sağduyu partisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağduyu partisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

LAİKLİK ATEİZM OLMAYABİLİR, FAKAT SİYASAL DİNSİZLİKTİR (TÜRK LAİKLİĞİ ATEİST DEĞİL, BİR TANRISI VAR: SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK)

 







Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, zamanında Araplar’a şöyle seslenmişti: “Laiklik ateizm değildir, korkmayın!”

Nisan 2016 tarihli bir haberde, bu şöyle hatırlatılıyordu:

Yeni Anayasa tartışmaları devam ederken Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı (TBMM) İsmail Kahraman'ın "Laiklik" açıklaması güdeme bomba gibi düştü. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 2011 yılı Eylül ayında gerçekleştirdiği 'Arap Baharı' turunda Mısır, Tunus ve Libya'da söylediği sözler, “Laiklik yeni Anayasada olmamalıdır” diyen Kahraman'a adeta cevap niteliğinde...

O dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Hüsnü Mübarek rejiminin devrilmesinden sonra Mısır’da yeni anayasanın laik mi yoksa şeriat ilkelerine mi dayanması konusunda özel televizyon kanalına verdiği röportajında “Mübarek sonrası yeni Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum” diyerek şu ifadeleri kullanmıştı;

"Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir."

Erdoğan, Mısır'dan bir gün sonraki durağı olan Tunus'ta da benzer ifadeleri kullanarak lailk vurgusu yapmış hatta "Devlet laik olur" diyerek bir konuyu adım daha ileri taşımıştı. Dönemi Başbakanı Erdoğan, 15 Eylül 2011 yılında Tunus'ta "Türkiye ile Tunus arasında Dostluk ve İşbirliği Anlaşması'ndan" sonra yaptığı basın toplantısında, Türkiye’deki din-devlet ilişkileri ile ilgili bir soru üzerine şöyle dedi:

“Türkiye’yi tanımlarsam herhalde sizin için yeterli olacaktır. Biz demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletiyiz. Anglosakson bir laiklik anlayışı veya batılı anlamda bir laiklik anlayışı değil. Kişi laik olmaz. Devlet laik olur. Bir Müslüman, laik bir devleti başarılı bir şekilde yönetebilir. Şunu bilmemiz lazım. Laik devlet her inanç grubuna eşit mesafededir. İster Müslüman olsun, ister Hristiyan olsun, ister Musevi olsun, ister ateist olsun... Hepsinin güvencesidir. Olayın aslı budur. Bu tartışmalara vesile olabilir. Biz böyle inanıyor, böyle düşünüyoruz.’

Tayyip Erdoğan 16 Eylül 2011'de Libya'da yaptığı konuşmasında da, "Türkiye'de halkım benim bu konuda (laiklik) ne düşündüğümü çok iyi biliyor, çok iyi bildiği için yüzde 50 oy veriyor" diyerek laiklik konusunda şu ifadeleri kullanmıştı;

"Türkiye'de halkım benim bu konuda (laiklik) ne düşündüğümü çok iyi biliyor, çok iyi bildiği için yüzde 50 oy veriyor. Hiçbir sıkıntımız yok. Bu bölgeler, laikliği anlamada, tanımada inanıyorum ki şu anda bir müzakerenin veyahut bir tartışmanın içerisinde olacaktır. Ben laikliği dinsizlik olarak kabul etmiyorum, laikliği din karşıtlığı olarak kabul etmiyorum. Partimin programında laikliğin tanımı şudur: Kişi laik olmaz, devlet laik olur. Bir Müslüman olarak, laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet eşit mesafede olur, Müslüman'a da, Hristiyan'a da Musevi'ye de ateiste de. Bütün inanç gruplarının inancı o devletin güvencesi altındadır. Bizim anlayışımız bu. Burada aykırı düştüğümüz durum varsa bunu her fırsatta, herkesle müzakere ederiz. Bu söylediğimin de bizim değerlerimize, İslam'a karşı bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin" demişti.

(https://www.sozcu.com.tr/erdogan-laiklik-ateizm-degildir-korkmayin-wp1202212)

*

Erdoğan’ın bu sözlerinde İslam’a uygun bir yan varsa lütfen AK Partililer de beni ikna etsinler.

Senin ikna olman dinde ölçü müdür?!

Beni ikna edin” değil, “Bana delil getirin” demen gerekiyor.

Daha bunu bile anlayamıyorsan, bu ikisi arasındaki farkı bile kavrayamıyorsan, sana neyi nasıl anlatabiliriz?!

Üstelik mesele ateist olmama meselesi de değil.. Budist de ateist değil, şintoist de, hindu da, mecusi de.

Hinduların ateist olmaması bir fazilet midir?!

*

Aslında Erdoğan, laiklik konusunda Oğuzhan Asiltürk’ün izinden gidiyor.

Biz ise (bir ölçüde) Üstad Necip Fazıl’ın..

Necip Fazıl, 50 yıl kadar önce şunları yazmıştı (Necip Fazıl Kısakürek, Rapor 4/6, İstanbul: Büyük Doğu Y., 1999):

Millî Türk Talebe Birliği’nin, yeni idarecilerini seçmek üzere büyük kongresini topladığı ve beni de kongrenin ruhunu gözetmek üzere çağırdığı bir gün kendisine söz verilen M.S.P. İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk (Ne asaletsiz bir isim!) kürsüye çıkmış ve hiç de sırası, yeri, yurdu, lüzumu yokken demiştir ki:

– Devlet lâik olabilir; fertlerse olmayabilir. Bunlar birbirine mâni değildir!

Yani:

– Siz içinizden, isterseniz lâik olmayın! Ama devletin laik olup olmadığına aldırmayın ve onu kendi oluşu içinde tabiî görün!

Herhangi bir rejimin bâtını her neyse zâhirde onunla tecellisi esas olduğuna göre, ona zıt [muhalif] kalbleri ancak kendi hücrelerinde gizlenmeye [ortada görünmemeye] dâvet eden ve [laik] rejimi kendi halinde serbest, hattâ haklı gösteren böyle bir “Bizans” ruhu, açık küfrün bile tenezzül etmeyeceği bir idrak sefaleti arzeden ve balmumu [gibi şekilden şekile giren] adamları arasında[ki] bu çocuk sesli sapık Bakanı şiddetle suçlandırmayan, üstelik yeni Bakanlıklarla mükâfatlandıran lider de [Erbakan da] aynı ruhu [Bizans ruhunu] paylaşmış, hattâ önceden adamına telkin etmiş sayılabilir.

Mesele lâyisizmanın [laikliğin] kıymet hükmüne [değer yargısına] değil, müslümanlık taslıyanların anlayış ve samimilik derecesini gösterme ölçüsüne bağlıdır. Bu tarzda bir laiklik savunması, müslüman[lar] şöyle dursun, bizzat laikler ve Allah inkârcıları tarafından bile kabul edilmez. …

*

Evet, merhum Necip Fazıl, Oğuzhan Asiltürk’ün ve Erdoğan’ın laiklik anlayışını “Bizans ruhu” olarak nitelendiriyor.

Çünkü laikliğin (siyasal dinsizliğin) kıymet hükmüne (değer yargısına) göre konuşuyorlar.. İslam’a (dinî değerlere) göre değil..

[Merhum Şah-ı Nakşbend, Gümüşhanevî, Mehmed Zahid Kotku ve Prof. Mahmud Esad Coşan gibi zatların izinden gitme iddiasındaki “yeni İskenderpaşacılar/Hakyolcular" da “dinî değerler”e veda etmiş durumdalar. 

Kurdukları Sağduyu Partisi’nin “laik amentü”sü şöyle diyor: 

“… Ülkemizde daha geçerli olan ise, konumların şimdiye dek ‘millet’ tanımlarımızın üzerinden yapıldığı iki unsura; dini değerlere (İslam) ve milliyetçiliğe (Türk milliyetçiliği) nasıl baktıklarına göre belirlenmesidir.

“BİZİM ESAS ALDIĞIMIZ SİYASİ EKSENLER: Biz, partilerin liberal, devletçi, milliyetçi, sag veya sol olmalarından daha önemli konum belirleyicileri olduğunu düşünüyoruz. Bunlardan ilki bağımsızlıklarıdır. İkincisi ise kendi düşünce eksenleri içerisinde, bakışlarında ve uygulamalarında ne kadar sagduyulu olduklarıdır.” (Bkz. https://sagduyu.global/)]

*

Laiklik, dinler varsa bir anlam taşır, dinler yoksa laiklik de olmaz.

Dinlere hayat hakkı tanınmayan bir yerde dinler arası tarafsızlık da (laiklik de) bulunmaz.. Zaten yok olan, mevcut olmayan şeyler arasında nasıl tarafsız olacaksın?!

Hiç çocuğun yoksa, çocukların arasında tarafsız olman diye birşey de söz konusu olmaz.

Demek oluyor ki laikliğin bütün iyiliği, vatandaşları “Dinsizim” demeye zorlamamasından, mesela müslümana “Müslümanım” deme izni vermesinden ibaret.

Bu, bir iyilik midir?!

*

Ona kalırsa İslam da kimseyi “Müslümanım” demeye, müslüman olmaya zorlamıyor.. Hristiyanın “Hristiyanım”, Yahudi’nin “Yahudiyim”, Budistin “Budistim” demesi serbest.

Laiklik, dinler arasında tarafsız kalma, belli bir dinin hükümlerini devlet idaresinde esas almama iddiasında.

Yani hiçbir dine, devlete hakim olma izni vermemeyi ilke ediniyor.. İddiası bu.

İslam da aynı şeyi yapıyor, (kendisi dışındaki) hiçbir dine, devlete hakim olma izni vermiyor.

Ancak, aslında laiklik, (İslam’ın din tanımına göre), bir “din” durumunda.. Çünkü İslam’a göre, din aynı zamanda “yasalar manzumesi” anlamına geliyor. (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesi.)

Yani İslam’a göre, dünyada ne dinsiz insan vardır, ne de dinsiz devlet.. 

"Dinsizim" diyenin dini de “nefse, heva ve hevese kulluk”tur:

"Hevasını (nefsinin arzu ve tutkularını, hevâhu) tanrı edineni (ilâhehû) gördün mü? Şimdi ona sen (savunmasını üstlenen) vekil mi olacaksın?!" (Furkan, 25/43)

Evet, "Ben ateistim, dinsizim, hiçbir dinim yok, hiçbir tanrıya da inanmıyorum" diyen kişinin de tanrısı var: Nefsanî arzu ve tutkuları.

Kendi heva ve heveslerini, arzu ve tutkularını bırakıp Selanikli Mustafa Atatürk'ün (İslam'a, Allahu Teala'nın vahyine aykırı) ilke ve inkılaplarına bağlılık gösterenler, yani Selanikli'nin hevâsına tabi olanlar da, ateist olduklarını söyleseler de, aslında (İslam açısından) ateist değillerdir.

Tanrıları Selanikli'nin "hevâ"sıdır.

Şeriat'e tabi olmayan, Şeriat karşıtlığı yapan herkes aynı durumdadır, kendisinin veya bir başkasının hevâsının kuludur:

"Sonra seni, (dünya ve ahirete ait) iş'te (el-emr) bir şeriat üzere ('alâ şerîatin) kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâlarına (ehvâ) uyma!" (Casiye, 45/18)

Evet, Türk laikliğinin tanrısı, Selanikli'nin hevâsıdır.. "Zikrü'l-cüz iradetü'l-küll" kaidesince Selanikli'nin şahsıdır. 

*

Asiltürk ve Erdoğan gibi isimlerin savunduğu laiklik (yani “Devlet laik olur, bireyler olmaz” anlayışı) esas itibariyle deizme/deistliğe karşılık geliyor.

Bir ara birileri tutturmuştu “Gençler deist oluyor” diye..

Erdoğan’ın laik (siyasal dinsiz) devletinin "dindar" gençliği de elbette deist olur.

Google’de “Deizm” kelimesini arayın, karşınıza çıkan ilk tanım şu olur: “Tek Tanrı’ya inanıp hiçbir dini kabul etmeyen görüş.

Laiklik, Erdoğan’ın dediği gibi ateizm değilse, sapına kadar deizmdir.

Çünkü Erdoğan’ın ateist olmayan laikliği, devletin hiçbir dini kabul etmemesidir, dinsiz olmasıdır.

*

Deizm, İslam’a göre küfürdür, çünkü İslam, “hak din”in kabul edilmesini, bireylerin toplu halde, bölünüp parçalanmadan (yani devlet olarak) ona tabi olmalarını ister.

Çünkü “iyilikle emir ve kötülükten nehy etme” sadece dille olmaz, onun bir de el ile yapılan kısmı vardır, ona kesin olarak ihtiyaç duyulur, ve bu, devletsiz olmaz.. 

Yine cihat da, bireysel olmaktan ziyade toplumsal bir ibadettir, devleti gerektirir. 

“Hayır, cihat bireysel bir ibadettir, devletin varlığını gerektirmez; kişi duruma bakar, cihadın farz olduğunu anlarsa gereğini yapar” diyor musunuz?

Demiyorsunuz, böylelerine anında terörist damgasını basıyorsunuz.

Hudeybiye Antlaşması yüzünden Medine'ye kabul edilmeyen müslümanların kendi başlarına cihat etmeleri örneğinde olduğu gibi bazen şartlar gereği devlet-dışı bireysel ve grupsal cihat olayları yaşanabilir, fakat esas olan, cihadın İslam devleti çatısı altında yürütülmesidir:

“Mü'minlerin hepsi birden toplanıp (cihâd için) seferber olacak değillerdir. Fakat onların her fırkasından (topluluğundan) bir tâifenin (sefere) çıkmaları, (diğerlerinin ise) dîni iyice öğrenmeleri ve (seferden) kendilerine döndükleri zaman, kavimlerini (günahlar hususunda Allah'ın azâbı ile) korkutmaları gerekir. Tâ ki sakınsınlar.” (Tevbe, 9/122)

Laik (siyasal dinsiz) devlete gelince.. Dinler arasında tarafsız olduğu için İslam’a hizmet olsun diye savaşmıyor, cihat etmiyor, fakat kendi laik (siyasal dinsiz) düzeni için ölenin İslam dini çerçevesinde şehit kabul edilmesini istiyor.

Nedir bu?.. Cahillikten kaynaklanan çifte standart mı, yoksa kurnazlık ve hilekârlık eseri din istismarı mı?.. Nedir?

*

Erdoğan bir de, “Kişiler değil, devlet laik olur” diyor.

Bir defa, kişiler de isterlerse laik olurlar, her dine eşit mesafede olduklarını söyleyebilirler. (Ancak sonuçta bu da bir dindir, dinsizlik dini.. Kader meselesi gibi; kaderden kaçmak için yaptığın şey de kaderdendir.)

Devlet de illa laik olur diye birşey yok.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in başında bulunduğu devlet ne devletiydi, din devleti (İslam devleti) miydi, yoksa laik (siyasal dinsiz) devlet mi?

Onun devleti İslam devletiydiyse, siz onun yolunu izlemek yerine Selanikli Mustafa Atatürk’ün “gazaba uğramış ve sapıtmış” Batılılar’dan ithal ettiği laikliği benimseyerek nereye varmak istiyorsunuz?

Yok, Rasulullah s.a.s.’in devleti de laik devlet idiyse, biz de “Asr-ı Saadet tipi laiklik” istiyoruz.

*

Rasulullah s.a.s., müslüman olmayanlara niye “cizye” vergisi koyuyor, onlara yönetimde söz hakkı tanımıyordu? 

(Laik Türkiye Cumhuriyeti de Selanikli Mustafa Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına bağlılık ve sadakat yemini etmeyenleri, yani rejimin kelime-i şehadetini söylemeyenleri, Selanikli’ye iman etmeyenleri yönetimde söz sahibi yapmıyor.. Denemesi bedava, mesela bir milletvekili Atatürk'lü yemini etmeyi reddetsin bakalım ne oluyor!)

Hayır, bazı üçkâğıtçı kurnaz ilahiyatçıların zannettiği gibi Erdoğan’dan Türkiye’ye Şeriat getirmesi gibi birşey beklemiyoruz.

Hatta ondan İslam’ı ve Şeriat’i savunmasını da talep etmiyoruz.

Zarar verici açıklamalarda bulunmasın, tek istediğimiz bu.

Müslümanlığın ne olup olmadığı konusundaki fikirlerini kendisine saklasın, milletin sırtına bazı konularda ikna edilmesi ödevini yüklemesin.

Böyle uluorta ileri geri konuşuyor, ve insanları kendisine karşı “hakkı söyleme” imtihanı ile yüzyüze bırakıyor.

Bazı “düzen”baz ilahiyatçıların da onun yanlış laflarına hemen birer kulp takmaları meseleyi iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Onlara, “azîz ve intikam sahibi” olan Allah’ı hatırlatırız. 

*

Bir de “Devlet ayrı, rejim ayrı” diyerek rejimi (sağ kulağını sol eliyle tutma kabilinden) dolaylı olarak destekleyenler var. (Bunların bazısı, Mehmet Şevket Eygi örneğinde olduğu gibi kullanışlı aparat.. Bazısı da Kadir Mısıroğlu gibi, iyi niyetli olmakla birlikte, meseleyi “fıkıh usulü” zaviyesinden değerlendiremeyenler.)

Mesela Batı Trakya’da yaşayan Türk’ü alalım.. Yunanistan için “Devlet ayrı, rejim ayrı” diyebilir mi?.. (Metin Akpınar'ı akla getiren bazı edepsiz Kemalistler, insanlara "Atatürk olmasaydı babanızı bilemeyecektiniz" filan diyorlar.. Bu, başta Batı Trakya ve Bulgaristan olmak üzere Balkanlar'da yaşayan müslüman Türkler'e yönelik ağır bir hakarettir.)

Ya da İran’da yaşayan bir Sünnî “Devlet ayrı, rejim ayrı, ben devletime bağlıyım” dediğinde bu ne anlama gelir?

Toprağı işgal edildiği için İsrail devleti vatandaşı haline gelen bir müslüman, “Devlet ayrı, rejim ayrı, ben İsrail devletine bağlıyım” diyebilir mi?!

Ya da Doğu Türkistanlı bir müslüman Türk’ten, ““Devlet ayrı, rejim ayrı, ben Çin devletine sadığım” demesi beklenebilir mi?!

Bu “devlet ayrı, rejim ayrı” illüzyonistleri, Suriye’deki muhalefete de bu aklı veriyor, “Kardeşler, devlet ayrı, rejim ayrı; devletinize sadakat gösterin; devlete küsülmez” mi diyorlardı?!

Asr-ı Saadet’te Müslümanlar Medine’ye hicret ettiler.. Mekke’de kalan kişi, hicreti terkin yanı sıra bir de “Devlet ayrı, rejim ayrıdır; Mekke’nin rejimi kötü, fakat ‘site devlet’ime bağlıyım.. Mevzubahis olan vatanım Mekke ise gerisi teferruattır” dediğinde, iman etmiş olur muydu?

Biraz mantıklı olmaktan kimseye zarar gelmez.. Çifte standarttan vazgeçip dürüst olmak da insanın vicdanı için en iyi ağrı kesicidir.

*

Devlet, laik (siyasal dinsiz) rejimine biat etmeyen, ona bağlılık ve sadakat yemini ile bağlanmak istemeyen müslüman bireyleri vatandaşlık haklarından yararlandırmamanın yollarını arayacak, nerdeyse vatandaştan saymayacak, devletçiler rejim muhaliflerine zehirlenerek itlaf edilmesi gereken bir köpek gözüyle bakacak, buna karşılık müslüman, devleti adeta put yapıp ona tapacak..

Yok öyle yağma!

Devlet (adına devlet denilen örgütlü siyasetçiler ve bürokratlar topluluğu), Cemal Bali Akal'ın tabiriyle Sivil Toplumun Tanrısı olarak arz-ı endam etmeye kalkışacak, "Allah'mış, Peygamber'miş, Kitap'mış, Sünnet'miş, biz bunları takmayız, herşeyin en iyisini biz biliriz" hevâları ve havalarında "dinler arası ve de üstü" takılacak, Tanrı'yı (Batılılar gibi öldürmüş olduğunu iddia etmese de) emekliye ayıracak; "sivil kullar" olarak gördüğü vatandaşlar ise "Sivil toplumun ülke yüzölçümü büyüklüğündeki yeryüzü tanrısının hikmetinden sual olunmaz" diyerek ona sorgusuz sualsiz teslim olacaklar..

Gerçekten müslüman/müslim olan (Allah'a teslimiyet gösteren) kişi bunu kabul edebilir mi?! 

*

“Devlet ayrı, rejim ayrı” diyenler, gerçekte, “Devlet ayrı, din ayrı olabilir; dinsizlik devleti etkilemez” demek istemektedirler.

Bu söylem, sinsiliğinden dolayı, laikliği doğrudan savunmaktan belki de daha kötü ve tehlikelidir.

Devlet, İslam devleti olduğunu söylemeye tenezzül etmeyecek, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya itaati umursamayacak, Âlemlerin Rabbi’ne itaat ile ineğe tapınma arasında tarafsız kalacak, fakat müslüman, “devlet ayrı, rejim ayrı” diyerek böylesi bir devletin “azat kabul etmez kulu kölesi” olmayı kabullenecek.. Aklı başında, İslam’ın ve imanın ne olduğunu bilen bir müslüman bunu kabul edebilir mi?!

İşte o Allah, sizin hak rabbinizdir.. Haktan sonra da (geride) sapıklıktan başka ne vardır?! O halde nasıl çevriliyorsunuz?” (Yunus, 10/32)

İster bireyler olsun, ister toplumlar, isterse devletler, İslam Şeriati'ni bırakan, ona karşı çıkıp sırt çeviren, sapıklığı satın almış, Cehennem'e giriş bileti edinmiş olur.

Bunu bilir, bunu söyleriz.


TAĞUT (MİLLETİN Mİ, ZİLLETİN Mİ EGEMENLİĞİ?)

 









Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde yer alan şu satırlar İslam dünyasında yaşanan temel tartışmalara ışık tutuyor:

Cihâdî gruplar bu gerilimi sadece “tağut” olarak isimlendirdikleri müesses (kurulu) rejimlerle yaşamamış, aynı zamanda yine teo-politik bir hareket olan ana akım İslamcılarla da bu konu etrafında anlaşmazlıklar yaşamışlardır. Onlar, başta İhvan-ı Müslimin olmak üzere ana akım İslamcıların, yeni ulus devletlerince oluşturulan anayasaları kabul etmelerini şiddetle eleştirmiştir. Mesela; ana akım İslamcılık düşüncesinden ayrışmanın miladı kabul edilen ellili ve altmışlı yıllardaki hapishane tecrübesi neticesinde Seyyid Kutup’un formülleştirdiği “cahiliye” ve “hâkimiye” teorileri, bir taraftan yeni kurulan (Mısır’daki) Nasır rejimini tanımlamaya yönelik bir çabayken diğer taraftan da zımnen İhvan’ın söz konusu rejime karşı benimsediği tutumun eleştirisi olarak ortaya çıkmıştır. Zira Kutup’un “hâkimiye” düşüncesi, İslam’ın pratik hayatı düzenlemeye yönelik önerdiği hukuki sistemin (Şeriat) görmezden gelinmesine bir tepki olarak teşekkül etmiştir. Zira ona göre günümüzde insanların “cahiliye” içinde yaşamaları, Allah’ın, yeryüzündeki otoritesi ve ulûhiyetinin en belirgin özelliklerinden olan “hâkimiyet”i hususunda haddi aşmalarından kaynaklanmaktadır (Kutup, 1979, 8).

Kutup’a göre; günümüzde tüm toplumların “cahiliye toplumu” kapsamına girmesinin nedeni ise onların Allah’tan başkasının ulûhiyetine inanmaları veya ondan gayrısına tapınmaları meselesi değildir. Mesele, söz konusu bu toplumların pratik hayatlarını düzenlerken Allah’a kulluğun gereklerini yerine getirmemesidir. Bu toplumlar her ne kadar Allah’tan başkasını doğrudan doğruya tanrılaştırmamış olsalar da onlar kanunlarını, yasalarını, ilkelerini, değer yargılarını, adetlerini, geleneklerini ve bütün yaşamsal değerlerini Allah’tan başkasının hâkimiyetine teslim etmektedir. Bu ise ulûhiyetin en belirgin özelliklerinin ihlal edildiği anlamına gelmektedir (Kutup, 1979, 91-92). Ana akım İslamcılık düşüncenin en önemli temsilcisi kabul edilen İhvan-ı Müslimin içinde yetişen Seyyid Kutup’un bu düşünce örgüsü aslında İhvan’ın sahip olduğu teo-politik düşünceye bir tepki olarak da okunmalıdır. Nitekim sonraki yıllarda İhvan genel Mürşidi Hasan el-Hudeybi’nin “Davetçiyiz, Yargılayıcı Değil” isimli kitabını Kutup’un bu düşüncelerine reddiye olarak kaleme aldığı iddia edilmiştir (Zollner, 2009, 65-66).

Mesele, salt cihadî grupların kurulu rejimleri (düzenleri) tağutî diye nitelendirmelerinden ibaret değil.

Tağut kavramını bu gruplar icat etmiş değiller, Kur’an’da yer alıyor.

Kurulu düzenler nasıl Kur’an’ın hükümlerini hayattan silip atmaya çalışıyorlarsa, Kur’an dilini de unutturmaya çalışıyorlar.

Cihadî denilen gruplar ise, “Kur’an’ın hükümlerini hayata geçirmeye gücümüz yetmiyor, hiç değilse ‘dil’ini unutmayalım, kâfirlerin ıstılahatıyla/terminolojisiyle değil, Kur’an terimleriyle düşünelim” diyorlar.

Merhum Elmalılı Hoca’nın muhalled tefsirinin adını “Hak Dini Kur’an Dili” koymuş olması sebepsiz değil.

*

Seyyid Kutub’un “cahiliyet” ve “hakimiyet” “teori”lerinden söz etmeye gelince.. Bunlara ona ait teori demek yanlış.

Merhum Kutub’un yaptığı şey, Kur’an terimlerini hatırlatmaktan ibaret.

Ortada bir teori varsa, bu, Allahu Teala’nın “teorisi”..

Allahu Teala’nın bildirimleri (Popper gibi konuşmak gerekirse) “yanlışlanma”ya açık (ve yanlışlanmaya açık olduğu için de bilimsel değer taşıyan, bilimsellikleri, yanlışlanabilir nitelikte tezler olmalarından kaynaklanan) teoriler değildir..

Mutlak gerçektir. Cehennem bileti almak isteyenler tarafından inkâr edilebilirler, fakat yanlışlanamazlar.

"İslam’ın pratik hayatı düzenlemeye yönelik önerdiği hukuki sistemin (Şeriat’in)" görmezden gelinmesini “cahiliyet” davası olarak nitelendiren Seyyid Kutub değil ki..

Allahu Teala..

*

Allahu Teala’nın “hakimiyet”i meselesine gelince..

Allahu Teala’nın kâinat üzerindeki hakimiyetini (özünde deistçe bir mantıkla), yaratması ve yarattığı herşeye bir (“âdet” ya da “doğa yasası” diye adlandırılan) “doğal süreklilik” vermesi ile sınırlandırmak, hakimiyetini ontolojik düzleme hapsetmek; O'nun uluhiyetini (ilahlığını, tanrılığını) “sosyal tanrılar (putlaştırılmışlar, tağutlar)” lehine sınırlandırmak olur.

Bu, şöyle birşey demek gibidir: “Doğa tanrısı başka, sosyal tanrı ya da tanrılar başka.”

Allahu Teala insana akıl ve irade vermiş, (bir tür duygu sahibi canlı robot olan) hayvanlar gibi içgüdüye mahkum etmemiştir.

İnsanın yeryüzünde halife olması bu akıl ve iradeden kaynaklanır.

İnsanın “imtihan”da oluşunun esasını da yine bu akıl ve irade oluşturur.. Halifeliğin hakkını verecek midir, vermeyecek midir?

İnsan, Allahu Teala’yı uuttuğunda, yani sosyal alanda Allahu Teala’nın hükümlerine riayet etmesi gerektiğini kabul etmediğinde, halifelik yerine tanrılık davasına kalkışmış olur.

Allahu Teala insana bu imkânı vermiştir.. Bu, insanın Allahu Teala’ya haşa kafa tutabilecek kadar güçlü olmasından değil, imtihanın doğasından kaynaklanmaktadır. İmtihan edilen kişi zorlamaya maruz kalmaz, (belirli bir süreyle kayıtlı olmak üzere) serbest bırakılır.

Her bir insan bu dünyada “ömür” süresince serbesttir.. İnsanlık Kıyamet’e kadar bu serbestiyete sahiptir.

*

İhvan’ın mürşid (şeyh) geçinen budalalarından Hasan bilmem ne’nin kitabına gelelim..

Davetçiymiş, yargılayıcı değilmiş..

Aptal adam, her davet yargılama ile başlar.

Bir adamın davete muhtaç olduğuna onu yargılamadan, onun hakkında hüküm vermeden nasıl karar verebilirsin?!

Davet, “Kör tuttuğunu öper” tarzı yapılan birşey midir?

Mesela adamı şirk konusunda uyaracaksın diyelim, onda şirk emaresi bulunduğuna hükmediyorsun ki bunu yapıyorsun.

Yargılama üzerine kurulu olmayan bir davet, "riyakâr işgüzarlık" değilse aptallıktır..

*

Bu “hakimiyet” meselesi, İslam dünyasındaki “müesses” rejimlerin hassas nasırı durumunda..

Laik (ya da laikleşme heveslisi) rejimlerin hepsi, Allahu Teala’nın hakimiyetini “ontolojik” alana hapsetmeye çalışmakla meşguller.

Bu kabul edildiğinde zihniyet (itikad) düzeyinde mesele hallolmuş oluyor.

Söz konusu laik (siyasal dinsiz) rejimlere Batılılar da bu yönde akıl veriyor, yol gösteriyor, “Maşallah çağdaşlaşıyorsunuz, özgürleşiyorsunuz, uygarlaşıyorsunuz, Ortaçağ zihniyetinden kurtuluyorsunuz, size hayranlık duyuyoruz” filan diyerek onları gaza getiriyorlar.

Evet, bu hakimiyet meselesi önemli.. Allahu Teala’nın hakimiyetini ontolojik alanla sınırlandırıp sosyal alanda hakimiyeti “millet” denilen (pratikte neye karşılık geldiği belirsiz) kavramın tekeline verdiğinizde, laiklik heykelinin yapımını tamamlamış oluyorsunuz. 

(Evet, milletin neye karşılık geldiği, neye tekabül ettiği belirsizdir. Mesela Türkiye’de millet, Şeriat istediğinde, "demokratik" darbe ile başı ezilmesi gereken “millet düşmanı” haline gelmiş olur. Demek ki millet, gerçekte millet değil. O kadar ki, bazılarının gözünde millet ile zillet arasındaki fark sadece bir harften ibarettir: "Benim güdümümdeysen milletsin, değilsen zilletsin." “Milleti millette demen, millette değüldür / Bir millet vardır millette, milletten içerü.” )

*

Türkiye’de “hizmet” şampiyonu Fethullahçılar böylesi bir laikleşmeye hizmet ettiler.

Bundan 25 yıl önce düzenledikleri bir Abant Platformu toplantısının konusu buydu.

O zaman, Sağduyu gazetesindeki köşemde, 20 Temmuz 1998 günü şunları yazmıştım:

ALLAH’IN HAKİMİYETİ, MİLLETİN HAKİMİYETİ

“İrticacı” vali ve kaymakamların Mesut Yılmaz hükümeti tarafından defterlerinin dürüleceğini dünkü gazetelerden birinde okurken, “sanal gerçeklik” kavramı üzerinde bir kere daha düşünme imkanı buldum.

Allah’ın hakimiyetini “ontolojik” düzlemle sınırlayan Abant Bildirgesi‘nin milletin hakimiyetine yaptığı vurgu, “siyasal” alandaki “gerçek” BÇG (Batı Çalışma Grubu) etkisinin yanında “sanal gerçeklik” olarak kalıyordu.

Bir zamanlar Medine Vesikası’ndan hareketle estirilen “sözleşme” furyası, Abant Toplantısı’nda yerini “milletin hakimiyeti”ne yapılan vurguya bırakmıştı. Fakat düşünce alanında sergilenen bu geniş mezhepliliğe paralel olarak, sosyal hayatta karşılaştığımız baskılar dramatik biçimde artıyordu.

“Sözleşmeciler”, sözleşme edebiyatından vazgeçmek zorunda kalmışlardı, çünkü sözleşme en az iki taraflı olurdu, kimse kendi kendisine gelin-güvey olamazdı. Bu anlamsız zihin jimnastiği, eğer tek taraflı sözleşme yapmak mümkün olsaydı, gazete ve dergi sayfalarının boş laf koleksiyonuna katkıda bulunmayı sürdürecekti; ama iş tek taraflı olunca, sözleşme değil, aç tavuğun kendisini darı ambarında sanması olayı yaşanıyordu.

Aydınlarımız bol keseden “kaynaklara dönüş” edebiyatı yapmış, sonunda döne döne Hobbes, Locke ve Rousseau gibi isimlere ulaşmışlardı. Kur’an’ın sesine kulak veren yoktu:

“Müşriklerle nasıl sözleşme olabilir ki, size galip gelseler hakkınızda ne bir yemin gözetirler, ne de bir sözleşme. Ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar. Fakat kalbleri buna karşıdır. Onların çoğu insanlıktan çıkmış fasıklardır.” (9/8)

*

Ontolojik düzeyde Allah’ın hakimiyetine yapılan vurgunun ardından siyasî alanda hakimiyeti millete tahsis etmek, teorik olarak çok güzel bir çözüm olarak görünebilir, fakat pratikte seküler düşüncenin “din”e galebesinden başka birşey değildir.

Siyasî alanda hakimiyet kayıtsız şartsız milletin olduğunda, Allah’ın kâinat üzerindeki hakimiyetini kabul edip etmemek kimsenin umurunda olmaz. Çünkü sizin milletin hakimiyetine teslim olmanız malum, onların Allah’ın ontolojik hakimiyetini kabul ettikleri ise daima meçhuldür.

Milletin hakimiyeti katı gerçeğin ta kendisi, Allah’ın ontolojik hakimiyeti ise vicdanlara gömülmüş bir meseledir.

Kur’an‘da ırk anlamında “millet” kelimesi geçmez, ama aşiretlerden sözedilir. Allahu Taala, insan üzerinde kabilesinin hâkim konumda olmasını kabul etmez: 

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, aşiretleriniz, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza giden meskenler, size Allah ve Resulü’nden ve hak yolunda cihaddan daha sevgiliyse, artık Allah’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin! Allah fasık bir kavme hidayet vermez.” (9/24)

Mücadele Suresi’nin 22’nci ayet-i kerimesinde de,“Allah’a ve Peygamberi’ne muhalefet eden” aşiretiyle mü’minin bir bağının olamayacağı belirtilir: 

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim bulamazsın ki, Allah’a ve Peygamberi’ne muhalefet edenlerle dostluk etsin. İsterse o muhalifler babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aşiretleri olsun. İşte Allah bunların kalblerine imanı yazmış ve kendilerini, tarafından bir ruh ile kuvvetlendirmiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada ebedî olarak kalacaklardır. Öyle ki, Allah onlardan razı, onlar da Allah’dan razıdırlar. İşte bunlar Allah’ın fırkasıdırlar. Dikkat edin! Hiç şüphesiz Allah’ın hizbi, zafer bulanların ta kendisidir.”

Hak, hakikat ve hidayetin kaynağı bellidir: Kur’an ve Sünnet. Bunlara aykırı olarak ortaya konulacak her yenilik bid’attir, her bid’at de sapıklıktır.

Kaldı ki, dönüp dolaşıp insanı kavim, kabile ve aşiretine itaate çağıran, hakimiyeti onlara veren bir anlayış yeni bile değildir.

Merhum Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “Gençlerle Başbaşa” adlı eserinde, gök kubbe altında yeni bir görüş bulunmadığını, her yeni fikrin eski bir düşüncenin değişik ifade edilmiş biçimi olduğunu söyler. Doğrudur.

İbn Haldun da, geçmişlerin geleceklere, suyun suya benzemesinden daha fazla benzediğini söylerken, zannediyorum sadece olayları kastetmiyordu, insanların düştükleri fikrî yanılgıları da buna dahil ediyordu.

*

Hakimiyet meselesi bugün olduğu gibi geçmişte de tartışılmıştır elbette, tıpkı suyun suya benzediği gibi.

Dinî tartışmalarda Osmanlı vs. örneğinin delil olarak kıymet-i harbiyesi bulunmaz, çünkü Osmanlı gibi örnekler şer’î deliller kapsamına girmez.

Hakimiyet meselesiyle Haricîler’in “hakem” meselesinin de bir ilgisi yoktur. Hz. Ali, bütün bir Arap milleti bir araya gelseler de Kur’an ve Sünnet’e aykırı bir hükmü benimseselerdi, onlarla yine mücadele ederdi, “Hakimiyet milletindir” diye düşünmezdi.

Üstelik, hâkimiyeti teorik olarak millete atfetmeniz, pratikte de bunun böyle olduğunu göstermez. Bugün acaba milletin tercihleri mi ülke üzerinde daha belirleyicidir, yoksa (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde kurulmuş illegal) BÇG’nin mi? Ülkenin gerçek meselesi budur. Tartışılması gereken budur.

Bir, milletin tercihleri vardır, bir de Allah’ın emir ve yasakları. Milletin hâkimiyeti ve tercihleri ancak mübah alanda geçerlidir.

Kaldı ki, bahsedilen ilkeler evrensel olmak zorundadır. 200 milyon müslüman Çinlinin yaşadığı Çin’de hâkimiyet acaba kimin olmalıdır?! Budist Çin milletinin mi?!

Tabiî ki bugün ülkemizde laik bir rejim yürürlüktedir ve kimse İslâm’a göre yaşamak zorunda değildir, ama bu, İslâm’ı rejime uydurmaya çalışma hakkı vermez kimseye.

Kur’an ve Sünnet yerinde duruyor. “Devrim” yapan ancak kendi kanaatlerinde yapmış olur.

*

Bunları yazdığım sıralarda hemen herkes (bugün FETÖ diye adlandırılan) Fethullahçı grupla can ciğer kuzu sarması modunda dostluk ilişkisi yaşıyor, şimdilerde hakaretler savurdukları Gülen’i “Hocaefendi” diye saygıyla anıyorlardı.

Onlar kendilerini biliyorlar, isimlerini saymayalım.

Fethullah’a tepki gösterenler de vardıysa da çoğunluğu, “hizmet yarışı”nda ondan geri kalmaktan dolayı içerleyip kahırlanan, “düzenin nimetleri”nden Fethullahçılar kadar yararlanamayan, “Pastadan bize de pay bırak” diyenler oluşturuyordu.

Fethullahçı gruba İslamî hakikatler için, Allah için tepki gösteren az sayıdaki kişi ise, (FETÖ içindeki “düzen”baz MİT’çilerin de gaz vermesiyle) FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) hedefi haline geliyordu. (FETÖ’cüler “radikal” buldukları bazı müslümanlarla uğraşarak “düzen”in gözüne gireceklerini, “düzen”in dikkatini kendilerinin üzerinden uzaklaştıracaklarını zannediyorlardı fakat işler umdukları gibi gitmedi. Kullanıldılar ve efendilerine efendilik taslayacak kadar fazla büyüdükleri düşünülünce defterleri dürüldü.)

*

Sağduyu gazetesindeki bu tür yazılarımdan dolayı Fethullahçıların beni hedefe koymuş olduklarını düşünebilirsiniz.. Koymadılar..

Fakat, Fethullahçılardaki bu itikadî boyuta kadar varan savrulmayı zevkten dört köşe izleyen derinler benim bu tür yazılarımdan rahatsızdılar..

Bundan dolayı, içinde bulunduğum cemaatin (İskenderpaşa’nın, Hakyolcuların) bünyesindeki derin elemanların ayak oyunlarıyla baş etmeye çalışmak zorunda kaldım..

O kadar ki, 28 Şubat yüzünden yurtdışında bulunan Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatin sırtına binmiş olan oğlu Nureddin, bana, Necdet Yılmaz vasıtasıyla “Yazılarında ayet meallerine yer vermesin” diye talimat gönderiyordu.

[Bu şeyh taslağı babasının ölümünden sonra bir taraftan Kur’an meali satmak suretiyle ayet ticareti yapıp cebini doldururken diğer taraftan kurduğu Sağduyu Partisi’nde siyaset alanında “dinî (İslamî) değerlere” sırt çevirdiğini ilan edecek, o değerlerin yerine, neye karşılık geldiğini bir tek kendisinin bildiği “dinî değersiz sağduyu” ile “herkesin kendi ideolojisine göre bağımsız olması” hurafesini oturtacaktı.. Cemaatten herhangi bir tepki gelmeyince de 2011 yılında düzen partisi MHP’nin boz kurtuna biat edecekti.. 

Tam da MHP’nin 15 kişilik yönetim kadrosundan 10 kalantorun boz kurt tipi “uçkurist” kasetler dolayısıyla siyasî mevta haline geldikleri sırada..

Mevlana ve Şeyh Sadî gibi zatlar, yandaşlık ve yoldaşlığın ortak paydalardan kaynaklanacağını söyler, örnek olarak da bir leylek ile karganın birlikte uçması örneğini verirler.. Örnekteki bu birliktelik bir arifin hayretini mucip olur. Sonra yere kondukları zaman fark eder ki ikisi de topal..

Ortak özellikler, ortak paydalar..

MHP ile Nureddin söz konusu olduğunda bunlar neler olabilir?.. Birlikte "uçma"larını hangi ortak özellikleri sağlıyor? 

Görünüşe göre ortak payda, boz kurt totemine olan ortak bağlılık..

Peki, MHP’nin arkasındaki derinler Nureddin’e böylesi bir “ev ödevi” vermiş olabilirler mi?.

Yine, Sağduyu Partisi’ndeki zırvalar da cemaati “laikleştirme” hedefi doğrultusunda derinler tarafından yazdırılmış şeyler olabilir mi?..

Gerçek şu ki, Sağduyu Partisi’ndeki ifadelerin ortaya koyduğu itikadî savruluş ve sapma, Fethullahçıların Abant Bildirgesi’ndekinden daha açık ve daha çirkin..

Ancak Nureddin’in bir Fethullah gibi “dış güçler” tarafından keşfedilip istihdam edilme, ABD’de ağırlanma şansı yok.. Bunun nedeni Fethullah’la kıyaslandığında çapsız, silik, kifayetsiz, yetersiz, sönük ve boş olması..

Dolayısıyla MHP’nin müttefiki “aziz başkan”ının emrinde “yerli milli” ve de “düzen”baz kalmak dışında bir seçeneği bulunmuyor.]

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...