mezhep etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mezhep etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"ZAMANIN İMAMI"NI "USÛL"ÜN (AKLIN VE NAKLİN) YOL GÖSTERİCİLİĞİYLE ARAMAK

 


Zamanın imamı” gibi tabirleri ayet ve hadîsler çerçevesinde ele almamız gerektiği açıktır.

Ancak, ayet ve hadîsler sizin “tekel”inizde olmadığına göre muhataplarınız da “Şöyle bir hadîs de var” diye hadîs okuma, “Şu ayetten biz şunu anlıyoruz” deme imkânına sahiptirler.

İşte tam da bu noktada devreye “usûl” (yöntem, metod) meselesi girmektedir.

Doğru anlama gibi yanlış anlama da söz konusu olabildiğine, doğru yorumlama gibi yanlış yorumlama da bir vakıa olarak önümüzde bulunduğuna göre, doğru ile yanlışı ayırmada hakemimiz “usûl” olacaktır.

Elbette usûl konusunda da tartışma yaşanabilir, fakat usulün en temelde akla ve mantığa uygunluk gibi bir şartı vardır.

Yani usûl (yöntem) diye ortaya atılan ilkelerin akla ve mantığa aykırı olmaması, kendi içinde çelişkili ve tutarsız, birbirini çürüten varsayımlar niteliği taşımaması gerekir.

Çelişkili, yani kendi kendisini yalanlayan bir "usûl"den söz edilemeyeceği gibi, akıl dışı ve mantıksız varsayımlar üzerine kurulu bir "usûl" de olamaz.

Çünkü mantıksızlık temeli üzerine kurulu bir mantıktan söz edilemez.

*

Fırka-i naciyeden, bir başka deyişle Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmanın temel şartı, nassları anlamada “usûl”e bağlılıktır.

Said Ramazan el-Bûtî, konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir:

“İslam’ın tamamı, Arapça ibare ve nasslardan kaynaklanmaktadır. Bilgi metodunun zarurî yolu ve onun zarurî usulü de akılla sabittir. Bu kurallar, nassların tefsirinde ve bu nassların içerdiklerinin belirlenmesinde sahih bilginin kayıt altına alınıp şüpheli ve batıl evhamların ona karışmasını engelleyici olup bir anlamda hakemlik yapan bir ölçüdür. Bu ümmetin selefinden dinlerine sadık müslümanlar, düşünce ve içtihatlarını bu ölçü ile zabt altına almışlardır. Bu ölçüye uyanlar kıyamete kadar var olacaklardır.” 

(Said Ramazan el-Bûtî, Selefiye, çev. Vecihi Sönmez, İstanbul: Bedir Y., s. 46)

Demek oluyor ki, usûlün temeli akıl ve mantıktır.

Evet, bir müslüman, akıl ve mantık temeli üzerine kurulu bu usûle (usûl-ü fıkıh) bağlı kalmak zorundadır. Çünkü bu, "doğru" bilgiye ulaşma yönteminin zarurî yoludur.

Usûl-ü fıkha dair eserleri inceleyen bir kimse, bu usûlün muhteşemliğinin farkına varır.

Aynı zamanda, dinî konularda çalakalem birşeyler yazmanın ya da rastgele konuşmanın cahilce (mantık dışı) ictihat yapmak olduğunu anlar.

*

Bunun da ötesinde, bir kimse, ayet ve hadîslerden bahsederken çok dikkat etmek, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözlerine ilave yapmaktan ya da anlamı bir şekilde bozacak biçimde eksiltmede bulunmaktan şiddetle kaçınmak zorundadır.

Aksi takdirde insan, Peygamber Efendimiz s.a.s. adına yalan uydurmuş olur. Ve böylelerinin ateşe gireceğini Peygamber Efendimiz s.a.s. haber vermiş durumdadır.

İşte bu yüzden ashabın birçoğu hadîs rivayet etme konusunda son derece ihtiyatlı davranmıştır.

Günümüzde ise, öyleleri var ki, bir yandan mezhepsizlik tehlikesinden söz ediyor ve güya bu zamanda ehliyetsizce ictihat yapanlara karşı duruyor, diğer yandan da, bırakın sadece ehliyetli olup olmadığına bakmaksızın (ayet ve hadîslere dayanarak) ictihat yapmayı, kendi kafasından dinî hükümler uyduruyor.

*

Evet, Said Ramazan el-Bûtî’nin Selefiye adlı kitabında genişçe izah ettiği gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, yani Resulullah’ın (s.a.s.) sünnetine tâbi olmak ve Ashab-ı Güzîn’in yolundan gitmek; öncelikle usûlüddîne ya da fıkıh usûlüne riayeti gerektirir.

Ayrıca, içtihadî konularda (hakkında açık hüküm bulunup da içtihat yapılamayacak konularda değil, salt içtihadî konularda) kendi görüşünü (içtihadını) ya da tâbi olduğu görüşü (mezhebi) tek hak anlayış olarak görmemek ve diğer ictihad sahiplerini (usule uygun içtihatta bulunan müçtehitleri) tekfir etmekten, sapıklıkla suçlamaktan kaçınmak gerekir.

Hakkında nass (tevil götürmeyen açık hüküm) bulunan konularda ictihad yapmak ve farklı bir düşünceyi savunmak söz konusu olamaz, “Mevrid-i nassta ictihada mesağ yoktur”.

*

İctihadın (ister mezhep şeklinde bir topluluk tarafından benimsensin, isterse tek bir kişinin görüşü olarak kalsın) tek başına delil olmadığını da bilmek gerekmektedir.

Bir mezhebe ait ictihad, aynı mezhepten olan kişiye karşı (mezhebi benimsediği için) delil olarak ileri sürülebilir, fakat başka mezhepten olan kişiye karşı delil olmaz.

Mesela bir Şafiî, Hanefî mezhebinden bir başkasına, “Bu böyle, çünkü İmam Şafiî şöyle demiştir” diyemez. İmam Şafiî’nin içtihat yaparken dayandığı ayet ve/veya hadîsi göstermek zorundadır.  

Çünkü gerçekte delil, ictihada medar olan âyet ve hadîslerdir. 

İctihatla varılan görüş değildir. 

*

İmam Pezdevî’nin ifade ettiği gibi, “Şeriatın aslı Kitap ve sünnettir. Bu asılda kusur etmek kimseye helâl olmaz.” (M. Ebu Zehra, Ebu Hanife, çev. O. Keskioğlu, 5. b., Ankara, 2005, s. 266.)

el-Bûtî’nin ifadesiyle, “Fıkhî fetvalardaki içtihatların kaynağı nasslar ve onların zahirlerinin delâlet ettiği anlamdır.” (Selefiye, İstanbul: Bedir Y., s. 39.)

Bir başka ifadeyle, ictihad (mezhepler), bizzat (kendi başlarına) hüccet değildir.

Yani, “Böyle bir mezhep de (görüş de, içtihad da) var, o halde bu, herkes için delil olur” denilemez.

Bu, mezhep imamları için böyle olduğu gibi, müceddid diye adlandırılan diğer büyük alimler için de böyledir.

Yani bir söz, salt İmam-ı Azam, İmam Gazalî, İmam-ı Rabbanî, İbn Teymiye, Vehhabîler’in hocası İbn Abdülvehhab, Said-i Nursî, Mevlana, İbn Arabî, Yunus Emre veya keramet sahibi filan velî tarafından söylendi diye dinde delil olma vasfına sahip olmaz.

Bunu el-Bûtî şöyle açıklamaktadır:

“… Eğer selef’in yönelişleri ve içtihatları bizzat [salt selefe ait içtihat olmaları nedeniyle] hüccet olsaydı, o zaman (ayrıca) delile ve dayanılacak bir dayanağa ihtiyaç duyulmazdı. Çünkü bizzat kendisi delildir. Dolayısıyla bu birbirinden uzak, hatta birbirine zıt olan görüşlerin [içtihatların] hepsinin hak ve doğru olması gerekirdi.” (Selefiye, s. 38)

İctihad mertebesine ulaşmış bir âlimin yaptığı ictihadın hatalı bile olsa "bir sevap" kazandırması (Ki isabet ettiğinde "iki sevap" kazandırır) başka birşey, hatasız (hak) olması başka birşeydir. 

Liyakat sahibi bir müçtehidin her içtihadı doğru ve isabetli (hak) olmaz. Hatta peygamberler bile her içtihatlarında isabet edebilmiş değillerdir.

Peygamberler ile müçtehit alimler arasındaki fark, peygamberlerin içtihatlarının vahiyle mutlaka düzeltiliyor olmasıdır.

Çünkü peygamberlerin dinî konulardaki (sevab ve ikab konusu olan hususlardaki) beyanları, bizzat (kendi başına) delildir.

Alimlerin ictihat ürünü görüşleri ise kendi başına (bizzat) delil değildir.

*

İctihad mertebesine ulaşmamış bir kimsenin nasslara bakıp kendince yeni ictihatlar yapmaya çalışması veya kafadan “Bu bana göre böyle olmalıdır” demesinin ise hiçbir değerinin olmadığı açıktır.

el-Bûtî şöyle demektedir:

“… Herhangi bir meselede, ‘Bu içtihadî bir meseledir’ sözümüzün anlamı, ‘Hükmün delilleri şaibe ve ihtimallerden kurtulmuş değildir’ demektir. O amelî ve itikadî meselelerde yaygın olarak vardır.” (Selefiye, s. 77)

Bir başka deyişle, içtihatlar gerçekte kesin bilgi oluşturmaz, ancak zan düzeyinde bilgi oluşturur (İçtihadî bir konuda icma gerçekleştiğinde, bir devirde bütün müçtehitler ittifak ettiğinde, onun doğruluğu kesindir).

el-Bûtî’nin ifadesiyle, “İçtihat çoğunlukla, sahibini zan derecesinin üstüne çıkarmaz; dolayısıyla müçtehit hataya da düşebilir”. (Selefiye, s. 61)

*

Ancak, tevatüren bilinen (yani yalan üzerine toplanması mümkün olmayan bir topluluk tarafından rivayet edilmiş bulunan) genel inanç esasları, farzların ve hükümlerin apaçık olanları, mesela beş vakit namazın farziyeti, güç yetirenlerin hac yapmalarının gerekliliği, ve mallarından zekât vermelerinin farz oluşu; faizin, zinanın, adam öldürmenin, hırsızlığın ve içkinin haram olması gibi hususlar, içtihada konu olmaktan uzaktır.

Senedi tevatür derecesine ulaşmayan ve haber-i ahad diye bilinen (mesela tek bir rivayet zinciri ile gelen) hadîsler ise, sahih oldukları bilinse bile, kesin bir şekilde şaibe ve ihtimallerden kurtulamamaktadır. 

(Mesela bir hadisi ashabdan 30 kişi aynı kelimelerle rivayet ettiğinde, onun doğruluğundan şüphelenilemez. Fakat ashabdan sadece bir kişinin rivayet ettiği ve hadîs kitaplarından birinin musannifinin “Bunu Rasulullah s.a.s.’den falan, ondan filan, ondan falanca, ondan da ben duydum” diyerek naklettiği bir hadiste ravilerden biri veya birkaçı hakkında bazen soru işaretleri ortaya çıkabilir.)

O nedenle, "ahad haber" durumundaki hadîsleri (sahih bile olsalar) dikkate almayanların fasık, asi ya da bid’atçi oldukları söylenebilmekle birlikte, tekfir edilememektedirler. (Selefiye, s. 61-63)

Bununla birlikte, el-Bûtî’nin ifadesiyle, Sahih haberin durumu katîlik ve kesinlik derecesine ulaşmasa da, zannîlik derecesinin en üst düzeyinde bulunmaktadır”. (s. 54)

*

Zayıf rivayetlere gelince.. el-Bûtî şöyle demektedir:

“… Bu da kendi arasında birçok kısma ayrılmaktadır. Bunların hepsi tek bir hükmü içermektedir. O da, akaid ve sülûkî (amelî) konulara taalluk eden hükümlerde zayıf hadîse itibar edilmediğidir. Ancak zayıf hadîsi kıyasa tercih eden bazı kimseler de vardır. Bu da nazarî [teoride kalan] bir görüştür. Uygulama bunun aksine gerçekleşmektedir…. Fakat  hadîs âlimlerinin çoğuna göre, fazâil ile ilgili amellere giren konularda [farz olmayan fakat sevap kazandıran konularda], çok zayıf olmaması ve râvinin [günümüzde hadisi duyup ya da okuyup aktaranın] hadîsin sahih olduğuna inanmaması şartı ile zayıf hadîslerle amel etmek caizdir.” (Selefiye, s. 56)

Evet, bunlar, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olabilmek için dikkate alınması şart olan usûl esaslarıdır.

Bir de zamanımızın Ehl-i Sünnet ve Cemaat savunucusu olarak arz-ı endam eden bilgisiz tipler var ki, konuyu bilenlerin bunların yazdıkları karşısında, Ehl-i Sünnet anlayışının ayağa düşürülmesi yüzünden üzüntüden yürekleri parçalanmaktadır.

Cahilin birinin Millî Gazete’de çıkıp müctehitmiş gibi fetva vererek “zamanın imamı”na gıyabında biat teranesi tutturması, bunu vird-i zeban edinerek döne döne tekrarlaması, ve kimsenin de çıkıp “Sen ne saçmalıyorsun!” dememesi, şaşılacak birşeydir.

Daha da şaşırtıcı olan şu ki, kendisinin bu (İslam'ın güncellenmesi niteliğindeki) “asrın buluşu” icatlarına tepki gösterenleri açıkça ya da dolaylı olarak sapıklıkla suçlayabiliyordu.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


ALEVÎ




CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir video yayınlayıp Alevî olduğunu açıkladı. 

Zaten biliniyordu. 

Alevî, "Alici, Ali taraftarı, Ali'ye mensup, Ali'ye bağlı" demek oluyor.

Kılıçdaroğlu "samimi müslüman" olduğunu da söylüyor. 

*

Arapça'da Alî (Aliyyün) gibi isimlere "ci'li, cı'lı" anlam kazandırmak istediğinizde bir "v" (vav) harfi eklemeniz gerekiyor. 

Mesela nebî/nebiyyün (peygamber) kelimesinden nebevî (peygambere özgü, peygambere mensup) kelimesi türetiliyor. 

Sünnî kelimesi ise "sünnet"ten türetilmiş durumda.. "Millete mensup, milletçi" demek olan millî'nin "millet"ten türemiş olması gibi. 

Evet, sünnî, "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine bağlı olan" anlamına geliyor. 

*

Meseleye bu açıdan bakıldığında, "samimi müslüman" herkesin aynı zamanda sünnî olması gerektiği ortaya çıkar.

Dolayısıyla Kılıçdaroğlu'nun aynı zamanda sünnî olduğunu söylemesi gerekirdi. 

Erdoğan gibi isimler Alevî olduklarını söyleyebiliyor, fakat "en öz hakiki" Alevîler nedense "Biz de sünnîyiz" diyemiyorlar.

Neden?

Sünnî olmak, "müslüman" olmanın lazım-ı gayri mufarıkıdır. Sünnî olmadan müslüman olamazsınız. 

Buna karşılık, müslüman olmak için Alevî, Ebu Bekrî, Ömerî, Osmanî vs. olmak gerekmiyor.

*

İmdi, bir zamanlar Erdoğan'ın yaptığı gibi "Ben ne sünnîyim, ne Alevîyim, müslümanım" diye konuşmak, müslümanlığın ne olduğunu bilmemektir, som ve saf cehalettir.

Sünnî olmadan müslüman olamazsın. Ama istiyorsan Alevî olmayabilirsin.. Osmanî vs. olman da şart değildir. 

Fakat "gerçek anlamda" Alevî olman, yani Hz. Ali'ye gerçekten tabi olman, aynı zamanda sünnî olmanı gerektirir, çünkü Hz. Ali, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine bağlıydı.

Bu yüzden gerçek Alevî, aynı zamanda sünnî olduğunu söyler. Söylemek ve Resulullah s.a.s.'in sünnetini savunmak zorundadır.

Yoksa samimi (gerçek) müslüman olamaz.

*

Gelelim İslamcılıktan rahatsız olan hassas müslümanlara..

Şu sözler Temel Karamollaoğlu'na ait:

"“İslamcı tabirini hiç beğenmem. Ben Müslümanım, İslamcı değilim. İslamcı tabiri dediğiniz zaman buradan bir hedefe ulaşabilmek için İslam’ı kullananlar diye anlarım, onun için İslamcı ile Müslüman birbirinden ayrılır. Müslüman İslamcı değildir Müslümandır.”

Adamın niyeti kötü.. Suizannı tepesinde, İslamcılığı illa da "bir hedefe ulaşabilmek için kullanma" olarak anlayacak.. 

E peki sen sıra Aliciliğe gelince de böyle konuşuyor, "Biz Alici değiliz, müslümanız, İslam'da Alicilik Velicilik yoktur, müslümanlıkta birlik dirlik vardır" diyebiliyor musun?!

Şu işe bak, İslamcı olamıyorsun fakat Alici olabiliyorsun..

Dahası, görüş-çü de olabiliyorsun.. Bu beyzade (mollazade) İslamcı olamıyor, fakat İslam'dan daha kutsal olan bir Milli Görüş'ü var ve o yüzden Milli Görüşçü.

Kendisinin ne olduğu belirsiz görüşü, Allah'ın dininden daha aziz, daha kıymetli..

Şu sözler ona ait:

"“Şimdi Millî Görüşçü değilsin; ama ‘Eski Millî Görüşçü’ diye ortaya çıkıyor. E ben ne yapayım senin eskiden Millî Görüşçü olmanı? Sen, Hoca hayattayken terk etmişsin zaten. Şimdi çıkıp da ‘Eski Millî Görüşçüler’ etkili olacak zannediyor. Herkesi teğet geçiyor. Onların o sözlerinden dolayı fikrini değiştiren, ben, bir kişi bile olduğu kanaatinde değilim; ama kendilerinin itibarını yerle bir ediyorlar.”

*

İşte Türkiye’deki siyaset karnavalının baş oyuncularının bilgi, bilgelik, ilim, mantık ve kültür düzeyi bu..

Sonra da bu, Afganistan’daki medreseli Taliban liderlerine talebe bile olamayacak adamlar, onlara İslam’ı öğretmeye kalkışıyorlar.

Sizin sadece ilminiz değil, zekânız da onları anlamaya ve ölçmeye yetmez gibi görünüyor.


TARİHSELCİLERİN KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI DALAVERESİ

 



Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında “Allah’ın kitâbı ile alâkalı olarak iki büyük yanlış ortaya çıkmıştır” diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

Birincisi: Dînin hükümlerinin Kur’ân’a hasredilmesi. [Kur’an Müslümanlığı iddiası] Bunun gâyesi ve hedefi Şerîat’ın diğer kalan asıllarını inkâr etmektir….

Diğer asıllar, bilindiği gibi üç tanedir:

Birincisi Resulullah s.a.s.’in sünneti, ikincisi ümmet âlimlerinin icması (oybirliği, ittifakı,) ve üçüncüsü de müçtehid imamların Kur’an ve Sünnet’in genel ilkeleri ve spesifik hükümlerinden hareketle yeni meseleler hakkında vardıkları sonuçlar (kıyas-ı fukaha).

Kur’an Müslümanlığı iddiasıyla ortaya çıkanlar bunu Kur’an’a olan düşkünlük ve saygılarından dolayı yapmıyorlar. Tam aksine, gayeleri, Kur’an hükümlerini belirsiz, muğlak, anlaşılmaz ve uygulanamaz hale getirmekten ibaret.. (Mesela, Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları, Hudeybiye Antlaşması gibi olayların tarihi salt Kur'an ayetlerinden hareketle yazılamaz. Burada hadîs rivayetleri devreye girmektedir. Zeyd bin Harise r. a. hakkındaki bilgimiz hadis rivayetleri olmaksızın salt onun adının geçtiği ayete inhisar ettirilemez.)

Ayetler hakkında “tarihsel” (indirildiği zaman ve mekâna, tarih ve coğrafyaya, topluma özgü) diyebilmek için, öncelikle Sünnet, icma ve kıyası/içtihadı (mezhepleri) reddetmeleri gerekiyor.

Bu, anayasacılık yaparak kanun, tüzük ve yönetmeliklere karşı çıkmak, onları geçersiz saymak gibi birşeydir.

Kanunlar, tüzükler ve yönetmeliklerin bulunmadığı veya geçerli sayılmadığı bir yerde anayasa boşlukta kalır, uygulanamaz.

*

Tarihselcilik, Allahu Teala’yı salt belirli bir zaman diliminin, sınırlı bir coğrafyanın ve (şu anda hayatta olmayan, mezarlıklarda bulunan) geçmişte yaşamış bir toplumun tanrısı haline getirmek anlamına gelmektedir.

Yani, haşa emekli olmuş, devrini tamamlamış bir tanrı..

İnsanlar söz konusu olduğunda tarihselci yaklaşımın bir mantığının bulunduğunu söylemek mümkün olabilir, çünkü insanlar, zaman üstü ya da zamandan münezzeh varlıklar değiller..

Mesela Hammurabi’yi alalım.. Adam gerçekten de tarihsel, tarihte yitip kaybolmuş.. Ayrıca belirli bir mekânın/coğrafyanın adamı.. Mesela ışınlarıyla her tarafı kucaklayan, heryerde görünen, heryeri etkileyen Güneş gibi bir varlık değil. Oturduğunda kapladığı alan bir metrekare bile etmiyordu, bağırdığında ise sesi ancak 200 metre öteden duyulabiliyordu. Şimdi ise yerinde yeller esiyor.

Evet, insanlar için “Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın” diye şiirler yazılabiliyor, fakat tarihe gayet iyi sığıyorlar.

Ancak, tarihselci sığırlar, tarihselci olmayan bildiğimiz türden sığırların aksine, Allahu Teala’yı tarihe gömüp sığdırdıkları iddiasındalar.

Sığırlık dairesi içine sığmayı üstün bir liyakatle başarmış bulunuyorlar.

*

Tarihsellik, sosyal bilimlerin her alanında zaten kendiliğinden dikkate alınan bir durum.

Mesela Homeros, İlyada’sında belirli bir tarihi ve coğrafyayı, belirli insanları anlatma derdinde.. Anlatan da, anlatılan da tarihsel.. Bununla birlikte, Homeros'un anlatım tekniği, edebî sanatları kullanma tarzı; tarihseldir ya da o günkü Yunan toplumuna aittir denilerek bir tarafa atılmıyor.

Benzer şekilde siyaset bilim söz konusu olduğunda Eflatun’un, Hobbes’un, Machiavelli’in vs. yazdıkları için tarihseldir, geçersizdir, yazıldıkları dönemde kalmışlardır denilmiyor.

Askerlik mevzubahis olduğunda Sun Tzu için “Yazdıkları tarihsel şeyler, geçti gitti” denilmiyor.

İlkçağdan kalan eserler için “Bunlardaki sanat tarihsel, o toplum için ve de o zaman ve mekâna özgü bir sanat.. Bugün için bunların sanat değerinden söz edilemez” diyen yok..

Güncel siyasete gelelim..

Birileri ikide bir Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır” sözüne atıfta bulunuyorlar.

Kimse Atatürk’e “Yav kardeşim sen tarihsel bir adamsın, ölüp gittin, tarihte kaldın.. Tarihsel bir adam olarak gelecek hakkında konuşmak da ne oluyor?!” demiyor. Mezarının başındaki deftere "Atam izindeyiz, emanetin emin ellerde" diye yazıyorlar.

Atatürkçülerin Atatürk’e olan imanları kadar bile Allahu Teala’ya imanları olmadığı halde ilahiyatçı din bilgini kabul edilen tarihselci sığırlara ne demek gerekir bilmiyorum.

*

Merhum Tehanevî şöyle diyor:

Birinci yanlışa [Kur’an Müslümanlığı aldatmacası] verilecek cevâb şudur:

Kalan asılların (sünnet, icmâ’ ve kıyâs’ın) hüccet oluşunu Kur’ân nassları göstermektedir, ki usûl (yöntem/metod) âlimleri onları doyurucu bir tafsîlatla zikretmişlerdir. 

Yani Kur’an‘ın bizzat kendisi Sünnet’in, icma’nın ve müctehid ictihadının kabulünü gerektirir.

Bu husus “fıkıh usulü” kitaplarında ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır.

Tehanevî’nin dikkat çektiği bu hakikatten dolayı, diğer asılları reddeden sahte Kur’an müslümanlığı, esas itibariyle Kur’an’a aykırı bir müslümanlık iddiasıdır.

Daha doğrusu, yapılan şey, “Müslümanları Kur’an ile aldatma küfrü”dür.

*

Merhum Tehanevî, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu yanlıştan [Sadece Kur’ân‘a dayanma iddiasından] kaynaklanan bir [başka yanlış] husûs da şudur:

İnsanlardan kimileri bazı büyük günahları işlemek istemekte, bunlardan men edilince de bu husûsta özel olarak Kur’ân’dan yasak delîlini istemektedirler.

Nitekim sakal ve başka husûslar hakkında bu gibi suâller gazetelerde neşredilmektedir.

Aynı şekilde, İslâm’a karşı inat [inkâr] içinde bulunanlardan birisi gelip dînî meselelerden bir meselenin [o meseledeki hükmün] isbâtını (ortaya konulmasını) hâssaten Kur’ân-ı Kerîm’le istemektedir. Zîrâ onlar bu isteğin sahîh olduğunu iddiâ etmektedirler ve şübhesiz ki, bunun isbâtı [hükmün Kur’an‘la bağlantısının kurulması] kendileri için gerekmektedir. İşte bunun için zorâkilikleri irtikâb etseler de, Kur’ân-ı Kerîm’den delîl aramaya teşebbüs etmektedirler. Kendi başlarına buna muktedir olamayınca da [bunu kendi bilgi ve akılları ile başaramayınca], buna dâir başka bir yerden değil de, sadece Kur’ân-ı Kerîm’den delîl getirmek hususunda âlimlere ısrâr etmektedirler. 

Bu tür insanlara cevap vermek zor değildir, fakat bu, “fıkıh usulü” bilgisi ve mantıklı düşünebilme becerisi gerektirir.

Ancak, birçok âlim zannedilen “din görevlisi” meselenin Kur’an‘la bağlantısını kuramayınca, “Ulema böyle demiş, fıkıh kitaplarına böyle yazılmıştır” demenin ötesinde makul ve mantıklı cevaplar veremeyince, hatta işi “İslam Kur’andan öğrenilmez, fıkıh kitaplarından öğrenilir, zaten sen Kur’an‘ı anlayamazsın, sadece ulemayı dinlemelisin” deme noktasına vardırınca, bunun da ötesine geçip “Akıl böylesi dinî konularda ölçü değildir, ulemaya kulak vereceksin” denilinceiş sarpa sarmaktadır.

Böylesi cahil dostlar, kurnaz düşmanlar için istismar ve aldatma vesilesi haline gelmektedir.  

*

Merhum Tehanevî, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu fer’î meselenin [hükmün], [teferruata ait, ikincil ve ayrıntı niteliğindeki hükmün] binasının temelinin bozukluğu [Kur’an‘a dayanmadığı, delil isteyen kişi açısından] sâbit olunca, [ona göre,] bu bozuk fer’î meselenin (hükmün) bozuk olan [Kur’an‘la, dinin esasıyla ilgisiz] bir şey üzerinde bina edildiği sâbit olmuş oluyor.

Bu noktada İslam’ı öğrenmek isteyen bazı gayrimüslimler bilgilerinin eksikliği nedeniyle mazur olsalar da, Kur’an‘ı bilme iddiasında olan ve fıkıh usulünü öğrenmiş olması gereken ilahiyatçılar mazur görülemezler.

Aynı şekilde yeterli düzeyde eğitim görmüş insanların da mantık yürüterek bu hususta doğru bir anlayış sahibi olmaları beklenir.

İslam söz konusu olduğunda sergilenen aptalca mantık hatalarına sıra dünyevî meseleler ve kurumlara gelince nedense rastlanmıyor.

Mesela bir devlet başkanı bir kimseyi bir bakanlığın başına getirdiğinde, o bakanın her yaptığı iş için devlet başkanından bir onay belgesi getirmesi istenmiyor. “Devlet başkanı devletçiliği” yapılmıyor. Bakanın emri, o alanda kendisine yetki verilmiş olduğu için, devlet başkanının emri gibi kabul ediliyor. 

Her ordunun sadece bir tane “başkomutan”ı bulunduğu halde alt düzeydeki komutanlara “Sen de kimsin, senin emirlerini geçerli kabul etmiyoruz, bize başkomutanın yazılı talimatını göster” denilerek itaatsizlik edilemiyor. “Başkomutan orduculuğu” yapmak, orduya ve başkomutana ihanetle eşdeğer kabul ediliyor.

İslam söz konusu olduğunda Allahu Teala’nın “Peygamber size neyi verdiyse onu alın; size neyi de yasakladıysa, ondan kaçının!” (Haşr, 59/7) emri bu meselenin anlaşılması için yeterli olduğu halde tarihselci sığırlar başka makamdan böğürebiliyorlar. 

Ulu’l-emre itaat ayeti de Müslümanların hem müslüman (kâfir olmayan ve Şeriat’i tatbik eden, Şeriat'e aykırı olmayan emirler veren) yöneticilerine hem de âlimlerine itaat etmeleri gerektiğini gösterdiği halde, bu noktada "Kur'an'dan bir ayeti eksiltmekle birşey kaybetmeyiz" diye düşünüyorlar. 

*

Yasalar herkes için açık ve de Türkçe yazılmış olmakla birlikte nasıl kendilerini dünyanın en zekîsi zanneden insanlar bile hukukî konularda hukukçulara başvuruyor ve onlardan danışman olarak yararlanıyorlarsa, dinî konular söz konusu olduğunda ehliyetli âlimlerin durumu da budur.

İnsanlar illa da hukukçu danışmanlara başvurmak zorunda değillerdir, isterlerse kendileri zahmet edip hukuku öğrenebilir ve kendi göbeklerini kendileri kesebilirler, fakat bunu yapmıyor ya da yapamıyorlarsa, hukukçulara muhtaçtırlar. Dinî konularda da aynısı geçerlidir, “bilmeyenlerle bilenler bir olmaz”, bilenlerin sözüne itibar edilir, bilmeyenlere ise hadlerini bilip susmaları söylenir.

“… Eğer bilmiyorsanız o hâlde ehl-i zikre (iyi bilenlere) sorun!” (Nahl, 16/43)

*

Kur’an’la yetinmeye izin verilmiş olsaydı şayet, Peygamber s.a.s.’e itaat ve ondan birşeyler alınması, getirdiği yasaklara riayet edilmesi emredilmezdi.

Aynı şekilde,  “zikir ehli” olan ulemadan bilinmeyen şeylerin öğrenilmesi istenmezdi..

Tabiî ki Kur’an‘la açıkça çelişen ve uydurma oldukları anlaşılan hadîslerin (sözde sünnetin) durumu farklıdır. (Mesela “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” ve “Vatan sevgisi imandandır” gibi uydurma hadislere itibar edilmez.)

Aynı şekilde âlim oldukları kabul edilen kişilerin yine Kur’an ve Sünnet’le açıkça çelişen ve onlarla telifi mümkün olmayan görüşlerine de değer verilmez.

Şayet ulemanın içtihadı başlı başına delil olsaydı, Kur’an ve Sünnet eksenli bir “kıyas”tan söz edilmezdi.

İşte bu noktada tarihselciler, “kıyas”ın eksenini Kur’an ve Sünnet olmaktan çıkarıyor, Batılılar’ın “evrensel” madalyasını taktıkları birtakım ilkeleri onların yerine oturtuyorlar.

Neden böyle yaptıkları sorulduğu zaman da, “Ne yapalım, Kur’an ve Sünnet tarihsel, tarihte kalmış” diyorlar.

Bu kıble devrimi ve değişimini sadece fer’î meselelerde (amele yönelik spesifik hükümlerde) değil, usul (yöntem, metod) alanında da yapıyorlar. Tarihselcilik safsatasının onların temel usul ilkesi olmasının nedeni bu.

*

Merhum Tehanevî şunu söylemektedir:

Evet, biz, dört delîlin (Kur’ân, Sünnet, icmâ’ ve kıyâs’ın) kuvvet bakımından müsâvî [eşit] olmayacağını kabûl ediyoruz. Fakat nasıl ki bu delîller arasında farklılık bulunursa, gösterdikleri şeyler [medluller] --yani onlarla sâbit olan hükümlerde de-- bu farklılık [kuvvet bakımından] bulunur.

Zîrâ onlardan bazıları sâbit oluş [delilin varlığı] ve ma’nâyı göstermek [delalet] bakımından kesin, bazıları sâbit oluş ve ma’nâyı göstermek bakımından zann bildiren, bazıları sâbit oluş bakımından kesinlik ve ma’nâyı göstermek bakımından da zann bildiren, bazıları da sâbit olma bakımından zann bildiren, manayı göstermek bakımından da kesin olan delîllerdir.

Ancak yaratılanlardan hiçbir kimsenin zanna dayalı hükümleri [hiç] kabûl etmemek hakkı yoktur 

Tabiî ki Allahu Teala’nın Kur’an’daki açık emri ile bir müçtehidin içtihadı aynı kuvvete ve bağlayıcılığa sahip değildir.

Bir müçtehidin içtihadına (usule uygun) başka bir içtihatla itiraz edilebilir. Kur’an’daki emre ise itiraz edilemez.

Zanna dayalı hükümler (içtihatlar) arasından tercihte bulunmak mümkündür. Mezhep farklılığı bu anlama gelir. Fakat hiçbir mezhebi kabul etmeme diye birşey olmaz. Ancak, bir kimse içtihat seviyesine çıkmış ise durum değişir, kendi içtihadıyla amel edebilir. 

Hiçbir mezhebe tabi olmadığınız, kendiniz de içtihatta bulunamadığınızda, o konudaki asıl (yani ayet ya da hadîs) terk edilmiş olur.

Merhum Tehanevî şöyle demektedir:

Görülmez mi ki, yüksek mahkemenin kadı’sının [hâkiminin] bazen … [farklı davaları] kanun maddelerinden herhangi bir maddeye sokmak sûretiyle [ayrı olaylar hakkında] birçok hüküm verdiği olur. Öyleyse [hükme medar olan] madde kat’îdir [kanun maddesi varlığı/sübutu bakımından kesindir/kat’îdir, böyle bir kanun mevcuttur]. Ancak bu meselenin [dava konusunun] o husûsî maddeye sokulması ise [genellikle] zanna dayanır. Yani kadı’nın hükmünün sahîhliği [doğruluğu] kesin değildir [O yüzden ihtilaflar çıkar, temyiz vs. yoluna gidilir, ve bazen karar bozulur]. Nitekim [genellikle] bir madde, özel olarak şu [davada verilmiş şu] hüküm hakkında kesin olmaz [zan içerir]. O [madde] sadece var olması bakımından kesindir, ancak [görülen davada] ma’nâyı göstermesi [delalet] bakımından zann ifade eder. 

İşte bu örnekte kadı’nın (hâkimin) verdiği hüküm bir tür içtihattır. O konuda hiç içtihat yapılmazsa, yani hüküm verilmezse, kanun maddeleri uygulanmamış, terk edilmiş olacaktır.

Mezheplerin durumu da budur. “İslam’a tabi olmak, mezhebe tabi olmamak” diye bir şey olmaz. İslam’ı uyguladığınızda, o uygulama biçiminiz bir mezheb anlamına gelmektedir.

Uygulama diye bir şey bulunmazsa, o zaman mezheb diye bir şey de olmaz. Fakat ortada, uygulanan bir İslam da artık bırakılmamış olur.

Ancak bu, her uygulamanın “doğru” ve asla uygun olması (her mezhebin hak olması) anlamına da gelmez.

Müçtehitlerin dayandıkları genel ilkeler ile kıyasa konu yaptıkları nasslar sübut bakımından genellikle kesin olmakla birlikte, onların içtihatları zann ifade eder. Bir başka müçtehit farklı bir sonuca varabilir. Bunlardan biri tercih edilebilir, fakat bu, diğerinin artık tümden geçersiz hale gelmesi değildir. Bu yüzden “İçtihat, içtihadı nakzetmez” denilmiştir.

Ancak, usule aykırı, aslı tahrif edip bozma anlamına gelen çarpıtmalar geçerli değildir. Sapık bid'atçi mezhepler ve tarihselcilik gibi sapkın anlayışlar böyle doğmaktadır.

*

Tehanevî, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Velâkin aslının zannî olması esâsına dayalı olarak şu hükme boyun eğmeyen kimsenin âkıbeti malûmdur. [Devlete itaatsizlik nedeniyle ayrıca cezalandırılır]. 

Evet, kadı’nın (hâkimin) hükmü, temyiz makamı onaylasa bile zannî olmaktan kurtulamayabilir. Fakat buna rağmen uygulanır.

Hâkimin hükmü, bazen (zannî olmanın ötesinde) isabetsiz de olabilir. Ancak yine de, isabet etmiş gibi devletten maaş almaya devam eder. Nitekim birçok dava temyize gider ve kimi zaman hüküm değişir. Fakat hâkim bundan dolayı cezalandırılmaz, ona yaptığı “kamu hizmeti” mukabilinde yine bir ücret ödenir.

Müçtehitlerin içtihadı da böyledir, ehil oldukları ve içtihat şartlarını taşıdıkları için onlar yine dine hizmetleri nedeniyle sevap/ücret alırlar.

Müçtehit olmayanların onların içtihatlarına tabi olmaları gerekir. Mezhepler arasında tercih hakları varsa da mezhepleri toptan reddetme hakları yoktur.

Ancak bir kimse içtihat seviyesine çıkmışsa o artık (kamusal olmayan, icrasını İslam devletinin üstlenmeyeceği hususlarda) kendi içtihadıyla amel edebilir. (İçtihad ile kişisel re’yi ayırmaktan bile aciz bir sürü kişi kendisini müçtehid zannedebiliyor, o da ayrı mesele.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."