Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bazı faaliyetleri,
maalesef, dini Atatürkist-Batıcı “düzen”e uydurma mahiyetini
taşıyor.
Böylesi faaliyetleri dini tahrif, tebdil ve
tağyir anlamına geliyor.
Bu daha çok, yorum düzeyinde ve kavramlarla
oynanarak yapılıyor.
Bir “tahrif, tebdil ve tağyir” faaliyetinin
bulunduğu devlet yetkililerinin itirafı ile de sabit.
Doğal olarak onlar bu kavramları kullanmıyor, yerine “güncelleme,
toplumsalla buluşturma” vs. gibi cicili bicili göz boyayıcı tabirler
kullanıyorlar.
Başkanlığın bugünkü (16 Ocak 2026 tarihli) cuma
hutbesi de aynı makamdan gazel okuyor.
Bu hutbede dayanılan mantık örgüsü, yaklaşım,
kullanılan dil ve argümanlar yeni değil.. Daha önce de kullanılmış durumda.
Şüphe yok ki, Diyanet personelinin tamamı bu şekilde
düşünüyor değil.. Ancak, Diyanet’te de maalesef “derin”lerin borusu
ötüyor.
Nitekim bunu, merhum Kadir Mısıroğlu muhtelif
kitaplarında örnekleriyle anlatmış durumda.. Yurtdışına gönderilen Diyanet
personelinin MİT’in muhbir ve elemanı gibi faaliyet göstermek
zorunda olduklarını yazdı.
Ülke içinde de durum farklı değil.. “Zararsız”
anılarını kitaplaştıran emekli MİT’çi Yılmaz Tekin de bu yönde
itiraflarda bulunmuş durumda.
*
Bugünkü hutbeye gelelim.
Mesela şu söyleniyor:
“Dini istismar edenler,
kendilerini dinin tek temsilcisi gibi sunarlar. İslam’ı kendi düşüncelerine
hapsederler. Sahih dini bilgiye dayanmayan görüşlerini desteklemek
için Kur’an-ı Kerim’i ve sünnet-i seniyyeyi gerçek
anlamından koparıp keyfi yorumlara yönelirler.”
Mantığın kayıtlarından kendisini kurtarıp özgür
ufuklara yelken açmış uçuk ve kaçık, tutarsız ve çelişkili cümleler.
Bu formülasyona göre, kim kendi “dinî bilgi”sini sahih kabul
ediyor, başkasının görüşlerini sahih olmamakla yaftalıyorsa, kim kendisinin
ayet ve hadîs yorumlarının “gerçek anlam”ı yansıttığını, başkasının
yorumlarının da “keyfî” olduğunu söylüyorsa, işte o, kendisini dinin
tek temsilcisi gibi sunmuş olur. Ve bu, "din istismarı"
anlamına gelir.
Ancak, bunu yapan, Diyanet'in ta kendisi..
İşte bu mantıksız, kendi kendisini çürüten laflar ile
Diyanet, farkında olmadan kendisini “din istismarcısı” olarak tanıtmış
durumda.
Ben demiyorum, kendilerinin fetvası..
Kendi laflarından çıkan hüküm..
Allah söyletiyor.
*
Bu lafların devamı:
“Ayrıştırıcı ve dışlayıcı
söylemlerini kabul ettirebilmek için hadis-i şerifleri devre dışı bırakmaktan
çekinmezler. Şirk, tekfir ve cihad gibi kavramları, cana
kıymaya ve Müslümanları katletmeye aracı kılarlar. Kendilerini ıslah edici,
tevhidin savunucuları olarak tanıtan bu grupların asıl yüzünü Kur’an-ı Kerim
şöyle haber vermektedir: “Onlara ‘Yeryüzünde düzeni bozmayın’
denildiğinde, ‘Biz yalnızca ıslah edenleriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar
bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.”
Böylece Diyanet, kendi “sahih” ve “gerçek anlam”a
dayandığını iddia ettiği din yorumunu benimsemeyenleri tekfir etmiş
oldu mu, olmadı mı?
Dini kaşla göz arasında kendi tekeline almış
oldu mu, olmadı mı?
Bu lafların bizzat kendisi “ayrıştırıcı ve
dışlayıcı söylem” mi, değil mi?!
Bir tek “Bu adamları kıtır kıtır keselim, çarmıha
gerelim” demediğiniz kalmış.
Diyanet, kendisinin bu “ayrıştırıcı ve dışlayıcı
söylemlerini”ni kabul ettirebilmek için hadîs-i şerîfleri devre dışı bırakıyor
mu, bırakmıyor mu?!
Zamanında Diyanet’in, Avrupa Birliği’nin
talepleri doğrultusunda kadın hakları, cinsiyet meseleleri vs. gibi
konularda hadîsleri ayıklama cinayeti ve katliamı başlatmış
olduğu hatırlarda.
Siz bırakın hadîs-i şerîfleri, ayetleri bile laik
(siyasal dinsiz) düzenin hatırı için devre dışı bırakıyorsunuz.
Hadi buyrun “içinden Şeriat geçen”, devletin
Şeriat'e tabi olması, İngiliz ilke ve inkılapları gibi dinsizlikleri terk
etmesi gerektiğini açıklayan bir hutbe okuyun.. Casiye Suresi'nin
18'inci ayetinin tefsirini yapın..
“İçinden tağut geçen” bir hutbe ile tağut ve şirk konusunda milleti aydınlatın..
N’oldu, zor mu geldi?..
O zaman haddinizi bileceksiniz.. Tağutun, tağut
ilke ve inkılaplarının karşısında süt dökmüş kedi, senin gibi
düşünmeyen müslümanın karşısında da yırtıcı canavar olmayacaksın!
*
Tevhid davası ile
ortaya çıkanların hepsinin doğru ve düzgün olduğunu söylemiyoruz.. Elbette
bunların içerisinde istismarcılar da, soytarılar da, azgınlar
da, maceraperestler de, paralı askerler de, satılmışlar da, yerli ve
yabancı istihbarat teşkilatlarına (gizli servislere) hizmet edenler de
vardır.
Ancak böyle toptan hüküm verilemez..
Tevhîdden, şirkten bahseden herkes ceffelkalem istismarcı olarak yaftalanamaz.
Sonra, madem ki bazıları tekfir, şirk ve cihad gibi
kavramları istismar ediyorlar, hadîs-i şerîfleri devreden çıkararak bunları keyfî yorumluyorlar,
o zaman sen kendin bu konuda “sahih” dinî bilgi ver!
Devre dışı bırakılan hadîsleri anlat..
Elini tutan, dilini bağlayan mı var!
İnsanları şirk konusunda aydınlat..
Geniş bilgi ver.. Böylece, şirk konusunu yanlış yorumlayanlar müşteri bulamasınlar..
Tekfir meselesini,
kimlerin ne zaman nasıl tekfir edilebileceğini anlat!
Cihadın gerçek
anlamı hakkında bilgi ver..
*
Ver ki, laik (siyasal dinsiz) düzenler cihad
ve şehadet gibi kavramları istismar etmesinler.
Bu ülkede ateist, dinsiz imansız adam bile devlet
için ölünce şehit ilan ediliyor. Bunun dinde yeri var mı?
Bu, istismar değilse, istismar nedir?!
Aynı şeyleri niçin “vatan için, devlet için
ölmekten, öldürmekten” bahsedenlere de söylemiyorsunuz?
Niye şöyle cümleler de kurmuyorsunuz:
“Vatan millet Sakarya, vatanseverlik, devletin
bekası gibi kavramları, cana kıymaya ve Müslümanları
katletmeye aracı kılarlar. Şehitlik gibi kavramları istismar ederler,
bu konuda ayet ve hadîsleri devre dışı bırakırlar. Kendilerini
ıslah edici, vatanın savunucuları olarak tanıtan bu grupların
asıl yüzünü Kur’an-ı Kerim şöyle haber
vermektedir: “Onlara ‘Yeryüzünde düzeni bozmayın’ denildiğinde, ‘Biz
yalnızca ıslah edenleriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta
kendileridir, lâkin anlamazlar.”
*
Hutbede, doğrularla yanlışların, hak ile batılın
harmanlandığı, Hz. Ali r. a.’in ifadesiyle “hak söz ile
batılın kastedildiği”, bazı doğruların batıl hesabına istismar edilebilmesi
için mugalata bayrağının göndere çekildiği paragraflar da var:
“Dinin sahibi Yüce Allah’tır.
İslam’ı en doğru şekilde yaşayan Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa
(s.a.s)’dir. İslam’a göre, hiç kimse kendini, Allah ve Resûlü’nün
yerine koyamaz. Onlar adına hüküm veremez. Geleneğimizden gelen dini
ve tarihi birikimi yok sayamaz. Hiç kimse, dinin asıl temsilcisi olarak
kendini göremez. Mutlak doğrunun sadece kendisine ait
olduğunu iddia edemez. Şirk ve küfür isnadıyla bir Müslümanı iman
dairesinin dışına çıkaramaz. Onun canına, malına ve namusuna
kastedemez.”
Geleneğimizden gelen tarihi birikim içinde “Karakolda
doğru söyler, mahkemede şaşar” şeklinde bir söz de var.
Şimdi FETÖ meselesini hatırlamanın ve
hatırlatmanın zamanı.. Bu tartışmada FETÖ’nün yeri karakol mu, mahkeme mi, onu
bilemem, fakat FETÖ hakkındaki söylemlerinizi bu son fetvalarınız ışığında ele
almakta yarar var.
Siz FETÖ’ye karşı dinin asıl
temsilcisi olarak kendinizi gördünüz mü, görmediniz mi?!
Onlara karşı kendinizi mutlak doğrunun
savunucusu gibi takdim ettiniz mi, etmediniz mi?
Bunun için istihbaratçı üslubuyla
broşür-kitapçık hazırlayıp cami önünde beleş dağıttınız mı,
dağıtmadınız mı?
Fethullahçılara (Ki kendilerinin müslüman olduğunu
söylüyorlar, onlar da Kelime-i Şehadet getiriyor, namaz kılıp oruç
tutuyorlar) şirk ve küfür isnadında bulundunuz mu,
bulunmadınız mı?
Medyadaki bazı maymunlar onların canının, malının ve
namusunun helal olduğunu yazdıkları, cemi cümlesine O. Ç. dedikleri zaman
“Sükut ikrardan gelir” fehvasınca onayladınız mı, onaylamadınız mı?
FETÖ'cüler söz
konusu olduğunda şirk ve küfür isnadıyla onları toptan iman
dairesinin dışına çıkarmayanlar hakkında ne
düşünüyorsunuz?
FETÖ'cü diye bilinenlerin de, her vatandaş gibi, canına,
malına ve namusuna kastedilmeden yaşama haklarının bulunduğunun hatırlatılması
karşısında tavrınız ne olur?
Yoksa, onların değil canlarına, mallarına ve
namuslarına kastedilmeden yaşama haklarının bulunmasını, böyle bir haklarının
bulunduğunu hatırlatanların bile cezalandırılmaları, "vatan haini"
ilan edilerek hedefe konulmalarını mı savunursunuz?
Buyrun, cevap verin.
(FETÖ'yü savunuyor değilim.. Ancak, FETÖ'yü kuran ve
palazlandıran da MİT-CIA ortaklığıydı, bunu unutmamak gerekiyor.. Sonradan
Fethullah sadece CIA'den emir almaya başladı, MİT de buna bozuldu. Kavganın
basit ve kısa özeti bu.)
*
Burası Türkiye..
Burada binlerce, onbinlerce “faili meçhul”
(Kişisel olarak meçhul, kurumsal olarak malum) cinayet işlenmiş
durumda.
Bu cinayetler şirk ve küfür isnadıyla işlenmedi..
Birtakım “düzenbaz katil”lerin birilerini keyfî olarak “vatan
haini” ilan edebilmeleri yüzünden işlendi.
Bu şerefsiz düzenbaz katiller şehadet
kavramını istismar etmekten de geri kalmıyorlar.
Ve Diyanet'ten, bu şerefsiz istismar karşısında ne bir
fısıltı, ne bir vızıltı, ne bir inilti, ne bir mırıltı, ne de bir zırıltı
duyuluyor.
Sözde Türkiye’nin caza kanununda idam yok.. Pratikte
var(dı).. Yasal idam hükmü kalktı, infaz kaldı..
Mahkeme yok, iddianame yok, savunma yok, kurşun var.. (Bu katiller arasında
kibar, nazik ve ince insanlar da yok değil; vatandaşlar silah sesi duyup
rahatsız olmasınlar diye bazen zehirleme gibi yöntemlere
başvurma inceliği gösteriyorlar.)
Bunun adına da vatanseverlik deniliyor.
Namus?..
Avrupalılar, FETÖ’cü diye tutuklanan bazı kadınların
namuslarının bazı MİT’çiler tarafından payimal edildiğini söylüyorlar..
Tutuklanan, eşi bulunmadığı veya eşiyle birlikte
olmadığı halde hamile kalan kadınları Avrupalılar gündeme
getiriyorlar. (Ve de yerli-milli "namuslu" medya bunlara sansür uyguluyor..
Avrupalılar'ın iddialarının iftira olduğunu ispat etmek yerine susuyor,
"Sükut ikrardan gelir" fehvasınca dolayı olarak onaylıyorlar.)
Diyanet olarak bu konuda söylemek istediğiniz bir şey
var mı?
Biraz yüksek sesle söyleyin, çünkü benim kulaklarım az
ağır işitiyor.