diyanet işleri başkanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diyanet işleri başkanlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DİYANET'İN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) HIYANET KARŞISINDAKİ "DİNÎ HAKİKATLERİ UCUZ BİR BEDEL KARŞILIĞINDA SATMA" SESSİZLİĞİ








Soru şu: O kararların ne kadarını MİT (hazırladığı raporlarla) aldırıyordu?
Bir başka soru: 28 Şubat'ın hazırlayıcısı (MOSSAD ve CIA işbirlikçisi/müttefiki) MİT'çiler, o dönemde Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca gibi isimler hakkında ne tür raporlar hazırlıyorlardı?


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bazı faaliyetleri, maalesef, dini Atatürkist-Batıcı “düzen”e uydurma mahiyetini taşıyor.

Böylesi faaliyetleri dini tahrif, tebdil ve tağyir anlamına geliyor.

Bu daha çok, yorum düzeyinde ve kavramlarla oynanarak yapılıyor.

Bir “tahrif, tebdil ve tağyir” faaliyetinin bulunduğu devlet yetkililerinin itirafı ile de sabit.

Doğal olarak onlar bu kavramları kullanmıyor, yerine “güncelleme, toplumsalla buluşturma” vs. gibi cicili bicili göz boyayıcı tabirler kullanıyorlar.

Başkanlığın bugünkü (16 Ocak 2026 tarihli) cuma hutbesi de aynı makamdan gazel okuyor.

Bu hutbede dayanılan mantık örgüsü, yaklaşım, kullanılan dil ve argümanlar yeni değil.. Daha önce de kullanılmış durumda.

Şüphe yok ki, Diyanet personelinin tamamı bu şekilde düşünüyor değil.. Ancak, Diyanet’te de maalesef “derin”lerin borusu ötüyor.

Nitekim bunu, merhum Kadir Mısıroğlu muhtelif kitaplarında örnekleriyle anlatmış durumda.. Yurtdışına gönderilen Diyanet personelinin MİT’in muhbir ve elemanı gibi faaliyet göstermek zorunda olduklarını yazdı.

Ülke içinde de durum farklı değil.. “Zararsız” anılarını kitaplaştıran emekli MİT’çi Yılmaz Tekin de bu yönde itiraflarda bulunmuş durumda.

*

Bugünkü hutbeye gelelim.

Mesela şu söyleniyor:

“Dini istismar edenler, kendilerini dinin tek temsilcisi gibi sunarlar. İslam’ı kendi düşüncelerine hapsederler. Sahih dini bilgiye dayanmayan görüşlerini desteklemek için Kur’an-ı Kerim’i ve sünnet-i seniyyeyi gerçek anlamından koparıp keyfi yorumlara yönelirler.”

Mantığın kayıtlarından kendisini kurtarıp özgür ufuklara yelken açmış uçuk ve kaçık, tutarsız ve çelişkili cümleler.

Bu formülasyona göre, kim kendi “dinî bilgi”sini sahih kabul ediyor, başkasının görüşlerini sahih olmamakla yaftalıyorsa, kim kendisinin ayet ve hadîs yorumlarının “gerçek anlam”ı yansıttığını, başkasının yorumlarının da “keyfî” olduğunu söylüyorsa, işte o, kendisini dinin tek temsilcisi gibi sunmuş olur. Ve bu, "din istismarı" anlamına gelir.

Ancak, bunu yapan, Diyanet'in ta kendisi..

İşte bu mantıksız, kendi kendisini çürüten laflar ile Diyanet, farkında olmadan kendisini “din istismarcısı” olarak tanıtmış durumda.

Ben demiyorum, kendilerinin fetvası.. Kendi laflarından çıkan hüküm..

Allah söyletiyor.

*

Bu lafların devamı:

“Ayrıştırıcı ve dışlayıcı söylemlerini kabul ettirebilmek için hadis-i şerifleri devre dışı bırakmaktan çekinmezler. Şirk, tekfir ve cihad gibi kavramları, cana kıymaya ve Müslümanları katletmeye aracı kılarlar. Kendilerini ıslah edici, tevhidin savunucuları olarak tanıtan bu grupların asıl yüzünü Kur’an-ı Kerim şöyle haber vermektedir: “Onlara ‘Yeryüzünde düzeni bozmayın’ denildiğinde, ‘Biz yalnızca ıslah edenleriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.”

Böylece Diyanet, kendi “sahih” ve “gerçek anlam”a dayandığını iddia ettiği din yorumunu benimsemeyenleri tekfir etmiş oldu mu, olmadı mı?

Dini kaşla göz arasında kendi tekeline almış oldu mu, olmadı mı?

Bu lafların bizzat kendisi “ayrıştırıcı ve dışlayıcı söylem” mi, değil mi?! 

Bir tek “Bu adamları kıtır kıtır keselim, çarmıha gerelim” demediğiniz kalmış.

Diyanet, kendisinin bu “ayrıştırıcı ve dışlayıcı söylemlerini”ni kabul ettirebilmek için hadîs-i şerîfleri devre dışı bırakıyor mu, bırakmıyor mu?!

Zamanında Diyanet’in, Avrupa Birliği’nin talepleri doğrultusunda kadın hakları, cinsiyet meseleleri vs. gibi konularda hadîsleri ayıklama cinayeti ve katliamı başlatmış olduğu hatırlarda.

Siz bırakın hadîs-i şerîfleri, ayetleri bile laik (siyasal dinsiz) düzenin hatırı için devre dışı bırakıyorsunuz.

Hadi buyrun “içinden Şeriat geçen”, devletin Şeriat'e tabi olması, İngiliz ilke ve inkılapları gibi dinsizlikleri terk etmesi gerektiğini açıklayan bir hutbe okuyun.. Casiye Suresi'nin 18'inci ayetinin tefsirini yapın..

“İçinden tağut geçen” bir hutbe ile tağut ve şirk konusunda milleti aydınlatın..

N’oldu, zor mu geldi?..

O zaman haddinizi bileceksiniz.. Tağutun, tağut ilke ve inkılaplarının karşısında süt dökmüş kedi, senin gibi düşünmeyen müslümanın karşısında da yırtıcı canavar olmayacaksın!

*

Tevhid davası ile ortaya çıkanların hepsinin doğru ve düzgün olduğunu söylemiyoruz.. Elbette bunların içerisinde istismarcılar da, soytarılar da, azgınlar da, maceraperestler de, paralı askerler de, satılmışlar da, yerli ve yabancı istihbarat teşkilatlarına (gizli servislere) hizmet edenler de vardır.

Ancak böyle toptan hüküm verilemez.. Tevhîdden, şirkten bahseden herkes ceffelkalem istismarcı olarak yaftalanamaz.

Sonra, madem ki bazıları tekfir, şirk ve cihad gibi kavramları istismar ediyorlar, hadîs-i şerîfleri devreden çıkararak bunları keyfî yorumluyorlar, o zaman sen kendin bu konuda “sahih” dinî bilgi ver!

Devre dışı bırakılan hadîsleri anlat..

Elini tutan, dilini bağlayan mı var!

İnsanları şirk konusunda aydınlat.. Geniş bilgi ver.. Böylece, şirk konusunu yanlış yorumlayanlar müşteri bulamasınlar..

Tekfir meselesini, kimlerin ne zaman nasıl tekfir edilebileceğini anlat!

Cihadın gerçek anlamı hakkında bilgi ver..

*

Ver ki, laik (siyasal dinsiz) düzenler cihad ve şehadet gibi kavramları istismar etmesinler.

Bu ülkede ateist, dinsiz imansız adam bile devlet için ölünce şehit ilan ediliyor. Bunun dinde yeri var mı?

Bu, istismar değilse, istismar nedir?!

Aynı şeyleri niçin “vatan için, devlet için ölmekten, öldürmekten” bahsedenlere de söylemiyorsunuz?

Niye şöyle cümleler de kurmuyorsunuz:

Vatan millet Sakarya, vatanseverlik, devletin bekası gibi kavramları, cana kıymaya ve Müslümanları katletmeye aracı kılarlar. Şehitlik gibi kavramları istismar ederler, bu konuda ayet ve hadîsleri devre dışı bırakırlar. Kendilerini ıslah edici, vatanın savunucuları olarak tanıtan bu grupların asıl yüzünü Kur’an-ı Kerim şöyle haber vermektedir: “Onlara ‘Yeryüzünde düzeni bozmayın’ denildiğinde, ‘Biz yalnızca ıslah edenleriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.”

*

Hutbede, doğrularla yanlışların, hak ile batılın harmanlandığı, Hz. Ali r. a.’in ifadesiyle “hak söz ile batılın kastedildiği”, bazı doğruların batıl hesabına istismar edilebilmesi için mugalata bayrağının göndere çekildiği paragraflar da var:

“Dinin sahibi Yüce Allah’tır. İslam’ı en doğru şekilde yaşayan Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’dir. İslam’a göre, hiç kimse kendini, Allah ve Resûlü’nün yerine koyamaz. Onlar adına hüküm veremez. Geleneğimizden gelen dini ve tarihi birikimi yok sayamaz. Hiç kimse, dinin asıl temsilcisi olarak kendini göremez. Mutlak doğrunun sadece kendisine ait olduğunu iddia edemez. Şirk ve küfür isnadıyla bir Müslümanı iman dairesinin dışına çıkaramaz. Onun canına, malına ve namusuna kastedemez.”

Geleneğimizden gelen tarihi birikim içinde “Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” şeklinde bir söz de var.

Şimdi FETÖ meselesini hatırlamanın ve hatırlatmanın zamanı.. Bu tartışmada FETÖ’nün yeri karakol mu, mahkeme mi, onu bilemem, fakat FETÖ hakkındaki söylemlerinizi bu son fetvalarınız ışığında ele almakta yarar var.

Siz FETÖ’ye karşı dinin asıl temsilcisi olarak kendinizi gördünüz mü, görmediniz mi?!

Onlara karşı kendinizi mutlak doğrunun savunucusu gibi takdim ettiniz mi, etmediniz mi?

Bunun için istihbaratçı üslubuyla broşür-kitapçık hazırlayıp cami önünde beleş dağıttınız mı, dağıtmadınız mı?

Fethullahçılara (Ki kendilerinin müslüman olduğunu söylüyorlar, onlar da Kelime-i Şehadet getiriyor, namaz kılıp oruç tutuyorlar) şirk ve küfür isnadında bulundunuz mu, bulunmadınız mı?

Medyadaki bazı maymunlar onların canının, malının ve namusunun helal olduğunu yazdıkları, cemi cümlesine O. Ç. dedikleri zaman “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca onayladınız mı, onaylamadınız mı?

FETÖ'cüler söz konusu olduğunda şirk ve küfür isnadıyla onları toptan iman dairesinin dışına çıkarmayanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

FETÖ'cü diye bilinenlerin de, her vatandaş gibi, canına, malına ve namusuna kastedilmeden yaşama haklarının bulunduğunun hatırlatılması karşısında tavrınız ne olur?

Yoksa, onların değil canlarına, mallarına ve namuslarına kastedilmeden yaşama haklarının bulunmasını, böyle bir haklarının bulunduğunu hatırlatanların bile cezalandırılmaları, "vatan haini" ilan edilerek hedefe konulmalarını mı savunursunuz?

Buyrun, cevap verin.

(FETÖ'yü savunuyor değilim.. Ancak, FETÖ'yü kuran ve palazlandıran da MİT-CIA ortaklığıydı, bunu unutmamak gerekiyor.. Sonradan Fethullah sadece CIA'den emir almaya başladı, MİT de buna bozuldu. Kavganın basit ve kısa özeti bu.)

*

Burası Türkiye..

Burada binlerce, onbinlerce “faili meçhul” (Kişisel olarak meçhul, kurumsal olarak malum) cinayet işlenmiş durumda.

Bu cinayetler şirk ve küfür isnadıyla işlenmedi.. Birtakım “düzenbaz katil”lerin birilerini keyfî olarak “vatan haini” ilan edebilmeleri yüzünden işlendi.

Bu şerefsiz düzenbaz katiller şehadet kavramını istismar etmekten de geri kalmıyorlar.

Ve Diyanet'ten, bu şerefsiz istismar karşısında ne bir fısıltı, ne bir vızıltı, ne bir inilti, ne bir mırıltı, ne de bir zırıltı duyuluyor. 

Sözde Türkiye’nin caza kanununda idam yok.. Pratikte var(dı).. Yasal idam hükmü kalktı, infaz kaldı.. Mahkeme yok, iddianame yok, savunma yok, kurşun var.. (Bu katiller arasında kibar, nazik ve ince insanlar da yok değil; vatandaşlar silah sesi duyup rahatsız olmasınlar diye bazen zehirleme gibi yöntemlere başvurma inceliği gösteriyorlar.)

Bunun adına da vatanseverlik deniliyor.

Namus?..

Avrupalılar, FETÖ’cü diye tutuklanan bazı kadınların namuslarının bazı MİT’çiler tarafından payimal edildiğini söylüyorlar.. 

Tutuklanan, eşi bulunmadığı veya eşiyle birlikte olmadığı halde hamile kalan kadınları Avrupalılar gündeme getiriyorlar. (Ve de yerli-milli "namuslu" medya bunlara sansür uyguluyor.. Avrupalılar'ın iddialarının iftira olduğunu ispat etmek yerine susuyor, "Sükut ikrardan gelir" fehvasınca dolayı olarak onaylıyorlar.)

Diyanet olarak bu konuda söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Biraz yüksek sesle söyleyin, çünkü benim kulaklarım az ağır işitiyor.


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DÜZENİN DİN İSTİSMARI DÜZENEĞİNİN SACAYAKLARI: DİYANET, HAYRETTİN KARAMAN GİBİ KALEMŞORLAR, VE MODERNİST-TARİHSELCİ AKADEMİK TUFEYLÎLER

 









TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK ÇAĞINDA TEK BAŞINA VE YALNIZ KALMAK


Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman “Diyanet’in itibarı ve Kutlu Doğum” başlığını taşıyan 4 Mayıs 2017 tarihli yazısında şöyle diyordu:

Üzerine yükletilen “halkı din yönünden aydınlatma vazifesini” bihakkın yerine getiren, vakfı bir yandan kendi bir yandan yurt içinde ve yurt dışında yaptığı hizmetlerinin listesi (yalnızca başlıkları) kitap teşkil edecek kadar büyük olan bir kurumumuzu itibardan düşürmek için hem sahih İslam karşıtları hem de kendilerini doğrunun tek temsilcisi zanneden “bizim ormanın ağaçları” yıllardır taşlıyorlar; ama bu taşlamalar ne altın kâsenin itibarını zedeleyebildi ne de taşlayanlara ve taşa itibar kazandırdı. Bu sebeple “adam aldırma da geç git” demek gerekiyor ama az da olsa kafası karışanlara yardımcı olmak üzere her ilgilinin bildiklerini açıklaması da gerekiyor.

Eh, ilgili olunca ne yapsın, Hayrettin efendi de bizleri bilgilendirmek için kaleme sarılmış.

Ancak, Diyanet’in vazifesini “bihakkın, hakkıyla yerine getirdiğini” söyleyerek, laik devletimizin bu siyasetin vesayeti altındaki güdümlü kurumunu peygamberler seviyesine çıkarmış.

Palavracılığın cılkını çıkarmış.

*

Şu yaşıma geldim, Türkiye’de mesela Uğur Mumcu’nun ölümü gibi bahanelerle meydanlarda “Şeriat kahrolsun!” naralarının atıldığını gördüm. Fakat Diyanet, bir kez olsun, Şeriat konulu cuma hutbesi okutmadı.

Okutamadı.

Halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın” yerine getirme bu mudur?

Ama mesela o zaman merhum Prof. Dr. M. Esad Coşan hoca İslam dergisindeki bir başyazısı ile buna tepki göstermişti.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal da “Böyle diyenler Şeriat’in ne olduğunu bilmeyenlerdir” diyerek bir vazifeyi yerine getirmişti.

Bunu söyleyen, kürsü yumruklayan bir vaiz, kalemiyle dünyaları (daha doğrusu saf gençlerin gönüllerini) fetheden bir "müslüman yazar düşünür/taşınır/kaşınır", ya da "maneviyat menbaı ekran bülbülü" değildi.

Devletin en tepesindeki şahıstı..

Bunu siyasî hesaplarla da söylemiyordu.

O günlerde önümüzde bir seçim de yoktu; milletin maneviyatına seslenip oyları alma, seçimden sonra da "Tekkeye mürit aramıyoruz" makamından şarkı terennüm etme hesapları içinde olması beklenemezdi.

Böyle olmakla birlikte, kendisinden önceki hiçbir cumhurbaşkanının yapmadığı şekilde Şeriat'e saygısını ortaya koymuştu.

Diyanet’ten ise hiç ses seda çıkmamıştı.

*

Diyanet'in, Karaman'ın sıraladığı hizmetlerine gelince..

Ardında devlet bulunan, devasa bir bütçeye, hadsiz hesapsız imkâna ve sayısız personele sahip bir kurumun bunları yapması, övünülecek birşey midir?!

“Bizim ormanın ağaçları”nın eleştirileri de olmasa, Diyanet kim bilir ne hale gelir? Getirilir?

Tamam hizmeti çok, fakat bunları da yapmayacaksa niçin var?

*

Elbette aramızda (Karaman'ın dediği gibi) kendisini doğrunun tek temsilcisi zannedenler de vardır.

Fakat, kimi zaman aramızdan bazılarının, doğruları tek başına söylemek zorunda kaldığı da bir gerçektir.

Eğer onları yalnız bırakıyorsan, doğrunun tek sözcüsü konumuna düşürüyorsan, onlara bu acıyı yaşatıyorsan, bu senin ayıbındır.

Kendini ve sahiplendiğin yapıyı altın kâse, muhataplarını ise taş olarak nitelendirmek ne eşssiz bir tevazu, ne eşsiz bir “kendini doğrunun tek temsilcisi görmeme” alicenaplığı..

*

Devam ediyor Hayrettin efendi:

“Ben bugünün Türkiyesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığıilahiyat fakülteleri ve imam hatip okullarının, -farkında oldukları kusurlarını giderme gayreti içinde olduklarını da bilerek- din hizmetinde en sağlıklı ve güvenilir kurumlar olduğunu düşünüyorum.”

Yani laik devletin laik siyasetinin doğrudan vesayetinin altında olan kurumlar en sağlıklı ve en güvenilir kurumlar..

Doğrunun en sağlıklı ve güvenilir tek kurumları bunlarmış.

Laik devletin güdümünde olmayan sivil medrese ve tekkeler ise yeterince sağlıklı ve güvenilir değil. 

(Gerçi devlet onları da MİT’i vasıtasıyla sağlıklı ve güvenilir hale getiriyor, laikleştiriyor, böylece Atatürkçü/Kemalist ya da yerli-milli hale geliyorlar, gelmekteler, ama yeterli değil tabiî.)

*

İşin aslına gelince..

Türkiye’de din hizmetini “en sağlıklı ve güvenilir” biçimde yürütecek “kurum”ların mevcut olması, bugünkü siyasal düzen, yasal çerçeve ve “derin” oyunlar çerçevesinde mümkün değildir. 

Hakkı ve hakikati söyleyenler tek başına ve yalnız kalmaya mahkumdur.

*

Hayrettin efendi, sözlerinin devamında bu sağlıklılık ve güvenilirlik konusuna açıklık getirmeye çalışıyor:

Niçin?

Çünkü bu kurumlarda ilim ve edep üreten insanlar “âdeta peygamberleştirilmiş, hatadan ve günahtan berî bir tek adama” bağlı değiller. Bu kurumlarda ortak akıl var, danışma var, denetim var, açıklık-şeffaflık var, seçim var… 

Yazıya, Diyanet’in halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın yerine getirdiğini” iddia ederek başlamıştı.

Böylece bu kurumu hatadan ve günahtan berî ilan etmiş olmuyor mu?!

Bihakkın yerine getirmek, hatasız ve günahsız olmak değil midir?!

Değilse nedir?

Altın tas diyerek bu iddiayı pekiştirmekten de geri kalmıyor.

Diyanet’e atfedilen ortak akıl, danışma, denetim, açıklık-şeffaflık ile seçim meziyetleri de, hatasızlık ve günahsızlık iddiasını zirveye taşıyor.

Vatandaş ne yazdığının farkında bile değil..

*

O “resmî” (laik [siyasal dinsiz] devletin doğrudan kontrolü altındaki) kurumların fazilet ve meziyetleri bitti mi?

Hayır!

Hayrettin efendi saymaya devam ediyor:

“Bu kurumlar tekelci değil, müspet manada değişim ve gelişime açık, kardeşlik çerçeveleri de İslam kadar geniştir.

Aslında tekelci..

Devlet, Diyanet’i bir tekel olarak kurmuş kurumda.

Mesela bugün tarikatlar “resmen” yasaktır.

Aynı şekilde medreseler de “resmen” geçersizdir.

Kendi kendilerini medrese olarak adlandırabilirler fakat akredite değildirler, resmî bir tanınırlıkları ya da statüleri bulunmamaktadır.

*

Hayrettin efendi sözlerini şu vecizesi ile süslüyor:

“Bugün Türkiye’de mevcut diğer din eğitim ve öğretimi kuruluşlarına (medreseler, tarikatlar ve diğer dini toplulukların mensuplarına) da bu kurumlar açık olduğu için hem Diyanet hizmet kadrosunda hizmet yapan hem de okullarımızda okuyan, mezun olduktan sonra öğretmen ve öğretim üyesi olan yüzlerce kardeşimiz vardır.”

Aksi zaten mümkün değildir. Öyle yaparsa kendini toplumdan izole etmiş olur.

Bunun bir meziyet olarak söylenmesi anlamsızdır.

Devam ediyor Hayrettin efendi:

Devlete, millete, dine, diyanete hainlik etmedikçe kimsenin buralardan dışlandığı veya kendilerine ayrımcılık yapıldığı da yoktur ve olmamalıdır.”

Devlete ihanetmiş..

Bunu söyleyen, güvenlik bürokrasisinden bir at gözlüklü değil..

“Devlet”e ihanet etmemek ne anlama gelmektedir?

Mesela 28 Şubat’ta Diyanet, “Devlete ihanet etmemek için” nasıl bir rol üstlenmiştir?

O sırada Albay Oğuz Kalelioğlu Diyanet’te danışman olarak çalışmaya başlamıştı. Görevi neydi, nasıl bir danışmanlık hizmeti veriyordu?

28 Şubat Darbesi’ni hazırlayan Müslüm-Fadime faciası yaşandığı sıralarda Selam gazetesinde, Refahyol’u yıkmaya yönelik bu gibi tertipleri askeriyeden O. K. ile Emniyet’ten C. S.’nin organize ettiği ileri sürülmüştü. 

Adı geçen O. K., Oğuz Kalelioğlu muydu, bilmiyoruz. 

Fakat mahkemede görülen 28 Şubat Davası’nda bir başka O. K.’nın değil de bu O. K.’nın adının gündeme gelmiş olması, insana bazı şeyleri düşündürüyor.

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı yapılan başvuru ve talep üzerine bazı kitaplar ve konular hakkında inceleme, araştırma ve okumalar yaptıktan sonra açıklama ve değerlendirme de yapar. Eski zamanlarda daha dar kadrolu danışma kurulları vardı, şimdi seçimle gelen, daha geniş ve yetkili bir Din İlleri Yüksek Kurulu var. Bu kurula bağlı çalışan uzmanlar var.

Bir dini konuda Diyanet’in yaptığı açıklama ve değerlendirmede, farklı içtihadın ve yorumun caiz olmadığı bir alanda yapılmış olup ümmetin icmâ’ına aykırı bulunma ihtimali sıfırdır. Muhal farz olarak bulunsa bile bunda ısrar mümkün değildir. 

Bu, doğru olabilir.

Ancak, Diyanet’in sorunu, her doğruyu söylemiyor, bazı doğruları nisyana terk ediyor oluşudur:

"Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’ diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!” (Âl-i İmran, 3/187)

*

Karaman şunu da diyor:

“Kendilerini müftü ve din âlimi yerine koyan, halbuki usulüne uygun bir din eğitim ve öğretimi görmemiş bulunan bazı köşe yazarlarının din konusunda yazdıkları ve söylediklerine ise güvenmek ve bunlara göre bilgi ve kanaat sahibi olmak en azından ihtiyatsız bir davranış olur.”

Bu doğru.. Herkesin yazdıklarına karşı ihtiyat üzere olmak gerekir.

Ancak bu, Diyanet için de geçerlidir.

Hayrettin efendi için haydi haydi geçerlidir.

*

Karaman şunu da söylüyor:

“Kendilerini doğrunun tek temsilcisi yerine koyan tek adamlarla onlara bağımlı olanların yazdıkları ve söyledikleri ise daha ziyade ihtiyatla yaklaşılması gereken kısımdır.”

Karaman’ın bu yazdıkları da, Diyanet’i doğrunun tek temsilcisi yerine koyma anlamına gelmektedir.

Ama farkında değil.

Tek adamlara bağımlı olmaya gelince..

Kelin köre diyeceği birşey olamaz..

Diyanet de tek adama bağlıdır. Laik (siyasal dinsiz) devletin "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmiş" bir siyasetçisine, politikacısına.. 

Özerk bir kurum değildir.

*

Siyasetçiler, dinî konularda bir sürü yanlış laf söylüyor.. Hayrettin Karaman’ın yerin dibine batırdığı tek adamlardan bu yanlışlara itiraz edenler ara sıra çıkıyor.. Çıkabiliyor.

Diyanet’ten ise tık yok.

Neden?

Çünkü bu kurum, siyasetin tek adamlarına bağlı.

Özerk değil.


(İlk yayın tarihi: 5 Nisan 2023)


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN "GÜÇ VE ÖRGÜTLEŞME" İÇİN KULLANILAN İSLAM

 


Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman, 30 Kasım 2018 tarihini taşıyan “Şimdilik son yazı” başlıklı yazısına şöyle başlamıştı:

“Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü “ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için” Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının ve iftiralarının biteceği yok.”

Görüldüğü gibi "fısk, fücur, dalalet, bid'at, küfür" gibi İslamî terminolojiye ait kavramları (din dilini) değil, laik-nasyonalist (siyasal dinsiz ve [en azından söylem düzeyinde] ırkçı) rejim dilini konuşuyor.

"Dar görüşlü, bağnaz, bölücü" diyor. 

Bana kimin dilini kullandığını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Söze“Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip” diyerek başlamış durumda.

Açalım: Mesela Ehl-i Sünnet’in bizzat kendisinin, kendi İslâm anlayışını Ehl-i Sünnet diye takdim etmemesi düşünülebilir mi?

Bir grubun İslâm anlayışının “kendi İslâm anlayışı” olması, onu otomatik olarak Ehl-i Sünnet’in dışına mı iter?

Hayrettin Bey’in cümlesinin sonu, böylelerini Ehl-i Sünnet’ten ihraç (veya “aforoz”) ettiğini ortaya koyuyor.

Çünkü cümleyi “Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının…” diye bağlıyor.

Cümlesinin baş tarafında başkalarına yönelttiği suçlamayı kendisi yapıyor. Birilerini Ehl-i Sünnet’in dışına atıyor.

Ne demeliyiz buna, "dar görüşlülük, bağnazlık, bölücülük" mü demeliyiz?

*

Demeyelim.

Kendimize, "Onlar için Ehl-i Sünnet dışı nitelemesini yaparken haklı olabilir mi?" sorusunu yöneltelim.

Haklı da olabilir, delillerine bakmadan haklı ya da haksız demek doğru olmaz.

Fakat, yukarıdaki cümlesinde bu “aforoz“u için şu gerekçeyi gösteriyor:

“…yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü ‘ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için’ Ehl-i Sünnet dışı…”

İşte buna Mantık ilminde totoloji (eski tabirle devir) deniliyor.

Baştan birtakım anlayışları “yine Ehl-i Sünnet içinde” ilan ediyorsun, sonra bunun üstüne hüküm cümlesini oturtuyorsun.

İddiasını bu şekilde delillendiren bir adam hem ilim, hem de mantık bakımından sorunlu demektir.

Burada, Mantık ilmini okumuş olmayı kast etmiyoruz, “normal” bir insanın insan olması hasebiyle sahip bulunduğu “asgarî” mantığı kast ediyoruz.

*

Ehl-i kıbleyi tekfir (kâfir ilan etme) meselesine gelelim..

Bu tür ifadelerin ardına saklanmak, neyin kastedildiği açık bir biçimde ortaya konulmadıkça, yanlışa alan açma hokkabazlığından başka bir anlama gelmez.

Ehl-i kıble (kıblesi Kâbe olanlar), günahından dolayı tekfir edilmez. Yoksa, adam Ehl-i Kıble’den de olsa, itikaden küfür olan bir söz veya eylemi bile bile benimseyip savunursa kâfir olur.

Nitekim Allâme Âliyyü’l-Kârî şöyle demektedir:

Şu hususun bilinmesi lâzımdır ki, “Ehl-i kıblenin günah işlemesi sebebiyle tekfir edilmesi caiz değildir” diye bilginlerimizin ifade etmesinden maksatları, mücerret [salt] kıbleye yönelmek değildir. Rafızîlerden bazı sapıkların “Cebrail aleyhisselam vahiy getirirken aldanmıştır. Çünkü Allah Teala Cebrail’i Ali’ye göndermiştir, fakat o yanlış olarak Muhammed’e geldi” diye iddia eden ve Hazreti Ali’ye (haşa) ilah diyen rafızîlerin azgınları her ne kadar kıbleye yönelerek namaz kılsalar da onlar mümin değillerdir.

(Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, s. 431.)

İmam Gazzalî daha açık konuşmaktadır:

Bid’atçi (mübtedi’) [durumundaki Kur'an ve Sünnet'e vakıf bir âlim] eğer bu bid’ati sebebiyle kâfir olmamışsa, [tek başına da kalsa diğer müçtehid âlimlerin ortak içtihadına, ortak aklına] muhalefet ettiği takdirde icmâ kurulmaz [Dinde kesin delil olan icma oluşmaz]. Tam tersine bu kişi “fasık müctehid” hükmündedir [Başka bir konuda bid'at derecesinde hata yapmış olması bu konuda "mutlak biçimde" yanılıyor olmasını gerektirmez].

… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile [niyeti inkârcılık ve küfür olmasa bile] kâfirdir.

(el-Mustasfâ, C. 1, çev. Yunus Apaydın, s. 301-302.)

*

İmdi, Türkiye’de bakıyoruz, Ehl-i Kıble‘yi asıl tekfir edenler, Hayrettin Karaman’ın hizmette ve hürmette kusur etmediği Erdoğan ile yandaşları. 

"Ilımlı müslüman" FETÖ bu laik (siyasal dinsiz) rejimin aforozuna uğrayınca onların söylemlerini birilerinin devam ettirmesi gerekiyordu. Bayrak yarışı devam etmeli, sancak yere düşürülmemeliydi. 

Mesela, Batı’nın, özellikle de ABD’nin terörist ilan ettiği müslümanlar için Erdoğan fırsat düştüğünde hemen “Bunların İslam’la bir ilgisi yoktur” diyebiliyor. 

Bayrağına ‘La ilahe illallah’ yazmakla, alnında Tekbir bandı taşımakla müslüman olunmaz” falan diye kafadan fetvalar verebiliyor.

Ya neyle müslüman olunurdu, yahudi fötrü gibi küfür simgelerini giymekle mi?

TBMM’de (laiklik gereği İslam’la, dinle imanla ilişkisiz ve/veya ona aykırı) Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmekle mi?!

*

Evet, Erdoğan, yukarıya aldığımız türden ifadeleriyle Ehl-i Kıble’yi resmen tekfir ediyordu.. Etti.

Yandaşlar da aynı dili kullandılar.. Şu anda ona muhalif olan (Davutoğlu gibi) eski yandaşlar da..

Evet, Erdoğan ve kafadarları birileri için gözlerini karartıp “Müslüman değiller” diyorlardı.. Daha ne desinler!

Ve buna karşı Hayrettin Karaman ile onun gibi ince kalpli merhamet abidelerinden itiraz kabilinden ne bir fısıltı, ne bir ürkek inilti, ne de bir utangaç vızıltı çıktı. 

Tıs yok.

"Tamam bunlar cahiller, katiller, azgınlar, hayvan oğlu hayvanlar, fakat ehl-i kıbleyi tekfir etmeyelim, bize yakışmaz" demediler. 

*

O adamları İslam’ın dışına itiyorsan, itikaden bunu gerektiren bir delil getirmen gerekir.

“Efendim bunlar terörist…”

Batı’nın terörist ilan ettiği insanlar arasında gerçek mücahidler de var.

Kimin terörist olmak suretiyle kâfir olduğuna artık Hristiyan Batı, NATO, ABD, Vatikan vs. mi karar veriyor?

Yani dünyada hiç mi mücahid yok?.. Bir tek senin mi askerin (Şeriat düşmanı Mustafa Kemal'in askerleri mi) ölünce şehid olacak şekilde savaşıyor, yani İslamî cihad ibadeti yapıyor?

Hadi diyelim ki, suçladığınız kesimlerin Batı tarafından terör olarak nitelendirilen eylemleri İslam açısından kesin olarak günah, bu durumda da, onları salt bu günahlarından hareketle nasıl tekfir edebiliyor, kraldan fazla kralcı, gâvurdan fazla gâvurcu olabiliyorsunuz?.

Hani günah başka, küfür başkaydı?

*

Karaman’ın yazısının devamı, onun, “hür iradeli, bağımsız birey” olmayı başaramadığını ortaya koyuyor.

Mesela şöyle diyor:

Cumhubaşkanımızın “Ne istediler de vermedik” dediği dönemde bazı kusurlarına, ifratların ve derhal tevil ederek örttükleri sonradan anlaşılan sapmalarına rağmen malum cemaatin de İslâm’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hâkim idi. Biz de faydasının zararından çok olduğuna kani idik.

Sorun şurada, faydası yanında zararı da olduğunu o günlerde söylemiyordun.

“İslam’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hakim” imiş..

Yani senin ölçütün bu: Toplumda hakim olan kanaat..

“Uydum kalabalığa”..

Toplumda hakim olan o kanaati benimsemeyenleri ise o günlerde dışlıyor, aşağılıyor, marjinal ilan edip küçümsüyordunuz. 

Onlara yine "bağnaz, dar kafalı, bölücü" diyordunuz.

Hışımla ve yarışırcasına..

Samanyolu TV‘de vs. kendinden memnun, mutlu bir yüz ifadesi ile hikmetler döktürüyor, Türkçe Olimpiyatları‘nda şarkı söyleyip oynayan kızları izliyor, İslam'a “hizmet” ediyordunuz.

Karaman bir de merhum Sabahaddin Zaim hocanın isminin ardına saklanmış..

Ne yani, Sabahaddin Zaim muhterem bir insandı ama, her sözü ve eylemi hüccet olan masum bir peygamber miydi?!

*

Karaman’ın yazısının sonu, Erdoğan'ı körü körüne izlemekte olduğunu ortaya koyuyor.

Tabiî burada da ölçütünün, “Erdoğan’ın, peşinden gidilmesi gereken bir lider olduğu” yönünde toplumda hakim olan kanaatten başkası değil..

Şöyle diyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı 25 Ocak 2014 tarihinde “Yüzyılın İslâm Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreni düzenlemişti. Cumhurbaşkanımız orada önemli bir konuşma yaptı ve ilk defa bu grubun liderine karşı artık değişmiş olan kanaatini açık seçik ortaya koydu, şöyle diyordu:

“Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş âlim müsveddelerini bünyenin virüsü yok ettiği gibi reddetmiş ve tarihin çöplüğüne mahkûm etmiştir. İlmi güç için, şantaj için, şebekeleşme, örgütleşme için bir araç olarak kullananları bu medeniyet hiç kabul etmemiştir ve etmeyecektir. İlmi iktidar için vesile görenleri bu medeniyet yine mahkûm edecektir.”

*

Türkiye’de ilmi, güç için, örgütleşme için bir araç olarak asıl kullanan, derini ve yüzeyseliyle devlettir.

FETÖ’yü üreten kim?.. Devlet.. MİT..

Şimdi FETÖ’yü yok etmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaları, eski huylarını bıraktıkları anlamına mı geliyor?

Ayrıca, FETÖ'ye karşı sergiledikleri tutumun benzerlerini, adını koymuyor ve yüksek sesle ilan etmiyorlarsa da, tehdit olarak gördükleri başka kişi ya da gruplara karşı da uygulamadıklarını nasıl söyleyebiliriz?

Senin haberin olmayabilir, fakat yaşayan bilir

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca 22 yıl önce Avustralya'da ölmeseydi, sana bilmediğin ya da bilmiyor göründüğün bazı şeyleri anlatabilirdi. 

Şimdi bildiklerini, gece karanlığında, Eyüp sırtlarındaki mezar taşlarına ve servi ağaçlarına anlatıyor.

*

Şu taksimin güzelliğine bakın..

Mesela bir yerlerde mücahid olarak, Allah’ın sözü (Şeriat’i) yüce olsun diye çarpışanı, vatanını savunanı bile, Batılılar öyle tanımladığında hiç düşünmeden terörist kabul edebiliyorsun, fakat senin laik (siyasal dinsiz, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya iman ile öküze tapmaya eşit mesafede duran) devletin için çarpışıp ölen şehid oluyor..

Bu, (tıpkı FETÖ'de bulduğun özellikteki gibi) İslam’ı güç için istismar etme değil midir?

Anayasa’ya ve yasalara göre Diyanet’in görevi, laik (siyasal dinsiz) devlete “milli birlik ve beraberlik” gayesi çerçevesinde hizmetten ibaret..

Bu, İslam’ı, laiklik (yani siyasal dinsizlik) ve örgütleşme (milli birlik ve beraberlik adı verilen “ulusal çıkar”cı menfaat örgütleşmesi) için araç yapma değil midir?


(İlk yayın tarihi: 30 Mart 2023)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...