaları bir önem taşımaz, çünkü insanların sorumlulukları “mevcut ve malum” olan çerçevesinde ortaya çıkar, “madum ve meçhul” olan çerçevesinde değil..

Malum, meçhule kurban edilemez.

İnsanların ve toplulukların sorumlulukları ve mükellefiyetleri faraziyeler, varsayımlar, tahminler ve zanlar üzerine kurulamaz:

“Onlar dünya hayâtındaki çalışmaları boşa giden, fakat kendilerini gerçekten güzel bir iş yapıyor zannedenlerdir.” (Kehf, 18/104)

*

Evet, bugünkü Türkiye için Türkiyecilik fırkacılığı yapmak, cahiliye davasının peşine düşmektir.

“Ama ilerde Türkiye şöyle olacak böyle olacak” diyerek mazeret üretmeye çalışmak, “gaybı taşlama” olması bakımından kaçınılması gereken ikinci bir haddini bilmezliktir.

Gelecekte ne olacağını, kimin ne yapacağını nerden biliyorsun, sana vahiy mi geliyor:

De ki: “(Ben, önceden gelmiş olan) o peygamberlerden farklı biri değilim; bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Ben ancak, bana vahyedilene uyarım; ve ben (Allah'ın azâbı hususunda) apaçık bir korkutucudan başka birşey değilim.” (Ahkaf, 46/9)

Tekrar edelim, bugünkü Türkiye için Türkiyecilik fırkacılığı yapmak, cahiliye davasının peşine düşmektir.

Şunu söylemek bizim için bir borç:

Bu devletin davasına (anayasa ve yasalar çerçevesinde) samimi bir şekilde bağlanan ve o yolda savaşıp ölenler söz konusu olduğunda (hadîs-i şerîf gereği) şehitlikten değil, cahiliye ölümünden söz etmek gerekiyor.

Bu sözlerimizden rahatsız olan “Türkiyeci”lere/“devletçi”lere tavsiyemiz, bu sözlerimizi dert etmek yerine, devletin davasının “îlâ-yi kelimetillah” ve “Şer’-i şerîfin hakimiyeti” olması için gereken adımları atmalarıdır.

Bizi değil devleti değiştirmeye uğraşmaları gerekiyor.. Eğer müslümansalar.. Gerçekten iman etmişseler..

Diyelim ki biz de Türkiyecilik kervanına katıldık, bu neyi çözer?.. Hadîs-i şerîfte yapılan uyarı geçersiz hale mi gelir?!

*

Bugün Türkiye’de bir kimse (İslam açısından şehit olmayı hak ettirecek şekilde, mesela Şeyh Said gibi) İslam’ın/Şeriat’in hükümleri uğruna savaşıp ölürse, anayasal düzeni tanımama, reddetme, yıkma niyeti taşıma tutumu içine girmiş, anayasal suç işlemiş oluyor.

Siyasal partiler söz konusu olduğunda bunun cezası “siyasi mevta” haline getirilme, kapatılma, yani “siyasal idam”.

Bu noktada devlet kurumları geçmişte (MİT’i, TSK’sı, “siyasallaştırılmış” yargısı vs. ile), açık kanıt bulamazsa “niyet okuyarak”, insanların kalbinden geçenleri anlama “laik keramet”i (istidracı) sergileyerek bir sürü partiyi “şehit” etmiş durumda: Milli Nizam Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi.

AK Parti de bu yolun “gazi”lerinden..

Kapatma davasından kılpayı kurtulmuş durumda..

“Şehit parti” olmayı hak ettirecek bir varlık gösteremedi, laikliğin (siyasal dinsizliğin) bekçileri bunların niyetlerini inceden inceye okudular, kalplerini manevî röntgen cihazıyla didik didik ettiler ve “samimi Şeriatçılık” kırıntısı bulamamış olacaklar ki “Laik (siyasal dinsiz) inanç hürriyeti davasını biraz abarttınız” diyerek kulak çekmekle yetindiler, hazine yardımından, cep harçlığından mahrum bıraktılar.

*

Kısacası, “cemaat”ten kasıt, başında halife/imam bulunan küresel İslam devletidir.

Demek ki Müslümanlar’ın cemaati (yani “Şeriat’i uygulama, Müslümanlar’ı koruyup kollama ve küffarla cihad etme sorumluluğunu” üstlenmiş halifenin/imamın yönettiği küresel İslam devleti) mevcut değilse, müslüman için ne herhangi bir otoriteye itaat, ne de bir topluluğa (organizasyona, örgüte, gruba, “zamane tipi cemaat”e, devlete) katılıp tabi olma “dinî mükellefiyeti” vardır.

Sosyolojik, siyasal ve ekonomik zaruretler yüzünden yaşamak zorunda kaldığı bazı durumlar ve zoraki eklemlenmeler olabilir, fakat “dinî” bir itaat yükümlülüğü mevcut değildir.

Böyle bir mecburiyetin bulunmaması bir yana, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından emir ve tavsiye olunan tavır bunun tam aksi yöndedir.

Tabiî “ağaç kökü kemirme”den farksız meşakkate katlanacak babayiğit bulmak da kolay değil..

Bunun için “zamanın Huzeyfe’si” olmak gerekiyor.

Fakat hiç değilse haddimizi bilip fırkacılıktan uzak durabilir, terk olunması gereken mevcut fırkaların havariliğine soyunmaktan ve onlar hesabına Don Kişot tipi şövalyelik yapmaktan kaçınabiliriz.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...