fazlur rahman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fazlur rahman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AFOROZ TEKELİ






Prof. Yasin Aktay, Yeni Şafak gazetesi yazarlarından..

Bu gazetede yazıyor olması tesadüf değil, Akparti'de siyaset yapıyor.

Yapsın, fakat dinî konularda Akparti meşrebine uygun fetvalar vermeyi de unutmuyor.

Bugün (12 Temmuz 2023) yayınlanan yazısının başlığı şöyle: "Ehl-i Sünnet adına bir tuhaf tekfircilik".

Yazısına Cemalettin Efgani ve Fazlur Rahman güzellemesi yaparak başlamış.

Birilerini eleştiriyor fakat tenkit ettiği kişilerde gördüğü hataları, yaptığı eleştiriler sırasında kendisi çok daha fazla sergiliyor.

*

Mesela birileri için şöyle diyor:

… birçok İslam âlimini başı-sonu belli olmayan, aslıyla hiçbir alakası olmayan bir Ehl-i Sünnetçilik adına “sapık”, “mezhepsiz”, “doğru yolun sapık kolu”, “Ehl-i Sünnet-dışı” diye mahkûm eden, garip bir tekfirci dil.

Belki son zamanlarda aşina olduğumuz tekfirci jargonu kullanmıyor ama tekfircilerden daha da dışlayıcı, daha yargılayıcı ve mahkûm edici bir dildi bu. ...

Suçladığı kişiler, kendileri gibi düşünmeyenleri sapıklık, mezhepsizlik ve Ehl-i Sünnet dışı olmakla itham ediyorlarmış.

Tamam da, sen de, "başı sonu belli olmayan, aslıyla hiçbir alâkası olmayan bir Ehl-i Sünnetçilik adına" diyerek aynı şeyi yapıyorsun.

Aynı şekilde karşındakini Ehl-i Sünnet'ten olmamakla suçluyor, onu, aslıyla hiçbir alâkası olmayan sahte ve yalan bir Ehl-i Sünnetçiliğe nisbet ediyor, (senin tekelinde olan hakiki) Ehl-i Sünnet'in dışına atıyorsun.

“Belki aynı jargonu kullanmıyorsun ama onlarınkinden daha dışlayıcı, daha yargılayıcı ve mahkûm edici” bir dilin var.

Zehirli bir dil.

*

Yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

Ehl-i Sünnet’ten anladıkları tek şey ne Kur’an’dan ne Sünnet’ten temeli olmayan asırların köhne, bidat ve hurafeleriyle kutsanan, otoritesi kendilerinden menkul bir sözcüğe indirgenmiş. Hani Kur’an-ı Kerim diyor ya “kendi isimlendirdiğiniz isimlere tapınıyorsunuz”.

Çok kibar ya, "mezhepsiz" ya da "sapık" demiyor, adamların inancını "köhne, bidat ve hurafeleriyle kutsanan" ilan ediyor.

Ey zahid, sen adamları “mezhepsiz” bile değil, Kitapsız (Kur’an’sız) ilan ediyorsun.

Bu, “mezhep”sizlikle değil, “dinsiz”likle suçlamaktır. (Mesela merhum Zahidü’l-Kevserî “Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür” demiş de, “Mezhepsizlik, dinsizliktir” dememiş.)

Orada da durmuyor, müşrikleri (kâfirleri) anlatan bir ayetin mealini onlar için aktarıyorsun: "Kendi isimlendirdiğiniz (aslı olmayan) isimlere tapıyorsunuz". 

Böylece, zannına göre, "bir tuhaf tekfircilik" yapmamış oluyorsun.

*

Kibar Yasin'in iltifatları bitti mi?

Hayır!

Şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnet ismine kutsallık atfediyorlar ama Rasul-i Ekrem’in ne sünnetiyle ne ahlakıyla ne velayeti ve düşmanlıklarıyla uzaktan yakından alakaları yok.”

Yani Sünnet'in ehli değiller..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'le hiçbir alâkaları yok..

Yasin efendi muhataplarını bu şekilde aforoz ettikten ve onları paklayacak tek yer olan Cehennem'e doğru törenle yolcu ettikten sonra dönüp şöyle diyor:

"İşin daha trajikomik tarafı aforozlarıyla Ehl-i Sünnet’in dışına çıkardıkları büyük zatların hepsi de bütün İslam âleminde Ehl-i Sünnet’in en bariz, en canlı isimleri sayılmaları."

Hepsi mi?

Yazısında geçen isimlere bakılırsa bu büyük zatların önde gelenlerinin Cemalettin ile Fazlur Rahman olması gerekiyor.

Öyle olduğu, yazısının devamından da anlaşılıyor.

Çünkü, birilerini aforoz edip Ehl-i Sünnet'in (hatta İslam'ın) dışına attıktan sonra, Ankara Ekolü mensubu Fazlur Rahmancı dostlarından aferin almasını sağlayacak şu lafları sıralıyor:

Telefon eden şahsa “Fazlurrahman’ı eleştirmiş, hatta çok sıkı eleştirmiş olabilirim ama aynı zamanda onu sevdiğimi, çok da takdir ettiğimi ve düşüncelerini tartışmaya değer bulduğumu ve olması gerekenin de bu olduğunu” anlatmaya çalışıyorum.

*

Yasin kardeşimiz lafı bu minvalde uzattıktan sonra, aşırı uyanık ve kurnaz olduğunu düşünmemize yol açacak şekilde şunu diyor:

"Fazlurrahman’ın bana göre yanlış fikirleri olabilir, ki elbette var, kimin yok ki? Ama bu, onun bütün çabasında Allah için atan bir kalbi hissetmemi engellemiyor."

Böylece, Fazlur Rahman'ın yanlışlarını masum ve mazur gösterecek şekilde herkesi ona, yanlış fikirlilikte ortak ediyor.

Hz. Ali k. v. sağ olsaydı “Bu şahıs, hak bir sözle batılı kastediyor” der miydi, bilmiyorum.

Tamam, güzel kardeşim, herkesin yanlış fikirleri olabilir de, mesela Tanrı'nın tek mi yoksa üç mü olduğu konusunda yanlış fikirleri olan ile, tarım ve hayvancılık alanlarında izlenecek politikalar konusunda yanlış fikirleri olan bir midir?

*

Sonra sen, "onun bütün çabasında Allah için atan bir kalbi" hissetmeni sağlayan keşf ü kerametini niye böyle bonkörce izhar ediyorsun ki?

Değerli kardeşim, tamam sen insanların kalbini okumaya başlamış olan keramet ehli bir zat olabilirsin, fakat böyle uluorta keramet pazarlamacılığı yapmak, insanların kalbinden haber vermek ayıp olmuyor mu?

Ayrıca, lutfedip, Ehl-i Sünnet'e göre keşf ü kerametin dinî konularda delil olmadığını, senin "hissettiklerinin" sadece seni bağlayacağını hatırlatmamıza izin veriniz.

*

Yasin kardeşimizin yazısı Sünnet Ehli olmakla ilgili olduğu için, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in “sünnet”ini hatırlatmamızı da hoşgörüyle karşılayacaktır diye umuyorum:

İmam Nevevî'nin Riyazü's-Salihîn'e aldığı sahih bir hadîsde, hiç kimseyi övmememiz, illa da öveceksek "Ben onu şöyle şöyle zannediyorum, fakat Allah'a karşı hiç kimseyi temize çıkarmam" dememiz emrediliyor.

İmdi, zatıalilerinin yüksek müsaadeleriyle, Fazlur Rahman'ın "bütün çabasında Allah için atan bir kalbi"nin bulunmadığını, tam aksine "çoğu çabasında Batılı efendilerine yaranmak için çarpan bir kalp" bulunduğu kanaatini taşıdığımı, onun, “Allahu Teala'nın Kur'an'da ahlâkî idealden taviz vermiş olduğu" herzesini dile getirmiş olmasından hareketle söylemek durumundayım.

Adamın ahlâkî ideali, çağdaş Batılı efendilerinin ahlâk anlayışından alınma.. 

Ahlâkî ideali Allahu Teala'dan daha iyi bildiğini iddia eden, "Kur'an'da meseleyi iyi anlatamamışsın" dercesine Zât-ı Zülcelâl'e ahlâk dersi vermeye kalkışan bir ahlâksız densize şahsen sapık değil, "sapığın önde gideni" derim.

Evet, bazı Müslümanlar çıkıp Cemalettin ve Fazlur Rahman gibi gâvur yalakası şahsiyetsizler için “Bunlar ahlâkî ideali geçtik, böylesi zırvalarıyla itikadî ideali bile ayaklar altına alıyorlar” deyince hop oturup hop kalkan, Yeni Şafak gibi üslerden milletin tepesine tahrip gücü yüksek son model aforoz füzeleri yağdıran ince kalpliler, Allahu Teala’ya dil uzatılması karşısında niçin lâl ü ebkemler? 

Hayır, yanlış oldu, lâl ü ebkem değiller, susmak yerine, onların “bütün çabasında Allah için atan bir kalb” hissettiklerini hançerelerinin bütün kuvvetiyle haykırıyorlar.

Bu sütten çıkmış ak kaşık kral zatların üzerlerindeki mahir terziler elinden çıkmış muhteşem kostümleri onlar görüyor, biz ise zekâmız yetersiz olduğu için, divane gibi ortalıkta dolaşan bu dermansız Don Kişot’ların eski püskü don-kilotlarına niçin böyle hayran hayran bakmakta olduklarını çözemiyor olmanın ıstırabını yaşıyoruz.

*

Evet, ince kalpli yazarımız Fazlur Rahman için şöyle diyor:

O sempozyumda “Modernist Yorumun Tekno-Lojik Çıkarları” başlığı altında sunduğum tebliğde tabiri caizse yerden yere vurmuştum, ama asla tekfir etmeyi veya onun üzerinde kendimde daha mutlak bir hakikat iddiası yüklenmeyi düşünmedim.

Güzel kardeşim, sen bunları gerçekten ayık kafayla mı yazıyorsun?

Madem "daha mutlak bir hakikat iddiası yüklenme"ye bu kadar uzaksın, o halde hangi hakikat adına (yukarıya aldığımız ifadelerinde geçtiği şekilde) birilerini Ehl-i Sünnet'ten (hatta İslam'dan) aforoz edebiliyorsun?

Hangi hakikat adına?

Yazdığın yazının altı kaval üstü şeşhane..

Hani farklı yazılarda ayrı telden çalsan anlayacağız, bunu unutkanlık gibi etkenlere bağlayacağız da, aynı yazıda sergilediğin bu çifte standart "Yeni Şafak okurlarına ne versem yerler" demek gibi olmuyor mu?

*

Yasin beyin Ehl-i Sünnet'ten ne anladığına gelince..

Lafı getirip İmam Gazalî'ye bağlamış..

Şöyle diyor:

Aslında tarihte Ehl-i Sünnet’i ortaya çıkaran ve kristalleştiren en önemli tutum tam da ümmeti, bütün çeşitliliğiyle kucaklayan genişliği, toleransı, genişliği, İmam Gazzali’nin “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” tutumu.

Değerli kardeşim, "Ehl-i Kıble birbirini bilmemek insâf değil". 

Senin bu cümleni okuyunca, "Bu kardeşimiz galiba bir koleksiyoner gibi İmam Gazalî'nin kitaplarını sadece satın alıp raflara dizmiş, bir tanesini bile (atlamadan başından sonuna kadar) okumamış” diye düşünmeden edemedim.

Son söz, yeri geldiğinde birilerini (Kıble ehli olmasına bakmadan) tekfir etmekten de, sapık/fasık ilan etmekten de kaçınmayan İmam Gazalî'nin olsun:

“Bid’atçi (mübtedi’) eğer bu bid’ati sebebiyle kâfir olmamışsa, [ve kendisi müçtehit konumundaysa] muhalefet ettiği takdirde icmâ kurulmaz. Tam tersine bu kişi “fasık müctehid” hükmündedir.

“… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(Gazzâlî, Mustasfâ, C. 1, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)


KUR'AN İSLAMI EDEBİYATI YAPAN TARİHSELCİ DANGALAK DON KİŞOTLARIN HEDEFİNDE YELDEĞİRMENLERİ DEĞİL KUR'AN VAR

 



Önceki yazılarda da dile getirdiğimiz gibi, tarihselciler, İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” kavramını dillerine doluyor, sanki kendi tarihselcilikleri ile İmam’ın kastettiği şey aynıymış gibi konuşuyorlar.

Bu aslında bir acziyetin ve iflasın ifadesi.. 

Tescili..

Kendi yaklaşımları için Kur’an ve Sünnet’ten bir delil bulamıyorlar, o yüzden İmam’ın kullandığı bir tabiri istismar ediyorlar.

*

Diyelim ki İmam’ın sözleri tam da kendilerinin savunduğu anlayışı yansıtıyor (Öyle değil, bu konuya döneceğiz, fakat öyle olduğunu varsayalım), bu tam da “mezhepçilik” diye eleştirdikleri yaklaşıma karşılık gelir.

Böylece “mezhebi (bir alimin içtihadını) din haline getirme” denilen tavrı sergilemiş olurlar.

Oturup kalkıp “mezhepler üstü İslam”dan söz eden, insanları Kur’an’a, Kur’an İslamı’na, Kur’an Müslümanlığı’na çağıran bu dangalakların böyle temel bir konuda, en iyi ihtimalle bir alimin içtihadı sayılabilecek bir görüşü (Ki içtihad kesinlik taşımaz, zan ifade eder) kesin delil gibi ortaya sürmelerine ne demek gerekir?

Eğer bunlar, mezheb (içtihat) olgusunun mantığını kavramış olsalardı, İmam Şafiî gibi konuşmaları gerekirdi: İmam Matüridî'nin bu tespitinin doğru olduğunu düşünüyoruz, fakat yanlış olabilir. Karşıt görüşün hatalı olduğunu düşünüyoruz, fakat doğru olabilir.

*

Üstelik bu Mustafa Yoztürk şunları söyleyebilmiş:

“Atalar dininin, fıkıh mühendislerinin, ruhban sınıflarının, efendileştirilmiş hocaların vesayet ve velayetine karşı İslam’ın özü olan Kur’ân, esas itibariyle bireyi akla ve düşünmeye davet eder…”

Reklamlarda Kur'an gösteriyorlar, teslimatta ise işi "abi"leri ve efendileri fıkıh mühendisi ruhbanımsı Fazlur Rahman'a (ve onun  efendileri olan papazlara ve oryantalistlere) bağlıyorlar.

Ya da "abi" olarak bizzat kendilerinin peşine düşülmesini istiyorlar.

Fakat bunu bile açıkça ve mertçe söylemiyor, söyleyemiyor, araya İmam Matüridî'yi sokuşturuyorlar. 

Ve böylece, "İslam’ın özü olan Kur’an", sözde Yoztürk’ün atası İmam Matüridî’nin (özde ise Fazlur Rahman gibi rahipleşmiş tiplerin) bir lafı için anında gözden çıkartılabiliyor, geçersiz hale gelebiliyor. 

Böylece, fıkıh mühendisliğine soyunan bu soytarının yukarıya aldığımız sözü, diğer sözleri ve genel yaklaşımı çerçevesinde şöyle bir anlam kazanıyor: “Kur’an’ı boş ver, onun davet ettiği akla bak!.. Esas olan akıl, Kur'an sadece ona çağıran bir davetçi.. Ancak bu işlere sizin aklınız yetmez, buradaki akıl, oryantalistlerin ve papazların aklı.. O aklın İslam ülkelerindeki distribütörü ise Fazlur Rahman gibi tipler.. Bizler de Türkiye'deki bayileriz.” 

Nitekim bu münafık, mahrem muhitlerde kendisine benzeyen tiplerle bir araya geldiğinde küfrünü açıklayıp Kur’an’a inanmadığını söyleyebilen, Allahu Teala’yı günümüz romancı ve hikâyecileri gibi kıssa uyduruyor gibi gösterebilen riyakâr bir sahtekâr.

*

İmam Matüridî'nin sözünü bir içtihat kabul edersek şunu da hatırlamamız gerekir: Bir içtihat, ancak o içtihadı yapan kişiyi bağlar.. 

Başkaları için bağlayıcılığı yoktur, fakat o şahsın ilmine itimat eden kişiler onu taklid edebilirler. 

Buna amelî konularda izin verilmiştir. Bunda zaruret vardır, herkesin içtihat yapabilecek seviyeye gelmesi beklenemez. Bir toplumda herkesin uzman hukukçu olmasının beklenemeyeceği gibi.. 

Ancak itikadî konularda durum böyle değildir. İtikatta taklid, Ehl-i Sünnet nazarında günahtır, iman mutlaka tahkike ve delile dayanmak zorundadır. Mukallidin (taklitçinin) imanı geçerliyse de, taklitle yetindiği, tahikiki terk ettiği için günahkârdır. Mutezile’ye göre ise böylesinin imanı geçersizdir.

İmdi, hükmü Kur’an ve Sünnet’te açıkça belirtilmemiş bir meselede bu iki asıldaki bir nasstan hareketle kıyas yapıp içtihatta bulunmakla, bir bütün olarak Kur’an hükümlerinin geçerliliği ve neshi meselesinde görüş bildirmek, aynı şey midir?!

İlki amelî bir mesele hakkında yapılmış (kesinlik taşımayıp zan düzeyinde kalan) içtihattır, Kur’an’daki bir hüküm hakkında “Bu hüküm geçerlidir veya değildir” diye bir hüküm verilmiş olmamaktadır.

İkincisinde ise, bizzat Kur’an’ın geçerliliği konusunda hüküm veriyorsunuz. Böylece mesele itikadî bir boyut kazanmaktadır. Ve siz bu konuda güya içtihat yapıyorsunuz. 

Ve şu da ortada ki, içtihat demek, zann-ı galiple hüküm vermek demektir. Sonuç itibariyle zan durumundadır.

Halbuki itikadî nitelikteki hükümler kesin delillere dayanmak zorundadır. 

Üstelik, kesin bir delil karşısında zannî bir delilin söz hakkı olamaz, fer', asl'ı iptal edemez.

Mecelle’de ifade edildiği gibi “Şek (şüphe, tereddüt, zan) ile yakîn (kesin bilgi) zail olmaz (ortadan kalkmaz).”

Kur’an’daki hükümlerin doğruluğunda, kesinliğinde, geçerliliğinde ve bağlayıcılığında herhangi bir şüphe yoktur, hidayetin ta kendisidir:

 “İşte bu, o Kitab'dır ki, onda şüphe yoktur. Takvâ sâhipleri için hidâyettir” (Bakara, 2/2)

Kendisinde şüphe bulunmayan bir kitap, süpheli/zannî olan bir görüş/içtihat (değerlendirme) ile geçersiz hale getirilemez.

*

Söz bu noktaya geldiğinde Mustafa Yoztürk gibi yarım akıllılar şöyle diyeceklerdir: “Kur’an’ı Kur’an’la ispat etmek safsatadır.

Ardından da bilgiç bir eda ile şöyle diyeceklerdir:

Çünkü burada siz bir şeyi yine kendisinden hareketle ispatlamaya çalışıyorsunuz ve böylece mantık açısından “müsadere ale’l-matlûb” ya da “safsata” diye ifade edilen çok sıkıntılı bir durumla karşılaşıyorsunuz. 

Bu sözler Mustafa’ya ait..

Evet, Mustafa Yoztürk gibi tiplerin “tarihsel, tarihte kalmış” geçmiş âlimlerden alıp artistik şovlarına malzeme yaptıkları bu akıl yürütüş esas itibariyle doğrudur, fakat tarihselci dangalakların eline düştüğünde onların ahmaklıklarını sergileyen bir turnusol kâğıdına dönüşmektedir.

Doğrudur, mahkemede davalı ya da davacı şahit olarak kendisini gösteremez, “Ben doğru söylüyorum” demesini doğruluğunun delili olarak ileriye süremez.

Ancak, bir kimse, haklı olduğunu kendi sözleriyle, mesela muhataplarının çelişki ve tutarsızlıklarını ortaya sererek, ve çürütülemeyecek aklî deliller getirerek ispatlayamaz mı?!

Mesela birisi senin kör olduğunu iddia etse, senin kör olmadığını göstermek için şahit getirmen mi gerekir? “Bak ben görüyorum, şurada bir genç oturuyor, diğer tarafta bir hanım teyze var, duvarda fotoğraf asılı, senin üzerindeki elbise şöyle söyle, rengi de şu, suratın da yolunmuş tavuk gibi traşlı, daha sayayım mı?” diyemez misin?!

Bu, müsadere ale’l-matlub mudur, safsata mıdır, hanzo?!

*

Kur’an, kendisinin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü olmadığını, Allah kelamı olduğunu belirtiyor, insan sözü olduğunu iddia edenlere ise meydan okuyor:

“De ki: Yemîn olsun ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, (yine) onun benzerini getiremezler.” (İsra, 17/88)

Üstelik, istenen Kur’an’ın bütününün bir benzeri de değil..

Sadece bir surenin (Mesela sadece birer satırdan ibaret olan Kevser ve İhlas Surelerinden birinin) benzerini getirseler kâfi gelecek:

"Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.

 "Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının." (Bakara, 2/23-24)

“Yalnız başınıza uğraşın, okullardaki sınavlarda olduğu gibi yeteneğinizi ve bilginizi tek başınıza ispatlayın, kopya çekmeyin, yardımlaşmayın” denilmiyor.

“Teker teker gelmenize gerek yok, hep birden gelin, hatta gidip toplayabildiğiniz kadar adam toplayın, ben buradan bir yere gitmiyorum, işte meydan!” diye meydan okunuyor.

Bir yazar düşünün ki, herkese şöyle meydan okuyor: “Ey bu memleketin kendisini çok akıllı zanneden üniversite hocaları, yazar çizerleri, gazetecileri, edebiyatçıları, şairleri, devlet büyükleri, bürokratları, elinizden geliyorsa benim yazdığım gibi iki satırlık bir metin oluşturun. Tek başınıza da uğraşmayın, yardımlaşın” diyor.

Ne düşünürsünüz?..

Böyle bir adamı memleketin ulema ve üdebası bile değil, kabiliyetli lise talebeleri bile kepaze ederler.

Peki, niye bin 400 senedir bunca kâfir bir araya gelip de mesela tek satırlık Kevser Suresi’ne benzer bir metin meydana getiremediler, getiremiyorlar?

*

Bir boks ya da futbol maçını düşünün.. Bir taraf ringe ya da sahaya çıkıyor, diğeri yenilgiyi baştan kabul edip gelmiyor.. Sonuç nedir? Hükmen galibiyettir.

Bu müsadere ale’l-matlub mudur, safsata mıdır, angut?

Bir alanda üstün kalitede orijinal bir eser ortaya koymak zor olabilir, fakat onun benzerini yapmak sıradan bir iştir.

Mesela yeni bir icat yapmak zordur, fakat bir defa yapıldı mı hemen hakikisinden farksız, hatta bazen ondan daha iyi taklitleri piyasayı doldurur.

Edebiyat ve sanatsal akımlar böyle oluşur, birbirinin benzeri resim, şarkı, roman, film, piyes, hikâye ve şiirler peşpeşe üretilir.

Peki niye birileri Kur’an’ı taklit edip de “kutsal kitap yazma akımı, geleneği” oluşturmamışlar, oluşturamamışlar?

Normal şartlarda mesela bir Kevser Suresi’nin en az yüz tane, hatta bin tane benzerinin yazılmış olması gerekirdi.

Mesela Kanunî’nin meşhur şiirini alalım..  Bâkî onun beyitlerine üçer mısra ekleyerek tahmise (beşliklere) dönüştürmüş bulunuyor. İlk beşliğe bakalım:

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi,
Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi,
Var iken baht ü saâdet kuvvet ü kudret gibi,

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.

Sadece Bâkî değil, hemen her yetenekli şair herhangi bir şiirin mısralarının bu şekilde benzerlerini yazabilir, fakat başka şairleri taklit ediyor görünmek istemezler. Burada Bâkî, Cihan Padişahı’na saygısını gösterip ona “kıyak” geçmiş durumda..

Kur’an surelerine gelince, bu kadar kâfir neden biraraya gelip de bu meydan okumaya cevap verememişler, Kevser Suresi’nin başına ya da sonuna ona benzeyen ifadeler ekleyememişler?..

Kur’an, kendisinin Allah kelamı olduğunu başka nasıl ispatlayacak, ahmak soytarı?! Cebrail a.s.’ı getirip şahit olarak mı konuşturacak?

Yoz Türk aklı böyle birşey işte.. Bu rezil dangalak bir de tutup akıl ve düşünme edebiyatı yapıyor..

*

Ancak, mesele bundan ibaret değil..

İmdi, Kur’an’ın bu meydan okuyan ayetleri herkese karşı delildir.

Kur’an, ortaya bir iddia atıyor, ve bu iddia, Marksist kehanetler kabilinden (Karl Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilirlik” (yani test edilebilirlik) niteliği taşımayan iddialar değil.

Yanlışlanabilir nitelikte fakat yanlışlanamıyor. Demek ki doğru..

Eğer sizde akıl ve fikir, mantık ve düşünce diye birşey varsa, mesele açık..

Ancak, Kur’an’daki bütün ayetler, tek başına alındıklarında, böyle herkes için delil olarak ortaya sürülemez, kimi ayetler ancak ona inanan için delil olur.

Mesela, Kur’an’a inandığını söylüyorsan, Hz. Nuh a.s.’ın bir peygamber olduğunu gösteren ayetler senin için delildir, sana karşı delil olarak getirilebilir. 

Yine Mecelle’ye atıfla söylemek gerekirse, “Kişi ikrarı ile muaheze olunur”.

*

İşte aynı nedenle, İmam Matüridî’yi bir imam olarak kabul eden kişiye karşı onun sözlerini delil olarak söylemek mümkün olabilir. Fakat bir Selefî meşrebe ya da Eş’arî mezhepliye onun sözünü delil olarak söyleyemezsiniz.

Evet, bir mezheb mensubu, başka mezhebe mensub birine karşı doğrudan kendi imamının içtihadını değil, ancak o içtihada medar olan nassı delil olarak ortaya sürebilir. (Delaleti kat’î olmayıp da zannî olan aynı nassa dayanıp farklı yorumluyorlarsa, ortada tartışılacak birşey zaten kalmaz.)

Şimdi sen, İmam’ın (en iyi ihtimalle içtihat olarak kabul edilebilecek) bir sözünü delil olarak ileri sürüyorsan, bunun ancak Matüridî mezhebinden olan için değer taşıyor olabileceğini, başka mezhep mensupları içinse bunun müsadere ale’l-matlub ya da safsata olacağını anlaman gerekir.

Fakat heyhat, sende o kafa nerde!..

Ayrıca, eğer sen İmam’ın sözlerini delil kabul ediyorsan, onun içtihat usulü ve nesih konusuyla ilgili bütün değerlendirmelerini onaylıyorsun demektir?

Bu durumda, İmam’ın tarihselcilikle uyuşmayan, onu mahkum eden sözleri sana söylendiğinde onlara da “Evet” demen gerekir. 

Ya da “Ben de onun söylediğini söylüyorum” demekten, yalan söylemekten vazgeçmek durumundasındır.

*

Buradaki usul sorunlarından (mantıksızlıklardan) bir başkası ise şu:

İçtihadın (kıyasın), bir nassa dayalı olarak yapılması gerekirken, tarihselciler, en iyi ihtimalle içtihat ürünü sayılabilecek bir görüşü, bir başka içtihat için delil kabul ediyorlar.

Kendi içtihatları için delil kabul ettikleri ilk içtihat/görüş zaten zannî idi, kesinlik taşımıyordu, durum böyleyken bundan hareketle tavşanın suyunun suyu kabilinden bir başka zannî görüş ileri sürülüyor,.

Bir başkası da bu ikinci zannî görüşü temel kabul edip üçüncü bir zannî görüş ileri sürebilir ve bu bir silsile halinde gider.

Akıllı ve tedbirli insanlar, dünya işlerinde birinci dereceden bir zanna itibar etseler bile, bir zan üzerine bina edilen ikinci bir zanna göre amel etmekten kaçınırlar, bunu kumar oynamak gibi riskli bir iş sayarlar. 

*

Ancak konuyla ilgili sorunlar bunlardan ibaret değil.. Devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."