gizli servis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gizli servis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NURCULARIN İSTİHBARATÇILARLA İMTİHANI ("MÜSBET HAREKET"İN İBRETLİK AKIBETİ)





İstihbaratçılar dindar bilinen grupları (partileşeninden dernekleşenine kadar hepsini) hallaç pamuğu gibi savuruyorlar.

Güçlenmiş, büyümüş olanların bazılarının gelişip serpilmesinde onların desteğinin rolü var. (Tipik örnek Fethullahçı Takiyye Örgütü.. Nurcuları daha fazla bölmek ve kontrol altına almak için icat edildi.. Yerli-milli iken sonradan küresel güçlerin dikkatini çekti ve onlarla çalışmaya başladı, yerli-milli istihbaratçılarla karşı karşıya geldi.)

Uzun süre MİT’in başında kalan Hakan Fidan’ın “Devlet işadamlarının büyümesine müsaade eder, fakat şu kadar milyar dolarlık bir güce eriştiklerinde daha fazlasına izin vermez, müdahale eder” anlamına gelen bir açıklamada bulunduğunu okumuştum.

Cemaatler vs. için de aynı durum geçerli.. Kontrol altına alınsalar ve/veya desteklenseler (ya da büyümelerine izin verilse) bile, belli bir büyüklüğe ulaşınca operasyon yiyor ve budanıyorlar. (Bazen birinin gelişmesine, diğer birinin önünün kesilmesi ya da dengelenmesi için izin verilir.)

Örnek: İsmailağa ve Menzil cemaatlerinin şu anki hal-i pür melali..

Türkiye’de devletin kontrol altına almamış olduğu bir cemaat ya da grup yok.

(1996 ya da 97 yılıydı.. Vefa Yayıncılık’ın çıkardığı İslâm, Kadın ve Aile ve İlim ve Sanat dergilerinin genel yayın yönetmeniydim. Adnan Oktar’ın adamları bizi ziyaret ediyor, Boğaz’da tekne gezisine, Boğaz kenarındaki yalıda ziyafete vs. davet ediyorlardı. Sonradan Silivri'deki muhteşem çiftliklerinde ağırlanmışlığımız da var. O sıralarda Oktar’ın örgütündeki ikinci adam Bülent Tatlıcan’dı, sağ koluydu.. Ona, bizim dergilerin merkezinde sohbet ederken şunu demiştim: “Türkiye’de bütün cemaat ve grupların ya birinci ya da ikinci adamlarının MİT’e bağlı oldukları kanaatini taşıyorum.” 

Hatırladın mı Bülent?)

*

Yönetici kadrosu (ya da merkezi) yurtiçinde olan terör örgütlerinde bile durum budur.

İstihbaratçıların FETÖ ve PKK konusunda zorluk yaşamalarının nedeni, merkezlerinin yurtdışında olmasıydı.. Biri Kandil’den yönetiliyordu, diğeri Pensilvanya’dan.

Burada şunu da samimiyetle itiraf edeyim: PKK ile yaşanan son çözüm sürecinin ABD ve İsrail ile olan bir pazarlığın ürünü olabileceğini düşünüyorum.

“Siz PKK sorununu çözmemize izin verin, biz de HAMAS’a verdiğimiz ‘örtülü’ desteği sonlandıralım, onların sizin açınızdan ‘makul’ bir çizgiye gelmesine çalışalım” şeklinde bir pazarlık yapılmış olabileceği kanaatindeyim..

Böylesi bir teklif karşı taraftan da gelmiş olabilir..

Tabiî böylesi durumlarda “siyaset gereği” (dostlar alışverişte görsün, kamuoyunun gazı alınsın diye) kamuoyu önünde küfürleşme ve sövüşme eksik edilmez..

Önemli olan kime çalım atıldığı değil, hangi kaleye gol atıldığıdır..

Ancak, bizim siyasetçilerimizin anlamak istemediği birşey var: İsrail ve İsrail’in güdümündeki ABD hiçbir zaman sözünde durmaz. Mutlaka kalleşlik yaparlar.. Vaatlerde bulunur ve aldatırlar.. Alacaklarını aldıktan sonra seni satarlar.

*

Bunları yazmamın nedeni, bir süre önce bazı yazılarını tartışma konusu yaptığım Nurcu yazar Mustafa Kaplan’ın son günlerde birileriyle girdiği kalem kavgası ya da tartışması..

Aslında buna tartışma denilemez.. Büyük ölçüde sövüşme ve küfürleşme..

Kaplan’ın Akit (ya da Vakit) gazetesindeki yazılarını okuyordum.. Şeriatçılığı hoşuma gidiyordu..

Son yıllarda da sosyal medyadaki paylaşımlarının birçoğunu okudum.. Afganistan gibi konularda sergilediği duyarlılığı takdirle karşıladım.

Ancak, üslubunu beğenmiyordum. (Mesela yediğini içtiğini anlatması.. Tabiînin hikmet ve ilim sahibi büyüklerinden Ahnef bin Kays'ın şöyle bir sözü var: "Bizim meclisimizde kadınlardan ve yiyip içtiklerinizden bahsetmeyiniz. Çünkü en çok öfkelendiğim kimse, bana avret yerinden, karnından ve midesinden haber veren kimsedir." Ahnef bin Kays rh. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'i göremedi, fakat kabilesinin müslüman olmasına vesile olduğu için "Allahım, Ahnef'i bağışla" şeklinde duasına mazhar olmuştu.)

Ayrıca, bazı konularda (cömertlik, övgü ve dalkavukluğu bir psikolojik silah ve sızma aracı olarak kullanan) istihbaratçılar (ya da istihbaratçıların kafakola aldıkları muhbirler) tarafından dolmuşa bindirildiğini ve dolduruşa getirildiğini düşünüyordum.

Ne demek istediğimin anlaşılması için daha önceki bir yazımda yer alan şu satırların okunmasında fayda var:

… iftiracılığı “algı operasyonu“, ikiyüzlülüğü “esneklik”, hainliği “profesyonellik”, riyakârlık ve münafıklığı “imaj üretimi”, yalanı “kamuflaj” ve insanların inandıkları değerleri ve dinî duyarlılıklarını istismarı “meslekî yetkinlik” kabul eden malum odağın sağ gösterip sol vurmayı çok iyi başardığını anlayabiliyordum. Şartları ve ortamı müsait gördüklerinde hiçbir hukukî ve ahlâkî kayıt tanımadıkları halde,  “kullandıkları” bazı kişileri yüksek ahlâkî meziyetler ve yüce değerler adına konuşturabiliyorlardı. Mesela bir yandan yanınıza bazı adamlarını art niyetlerle, kötü amaçlarla, size zarar vermek için gönderirken, diğer yandan da başka bazı adamlarına size hüsnüzandan, geçimlilikten, suizandan sakınmaktan, kardeşlikten ve dostluğun sevabından bahsetmesi görevini verebilirlerdi. Sizi o kötü niyetlilere karşı savunmasız bırakmak ve daha kolay aldatabilmek için.. Onların istismar konusu yapmadıkları hiçbir şey yoktu ne yazık ki. Sosyal medyayı da sadece “troller” vasıtasıyla bir “yıpratma” ve “itibar suikasti” mekanizması olarak kullanmıyorlardı. Aynı zamanda onların elinde bir “dolmuşa bindirme” ve manipülasyon aracıydı o kanallar.. (Mesela diyelim ki size bir adamlarını gönderecek ve bir kurum için yardım talep edeceklerse, önce size, o kurumla alâkasız mecralardan cömertliğin faziletini, sadakanın belayı defettiğini, kaliteli ve şahsiyetli insanların yardımseverliklerinden belli olduğunu ifade eden mesajlar gelebilirdi. Böylece “havaya” girer, psikolojik olarak hazır hale gelirdiniz. Bazen bu tür yönlendirmeler ve “gaza getirmeler” sözlerle değil, senaryosu daha önceden yazılmış mizansen kabilinden eylemlerle de yapılabilirdi. Böylesi bir operasyon örneğini MİT’çi Yavuz Ataç ABD’de katıldığı bir istihbarat kursunda eski bir CIA mensubundan dinlemiş bulunuyordu. Söz konusu operasyon, gizli servislerin psikolojik harp teknikleri ve “kurmaca yaratma” maharetleri hakkında ipuçları vermesinin yanı sıra eğlenceliydi de. CIA mensubunun söylediğine göre, operasyonun hedefi Güney Amerika ülkelerinden birinin devlet yetkilisiydi. Onun önemli bir konuda ABD lehine karar alması planlanmıştı. Gerisini Ataç’tan dinleyelim:

“Kararı verecek kilit adamı hedef seçmişler. Hangi sporlara meraklı, kimlerle arkadaşlık ediyor, haftanın hangi günü nereye gidiyor onu öğrenmişler. Bir bara gidip bira içiyormuş mesela, haftada üç gün tenis oynuyormuş, köpeğini gezdiriyormuş. Sonra bir başka enteresan özelliği daha varmış bu adamın. Astrolojiye meraklıymış. Yeni tanıştığı insanlara ‘Hangi burçtansın?’ diye soran cinstenmiş. Zaten eşi de fal işlerine meraklı. Bunun üzerine operasyonu yürütenler, öncelikle politikacının her gün okuduğu, ülkenin önde gelen gazetelerinden birinde fal köşesini hazırlayan kişiyi buluyorlar. ‘Burada kaç para alıyorsanız onu almaya devam edin. Biz size 200 bin dolar vereceğiz. Siz de fal köşesinde şu metinleri yayınlayacaksınız’ diyorlar. Fakat sadece adamın burcu değil, bütün burçlarla ilgili toplam bir yıllık yazı veriyorlar gazeteye. Önce ortalama mesajlar yer alıyor adamın burcunda. Sonra yavaş yavaş tehlikeleri önceden haber vermeye başlıyorlar. Mesela ‘Başınıza bir kaza gelebilir, dikkat edin’ diyorlar. Aynı gün, servis ajanları adamın arabasına çarpıyor. Evinde yangın çıkarıyorlar. ‘Bu aralar bir şeyiniz kaybolabilir‘ diyorlar, hemen ertesi gün köpeğini çalıyorlar. Sonra da ‘Kaybettiğiniz bir şey bulunabilir’ diyorlar, köpeği, gizlice yeniden adamın evine bırakıyorlar. Adamı tam kıvama getirdikten sonra da ‘Bugün önemli bir karar vereceksiniz. Kararınızı şu yönde almanız tavsiye olunur’ diye yazıyorlar. Ve adam o kararı alıyor. Böyle bir operasyonu bizim siyasetçilere de uygulayabilirlerHerkesin zaafı aynı olacak diye bir şey yok. Burada daha farklı tekniklerle yaklaşıyor olabilirler.”

Evet, herkese farklı açılardan ve farklı araçlarla yaklaşılıyordu. Ve farklı tekniklerden yararlanılıyordu. Şayet söz konusu devlet görevlisi iyi bir fal köşesi takipçisi değil de mesela falanca gazete başyazarının hayranı ve fanatik izleyicisi olsaydı, ödenen 200 bin dolar belki de o yazarın banka hesabını kabartıyor olacaktı. Ya da o yetkili rüyaları önemseyen biri olsaydı, onunla samimiyeti bulunan birini bulup, sanki hiç haberi yokken konuyla ilgili müjdeli bir rüya görmüş gibi konuşturabilirlerdi. 

Bu tür operasyonlarda gereken şey, zekice bir plan yapmak, ayrıntılara önem vermek, her detayı düşünmek, acele etmemek, sabırlı olmak, ve her daim soğukkanlı davranabilmekti. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Musul’da IŞİD tarafından rehin alınmış olan Türk konsolosluk personelinin zayiatsız kurtarılmasının nasıl sağlandığını izah için şunları söylemişti: “Sabır, detaylı çalışma, zekâ ve metanet. Başka bir şey yok.”)

*

Mustafa Kaplan’ın istihbaratçılar tarafından zaaf olarak değerlendirilebilecek özelliklerini ise, farklı yöreleri tanımaya çalışma ve Risale-i Nur dersi yapma gibi tutkularının oluşturduğu anlaşılıyor.

Onun, sürekli yurtiçi ve yurtdışı geziler yapıp dolaştığı yerleri ve yiyip içtiği nesneleri sosyal medyada paylaştığını görünce istihbaratçıların onu “itibarsızlaştırmak” için bu özelliklerinden faydalanabileceklerini düşünmüştüm..

Hobilerimizin yanında hepimizin acıkmak, susamak ve uyumak gibi “doğal” durumlarımız var.. Birileri sizi yemeğe davet ederler, önünüze otuz çeşit yemeği sererler, yanına Coca Cola vs. de korlar ve sizi kolayca obur bir adam olarak gösterebilirler.. 

Herkesin boykot yaptığı sırada Coca Cola içen bir sorumsuz, hamiyetsiz, duyarsız olarak lanse edebilirler.. 

Tütün konusunda biraz geniş mezhepli iseniz nargile, puro, sigara da ikram ederler. (Fırsat bulurlarsa seni uyuşturucuya bile alıştırmayı denerler, "zarf" atarlar.. Zamanında yanı başıma yerleştirilen bir MİT elemanı/muhbiri [tabiî MİT'çi olduğu söylenmeden yerleştirilen] bana esrarın faziletlerini, diğer uyuşturucular gibi [ya da onlar kadar] zararlı olmadığını, Necip Fazıl gibi entelektüellerin de bunu denediğini, esrarın bazı Batı ülkelerinde sigara gibi serbestçe satıldığını, yasak olmadığını anlatmıştı.)

"Abi hava sıcak, Güneş de tepemizde, bir fötr şapka giysen nasıl olur" da diyebilir, sonra fötrlü fotoğrafını paylaşman için sana gaz verebilirler.

Havaya girip bunu sen kendiliğinden de yapıyor olabilirsin.. Önemli olan seni o ortama sokmalarıdır.. Hamama giren ister istemez terler, çaresi yok.. Mesele adamı hamama girmeye ikna etmekte, terleme faslı kendiliğinden gelir.

Arkadaşlık pekey demekle kaimdir, ikram sahibinin ikramını reddetmek onu aşağılamak olur” vs. türünden mülahazalarla ev sahibinizin ya da sizi lokantaya davet eden kişinin her ikramına evet dediğinizde bir tuzağa düşmüş de olabilirsiniz.

Arkadan da size gaz verirler: “Abi bunları paylaş, müslüman olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur, millet senin samimi, olduğu gibi görünen bir adam olduğunu bilsin.. Müslümana tahdîs-i nimet yakışır.. Hem de düşman çatlatırsın.”

İnsan ihsanın kuludur (kölesidir) denilmiştir.. Size ikramda ve iyilikte bulunan kişiye hayır demeniz kolay değildir.. Fakat bazı ikramlar oltadaki yemdir, bir tür rüşvettir, tuzaktır. 

Oltadaki yem, balığa yapılmış bir iyilik değildir. Cinayet aletidir.

*

MİT'çi Yavuz Ataç’ın anlattığı yıldız falına düşkünlük meselesi gibi Kaplan’ın da edebiyatçılığına aşırı güveni var.

Bir buçuk – iki senedir “simyacı sinyalci kesme” diye bir Facebook hesabından ona hakaretler edilmiş.

Bu hesap son bir iki aydır benim de dikkatimi çekti.. Son yazdıklarını okudum.

Gençliğimde bizim memlekette şöyle bir olay yaşanmıştı: Kiraladığı dükkanı işleten bir bakkal ile dükkan sahibi arasında ihtilaf çıkmış, mahkemelik olmuşlardı.. Bunlar adliyeye giderken yolda bakkal, dükkan sahibinin kulağına eğiliyor, ana avrat sövüyor. Dükkan sahibi de “Ulan ben senin ananı avradını …” diye başlayıp saydırıyor.. Bakkal da hemen feveran ediyor: “Şahit olun, bana küfretti.”

Kaplan da böylesi bir tuzağa çekilmiş durumda.. 

Kendi hesabından da, kendisine ait olduğu düşünülen hesaplardan da ağır hakaretler ediyor ve böylece kaybediyor.

Muhatabına zarar verdiğini zannederken aslında farkında olmadan kendisine zarar veriyor. (Maalesef bu tartışmanın taraflarının kullandıkları "dil", Sulukule sakinlerinin bile utanıp kendilerine yakıştıramayacakları düzeysizlikte.)

Karşısındakilerin amacı zaten bu.. Onu böylesi bir üslup kullanmaya itmek.. 

Ve bunu başarmış durumdalar.. Kaplan küfrettikçe keyiflendiklerinden şüphem yok.

Onların kaybedeceği birşey bulunmuyor.. Türkiye’de adı “Simyacı Sinyalci”, soyadı da “Kesme” olan biri yaşamıyor.. Fakat Mustafa Kaplan diye biri var.. 

Mustafa Kaplan’ın üslubunun pespayeleştirilmesi operasyonu tamamlandığı zaman hesap kapanır gider.

Sen sağ ben selamet.. Kaybeden Mustafa Kaplan..

*

Bu hikayeye müdahil olmamın nedeni ise, yukarıda sözü edilen “yıldız falı” merakının bir zaaf olarak silaha dönüştürülüp kullanılması olayına benzer bir durumu “simyacı sinyalci”nin yazılarında görür gibi olmam..

İstihbaratçıların kullandığı bir hesap.. Kaplan önce, bu hesabın yakın bir arkadaşına ait olduğu kanaatine varmış ve onu hainlikle suçlamıştı.. Çünkü sadece onun ve kendisinin bildiği sırlar bu hesapta paylaşılmıştı.

Burada iki ihtimal var: 

Birincisi, hesabı yönetenler, söz konusu sırların sadece ikisi arasında olduğunu bilmeden bunları kullanarak farkında olmadan elemanlarını deşifre etmiş olabilirler.

İkinci (ve daha güçlü) ihtimal ise, onu bilerek deşifre etmeleri, ve bunun, Kaplan’ın kaplanvari vahşi “dizginlenemez öfkesini” manipüle etme tuzağı olması.

Kaplan daha sonra, söz konusu Facebook hesabının (meşhur Fuat Avni hesabı gibi) bir ekip işi olduğunu ileri sürmeye başladı.

Bence yanılmıyor.

Ekipte kimlerin yer aldığı belli değil.. Fakat Kaplan, edebiyatçılığına çok güvenen eski bir gazeteci-yazar olarak üslup üzerinden teşhis yapmaya çalışıyor görüntüsü veriyor. (Üslup ve kullanılan kelimelerin benzerliğinden hareketle farklı hesaplar arasında ilişki kurduğu görülüyor.)

Böylesi durumlarda istihbaratçılar (tıpkı yıldız falı olayında olduğu gibi) bu tür eğilimleri tuzak aracı (fırsat) haline getirebilirler.

Nitekim, “sinyalci”nin, bazı cümlelerini benim üslubuma benzetmek için özel çaba sarfetmiş olduğunu farketmiş bulunuyorum.. (Beni okuyorlar ve farkında olmadan etkileniyorlarsa o ayrı.. Fakat bu ihtimal çok çok düşük.)

Kısacası, Kaplan’ı bana karşı provoke etmeye çalışıyor olabileceklerini düşünmeden edemedim.. (Bu adamlardan herşeyin beklenebileceğini yaşayarak öğrendim.) 

*

Bu “sinyalci” hesabının en kötü tarafı ise, azgın, arsız ve şirret kaşar kerametfuruşluğu.. Mukaddesatla resmen alay ediyor.. Dalga geçiyor.

Sözde Hz. Ali’den, Abdülkadir Geylanî’den vs. mesaj alıyor ve “Şunları yazmamı söylediler” diyerek upuzun akla ziyan palavra paylaşımlar yapıyor.. Sarakaya alarak, oyun ve eğlence konusu yaparak keşf ü keramet davası güdüyor. 

Utanmadan.

Tam rezalet ve kepazelik.. Ahlâksızlığın daniskası.. Sözde Mustafa Kaplan'la uğraşıyor, özde ise bütün mukaddesatımızı ayaklar altına alıyorlar. 

(Bilerek tımarhanelik çapta aşırı yazım/imla hatası yapmalarının da Kaplan'ı etrafındaki herkesten şüphe eder hale getirme amacına yönelik olduğu anlaşılıyor.. İster istemez Kaplan şunu düşünecek: "Bunları yazan kişiler tandığım bildiğim insanlar olmasa yazılarını it oynamış yonca tarlası gibi karman çorman hale getirmezlerdi. Buna ihtiyaç duymazlardı." Bir yandan akıllı bir insandan beklenmeyecek delice paylaşımlar yapıyor, diğer yandan da Kaplan'ı psikolojik dengesizlik ve şizofrenlikle suçluyorlar.. Sergiledikleri delilik de bir başka tuzak.. Kaplan'ı o dengesiz modun bataklığı içine çekme ve orada boğma amacına yönelik.. Yöntemleri çok aşağılık ve adice.)

*

İşin açıkçası, Muşlu Molla Muhammed’de de (Mehmet Doğan) hoşuma gitmeyen lüzumsuz bir kerametfuruşluk var.. Bazı ifadelerini de çok yanlış buluyorum.

(Kaplan’ın kimi ifadelerini ve tavırlarını da.. Mesela hatasını farkettiği halde düzeltmeme gibi bir huyu var ki, kusur olarak ona yeter de artar; Türkiye'deki yazar çizer taifesinin [laikleri geçtik de, dindar bilinen insanlara hiç yakışmayan] ortak hastalığı onda da var. Allahu Teala'nın vaadinden dönebileceğini yazdı, ayetleri aktararak bunun yanlışlığını dile getirdim, düzeltmedi.. Merhum Esad Coşan Hoca'nın "valizlerle para" sözünü yanlış aktardı, doğrusunu yazdım, onu da düzeltmedi.. İlki "itikadî" bir konu, ikincisi ise "kul hakkı".. Önceden hüsnüzanda bulunup saygı duyduğum Mustafa Kaplan benim gözümden düşmüş durumda. [Kaplan, bunları yazmamızın akabinde 9 Aralık 2025 tarihli Facebook paylaşımında şu açıklamayı yaptı: "... Burada yazdıklarımın ise virgülüne kadar arkasındayım.”])

Ayrıca, üst perdeden konuşmayı terk etmeleri ve biraz mütevazi olmaları gerektiğini düşünüyorum. 

Yine, bence, insanların salt (gizlemeyip açıkladıkları, yaymaya çalıştıkları) itikadî ve fikrî cephelerini tartışmaları, "özel"lerine mümkün mertebe girmemeleri iyi olur. Birçok noktada haddi aştıklarını düşünüyorum. 

Fakat bunlar (girmek ve karışmak istemediğim) ayrı bir tartışma konusu. 

(Doğal olarak bu, benim kanaatlerimin de onlar tarafından yanlış bulunması, onaylanmaması anlamına geliyor.. Herkes fikrinde özgürdür.)

Kaplan’a karşı “simyacı” hesabıyla operasyona başlamalarının hangi paylaşımıyla ilgili olduğu konusunda da bir fikrim var.. 

Fakat yazmayacağım.


SELANİKLİ'NİN MEHTER YÜRÜYÜŞÜ: İKİ ADIM İLERİ, BİR ADIM GERİ, FAKAT SONUÇTA DAİMA İLERİ..

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 10

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, daha önce müştereken alınmış kararın aksine, saltanatla birlikte hilafeti de Osmanlı hanedanının elinden almaya yönelik bir yasa tasarısı hazırlatmış olduğunu, fakat buna, zamanın başbakanı Rauf Orbay’ın bile “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” diye bağırarak itiraz ettiğini görmüştük.

Böylece Rauf Orbay, İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idamla yargılanmayı garantilemiş oluyordu.

(Hamidiye kahramanı Rauf Orbay, Selanikli değildi. Babası, Bahriye Birinci Feriki [Oramiral] ve Ayan Meclisi üyesi Mehmet Muzaffer Paşa'ydı. Orbay, Ekim 1918'de Osmanlı hükümetinde Bahriye Nazırı [Denizcilik Bakanı] olarak vazife aldı. Temmuz 1922 - Ağustos 1923 tarihleri arasında ise TBMM hükümetinin başbakanı olarak görev yaptı. Yargılama sırasında tedavi için yurtdışındaydı, gıyabında 10 yıl kalebentliğe [sürgün ve hapis cezasına] mahkum edildi. Ayrıca medenî haklardan mahrum edilmesine karar verildi. Fakat bunlar, Selanikli’nin yüreğini soğutmaya yetmiyordu, ayrıca mallarına el konulup sersefil edilmeli, ölümden beter bir yoksulluğun ızdırabını yaşamalıydı. Sadece sürgün ve hapis, ve medenî haklardan mahrumiyet yetmezdi. O nedenle mahkeme, mallarının haczine hüküm verdi. Orbay, yurda dönmedi, gurbet ellerde süründü. Yıllar sonra, Selanikli bu cihandan yıkılıp gidince, 12 Aralık 1940 tarihinde, söz konusu mahkûmiyeti ile ilgili olarak Millî Müdafaa Vekaleti [Milli Savunma Bakanlığı] aleyhine dava açtı. Askeri Temyiz Mahkemesi 23 Temmuz 1941 tarihli ve 1342 esas sayılı kararı ile söz konusu mahkûmiyetin haksızlığını tescil etti. Ba'de harabi'l-Basra.. Basra harap olduktan sonra..)

*

Selanikli, hilafet konusunda geri adım attı.

Asıl önemli olan Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermekti, ve o, çantada keklikti.

Dolayısıyla, hilafet meselesinde taviz verebilirdi.

Verdi.

Söz konusu altı maddelik kanun teklifinin altıncı maddesinde değişiklik yaptı.

Teklifin oylamaya sunulduğu 1 Kasım 1922 günü yine takiyye sancağını göndere çekti, yalan dolan bayrağını Ankara ufuklarında dalgalandırdı.

*

Uğur Mumcu, kanun teklifinin yasalaştığı günle ilgili olarak Karabekir’in şu sözlerini aktarıyor (Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 63):

İlk sözü Gazi [Selanikli] aldı.

Peygamberimizi ve hilafeti medh ve sena etti. Çok uzun süren sözlerinin sonlarında:

“Bundan sonra makam-ı hilafetin dahi Türkiye devleti için ve bütün İslam alemi için ne kadar feyizkâr olacağını da istikbal bütün vuzuhla gösterecektir.. Türk ve İslam âlemi devleti bu iki saadetin tecelli ve tezahürüne menba ve menşe olmakla da dünyanın en bahtiyar devleti olacaktır” dedi.

Yalandan kim ölmüş, at martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

*

Selanikli Karabekir’e, bu süreçte oynadığı rol dolayısıyla öfkelidir, gıyabında onun için “Karabekir’le çok çetin uğraşacağım” der (Mumcu, s. 61).

Gıyabında böyle konuşur, fakat yüzyüze geldiklerinde fazla renk vermez.. “Çok çetin uğraşma” günlerini geleceğe bırakır.

O çetin uğraşma, İzmir Suikasti girişimi bahane yapılarak başlatılacak, Selanikli’nin ölümüne kadar devam edecektir.

O sırada bir geçiş dönemi yaşanmaktadır ve Selanikli, Karabekir’i “yakın markaj”a alır.

Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini naklediyor (s. 64):

“İsmet Paşa'nın gaybubeti (yokluğu) müddetince yanından ayrılmamaklığımı istemeleri ve beni her seyahatlerinde beraberinde gezdirmeleri de sulhten (barıştan) sonrası için de birlik ve beraberliğimiz için ümit verici bir beşaret (müjde) telakki ederek emniyetlerini daha ziyade kazanacak vechile samimi müşaviri (danışmanı) olmuştum.”

Evet, Karabekir, Selanikli’nin güvenini kazanma ümidiyle ona karşı samimi davranıyor, düşünce ve kanaatlerini olanca açıklığıyla dile getiriyor.

Peki, Selanikli aynı şekilde samimi mi?

Takiyyeci ve “gizli gündemci” (iki yüzlü, hatta üç beş yüzlü) karakteri dikkate alındığında bunu söylemek zor.

Hatta imkânsız.

O, karşısındakini konuşturuyor, kendisi konuşmuyor.

Nitekim Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini naklediyor (s. 65):

“Gazi'nin ne yapmak istediğini herkes merakla bekliyordu. Bunu ben de çok merak ediyordum. Siyasi bir fırka (parti) teşkil etmek fikrinde olduğunu öğrendim.”

Selanikli, sonradan yanına bile yaklaştırmayacağı, bir karış suda boğmak isteyeceği Karabekir’i o günlerde niçin yanında dolaştırıyor olabilirdi?

Nedeni belli: 

Kontrol altında tutmak, gündemini bağımsız biçimde belirlemesine fırsat vermemek, meşgul edip yönlendirmek, kendi haline bırakmamak, muhalifleriyle biraraya gelmesine mani olmak, kullanmak için.

Ayrıca, iki ordu komutanının, Doğu Cephesi Komutanı Karabekir ile Batı Cephesi Komutanı İsmet’in kendisinin hazır olmadığı bir ortamda biraraya gelmelerini engelliyor.

Çünkü ikisi arasında çok eski bir dostluk ve samimiyet var.. 

Ve Karabekir, görüşleriyle İsmet’i etkileyebiliyor. 

(Nitekim İnönü, Karabekir’in İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle yargılanmasına tepki göstermiş, bunun üzerine, "olağanüstü yetkili", astığı astık kestiği kestik İstiklal Mahkemesi tarafından tehdit edilmiştir. Selanikli öldükten sonra İnönü, Karabekir’i TBMM başkanı yapacaktır.)

*

Uğur Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini de naklediyor (s. 67):

“9 Ocak'ta telefonla, yakında seyahate birlikte çıkacağımızı, verecekleri nutuklar hakkında esaslar hazırlamaklığımı bildirdiler. 10 Ocak’ta … Akşam üzeri Gazi de Meclis’e geldi. Seyahat için hazırladığım notlarımı verdim. …”

Görüldüğü gibi, Selanikli herkesi kullanabildiği kadar kullanıyor, oyalayabildiği kadar oyalıyor.

Böyle yanına çekip kontrol altına almak ve kullanmak istediği isimlerden biri, Bediüzzaman Said-i Nursî rh. a..

Ancak, kendisinin takiyye ve yalancılıktaki dehasına karşılık doğrulukta dahi olan Bediüzzaman’ı kullanması mümkün olmuyor.

Bediüzzaman, Ankara’dakilere laf anlatmanın bir yolunun bulunmadığını görünce Van’a gidip inzivaya çekiliyor.

Fakat onu (Karabekir’e açıkladığı milleti “namussuzlaştırarak ve dinsizleştirerek” zenginleştirme “misyon”u için) bir “tehdit” olarak gören Selanikli, peşini bırakmıyor.

Bediüzzaman’ın kalan ömrü sürgün, yargılanmalar, hapislik ve zehirlenmelerle geçiyor.

*

(Bu “muhalifleri meşgul edip oyalama” taktiği, istihbarat teşkilatlarının [gizli servislerin] ve kurt politikacıların çok başvurdukları bir hiledir.. Sizin önünüze maskeli/örtülü biçimde, kendilerini belli etmeden, taşeronlar vasıtasıyla, meşrebinize, kabiliyetinize, eğilimlerinize ve zevkinize uygun, fakat konusunu kendi belirledikleri, maddî kazanç veya manevî tatmin sağlayan projeler getirirler ve böylece sizi kontrolleri altına alırlar. Türkiye için konuşmak gerekirse, günümüzde mevcut parti, cemaat ve tarikatlar da bu kontrol ve yönlendirme ameliyesinin bir parçası olarak kullanılmaktadır. Cemaat ve tarikatları tamamen sayılabilecek şekilde kontrol altına alma, laik [siyasal dinsiz] devletin 80 senesini aldı, fakat başardılar. Bu sözde “sivil” özde “devlet güdümlü” yapılar liderlik düzeyinde kontrol altında tutuluyor ve o yapılara katılanlar, otomatik olarak kontrol altına alınıp sınırlandırılmış oluyor. Bu yapıların içinde uzun süre kalanlar, birşeylerin ters gittiğini farketseler bile, ayrılmaya, sosyal, ailevî ya da maddî etkenler yüzünden cesaret edememektedirler. Aynı durum, belirli yayın organlarında yazan çizen, eserlerini yayınlatan, kitaplarını bastıran yazar çizerler için de söz konusudur. Dışlanmamak için otosansür uygulamak durumundadırlar. Peki, kontrol altına girmezseniz, girmeyi kabul etmezseniz ne olur?.. Yalnız kalırsınız.. Sizinle, “uğraşmıyor” gibi görünerek uğraşabilirler. “Hayatın olağan akışı” içinde, zehirleme ya da trafik kazası gibi yöntemlerle “doğal” kabul edilen bir ölümle isminizin üstüne çarpı çekmeyi deneyebilirler. İstihbarat teşkilatlarının ve derin devlet çetelerinin operasyonlarında bazen terör örgütlerini ve mafyayı taşeron olarak kullandıklarını da akılda tutmak gerekir.)


ŞU KASET HARBİ NEDİR, VAR MI Kİ DÜNYA’DA EŞİ

 




 "Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Bu satırlar Ayhan Tekineş'in Twitter (X) hesabında yayınlandı.

Tarih 18 Aralık 2023.

Ayhan Tekineş, ilahiyatçı bir profesör..

FETÖ'cü diye nitelendirilenlerden.

*

Tekineş hangi ilahiyatçı ya da ilahiyatçıları kastediyor olabilir?

Akla ilk gelen isim (son günlerdeki "kanal servisleri" çerçevesinde) Nihat Hatipoğlu..

Yurt dışından yayın yapan birisi "Elimde Ataşehir'de 25-26 yaşında kızla çekilmiş kasetin var.. Ekranları bırak, yoksa yayınlarım ha!" diyor.

Kasedi yoksa, blöf yapılıyorsa Hatipoğlu açısından korkulacak birşey yok.. Programlarına paşa paşa devam eder.

Varsa da devam edebilir de sonunun nasıl geleceğini kestirmek güç..

Burada soru şu: Normalde "düşmanlarını azaltmaya, dostlarını çoğaltmaya" çalışması gereken biri neden Hatipoğlu'nu hedef alıyor olabilir?

Bunun ardındaki etken nedir?

*

Muhtemelen bunun cevabı, Hatipoğlu'nu tehdit eden şahsın ardındakilerle, onu ("Bilgi güçtür" mottosu çerçevesinde) birtakım konularda bilgilendirerek görece güçlü hale getirenlerle ilgili.

Bunlar, "Nihat Hatipoğlu'na da bir çakıvereceksin" demiş olabilirler.

Peki neden?

Nedeni, Hatipoğlu'nun (her ne kadar suya sabuna el sürmeden, zülfiyâre dokunmadan, rejim açısından sıkıntılı meselelere girmeden) dinî mevzuları anlatıyor olsa da, "derin"lerin istediği türden çarpıtmalar yapmaya yanaşmamakta ısrar etmesi olabilir mi?

Çünkü Cübbeli çapsız ya da Cevat Akşit gibi tarikatçılarda görülen türden Atatürk’lü mesajlar verdiğine şimdiye kadar rastlanmadı.

Mustafalıktan çıkmış olan Müstafî İslamoğlu gibi hem Kemalist hem yarım ağız Darwinist olmadı.. Hz. Adem a.s.’a yarı-maymun bir ana baba yakıştırmadı.

Ahlâk adına Şeriat’i itibarsızlaştırmaya kalkışmadı.

Tarihselci-modernist ilahiyatçı soytarılar gibi milletin itikadıyla oynamadı.

Hem düzenin (zoruna gidecek şeyleri söylememekle birlikte) işine gelecek şeyleri söylemedi, hem de TV programlarıyla cebini doldurdu, şöhretine şöhret kattı.

Dolayısıyla, bir şekilde itibarsızlaştırılmayı hak etti.

*

Bugüne kadarki tecrübe ve müşahedelerim çerçevesinde olayla ilgili olarak benim aklıma gelen izah tarzı bu..

Ancak, hadisenin gerisinde başka etkenler de olabilir, bilemem, herşeyin en doğrusunu Allahu Teala bilir.

Bu arada şunu da söyleyelim: Nihat Hatipoğlu öyle sıradan biri değil.. Babası Haydar Hatipoğlu muhterem bir alimdi.. Dedeleri de..

Doğuda sevilen sayılan, hürmet gören ilim ehli köklü bir aileden..

Cübbeli çapsız gibi itibarını "Ye kürküm ye" hesabı üzerindeki kürkten, cübbeden, göbeğine kadar uzatmaya uğraştığı vitrin süsü sakalından alıyor değil.

*

Bu itibarsızlaştırma çarkı nasıl dönüyor, ona bakmakta fayda var.

Burada önümüze "bal tuzağı" (honey trap) kavramı geliyor.

Yani karı kızlarla kurulan tuzak.. (Kadınlara yönelik erkek versiyonu da var.)

Nihat Hatipoğlu gibi isimlere ulaşmak zor değildir.. Gönderirler bir genç kızı, o da "Hocam, ben namaza sizin sohbetlerinizi dinleyerek başladım, fakat kafama takılan bazı konular var, size sorabilir miyim?" türünden mesajlar atar, sonra görüşme talebinde bulunur, sabırla, hiç acele etmeden yavaş yavaş ağlarını örerler.

Bir defa kafaya taktılar mı çok değişik tipte (açığı kapalısı, zekisi aptalı, bilgilisi cahili, cemaatlisi cemaatsizi) her tipten piyonu devreye koymaları mümkündür.

İstihbarat örgütleri bu "bal tuzağı" işlerinde ustalaşmışlardır, sıradan insanların aklına hayaline gelmeyecek yollarla hedeflerine yürürler.

Başarılı olunursa kasetler çekilir, kayıtlar alınır ve gerektiğinde kullanılmak üzere zulalara yerleştirilir.

*

Bu noktada Ayhan Tekineş'in ilk cümlelerine dönmek gerekiyor:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler."

İmdi, 15 Temmuz olayından sonra binlerce polis memuru FETÖ'cü diye görevden atıldı, tutuklandı, yargılandı, hapsedildi..

Bunlar arasında hiç "Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler" diye yargılanıp tutuklanan var mı?

Benim bildiğim, yok.

Niye?

Baykal olayı gibi bazı işlerin ardında FETÖ'nün olduğu, "itiraf"çılara dayanılarak söylendi, fakat bu tür itirafçılara sözgelimi "Senin cezan 30 yıl, şöyle şöyle bir itirafta bulunursan üç yılla olayı kapatırız" denildiğinde söyletemeyeceğiniz söz olmaz.

Üstelik bunların bir kısmı da "gizli tanık" durumunda.. Nasıl tanıklıksa?

Bu FETÖ'cü polislerin elinde böylesi kasetler olduğunda zaten saklamıyor, olayı mahkemelere taşıyorlardı.

*

Mesela şu İzmir'deki (Ergenekonculukla suçlanan) casus subaylar vs. olayı.

Bunların yabancı gizli servislerin bal tuzağı operasyonlarına yem oldukları kasetlerle ortaya konuldu.

Polis bunları takip etmiş, bin kadar kaset çekilmiş.. Bin..

Bir değil, 10 değil, 100 değil, 200 değil, ..

Bu kasetler mahkemelere de intikal etti, Genelkurmay'a da gitti..

Sonra, "İşin ucu devlet sırlarına uzanıyor, T. C. olarak dünyaya rezil oluyoruz" diyerek olayın üstünü kapattılar.

Fakat kasetler imha edilmedi, bazı yerlere, mesela Genelkurmay'ın arşivine konuldu.

O yüzden, söz konusu kasetlerde neler olduğunu en iyi bilenlerden biri şu anki Milli Savunma Bakanı Orgeneral Yaşar Güler..

Ve o süreçte, medyanın sözde doğrucu Davutlarından Müyesser Yıldız, odatv.com'da, "Neden bu kasetler imha edilmiyor da Genelkurmay’da muhafaza olunuyor?" diye yazabildi.

*

Evet, polisler bu tür kayıtlara ulaştıklarında, böylesi vakalar kasete alındığında olayı (ilerde şantaj vs. için kullanmak üzere) arşivleme ve bekletme durumunda değiller.

Ortada bir suç varsa olayı (zaman aşımına vs. uğramadan, soğumadan, suçlular paçayı yırtmadan) mahkemeye taşımak zorundalar.

Ayrıca polisin (ilerde şantaj yapma niyetiyle) bal tuzağı kurması, "Dur şunları uçkurlarından yakalayalım" diye birilerine karı-kız göndermesi de söz konusu olmaz.

Bunu yaptıklarında bizzat kendileri yasaları çiğneyip suç işlemiş olurlar.

Suç işlediklerini düşündükleri kişileri yasal izinle teknik takibe alırlarsa ve bu arada o kişilerin bu tür görüntüleri kayda girerse o başka.

*

Ancak, aynı durum istihbarat teşkilatları için söz konusu değil.

Onlar ayrıcalıklı.

İstihbarat teşkilatları (gizli servisler) görev icabı bazı suçları işleme hakkı ve özgürlüğüne sahipler.

Görev icabı.

(Mesela, devletin televizyonu TRT'de Milli İstihbarat Teşkilatı'nı anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinde Cihangir diye bir tip kızın birine "yeni sevgili" aradığını söyleyerek telefon numarasını verebiliyor, kızı baştan çıkarma anlamına gelecek şekilde davranabiliyor.. Yani kendi tabiriyle "görev icabı" namussuzluk ve ahlâksızlık yapabiliyor.. "Mevzubahis olan vatansa milletin anası avradı, kızı karısı teferruattır" hesabı.)

Evet, polisin böyle bir yetkisi yok, fakat istihbarat teşkilatları görev icabı suç da işleyebiliyorlar, namussuzluk, arsızlık ve ahlâksızlık da yapabiliyorlar.

Görev "kutsal" ya.. "Gökten indiği sanılan" diyerek Allahu Teala'nın kitaplarına hakaret eden Selanikli Şapkacı'nın başımıza bela ettiği rejimin kutsalı böyle.. Dini devlet işlerine karıştırmıyorlar.

İstihbarat teşkilatları bu "kutsal"ın himayesinde namussuzluk da yapabiliyor, kendileri açısından tehlike kabul edip hedefe koydukları kişileri şantajla kullanabilmek, olmadı itibarsızlaştırmak için böylesi bal tuzağı pezevenklikleri de yapabiliyorlar.

Ancak, onların bu pezevenkliklerini belgelemek ve deşifre etmek, yargıya taşımak mümkün değil.

Suç.

*

Olayın cesametini anlamak için Barış Terkoğlu'nun 28 Ekim 2021 tarihli Cumhuriyet’te yer alan şu satırlarına bakmakta fayda var:

Yazıcıoğlu’na da teslim edilen bir çuval kaset varmış. 

Okurla yeni buluşan, oldukça kritik bir kitaptan öğrendim bunu: “Son Alperen Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri”ni 

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve gazeteci Veli Toprak birlikte hazırlamıştı. Onlarca isim, bu kitap için Yazıcıoğlu’na dair bilinmeyen birçok özel anısını anlatmıştı. 

Konuşanlardan birisi de BBP liderinin danışmanlığını yapan Bilal Habeşi Özkaynar’dı. 

Yazıcıoğlu’nun uzun yıllar en yakınındaki isimlerden biri olan Özkaynar, şahitliğini şöyle aktarıyordu: 

“Bir gün rahmetli başkana birileri bir çuval kaset, CD, görüntü getirdi. Birileri işte, bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler. Bu kayıtların, görüntülerin başka ellere geçebilme endişesiyle, yanlış ellere geçebilme endişesiyle başkana teslim etmek istediler. ‘Bunlar çok tehlikeli görüntüler. Bir şekilde kaydedildi, bir şekilde ele geçirildi. Bunun içinde sanatçılar var, siyasetçiler var, işadamları var, devlet adamları var, askerler var. İşte insanların zaaflarından, zafiyetlerinden faydalanılarak kimi oyunla, tezgâhla kimi de takiple elde edilen görüntüler. Bu görüntülerin her biri Türkiye’nin gündemini değiştirip sallayacak nitelikte. Bunları emanet edecek kimseyi bulamıyoruz. Bizde de kalamayacak. En güvenli olarak sizi biliyoruz. Size teslim etmek istiyoruz’ dediler. Başkan da ‘Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim. Gidin ne yapıyorsanız yapın! Beni bunlara bulaştırmayın’ dedi. Onlar da ‘Başkanım bunlar çok kritik. Çok insanı zora, sıkıntıya sokacak. Türkiye’de gündemi değiştirecek, yerle bir edecek belgeler, görüntüler’ dediler.”  

(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/baris-pehlivan-yazdi-muhsin-yaziciogluna-gelen-bir-cuval-kaset-1880262)

*

Olayı anlatan Özkaynar, “bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler” diye bir ifade kullanıyor.

İmdi, bu kişiler FETÖ’cü diye bilinenler olsalardı, bunu söylerdi..

Söylemiyor.. Olsaydı, saklamazdı, derdi.

Getirenler FETÖ’cü olamaz, çünkü onlar, bir başkasına, “Sizi bizden daha güvenilir/güvenli bulduk” demezler.

(Merhum Yazıcıoğlu’nun FETÖ’cülerle arası iyi değildi. BBP‘nin Mesut Yılmaz ile ittifak yapmasını ve böylece Yazıcoğlu ile arkadaşlarının ANAP listelerinden milletvekili seçilmesini sağlayan isim merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşa hoca idi.. Yine Hoca’nın tavsiyesi doğrultusunda BBP, Erbakan‘ın başbakanı olduğu Refahyol Hükümeti‘ne dışardan destek vermişti. Fethullah Gülen ise bu hükümete de, Erbakan’a da karşıydı. 28 Şubat’ta söylemleriyle darbecilerin safında yer aldı. Pragmatik ve “büyük oynayan” bir adam olarak Gülen, “Bu da müslüman kardeşimiz” diyerek Yazıcıoğlu gibi görece güçsüz isimlere destek verecek biri değildi. O, daima kazananlara ya da kazanacağını düşündüğü “at”lara oynuyordu. Birlikte poz verdiği isimler Demirel, Ecevit, Papa, Çiller, Türkeş, Erdoğan vs. idi.)

*

Kasetleri getirenlerin FETÖ’cü olması ihtimali “zamanın ruhu”na da uygun değil.

Hatırlayalım, Yazıcıoğlu 2009 yılı başlarında, Mart ayında hayatını kaybetti.

O dönemde AK Parti iktidarı ile (yani “devlet”teki “devlet adamları” ile) FETÖ'nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün) arasından su sızmıyordu.

Can ciğer kuzu sarması formatındaydılar.

Böylesi bir ortamda Fethullahçıların, iktidar partisindeki “devlet adamları”nın aleyhine olacak şekilde Yazıcıoğlu gibi siyasal gücü zayıf bir isme yanaşmaları, böyle bir risk almaları beklenemez.

Herşeyden önce, böylesi bir girişimin bir şekilde Erdoğan’ın ve ekibinin kulağına gideceğini bilmeyecek kadar ahmak ve tecrübesiz değillerdi.

*

O günün siyasal ortamında dönemin “devlet adamları”nın kirli çamaşırlarının Yazıcıoğlu gibi cesur ve konuşmaktan çekinmeyecek bir siyasetçinin eline geçmesinden kimlerin nemalanmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.

Temmuz 2008’de karara bağlanan ve AK Parti’nin o yıl aldığı devlet yardımının yarısından mahrum bırakılmasına sebep olan parti kapatma davasını kimler açtırdıysa, Yazıcıoğlu’na o kasetleri götürenler de ancak onlar olabilir.  

Erdoğan’ın o sırada destek verdiği Ergenekon davası yüzünden karalar bağlayıp AK Parti iktidarına sabah akşam lanet okuyanlar kimlerdiyse, onlar olabilir.

O günün “cumhuriyet mitingleri”nin ardında kimler vardıysa, onlar olabilir.

Evet, Yazıcıoğlu’nun vefat ettiği 2009 yılında Gülen cemaati bütün gücüyle Erdoğan’ın yanında duruyordu.

O günlerde hiç kimse, bir gün gelip AK Parti ile The Cemaat’in arasının açılacağına ihtimal vermiyordu.

2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumunda The Cemaat, AK Parti’den daha çok gayret göstermişti.

The Cemaat ile AK Parti’nin arasının açıldığını görmek için 2013 yılının gelmesini beklemek gerekecekti.

İktidar partisinin The Cemaat’e yavaştan yavaştan dirsek göstermeye başladığı tarih, (The Cemaat’e ait Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’in ifadesine göre) 2010’du.

Yani Yazıcıoğlu’nun vefatından bir yıl sonrası.

*

Kasetleri getirenler, “kayıtların, görüntülerin yanlış ellere geçme endişesi” taşıyorlarmış.

Demek ki, kendilerini “doğru el” olarak görüyorlardı.

Kendileri vermezse yanlış ellere nasıl geçerdi acaba?

Yaptıkları teklifin mahiyetine ve mantığına bakılırsa, söz konusu kasetleri Yazıcıoğlu’na, kendilerinde herhangi bir kopyası kalmaksızın vermeyi istemiş olmaları gerekiyor. Çünkü, kopyalamaları durumunda Yazıcıoğlu’na kasetleri teslim etmeleri ile etmemeleri arasında bir fark kalmazdı.

Olaya Yazıcıoğlu açısından bakalım, kopyalamadan verecek olmalarının garantisi var mıdır?

Kopyalamadıklarından nasıl emin olunacaktır?

Ayrıca, kasetleri Yazıcıoğlu’na veren bu kişiler, ondan neyi beklemektedirler; Kasetlerin ebediyen sümen altı olmasını, asla gün yüzü görmemesini mi?

Eğer bunu düşünüyorlardıysa, daha kolay bir yolu vardı. Tenha bir mahalde kasetlerin üstüne biraz benzin döküp kibriti çakmaları “yanlış el” tehlikesini ebediyen bertaraf edebilirdi.

*

Asıl gaye, “patlayıcı madde“yi Yazıcıoğlu’nun kucağına bırakmak olabilir miydi?

Bu tür “tehlikeli” emanetlerin nelere yol açacağı kestirilemez.

Mesela, Yazıcıoğlu’nu “en güvenli” bulan aynı adamların, o kasetlerden birkaçında başrol oyuncusu olarak arz-ı endam etmiş etkili ve yetkili “devlet adam”larına (Devlet adamı tanım gereği etkili ve yetkilidir) gidip şunu demeyeceklerinden nasıl emin olabiliriz: 

“Efendim, bizden duymuş olmayın, aramızda kalsın, fakat şu Yazıcıoğlu denen adamın elinde sizin görüntüleriniz varmış. Sadece sizin de değil, bir sürü kişinin.. Bunlar çok kritik, çok tehlikeli, sizi ve devleti zora, sıkıntıya sokabilecek, gündemi sallayabilecek görüntülermiş. Güvenilir kaynaklardan aldığımız kesin bir bilgi bu.. Maalesef bu ahlâksız adam artık haddini aştı, devletimizin bekası bakımından çok tehlikeli işler çeviriyor, entrika peşinde, ne buyurursunuz?”

Böylesi bir durumda, devletin bekasını, özellikle ve öncelikle de kendi hak ve hukuklarınının, istikbal ve istiklallerinin bekasını koruma mevkîindeki “devlet adamları”nın, evet bu ahlâk abidesi “etkili ve yetkili” zevatın ne “buyuracakları”nı beklersiniz?

Yine, “ellerindeki o kasetleri ne yapacaklarını şaşırmış” hayırseverlerin, (şantaj yapabildikleri ve yönlendirebildikleri) o kaset yıldızlarından bazı isimleri Yazıcıoğlu’na sataşmaya zorlamayacaklarından, ve bunu da sanki çok namuslu ve uçkuru sağlam adamlarmış gibi konuşturarak yapmayacaklarından, böylece Yazıcıoğlu’nu provoke edip, onu, muhatabına kaset sallayan adam durumuna düşürmek istemeyeceklerinden emin olabilir miydik?

Ya da, “tarlasını sürdükleri” Yazıcıoğlu’nun adamlarından birini (yine şantajla veya bir vaadle) Yazıcıoğlu aleyhinde konuşturup, onu, “insanların mahremine giren ve çirkin kaset depolayarak şantaj için fırsat kollayan” bir ahlâksız olarak göstermek istemeyeceklerini nasıl bilebilirdik?

*

Görüntüler, Yazıcıoğlu’na teslim etmek isteyenlerin ifadelerine göre, “bir şekilde kaydedilmiş, bir şekilde ele geçirilmiş“.

Ele geçirmeyi bildiklerine göre herhalde kaydetmeyi de biliyorlardır.

Olayımızda kapıyı açan maymuncuk, “zaaflar“.

İnsanların zaafları nelerdir?

Hepimiz biliyoruz: Makam mevki, para pul, mal mülk, şan şöhret, alkış övgü pohpohlanma, karşı cins…

Ancak, kasetlik zaaf denilince akla ilk gelen, yatak yorgan yastık bahisleri..

Nitekim merhum Yazıcıoğlu da böyle anlamış, “Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim” demiş.

Peki nasıl kaydedilmiş bu görüntüler?

Hayırsever kaset tüccarları bunu da açıklamışlar: “Kimi oyunla, tezgâhla, kimi de takiple …”

Bilgileri derin.

*

Demek oluyor ki, eğer kaset yıldızımız, kasetteki baş rol oyuncumuz bu işlere meraklı bir saman altından su yürütme ustasıysa, olay “takip“e bakıyor.

Takılıp demlendiği mekânları belirleyip sevabına beleşten kayıt hizmeti sunuyorlar.

Yok öyle biri değil de işinde gücünde “namuslu” bir vatandaşsa, devreye oyun ya da tezgâh giriyor.

Bu, takibe göre daha fazla zaman, emek ve özen istiyor.. Daha yorucu, daha masraflı.

Uygun elemanı ayarlayacak, hedefle bir şekilde temas kurmasını sağlayacak, sonra da ektiğiniz tohumların yeşermesini bekleyeceksiniz.

Bir başka deyişle, balığın damak zevkine uygun düştüğünü düşündüğünüz iştah açıcı ve vaatkâr yemler taktığınız oltanızı bir kayanın üzerinden denize sallandırıp sabırla bekleyecek, bekleyecek, bekleyeceksiniz.

Gözleriniz ufukta olduğu halde, yağmur, rüzgâr, boran, fırtına, kavurucu yaz güneşi, insanın içine işleyen kış soğuğu umurunuzda olmaksızın bekleyeceksiniz..

*

Bir çuval dolusu kaset, CD vesaire..

Herhalde Yazıcoğlu’na ellerindekinin hepsini getirmemişler, özellikle onun görmesini istedikleri bir “edebî ve sanatsal seçki” yapmışlardır.

Böyle bir “tehlikeli” koleksiyon oluşturmak kolay iş değil.. Takip de, oyun ve tezgâh da tek başına bir kişinin üstesinden gelebileceği şeyler olmaktan uzak.

Hele böyle adeta meslekî maharete dönüşmüş bir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk bir kişinin harcı olamaz.

Bu tür keşfiyat ve kayıt kuyudat profesyonel ekip işidir.

Uzmanlık, işbölümü ve kurumsallaşma gerektirir.

Kurumsallaşma gerektirir, çünkü, tek başına bir insanın imkânları, zamanı, parası, gücü, becerisi, ilgisi, bilgisi ve eli aynı anda hem askerlere, hem siyasetçilere, hem devlet adamlarına, hem sanatçılara, hem işadamlarına uzanamaz.

Bunun için kurumsal bir veri bankasına ve tam zamanlı çalışan uzmanlaşmış elemanlara, yetişmiş personele, ekip çalışmasına, yeterli parasal kaynağa, teknik teçhizata, donanıma ve araçlara, ayrıca risk almayı göze aldıran (yasal ya da yasa dışı) zırhlara ihtiyaç vardır.

Bir çuval dolusu görüntü kaydını herhalde çarşı pazarı gezerek tek tek de toplayamazsınız.

Ayrıca, böylesi masraflı, yorucu ve (ilk bakışta yasa dışı ve tehlikeli görünen) bir faaliyetten beklediğiniz bir fayda, almak istediğiniz bir sonuç olmalıdır.

Tamam, bir sürü insanın kirli çamaşırlarının koleksiyonunu yaptınız da, ne işe yarayacak?

Kullanmayacaksanız, ya da kullanamayacaksanız, bu kadar zahmete değer mi?

*

İşte bu noktada, kullanabilecek tek odak olarak önümüze istihbarat teşkilatları (gizli servisler) gelir.

Ne mafya, ne de birtakım mafyalaşmış cemaatler, gruplar, partiler, vakıflar, dernekler bunu yapabilir.

Devlet adamlarının, askerlerin vs. rezilliklerinin çetelesini tutacaksınız ve o “devlet adamları”, elleri altında bir istihbarat teşkilatı bulunduğu ve ne dümenler çevirdiğinizi bildikleri halde buna göz yumacaklar.

Bu, mümkün değildir.

Fakat "devlet adamları", emirleri altındaki istihbaratçıların marifetlerinden her zaman haberdar olamayabilir.

Demirel'in sözlerini hatırlayalım:

"MİT her sabah gelir, Başbakan'a, Afrika'daki Zulu kabilesiyle Lulu kabilesi arasındaki çatışmayı haber verir, fakat az sonra [kendi ülkesinde] gerçekleştirilecek darbe hakkında onu bilgilendirmez."

Darbenin bir ayağı da sen isen, haber vermezsin tabiî.

*

Tekineş’in sözleri üzerinde durmaya devam edeceğiz inşallah.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...